Bazı Değiniler

Vahdettin Işık

Varlığımızın Farkında Olmak

Yazmanın yahut konuşmanın sorumluluk yüklenmek olduğunu düşünmüşümdür hep. Özellikle de konuşmadan kaçmanın, sorumluluktan da kaçmak gibi bir yanı varmış gibi gelir bana. Yalnız, buradan hareketle uluorta konuşmaktan yana olduğum gibi bir anlam çıkarılmamalı. Bildiğimiz şeyler hakkında konuşmak ne kadar sorumluluğun bir yansıması ise, bilmediğimiz şeyler hakkında konuşmak da bir o kadar sorumsuzluktur.

Amaç gerçekliklerin anlaşılmasına katkıda bulunmaksa ve bu gerçeklikler öncelikle kendimiz için elzemse konuşmak kaçınılmaz bir hal almış demektir. Yoksa bilinenlerin bilinmiş olmak için bilinmesi bizim için gereksiz olduğu gibi bir sapmanın da ifadesidir aynı zamanda.

"Kitab'ı okuyup durduğunuz halde kendinize değil de başkalarına mı iyilikle emredersiniz?" uyarısı, bilmekten maksadın, yaşamak olduğunu ortaya koymaktadır. Bu amaca matuf olmayan bütün çabalar vahyi bildirim'in isteğinin dışında bir amaca yöneliktir, bu da bir sapmanın açık tezahürüdür. "Bir şey bildiğiniz konu hakkında tartışıyorsunuz da, bir şey bilmediğiniz konu hakkında ne diye tartışıp duruyorsunuz?" ifadesinin kaynağının vahy olduğunu unutmamak hayrımıza sonuçlar doğuracaktır kuşkusuz.

Yazmak da konuşmanın bir başka biçimidir.

Mekan sınırlılığımızı bir ölçüde de olsa genişletmemize yarar aynı zamanda.

Soluğumuzun derinliğini ölçer, kısıklığını da tabii...

Ve soluğumuzu paylaşıma açar, ılık bir atmosferin oluşmasını sağlar...

Yüreğimizin rengini yansıtır dış dünyaya.

Rengimizin kaynağının ne olduğu konusunda bilgi edinmenin yollarından bir yoldur.

Kendimizi aşan bir kimliği vardır ve üstümüze 'şahit'tir.

Şahidlik kimliğini kazandığı andan itibaren kazanımımız açısından kullanılabilirliği söz konusudur yazmanın. Bizim bunu yeterince kullanabildiğimizi söylemek ise hemen hemen imkansızdır.

Vakıayı açıklayacak, bizim dışımızdan kaynaklanan sebepler varsa da, bizim açımızdan bu durumu telafi etmenin zamanı çoktan gelmiştir artık. Kısacası, durumumuzu değiştirmenin ve kendi varlığımızın farkına vararak başkaldırmamızın zamanıdır. Unutmayalım ki,"insanın en belirgin farklılığı kendinden haberdar oluşudur."

Hülasa; Varlığının farkında olma', 'var olma'dan daha üstün bir 'öz'dür.

İnsanın Yabancılaşması

İnsan denen kompleks yapılı varlığın serd ettiği herhangi bir davranış yine onun bu yapısının bir uzantısı olmak durumundadır. Bunun istisnasının olmadığı kabulünden hareket etmek, ilişkilerin sağlıklı olması açısından elzemdir.

Ferdin davranışlarını anlamanın yolu, onun karakter yapısını anlamaktan geçer. Bu da ferdin karakterini etkileyen faktörleri sağlıklı bir şekilde tesbit edip, faktörler arası etkileşim mekanizmasının anlaşılır kılınması ile mümkündür.

İnsanın 'bağımlı olmayan bir objektifliği' mutlak anlamda mümkün olmadığından 'sağlıklı bir değerlendirme'nin nesnel ölçütünü asgari anlamda bulmak zorunluluğu doğacaktır. İşte asıl sorunun kaynaklandığı yer burasıdır. Yani, gözlem sonucu oluşan değerlendirmelerin arka planda temellendirildiği değer yargılarının ne olduğu ve menşei sorunu ilk elden üzerinde durulması gereken sorundur. Bu nokta üzerinde anlaşma sağlanamadıkça ve bütün bir olaylara yaklaşımımızda temel ölçü olarak aldığımız değer yargılarımız bulunmadıkça, uzlaşma ve tutarlılık mümkün olamamaktadır. Tutarlılık ve uzlaşmanın boyutu bahsi geçen mantık zinciri içerisinde değerlendirilmek durumundadır. Aksi hal, bir kaosun içerisinde olmak demektir.

Kalıcı emelleri olan insandan beklenen, 'ilkeli' bir hayat anlayışına sahip olmak ve hayatın bütün alanlarını bu ilke çerçevesinde şekillendirmektir. Bilinmelidir ki; eyyamcı zihniyetin uzun soluklu beklentilere cevap bulabilmesi imkan dışıdır. Kaldı ki, ferdin nihai beklentilerinin ne olduğu-olması gerektiği beyan edilmişken, nasıl davranması gerektiği de belirtilmiştir. Yabancılaşmamış insandan beklenen tevhidi tavırları yüklenebilmesidir.

Tevhidi bütünlük içerisinde bütün bir kozmik yapıyı ve bu bütünlük içerisinde kendinin ve kendi türünün konumunu iyi kavramış olmak, inanan insandan istenmiş en önemli temel olgudur. Kişi, bunu gerçekleştirebildiği oranda kendini tanıma imkanına sahip olabilmektedir. Bu da şaşmaz doğruları vaaz edebilen mutlak hüküm ve hikmet sahibi birinden kaynaklanmıştır ölçüye sahip olmakla mümkündür. Kendini bilen insanın işidir bu sonuca ulaşabilmek.

Tevhidi bütünlüğü yakalayamamak en azından kişinin kendisini yeterince tanıyamaması demektir ki; yabancılaşma da buradan kaynaklanmaktadır.

Fert-toplum muvazenesini kavrayamamış olmaktan kaynaklanan bir anlayışın sonucu olarak, yabancılaşmayı farklı zeminler üzerine bina edenlerin varlığı yadsınamaz elbette. Biz şimdilik bu kadarına atıf yapmakla yetinip yabancılaşma olayına temelde 'fıtrat'tan uzaklaşmak noktasından bakmak gerekliliğine dikkatleri çekmek istiyoruz.

Gereği gibi davranmasını bilmeyen ferdin öncelikle kendi fıtratı ile çatışması kaçınılmazdır. Fıtratın tahribi oranında insanın toplum-tabiat ve yaratıcı karşısındaki konumu, olması gerektiği yerden kaymaya başlamış demektir. Bu noktadan itibaren fert yabancılaşmanın kıskacına girmeye başlamıştır.

Fert-toplum-tabiat arasındaki ilişkilerde muvazene yerine çatışmanın varlığına inananlardaki itminansızlık kaçınılmazdır elbet. Muvazene yerine çatışma mantığına inanan insanın bu zihniyetine binaen yaşadığı fizik ve sosyal ortama yaklaşımında da aynı tavrı kuşanacağı aşikardır.

Medeniyetin ölçütü olarak tekniği, ve tekniğin göstergesi olarak da insanın -tabiat üzerine hakimiyeti adına-tabiatı katlini gösteren zihniyet, insanın insanın kurdu olduğunu söyleyen zihniyetin kan kardeşidir. Görünürdeki farklılığına rağmen materyalist dialektisizm de aynı zihniyetin yan ürünü olmaktan başka bir şey değildir. Aslında ilahi menşeli olmayan ve O'nun murakebesinde bulunmayan bütün beşeri ideoloji ve izmler birbirlerinin yan ürünüdürler. Zira, hepsi de 'insan hakim' eksenli çözüm(süzlük)ler sunarlar hemcinslerine.

Birliktelik

Bazı anlar vardır ki, kelimenin tam anlamıyla can sıkıcıdır.

Kimin neye, neden dolayı kızacağı temel mentaliteleri ile doğru orantılıdır. Birisi veya birilerinin sevinç duyacağı bir olay karşısında bir diğerlerinin hüzünlenmesi sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu, üzerinde durulmaya değer bir olgudur kanaatimce.

Birlikte sevinmek ve birlikte üzülmek aynı idealleri paylaşmakla ve bunu yaşanılır kılmakla mümkündür. Bunun yolu ise kardeş olmaktan geçer.

Ve, ancak inananlar kardeştir!

Durum Değerlendirmesi

Zaman ne kadarda hızlı geçiyor. Bu arada pek çok şey de değişiyor tabii, işler, ilişkiler, düşünceler, idealler ve insan... Değişmez gerçekliği yakalayabilmiş olmak, realitinin güdümüne -akide bağlamında- girmemiş olmayı beraberinde getirmekte ise de değişmez gerçekliği yakalayamamış olduğumuz oranda bunun doğal sonucuna katlanmak zorunda kalacağız elbette.

Bu, bizim serancamımızın özetidir.

Zamanın ve mekanın etkisinin insani anlamını biliriz kuşkusuz; ama buna kendimizden kaynaklanan yetersizliğimizi de eklediğimizde, 'nass'lar dahi gündemin peşinden koşmak durumunda kalıyor. Hoş, nassın kendisine değil elbet onu, koşturanlara sözümüz. Yani, bize... Sabrın anlamını kavrayamamış türedi düşünürlere, zamane inananına. Daha doğrusu, "bir şeylere inandıklarına inanmaya gayret sarf edenlere...

İnandık dendiği halde inanmamışlar gibi olmak inanmışlığın değil "inanmış gibi olma"nın sonucu olabilir. Değerler manzumesini en azından ilkesel anlamda net bir şekilde 'ilk kaynağı' ve 'ilk örneği'nden alıp belleğinde şekillendirmeden mübelliğ rollerine soyunmak haddini bilmemektir.

Allah'ın dini, moda ideolojilerden ayrı evrensel, zaman ve mekan üstü yapısıyla kendisine nispet edilen akımların elinde oyuncak haline gelmiştir sanki. Elbette istisnaya girecek birileri vardır ama sözümüz geneli oluşturan yığınlaradır.

Bu noktada

Hesaplar yeniden yapılmalı.

Durum yeniden değerlendirilmelidir.

Eldekilerin envanteri iyice ve nesnel olarak ortaya konmalı...

Son hedef iyi seçilmeli ve tabii ara hedeflerin önemi de unutulmamalı...

Kısacası yeniden başlamalı, yeniden doğmalı...

Bir şeyi unutmamalıyız tabii.

Tüm bunlar yapılırken insani sınırlılığımızı göz önünde bulundurup yanılgı payımızın açmaz haline dönüş(türül)mesinin önüne geçmek için tedbirlerimizi almalıyız. Aramızdaki işleri danışma yolu ile hal yoluna gitmeliyiz elbet.

Varlığımızın farkına varmalıyız evvela.

Varlığımızın muvahhid insanların varlığından ayrılmaz bir parça olduğunu unutmamalıyız.

Bütünden yoksun parça boşluktadır, ancak bütün içinde yalnız başına da bir değer ifade etmemiz gerektiğini ve bu değerin bütüne mebni olarak da ayrıca anlamlı olduğunu kazımalıyız yüreklerimize. Hakikatin şahitliğini yapacağımız, inanç ve amel bütünlüğüne ve uyuma dayalı birliktelikler kurmalıyız. Bu birliktelikler sahih bir ümmetin yeniden dirilişine zemin oluşturabilme!!.

Ne birlikteliğimize yük olmalıyız, ne de birlikte paylaşımı yük görmeliyiz.

Örümcek Ağlarını Aşabilmek

Dünyanın haracını yiyerek haramilik rolünü sürdüren Batı, önce insanlığı sorunlara boğmuş, ardından da bol bol çözüm yolları önermiştir. Bu alanda uzmanlaşma o kadar ilerlemiştir ki, her disiplin kendi kendini dahi ayrı bir disiplin konusu yapmıştır. Olayın arka planına bakmayan insanın hayret ve hayranlıkla aklını başından alıp bağımlılıklarını mutlak itaate dönüştürmeleri çok da zor olmamaktadır, insan gerçeğini iyi tahlil eden sömürücü düzenler, "insan peşin olanı sever ve sonda olanı ise ihmal eder." gerçeğine binaen insanı sersemleştirmekte güçlük çekmemektedirler.

Eşyanın tutsaklığına girmek kişinin yabancılaşmasının en can alıcı örneklerindendir. Zira, fert, tahrip edilmiş fizik ve sosyal ortamındaki yalnızlığını giderecek yeni alanlar bulmak zorundadır. Sanat ürünleri de aynı amaca yönelik olarak üretim yapan bir sanayi metaı halini almak zorunda kalmış durumdadır.

İnsanın böylesine kuşatılmışlığının sonucu olarak yalnız kaklığını anlaması bir çıkış umudu olabilirdi belki ama, buna da fırsat tanımak istemeyen hakim güçler, "ne ararsan bulunur, derde devadan gayri" misali pek çok ideolojiler ve çözüm yolları önerdiler.

Aynı sorun üzerinde çok şeyler söylendi ve çözüm önerileri sunuldu; ama her yeni çözüm önerisi yeni sorunlar doğurmaktan başka bir işe yaramadı nihayetinde. Eğer çok şey bildikleri imajını vermek isteyen insanlar kendilerinden başka insanların anlamalarının mümkün olmadığı özel terminolojiler ve özel uzmanlık alanları hakkında zihinlerde oluşturdukları imajı yıkacak ufacık bir mesafe bırakmış olsalardı maskeleri düşüp gerçek yüzleri görünmüş olacaktı. Bunun farkında olan egemen güçler, tartışma-götürmez gerçeklik imajıyla bilimsel söylem ve yöntemlerle zihin iğfalleri yapıp soru sorma özgürlüğünü insanların elinden aldılar. Sıra dışı bir faaliyet olan bilim alanına sıradan insanların soru sormayı tahayyül etmeleri dahi haddini bilmezlikle aynı anlama gelmiş olacağından sıradan insanlar ancak kendilerine tahsis edilen alan ve sınırlar çerçevesinde hareket etmeye mahkum kılındılar.

Oysa, anlatılmak istenen şey hakkında iki nedenden ötürü çok şey söylenir: Ya kişi veya kişiler konuya vakıf olmadıkları için spekülasyon yaparak zevahiri kurtarmaya çalışırlar ya da hakkında söz söylenen şeyin belli kişilerin dışında bilinmesinin sakıncasının bilincinde olarak olayı geçiştirebilmek için spekülasyon yaparlar. Her iki durumun da nihayetinde 'mübin'lik değil 'müphem'lik taşıdığı ve zihin iğfalinden başka bir şey olmadığı ortadadır. Vasat aklın kavrayacağı yalınlıktaki bir şeyi tanımak veya tanıtmak çok zor olmasa gerektir. Zorluk zihnin iğfalinden kaynaklanmaktadır, gerçeğin anlaşılmazlığından değil. Spekülasyondan başka bir şey olmayan laf kalabalığı esnasında doğru gibi görünen bir kaç şeyin arka planına inmeden, karar vermede acele etmemek gerekir. Unutmamak gerekir ki, durmuş bir saat bile günde iki kez doğru söyler.

Bu kaos içerisinde kendi kendisi ile baş başa kalma imkanı elinden alınan fert kendi olmaktan çıkıp her şeyi ile kontrol edilmiş ve kurulmuş bir makine gibi kendisine yüklenilen program çerçevesinde bir kişiliği canlandıran figüran olmaktadır. Öyle ki, bunu kişinin benliğine işlemekle zihni kognisyonlarını (bilişlerini) istediği gibi şekillendirmiş ve seçicilik ölçütünü de yine kendileri belirlemiş olmaktadırlar.

Bu tabloyu düşünerek ye'se kapılmak gereksizdir, zira şeytanın hilesi örümcek ağına benzer. Özenle işlenmiş görünüşüne rağmen en dayanıksız sığınak örümcek ağıdır.

Gerçeği yakalamak için çok uzaklara bakmak gereksizdir. Kişi önce kendi fıtratının asli görünümü ile ortaya çıkmasını sağlayabilmek için üzerine kapanan örümcek ağını kaldırmakla işe başlamalıdır. Böyle bir şeyi yapmak için öncelikle buna ihtiyaç olduğuna inanmak gerekir. Fıtratı tamamen tahrip edilmemiş her insan bunun farkına rahatlıkla varabilir. Gerisi kolaydır işin.

Tevhidin kuşatıcı itminanının farkına varanlar için şirkin inkarı elzemdir. Unutmamak gerekir ki, yabancılaşma şirkin ta kendisidir.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 19 - Ekim 92

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları