Bir Seçimin Ardından

Mustafa Bahadır

Türkiye, bir sürü vaad ve kavgaların hüküm sürdüğü bir seçim ortamını daha atlattı. Büyük kitleler, umut bağladıkları sistemin herhangi bir partisine, varolan ve öteden beri süregelen durumun daha iyiye gitmesi için sandık başına giderek oylarını attılar. Sonuçta RP, ANAP ve DYP'nin önünde bu seçim maratonunu birincilikle tamamladı.

RP'nin bu seçime kadarki sürecini hep birlikte gözlemledik. Vitrin değişiklikleri, kitleleşme arayışları, dışarıya ve içeriye yönelik değişik mesajlar, niteliği tartışma götürür olmakla birlikte zaman zaman sivri çıkışlar ve ardından gelen kaypaklıklar bu süreci belirleyen en görünür özelliklerdi.

RP karşıtı güçlerin tavırları ise daha netti. İktidar ya da iktidara yakın olmanın nimetlerini kaybetmekten korkan bu güçler, RP'ye ve RP nezdinde İslam'a olan düşmanlıklarını açık bir şekilde ortaya koydular.

ANAP ve DYP liderlerinin şahsi Çatışmalarını bir kenara koyacak olursak, bu iki parti başta olmak üzere tüm diğer partiler konum alışlarını RP'ye göre ayarladılar. Söylemler RP'ninki ve 'diğerleri'ninki olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu kutuplaşma 16 maddelik anayasa değişikliği görüşmelerinde de bariz bir şekilde kendini göstermişti.

Ancak RP, bu kutuplaşmaya rağmen arzu ettiği oy oranına ulaşamadı. Bunda bir takım kesimlerce RP'ye yönelik yaratılan çeşitli kuşkulardan ziyade kitlelerin çıkarcı tavrı büyük rol oynadı.

Vakıa, ortaya çıkan bu tablo, Türkiye halklarının ciddi bir yeniden sağcılaşma temayülü gösterdiğini ortaya koydu. DYP tarafından doyurulan ve iktidar nimetlerinden faydalandırılan kesimler, ideolojik bir tercihe gitmediler ve DYP, tabanını korudu. DSP gibi kendini sol tandanslı olarak lanse eden bir parti de şüphesiz bu milliyetçi yükselişin bir sonucu olarak değişen söyleminin karşılığını aldı. Demiral'ın "Türkçe ezan" hezeyanı her ne kadar MHP'ye darbe indirdiyse de tüm partilere yayılmış olan eski MHP'li ve muhafazakar artıklara gösterilen teveccüh de bu yükselişin daha uzun süre artış göstereceğinin işaretlerini verdi.

TÜSİAD'ın partiler üzerindeki geleneksel gücünü hissettirmek istercesine ve bu partilerin liderlerini kızdırırcasına yayınladığı basın bildirisi, ABD ve Fransa'dan gelen 'uzlaşın' mesajları ve ardından RP'yi dışlayan koalisyon arayışları 24 Aralık'ın ardından gelen ilk sinyallerdi. Aynı günün sabahı, zihinlerde MGK'nın idare ettiği bir ülkede çökmüş bir devlet yapısı ve iflas etmiş bir sistemin sonuçlan yankılanıyordu.

İki dev kartelden oluşan laik basın, seçimler öncesi DYP ve ANAP kanadı olmak üzere ikiye ayrılmıştı. "Halkın temennilerini" yayınlarının durdurulması pahasına kamuoyuna duyurmaktan çekinmiyorlardı. Seçimler sonrası da aynı "duyarlılık" devam etti. "Halk, ANAYOL'u istemişti". "Halk, Atatürk Türkiyesi'nde yaşamayı seçmişti". "Halkın yüzde sekseni laikliği isliyordu".

Laik basının İslam'a karşı kindar, ikiyüzlü, haysiyetsiz tavrı hepimizin malumudur. Ama muhafazakar-mukaddesatçı çevrelerin bu manşetlere yönelik olarak fazla tepkisel olduğu da bir gerçektir. Niye mi? Evet, halk Atatürk Türkiyesi'nde yaşamayı seçmemişti; eğer öyle isteseydi, kökten laikleri temsil eden ve İslam'a açıktan saldıran CHP barajı sürüne sürüne geçmez, DSP muhafazakar-milliyetçi kesimlere yumuşak mesajlar vermeyi yeğlemezdi. Evet, halk ANAYOL demedi; çünkü Çiller'e tepki gösteren liberal-milliyetçiler ANAP'a, Yılmaz'a tepki gösterenler ise DYP'ye yönelmişlerdi. Ama bu halkın yüzde ellisi tercihini hırsızlıkları 'ayan-beyan' ortada olan laiklerden yana kullanmamış mıydı? Geri kalan yüzde otuz da laik-milliyetçilikleri 'açık-seçik' ortada olan DSP, MHP ve HADEP'i seçmemiş miydi? Üstelik arkalarında yüzlerce faili meçhul cinayet, gözaltında kayıplar bırakıp, Güneydoğu zulmünün altına imzalarını atmış olan nice polis şefi, asker ve valileri ve "Prens" olarak adlandırılan gayrı meşru sermaye sahiplerini parlamentoya taşımamış mıydı? 12 Eylül "mağduru" Demirel'in, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ile birlikte TV'den Kenan Evren edasıyla verdikleri mesajları kulağına küpe yapan da, nefsinde olanı değiştirmeye niyeti olmayan bu halk değil miydi?

Aynı halk, seçimler öncesi birbirleriyle ilgili gerçekleri yüzlerine vuran, kedi-köpek gibi birbirlerine saldıran insanların RP'nin birinci parti çıkmasıyla birlikte nasıl el sıkıştıklarını, ne tür şaklabanlıklara giriştiklerini, ama bunları da yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarını ibretle izledi.

Önce Ecevit'in liderliğinde bir ANASOLYOL formülü gündeme geldi. Ama Ecevit yıpranacağım anladığından böyle bir formüle yanaşmadı. Aynı hesabı Baykal da yaptı ve muhalefette kalıp kendisine çekidüzen vermeyi yeğledi. Peki DSP-CHP destekli bir ANAYOL formülü uygun olmaz mıydı? Hayır! Çünkü bu defa ana muhalefetteki bir RP'nin güçlenmesi söz konusu olabilirdi. Formüller birbirini izledi, ama maya henüz tutmadı. Son formül ise RP-ANAP koalisyonu. Ama tüm bunların dışında hükümet kurma görevinin RP'ye verilmesi ve bunu başaramamasının ardından yakın gelecekte bir erken seçim formülü de gündemdeki yerini korumakta.

Bu, sürekli olarak seçmenin sağduyusundan bahsedenlere inananlara sunulabilecek en somut ibret tablosudur. Ama işin bir diğer yönü ve bu tabloya destek olan bir gerçek de RP lideri Necmettin Erbakan'dır. Geçmişte Atatürk'ü partisine ithal eden, mankenler ve ahlak fukaralarıyla siyasi podyumları süsleyen ve kitlelerin nefsine uygun tüm söylemlerine rağmen ancak % 21'i ikna edebilen Erbakan'a göre seçimler öncesi 'Batı taklitçisi' olan partiler, seçimler sonrası 'sütten çıkmış ak kaşık'a dönüşmüşlerdi. İşte % 80'lik bu tablo Erbakan'ı Kıbrıs'ı satıp Türkiye'yi Gümrük Birliği yoluyla Batı'ya peşkeş çekenleri birden "vatanını milletini seven bu memleketin evlatları" olarak nitelemeye itiyordu. Aslında seçimler öncesi tek başına iktidar hesaplan üzerine kurulu 'sloganlar' yerini "ANAP'ın programının altına imzamı atarım" gibi 'koltuk'a endeksli 'gerçekçi mesajlar'a bırakmıştı. Ancak RP'ye yakın köşe yazarlarının 18 yıldır muhalefette bekleyen Erbakan ve RP kadrosunun bu vakarsız ve haysiyetsiz tavırlarına tepki göstermelerini ise anlayabilmek mümkün değildi. Demek ki vakayı kavrayabilmeleri için bu insanların TV ekranlarından "Biz buyuz işte" diye basbas bağırmaları gerekiyormuş. Kısacası tüm bu gelişmeler gelecekte oluşabilecek muhtemel bir iktidar terazisinde, RP'nin sistemin nesine muhalefet edeceği sorusuna açık bir cevap oldu.

Herkes bir sistem lafı tutturmuş gidiyor. Ama hiç kimse, bu sistemin bir parçası olarak benim de onun işleyişine her açıdan katkım var demiyor. Aynaya bakmaya yanaşmayanlar, sisteme soyut nitelikler arzedip, onun pratik yansımalarını ve kendilerini ilgilendiren yönlerini görmezden geliyorlar.

Tüm bu keşmekeşi bir kenara koyacak olursak, diğer bir konu da RP'nin gelecekte iktidar olduğunda ne tür çözümlere önayak olabileceği sorusudur.

Şüphesiz ekmek fiyatlarının düşürülmesi; köylü ve çiftçinin memnun edilmesi; başörtülü kızların rahatça üniversitelerde okuyup, iş bulabilme ve çeşitli kamu kuruluşlarında çalışabilmesi önemli bir kitleleşmeyi beraberinde getirecektir. Ama sorun şüphesiz sadece belli toplumsal katmanların doyurulması ve tatmin edilmesi değildir.

RP'ye yakın bazı köşe yazarlarının arzuladıklarını belirttikleri -RP'nin yükselişiyle birlikte- İslami holdinglerin artışı, müslüman büyük sermayedarların bugünkü laik sermayedarlara rakip olması gibi temenniler, ülkenin emperyalist güçler, yabancı sermayedarlar ve onların milliyetçi-liberal Türk ortaklarınca sömürülmesine alternatif bir durum mu ortaya çıkaracak, yoksa palazlandırılacak olan bu İslami kesimler zekatlarını verdikten sonra, kitlelere ve çalıştırdıkları kesimlere İslami bilinci (!) aşılama yarışına girerek Japonya misali; "Milli Görüş adına sıkın dişinizi, ileri devletlerin seviyesine ulaşmadan ve onları aşmadan durmak yok" mesajını mı iletecekler?

Bütün bunlara, içlerinden Ebu Bekir gibi tüm malını Allah yolunda harcayabilecek yiğitler üretebilmek için mi, yoksa lüks otellerin lobilerini müslümanlara açıp, düğünlerini artık tamamen buralarda kutlayacak olanlar için mi katlanılacak?

Herhalde bütün bu gelişmelerin ardından kendilerine oy veren gecekondu kesimi de bu otellerde komi ve garson olarak çalışacak.

Peki nefislerde olan ne olacak? Kitleler hangi örnekliklere bakarak tercihini İslam'dan yana kullanacak? Yoksa reel örneklikler sergilenemediğinden Ömerler, Ebu Zerler tarih kitaplarının tozlu sayfalarından çıkartılıp "gerçek milli eğitimcin yegane unsurları olarak mı sunulacak?

Bizce RP, bu sorulara cevap vermeden önce sistem eleştirilerini bir kez daha gözden geçirmeli ve kitlelere ikinci bir DP sendromunu yaşatmamalıdır.

Eğer bu eleştirilerimiz RP'nin tabanındaki samimi olduğuna inandığımız bazı müslümanlara çok sert geldiyse, tavsiyemiz bu iktidar yürüyüşünde hangi safhalardan geçtiklerine bir kez daha dönüp bakmalarıdır. Tarihte ve günümüzde nice iktidar sahiplerinin, Allah'ın bahşettiği hidayet nimetini tepip, ne hallere düştüklerini, tekrar tekrar düşünsünler. Kur'an'ın rehberliğinden uzak, ilerlemeci ve gelişmeci bir anlayışın, daha iktidar olmadan nelere sebebiyet verdiğini herhalde bizlerden daha iyi gözlemlemişlerdir. Allah'ın mı, yoksa her ne pahasına olursa olsun kendinizin ve kitlelerinin mi memnun edileceği sorusuna verilecek cevap umarız ki yolunuzu aydınlatacaktır.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 58 - Ocak 96

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları