Afganistan’da Neler Oluyor?

Mehmet Kuşçu

Ve beklenen son geldi. Altı yıl önce Moskova'nın desteğiyle iktidara gelen Necibullah'ın 16 Nisan'da tüm görevlerini bırakarak ülke dışına kaçması, Afganistan tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Şimdi herkes Afganistan'ı nasıl bir geleceğin beklediğini tartışıyor. Çeşitli varsayımlar ileri sürülerek spekülasyonlar yapılıyor. Ancak gözden Kaçırılan önemli bir nokta var ki, o da; varsayımların, tarihi arka plan gözetilmeden şu anki mevcut şartlar üzerine yapılması. Tarihi arka planın mevcut şartları her an değiştirebilecek güçte olması, pek dikkate alınmıyor. Son günlerde meydana gelen olayların doğru değerlendirilmesi, ülke tarihinin siyasi, sosyal ve kültürel şartlarının iyi bilinmesiyle mümkün olacaktır.

Afgan devleti, mevcut kabile birliğinin hanedan yönetimine dönüşmesiyle 18. yüzyılda kurulmuştur. Dönemin siyasi ve askeri özelliklerini kabile savaşları karakterize eder. 1920'lerde zamanın çağdaşlaşma modasına uyarak, ülkeyi modernleştirmeye çalışan Amanullah, devletin etkisini kabileler nezdinde artırarak çağdaşlaşmanın önünde engel olarak gördüğü geleneksel ulemanın gücünü kırma yoluna gitmiştir. Amanullah'a karşı 1929'da ulemanın önderliğinde Bacayı Saka diye bilinen bir ayaklanmaya şahit oluyoruz. Afganistan'da bugün etkin olan İslami grupların 1960'larda temelini atanlar, bacayı Saka isyanlarını destekleyen ailelerin geri kalan mensuplarıdır.

Afganistan'da halkın sahip olduğu tek ortak unsur İslam'dır. Ancak islam, herkes için çok farklı anlamlar ifade eder. Yaygın olan İslami anlayışı, geleneksel kültürle bütünleşmiş "ahlaki kurallar manzumesi" şeklindedir. Halk nezdinde genel kabul gören liderlerin, ülkenin sosyal ve kültürel hayatına damgasını vuran mistik ve sufi geleneğin içinden çıktıklarını görüyoruz. Mistik ve sufi gelenek ise, kabilecilik kültürü ile birlikte birçok cahili unsuru beraberinde taşımaktadır.

1953'e kadar ulema, Afganistan siyasi hayatında belirgin rol oynar. Ancak bu tarihten sonra, Davud Han'ın çağdaşlaşma politikaları sonucu ulema siyasi hayattan uzaklaştırılır. Şunu hemen belirtelim ki, ulemanın temsil ettiği İslam, mistisizm ve sufilikle bütünleşmiş, vahyi doğrulardan çok, geleneğin yön verdiği bir İslam'dır. 60'lardan sonra Avrupa'da eğitim gören aydınların etkisiyle gelişen marksist harekete karşı ulema, tekrar siyası bilince ulaşır. Çağdaşlaşmacı ve laik bir çizgide olan Davud'un Müslümanlara karşı aldığı baskıcı tavır, marksistlerin önünün açılmasına sebep olur. Ve neticede bir dizi ihtilalle iktidar, "sol" eğilimli, ağırlığı subaylardan oluşan elit bir tabakanın eline geçer. Ardından da, halk desteğinden mahrum olan bu iktidarın idamesi ve baş gösteren ayaklanmaların bastırılması için Sovyetler'e işgal davetiyesi çıkarılır 27 Aralık 1979'da Sovyetler'in Afganistan'ı istilasından sonra, ülkenin 2/3'ünü saran ayaklanmalarda bir ivme göze çarpar. Sovyet istilası, hükümete karşı devam eden anti-komünist ayaklanmalara tuz-biber eker. Sovyetler'in, Afganistan'da askeri bir zafer kazanamayacakları gerçeğini görmeleriyle birlikte, iç problemlerinin de etkisiyle geri çekilmelerinin ardından desteksiz kalan Necibullah hükümeti, mücahidlerle baş başa kalır. Sonuçta ülkenin tamamına yakın bir bölümünü ele geçiren mücahidler, Kabil kapılarına dayanmıştır.

Şu anda Kabil'i ellerine geçiren mücahidlerin kurulacak yeni hükümet konusunda iki farklı kampta yer aldıklarını görüyoruz. Bir tarafta, liderliğini Hikmetyar'ın yaptığı Hizb-i İslami grubu; diğer tarafta küçük direniş gruplarının da desteğini almış olan ve siyasi liderliğini Rabbani, askeri liderliğini Şah Mesud'un yaptığı Cemiyet-i İslami var.

Son gelişmelerle birlikte Cemiyet ve Hizb arasındaki ayrılıkların zannedildiği kadar satıhta olmadığı görüldü. Bu gerçeği göremeyen Türkiye ve diğer bazı ülkelerdeki geleneksel Müslümanlar, zafer sarhoşluğu içinde hareket ederek olayı gerçekçiliğin dışında bir hamasilikle karşıladılar. Zaman Gazetesinin 26 Nisan tarihli nüshasında yer alan Pakistan Cemaat-i İslami Partisi lideri Gazi Ahmed'le yapılmış bir röportajda Ahmed, Cemiye' ve Hizb arasında düşünsel, akidevi ve ırki hiç bir sorun olmadığını, sorunun sadece kişisel bazı tavırlardan kaynaklandığını söylerken hamasi yaklaşımın güzel bir örneğini sergiliyordu. Olayı biraz yakından gözlemlediğimizde iki grup arasındaki ihtilafların köklü olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

1970'e kadar Rabbani ve Hikmetyar, Cemiyet-i İslami çatısı altında üniversite kampüsünde etkinliklerini sürdürmüşlerdir. Bu tarihten sonra, yaygınlaşmaya başlayan hareket içerisinde, popüler tabiriyle iki eğilim göze çarpar; Radikaller ve ılımlılar. Radikal grubu Hikmetyar temsil ederken, ılımlıları Rabbani temsil ediyordu. 1975'te geleneksel ulemadan ve sufilerden bağımsız girişilen bir ayaklanma teşebbüsünün fiyasko ile sonuçlanmasından sonra Rabbani, geleneksel ulema ve sufilerin desteğini arama yoluna gitmiştir. Hikmetyar ise homojen. düzenli, merkeziyetçi ve ileriye dönük bir strateji oluşturmaya çalıştı. Siyasi görüş ve tavırların insanı küfre sokup sokmayacağı konusunda yapılan tartışmaların, çizgilerin ayrılmasında önemli rol oynadığını görüyoruz. Rabbani, klasik fıkıh kültüründen hareketle siyasi tavırların insanı küfre sokmayacağını düşünürken, Hikmetyar bunun tersini savunuyordu. Cemiyet kapılarının herkese açık oluşu, İslam'ı "kültür mirası" olarak algılayanların ve hatta kralcıların bile bu grup içindefaaliyet göstermesi, söz konusu mantığın bir sonucu olsa gerek. Yine Mesud'un, Kabil'in kuşatılması esnasında bazı hükümet erkanıyla işbirliğine gitmesi ve eski rejim askerlerinin bir çoğunun Cemiyet 'e katılması da bu mantığın sonucudur.

Her iki hareket de başlangıçta fevkalade net bir çizgide olmasına rağmen, özellikle Cemiyet'in halkı ıslah etmeyi düşünmek yerine birçok cahili unsuru bünyesinde barındıran mevcut potansiyelden yararlanma yoluna gitmesi, ileriki dönemlerde geleneksel kavmi unsurların harekete yön vermesine sebep olmuştur. Aynı durum, her ne kadar Cemiyete göre daha homojen, organik ve düzenli bir yapıya sahip olsa da, Hizb için de geçerlidir.

Şu anda görünen o ki; her iki grup arasındaki ihtilaflar kısa sürede giderilecek kadar sathi değil. Ayrıca Hizb'in örtük olarak Peştun milliyetçiliğini bünyesinde barındırması ve iktidarı azınlıklara kaptırmak istemeyişi, buna karşılık Cemiyetin ise 200 yıl süren Peştun hegemonyasına son vermek arzusunda oluşu, ihtilafları körükleyen önemli cahili etkenlerdir, ihtilaflarda, Hikmetyar'ın Cemiyete güven duymayışının ve onun yapısı konusunda bazı endişeler taşımasının da hayli etkisi var. Necibullah'ın kaçışından sonra Dışişleri Bakanı Abdulvekil'in işbirliği tekliflerine Cemiyet tarafından sıcak bakılması, Geçici Konsey Başkanı Müceddidi'nin eski devlet erkanını genel affa tabi tutması, hükümetin kimliği konusunda ipuçları verirken, Hikmetyar'ı da endişeleri konusunda bir nebze haklı çıkarıyordu. Bu durum karşısında Hikmetyar, anlaşma şartı olarak modernizm ve kralcılığın önemli destekçileri durumundaki Özbek milislerin Kabil'den çıkarılmasını isteyerek, tepkisini de dile getirmiş oluyordu.

Afganistan'da yeni hükümet kurulduktan sonra, bölge ülkeleriyle birlikte Batı'nın mücahidlere savaş boyunca ve savaştan sonraki yaklaşımı gündeme geldi. Savaş döneminde mücahidlere en büyük desteği -lojistik ağırlıklı olmak üzere- Pakistan vermiştir. Finansman konusunda ise, en büyük desteğin Suud'dan geldiği bir vakıa. Komşu bir ülke olan İran, devrimin yeniliği ve Irak savaşı yüzünden Afganistan'a yeterli ilgiyi gösterememiştir. Şunu da belirtelim ki, savaşta olmasına rağmen İran'ın 3 milyon göçmeni istihdam etmesi azımsanamayacak bir yardımdır. Mesut önderliğinde kurulan yeni hükümetin, aynı gün Pakistan'la birlikte İran tarafından da tanınması dikkat çekici bir gelişmedir, İran'la Hikmetyar'ın ilişkilerinde belli bir soğukluğun yaşandığı muhakkak. Ancak bu soğukluğu tamamen her iki tarafa da mezhebi kaygılar atfederek izah etmek mümkün değildir. Cemiyetin etnik ve Şii gruplara açık olması, mensuplarının çoğunun Farsça konuşması, İran'ın Cemiyete yakınlaşmasını kısmi olarak etkilemiş olabilir. Diğer taraftan İran'da yapılan yeni seçimlerde radikallerin gerilemesinin de bunda etkisi olduğu düşünülebilir.

Başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin -özellikle Cezayir olaylarındaki tavırları hatırlanacak olursa- Afganistan'da kurulan Mesud hükümetini "memnuniyetle karşılamaları" ve tanıma eğilimi göstermeleri hayli ilgi çekicidir. Kurulan yeni hükümetin yapısı ve siyasi tavırları göz önüne alınırsa, ABD ve Batı'nın tercihlerini Cemiyetken yana koymasının mantıklı bir izahı yapılabilir. Ayrıca yeni hükümetin önüne savaşta yapılan büyük silah yardımlarının faturasının konacağı da bir gerçek.

Afganistan hakkında uzman sayılan Fransız araştırmacı Olivier Roy, Lübnanlaşma ihtimali ve gelecekte başarıya ulaşılması konusunda şunları söylüyor: "Savaştan sonra Lübnanlaşma'nın yaşanabileceğini zannetmiyorum. Ancak Afganistan'ın gelecekte başarıya ulaşabilmesi için kabileler üstü ortak bir ideal etrafında birleşmesi şarttır." Roy'un ısrarla üzerinde durduğu bu şartın direnişin devam ettiği yıllarda ne yazık ki gerçekleştirilemediğini görüyoruz. Bundan sonra gerçekleştirilmesi ise uzun yıllar alacağa benzer. Kabilecilik unsuru hala partileri ayakta tutan bir etken olmaya devam ediyor. Tek ideal etrafında birleşilmesi, bugünün ve geçmişin kültürel, sosyo-politik şartları göz önüne alındığında uzak bir ihtimal olarak karşımıza çıkıyor.

Bütün olumlu ve olumsuz yönleri bir tarafa, Afganistan, İslam'ın dünya gündemine girmesini bir kere daha sağlaması açısından Müslümanlar adına önemli bir gelişmedir. Zafer sarhoşluğuna kapılarak olayı bütün yönleriyle kabullenmek hatalı olduğu gibi, -haklı da olsa- bazı ölçülere uymadığı gerekçesiyle tamamen ilgisiz kalmak da hatalıdır. Afganistan'ın bugünü ve geleceği, geçmişi göz önüne alınarak serinkanlılıkla ve gerçekçi yaklaşımlarla etüd edilmeye muhtaçtır.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 14 - Mayıs 92

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları