40. Yılında İmam Hatip Liseleri

Vahdettin Işık

Bir süre önce imam-Hatip Liseleri, çeşitli kesimlerin farklı değerlendirmelerine konu oldu. Her kesim olayı, temel tercih ve menfaatlerine uygun değerlendirmelere tabi tuttular, işadamlarından akademik çevrelere kadar yaygın bir gündem oluşturan imam-Hatip Liseleri'nin kuruluşunun 40. yıl dönümü münasebetiyle bir değerlendirmesini yapmak bizler açısından da yararlı sonuçlar doğuracaktır kuşkusuz.

Toplumsal bütünler (örgütlenmeler) içerisinde yer alan kurumlar ile ilgili değerlendirmelerde bulunurken kurumun amacı ve fonksiyonu ile bunlara vereceğimiz adlar arasında anlam kaymasının önüne geçebilmek için dikkatli olmak gerekir. Bu durum, yapacağımız izahın güvenirlik ve geçerlilik düzeyini yükseltecektir. Oysa;

i. Aynı ve tek bir sosyal olaya-olguya, çok sayıda değişik adlar verebiliyoruz. Veya,

ii. Tek bir sözcüğü, terimi veya kavramı birden fazla sosyal olay-olgu için kullanabiliyoruz.1

Ayrıca, kurumları değerlendirirken, içinde bulunduğu statükonun temel tercihlerini dikkate almadan sıhhatli değerlendirmeler yapmak mümkün değildir. Bu yüzden, imam-Hatip Liseleri olayını değerlendirmemiz, esas itibariyle global anlamda statükonun konumu ile ilgili bir parçası olarak algılanmalıdır.

Osmanlı İmpatorluğu'nun son döneminde dünyada değişen güç dengeleri ve bunun Osmanlı-İslam topraklarına yansımaları, muvahhid insanları önemli ve geniş çaplı sorunlarla yüz yüze bırakmıştır. Batıcılaşmacı esase binaen girişilen çözüm arayışları da Osmanlı'nın varlığını üzerine kaim aldığı esaslardaki çatırdayışları mukadder hale getirmiştir. Sonraki dönemlerde yapılan Batı seçimi, toplumun yüz yüze bulunduğu mezkur sorunlara çözüm bulabilmek amacıyla yapılmıştır.

Bundan ötürü, sorunların çözümü Batı'dan beklenip çözüm reçeteleri de buradan ithal edilecektir. Oysa Batı, toplum tanımları ve kurumları gibi çözüm yollarının da bütün toplumlar için geçerli olduğunu öne sürmüştür. Konuyla söz konusu biçimde yüz yüze gelen ülke aydınları, sorunlar içerisinde bocalamamızın nedeni olarak bilgisizliği ilan ederek Batı kaynaklı bilgi aktarımcılığına girişeceklerdir. Bunu en iyi şekilde yapabilmek amacıyla eğitim konusunun ön plana çıkartıldığına şahit olmaktayız.2

TC devletinin kuruluşu ile birlikte temel tercih artık Batıcılaşma değil Batılılaşmadır. Bunun yansıması olarak Türkiye insanının hayatından islam tümüyle dışlanmaya çalışılmıştır. Sistemin kurumları oluşturulurken, İslam'a kesinlikle yer verilmeyecek, hayat hakkı tanınmayacak, hatta izlerinin yok edilebilmesi için yeni kimlik tanımlamalarına girişilecektir.

Öyle ki, kültür-medeniyet ayırımı vurgulanarak toplumun temel özelliklerinin izahını yapabilmek için İslamlık öncesi Türk toplumu ile Anadolu köylüsünün temel kültür yapısı arasında benzerlikler kurularak İslam kimliği saf-dışı bırakılmak istenecektir. Köylü milletin efendisidir edebiyatının hakim söylem haline getirilme çabalarının bu döneme tekabül etmesinin ardında yatan gerçek, bu yeni kimlik tanımlanmasına dayanak arayışıdır. Bu yüzdendir ki, İslam'a bağlılığı ve islami değerleri -hiç olmazsa kendi dünyalarında yaşatmaya çalışanları tahkir, tehcir ve tecrit etmeye azami dikkat gösterilmiştir. Esasen günümüzdeki benzer tutum(tavır)lar da bu geleneğin yansımasıdır.

TC'nin kuruluş döneminde birbirinin ardı sıra gelen köklü atılım (inkılaplar hiç bir yapılanmayı bu resmi oluşumların dışında tutmamaya azami gayret göstererek Osmanlı'dan tevarüsen gelen örgütlenmelerin her türünü de resmi olarak zaptu rabt altına almaya girişmiştir.

3 Mart 1924 tarihinde ikinci BMM tarafından çıkarılan,

i. Şer'iye Vekaleti ilga edilip yerine Diyanet işleri Başkanlığı'nı kuran 429 sayılı kanun ile

ii. Muhtelif vekaletlere bağlı öğretim sistemlerini birleştiren 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilerek şu kurumların tedrisatı birleştirilmiştir:

1. Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'ne bağlı dini vakıflar ile idare edilen mektepler.

2. Milli Müdafaa Vekaleti'ne bağlı askeri mektepler

3. Sıhhiye Vekaleti'ne bağlı Dar'ül-Eytam (Yetimler Mektebi).

Bunlardan Dar'ül-Eytam ve Askeri Mektepler bütçe ve kadrolarıyla beraber Maarif Vekaleti'ne bağlandıkları gibi devam ettirildiler. Medreseler ise, kendilerine vakıflarca tahsis edilen bütçeleri ile beraber Maarif Vekaleti'ne devredildikleri halde kapatıldılar.

430 sayılı kanunun 4. maddesinin amir hükmü gereğince 29 adet (4 yıllık) imam Hatip Okulu ve bir ilahiyat Fakültesi açılarak din eğitimi Maarif bünyesine alınmış oldu.

Kuruluşundan sonraki dönemlerde imam Hatip Okullarına karşı sistemin tavrı, dine karşı tavrı ile yakından ilgilidir. Tepeden inme değişikliklerle halk desteği yerine otoritenin yaptırım gücüne dayanan ülke yöneticileri dönem dönem sorunlarla karşılaşınca görünürde farklı tepkiler göstermektedirler. Tepkilerin farklılığı kişisel farklılıklardan daha çok yapılanları halkı tedirgin etmeden gerçekleştirebilmek için harcanan çabalardan kaynaklanmaktadır. Bu ise, halkın farklı zamanlarda gösterdiği veya göstermesi muhtemel tepkilere paralellik göstererek gelişmiştir. Bu tedricilik özellikle resmi din eğitimi alanında kendisini izhar etmektedir. Nitekim ilk dönem çıkarılan mezkur kanunların üzerinden daha çok az bir zaman geçmişti ki, İrnam Hatip Okulları kapatıldı. Daha sonraki dönemlerde de farklı yapılarda da olsa bu açma, kapama veya düzenleme(!)ler yakın bir tarihe kadar devam edegelmiştir. Kapatılmalarından sonra sırasıyla 1949 yılında A.Ü. ilahiyat Fakültesi ve 1951 yılında da anayasasının 153, maddesi ve 430 sayılı kanunun 4. maddesi gereğince 601 sayılı Müdürler Komisyonu'nun kararı ile imam Hatip Okulları yeni den açıldı.3 Gerek ilahiyat Fakültesi gerekse imam Hatip Okullarının açılışının tekabül ettiği siyasi konjonktüre dikkat edilince bazı açılımlar yapmak mümkün olmaktadır. II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından galip devletler iki cepheye ayrılmışlardır. Sosyalist Blok ve Anglo-Amerikan grubunun öncülüğündeki Kapitalist Grup. Bu kutuplaşmanın ardından sonuncu grubun tavsiyesi ve direktifleri ile konümizmin önünde emniyet olarak din faktörüne önem verilmeye başlanmıştır.

Tek parti istibdadı ile idare edilen Türkiye ve benzeri ülkelerde bu dış amilin etkisiyle halkların istekleri ne belirli sınırlar içerisinde de olsa cevap verilmeye başlanmıştır, işte tam bu dönemde halkın bastırılmış dini eğilim ve eğitim ihtiyaçlarına (görünüşte) cevap vermek amacıyla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulları açılmıştır. Bu okulların açılmasında esas amaç, hem halkın bastırılmış duygularını kendi istediği yöne kanalize etmek, hem de bu eğilime sahip kitleleri tatmin etmiş olmaktır.4 Sonraki dönemlerde de, önceki dönemlere benzer uygulamalara şahit olunmakta ise de, resmi din eğitiminin gelişim seyri, konjonktürel şartlar ve halkın tepkilerinin mahiyeti ve potansiyel eğilimine paralel olarak görece bir rahatlama eğilimi göstermektedir. Bu görece rahatlığın başka dinamikler yerine genel konjonktüre binaen değerlendirilmesi sıhhatli sonuçlara varabilmek açısından elzemdir. Aksi takdirde, yanılgıların doğurduğu bir atalet ve bunu takip eden bir dizi sorunların kuşatıcılığı altında bocalamak durumunda kalınabilir.

Afaki değerlendirmelerin ötesinde, müslümanların bu gelişmeler karşısındaki tutum (tavır)larının nasıl olduğunun bilinmesi bizim için iki bakımdan önemi haizdir. Birincisi olayların cereyan ettiği dönemin birincil muhatap ve şahitleri olarak dönem müslümanlarının bizlere yeni soluklar kazanmakta sağlayacağı katkıdır. İkinci bir yararı da, ilk elden muhatap kabul ettiğimiz kesimlerin durumu hakkındaki değerlendirme ve tutum (tavır)larımızın nasıl olması gerektiği konusunda sağlayacağı olumlu birikimlerdir. Zira, Osmanlı sonrası gelişen olaylar ve farklı kesimlerin bu olaylar karşısında ortaya koydukları, muhataplarımızın konumlarının tespitinde bize çok önemli malzemeler sağlayacaktır.

Batıcı-laik kesimler din olayına (özelde de din eğitimine) ya radikal karşı oluş veya pragmatik anlamda yaklaşırlarken, müslüman kesimin bu durum karşısında edilgen (pasif) konumda oluşları tavırlarına da yansımaktadır. Geleneksel devlet-tebaa ilişkisinin zihinlerde edindiği yerin yansıması olarak bazı kesimlerin resmi din eğitimine karşı tutum (tavır)ları daha fazlasını istememek şeklinde ortaya çıkarken, çok fazla olmasa da olaya karşı nispeten radikal karşı çıkışlara da rastlamak mümkündür. Esasen bu tavırlar yeni sisteme bu kesimlerin bakışının hemen aynısıdır.

Resmi makamların resmi-din eğitiminden beklentileri arasında şunları sıralamak mümkündür.

1. Çocuklarını dönemin eğitim-öğretim kurumlarına teslim etmekten çekinen halkın çocuklarının eğitimini Maarif Vekaleti'nin bünyesinde toplamak.

2. Eğitime ayrılan kıt kaynaklara halkın gönüllü katkılarıyla destek bularak bu şekilde halkın hem maddi katkıda bulunması hem de olayı sahiplenerek psikolojik olarak katılımı sağlanmış olacaktır.

3. Rejim kendisi için tehlike olarak algıladığı ideolojilere karşı ıslah edilmiş bir din'le destek bulmuş olacaktır. Bu kontrollü eğitimle hem radikal bir İslami muhalefete hem de doğu komşusu komünistlere karşı kendisini emniyete almak isteğinde resmi-din eğitiminin belli fonksiyonel görevler ikame ettiği gerçeğini hatırlatmakta yarar vardır.

Bunların dışında ikincil hedefler söz konusu edilebilirse de zikredilen bu amaçların gerçekleştirilebilmesi, halkın sistemin işleyişine katılım ve onu sahiplenmesi sonucunu doğurması bakımından ilk elden önemli olduklarını görmekteyiz. En azından halkın güçlü bir sistem-dışı muhalefet oluşturamamasında fiili baskılarla birlikte bu tür uygulamaların da çok önemli rolü vardır. Bu amacın büyük oranda gerçekleştirilmesi sonucudur ki, artık görece daha özerk kurumlaşmalara günümüzde ruhsat verilmeye başlanmıştır. Bu ruhsatın doğurduğu boşluktan yararlandıklarını sanılan kesimler ise, şimdilik düzen adına kendilerini fazlasıyla kontrol etmektedirler. Bu psikolojik durum da kişi ve kurumların belleğinden ancak köklü bir anlayışa sahip olmakla giderilebilir.

İslami düşünüşün yoğun bir şekilde ülkemizde yer işgal etmeye başladığı son dönemlerde, farklı camiaların genelde resmi-din eğitimi özelde ise İmam-Hatip Liselerine bakışları farklılıklar gösterir. Esasen bu farklılıklar yukarıda da değindiğimiz gibi laik TC düzenine söz konusu çevrelerin genel bakışlarının bir yansımasından ayrı değildir.

Bu kesimleri;

i. Seküler bir anlayışa sahip, ciddi kaygılar taşımayan modernistler,

ii. İslami kaygılara sahip fakat sahih bir din anlayışına sahip ol(a]mayan, düşünceleri arasında tevhidi izlerle birlikte sekülerizmin de yer aldığı eklektik bir anlayış taşıyan muhafazakarlar,

iii. Ve nihayet, ciddi İslami kaygılar taşıyıp sahih bir din anlayışına sahip olabilmek için dinin kaynağına dönüş ve onu ilk dönemdeki safiyeti ile yeniden anlama uğraşısı veren köktenci çevreler olarak tasnif etmek mümkündür. Bu tasnifin, alt sınıflandırmalar yapmak mümkün olmakla birlikte, genel çizgileriyle üç farklı kesimde toplumu ele almamıza yardımcı olacağı kanaatindeyiz.

Sonuç itibariyle, muhatap oluşlarından dolayı ilk iki çevrenin tanınması elzemdir. Bu konu ayrı bir değerlendirmeye konu olacak kadar önemli radikal modernistler, İslam karşıtlığına soyunmuş ve dünya istikbarına bağımlı olan bir yapıya sahip olarak sistemin bekçileridirler ki, bunlarla ilgili en azından yakın vadede iyimser beklentilere sahip olmak mümkün değildir. Gerçi, nispeten ılımlı laiklerin de bulunduğunu düşünmek mümkündür, ama mezkur kesimle ilgili acil beklentilere sahip olmak hayal kırıklığı doğurmaya mahkumdur. Bu kesimlerin dine bakışları genel anlamda sistemin yaklaşımının aynısıdır.

Muhafazakar kesimin durumu ise birincilerden oldukça farklılıklar göstermekledir: Düşünce dünyalarının hemen her alanında dini duyarlılığa sahip olmakla birlikte tevhidi bir anlayışa sahip olamamalarından ötürü muvahhid eylemler ortaya koyamamaktadırlar. Homojen bir yapı arz etmeyen bu kesim insanları Kitabı okuyup durmakta olmalarına rağmen, anlama kaygısından azade olarak ibadet ederek sevap almaya çalışmakta, aksi davrananlara karşı ise reaksiyoner bir tavırla dışlayıcı olmaktadırlar. Büyük bir çoğunluğu, inançlarını olağanüstü ve mitolojik öğelerle örerek gerçekliği yakalamaktan uzaklaşmış, bunun sonucu olarak da kendilerini yaşadığı andan daha çok geçmiş dönemlere nispet etme durumunda kalmışlardır. Zihinlerde oluşturulan dönem ve şahıslar erişilemez olarak addedilince ortaya pasif bir zihniyet çıkmıştır.

Yapılan alan araştırmalarının ortaya çıkardığı bir gerçek var; İmam-Hatip Liselerine çocuklarını gönderenlerin kahir ekseriyeti muhafazakar ve ekonomik olarak orta ya da ortanın altı sayılan bu kesim insanlarıdır.5

İmam-Hatip Liselerinde öğrenim görmüş gençler arasında yapılan anketlerin verilerine göre, yüzde olarak düşük sayılabilecek kadarının (%12 civarında) İmam-Hatipliği meslek olarak düşündüğünü ortaya çıkarmıştır. Mesleki yüksek öğrenimin dışındaki bölümlere girenlerin ise, genellikle benzer vurgularla durumlarını açıkladıklarını görüyoruz: Dini bilgileri daha iyi öğrenmek, dindar insanların her alanda başarılı olabileceklerini ve/veya bir insanın hem başarılı bir doktor, mühendis, hukukçu, siyasetçi vb. hem de dindar olabileceğini kanıtlamak.6 Bu anlayış İslam'ın bilim ve teknik ile gelişme-ilerleme ve kalkınma ile bir anlaşmazlığının bulunmadığını, tam tersine bunların oluşumunu öngördüğünü söyleyen reaksiyoner (savunmacı) tavrın aynısıdır. Bu savunmacı halet-i ruhiyenin kendi kendisini mahkum eden bir mantalitesi (zihniyeti) vardır: Amaçların gerçekleştirilebilmesi için tedbirli (!) olmak gerekir gerekçesiyle bir tul-i emel ve onu gerçekleştirecek bir mehdi inancının bu psikoloji ile irtibatı üzerinde durmakta fayda vardır. Fakat bu, konumuzun sınırlarını oldukça açmamıza neden olur. Beklentilere bel bağlamanın kendi varlığına ve inanıyorsanız üstünsünüz ilkesine olan güvensizliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir savunma mekanizması olduğunu tahmin etmek zor değildir.

Her şeye rağmen, dini bilgilerin daha iyi öğrenilmesi amacına yönelik olarak çocuğunu İmam-Hatip Liselerine gönderen ailenin ve bu okula giden öğrencinin eğiliminin oldukça anlamlı olduğunu teslim etmek gerekir. Esasen bu okullara yönelik hesap ve değerlendirmelerde göz önünde bulundurulması gereken temel olgu da budur. Unutulmaması gereken bir diğer olgu da, İmam-Hatip Liselerine öğrenci gönderen kesimle ciddi İslami kaygılar taşıyan insanların sosyal ve ekonomik olarak aynı toplumsal katmandan geldikleridir. Bunun en azından ciddi bir muhatap kesim olduğunu dikkate almanın uzun soluklu hesap yapanlar açısından önemi büyük olsa gerektir.

Bu okullara (sistemin okulları oldukları için) öğrenci göndermenin caiz olup olmadığını tartışmanın olayı dar kalıplara hapsetmekten başka bir anlamı yoktur. Bu tür tartışmalar yapmanın zaman ve zemin meselesi olduğunu düşünmek lazımdır. Alternatif kurumlar oluşturamamış kişi veya grupların bu tür tartışmalarla uğraşmalarından kalıcı bir yarar beklenemez.

Nitekim aynı tartışmaların gündem oluşturduğu 1980'li yılların ilk bölümünde İlahiyat Fakültelerine girmemek için az gayret sarf edilmemiştir. Belli açılımların ve gayretlerin rüşte erme eğilimine girdiği bu yıllarda bu tür tartışmalar fonksiyonel rolünü ifa etmiştir, fakat aradan geçen dönemde topluma, hayata bakışımızda dahi gerçekçi hesaplara ihtiyacımız vardır. Hesaptan bahsederken pragmatik anlayışı öncelemeden değil, realiteyi daha geniş bir zaviyeden tahlil etmekten bahsediyoruz kuşkusuz. Bunun yapılamaması halinde kendini -hatalarından ötürü- marjinalleştirenlerin durumuna düşmekten kendimizi alıkoymayı beceremeyiz.

Hangi amaçla ve hangi şartlarda kurulmuş olursa olsun, mezkur eğitim-öğretim kurumlarının yeniden ciddi bir şekilde tahlili yapılarak üzerinde düşünülmesi gerekir. Kanaatimize göre, bütün bu toplumu -az bir radikal modernist elit kesim hariç-muhatap olarak alan her türlü yapılanmaların uzun soluklu hesapları varsa yaşadıkları toplumu bütün kurum ve kuruluşlarıyla oldukça gerçekçi bir gözle tahlil etmesi lazımdır. Tahlilini gerçekçi bir gözle yapabilen insanların doğru teşhisleri, yapılacak hesap ve buna dayalı beklentilerin de yönünü önemli ölçüde belirleyecektir.

Notlar:

1. Türkiye'de Toplumsal Bilim Araştırmalarında Yaklaşımlar ve Yöntemler, ODTÜ Halkbilimler Topluluğu, Seyfi Karabaş-Yaşar Yeşilçay, Ankara, 1977.

2. Prof. Dr. Baykan Sezer, Türk Sosyologları ve Eserleri, İ.Ü. Edeb. Fak. Sosyoloji Dergisi, 1. Sayı, 1988/1989,5.6-7.

3. Mezkur tarihten önceki ve sonraki İmam-Hatip Liselerinin değişim sürecini kronolojik olarak takip etmek için bkz.: A. Rıza Kırboğa, imam Hatip Okulları Davam, Milli Gazete Yay., 1975, İst.

4. Bkz.: İlahiyat Fakülteleri ve imam Hatip Mektepleri Hakkında, İslam Mecmuası, Cilt 1, Sayı 11, Mayıs 1957, Ankara.

5. Zaman,18 Kasım 1991.

6. Zaman,18 Kasım 1991.

Kaynak: 

Haksöz Dergisi - Sayı: 14 - Mayıs 92
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları