Bosna Direnişinin Asıl Mağlupları

Kenan Günaydın

Yugoslavya'nın dağılmasıyla birlikte başlayan ve Büyük Sırbistan'ı kurmayı amaçlayan Sırp vahşeti Bosna-Hersek'le artarak devam etmektedir. Aslında tarihi sürece bakıldığında Balkan yarımadasında bu nitelikte olan vahşet sık sık tekrarlanmıştır. Karışık bir etnik yapıya sahip olan Balkanlar Sırplar'ın Büyük Sırbistan, Bulgarların Adriyatik ve Karadeniz arasına yayılan Büyük Bulgaristan, Yunanlıların Bizans İmparatorluğu gibi tarihsel ülküleri ve büyük devletlerin buradaki milletleri kullanarak girdiği güç mücadelesi ile büyük bir karışıklığın içine itilmiştir. Fakat Balkanlar, Hıristiyanların olduğu kadar, müslümanların da vatanıdır. Balkan Yarımadası, Osmanlı yayılmasıyla birlikte gerek Anadolu'dan getirilen Türkler ve gerekse Balkanlar'da yerleşik bulunan Arnavut ve Boşnaklar'ın İslam'ı kabulleri ile ikinci bir Endülüs olmuştu. Fakat Balkanlar'da bulunan ırkçı Hıristiyan milletlerin, belki de tek ortak noktası birbirlerine duydukları nefretin daha fazlasını müslüman halka duymalarıydı.

Osmanlıların Sava ırmağı ve Aşağı Tuna'nın güneyi olarak tanımlayabileceğimiz coğrafyadaki hakimiyeti beş yüz yıl sürmüştür. Bu yüzyıllar içinde bu coğrafya müslüman çoğunluğa sahip bir İslam diyarı haline gelmiş, Osmanlılar için en az Anadolu yarımadası kadar önemli olmuştur. 1877-78 Osmanlı-Rus harbine kadar; Avrupa'daki diğer önemli kayıplarımız dışında (Macaristan, Kırım vd.); hatta tanımlanan coğrafyada Hıristiyan çoğunluğun olduğu (Belgrad ve çevresi, Mora ve Attika yarımadası, Karadağ vd.) sınırlı bazı yerler dışında; Osmanlılar müslüman çoğunluğa sahip Balkan coğrafyasındaki hakimiyetlerini sürdürmüştür. Hatta yüzyıl başındaki 1912 Balkan Savaşı'na kadar çok önemli kayıplarına rağmen Balkan Yarımadasındaki varlığını önemli ölçüde sürdürebilmiştir. Osmanlıların bu coğrafyadan tasfiye edilip Boğazlar ve Doğu Trakya'ya sıkışması 1877-78 Rus ve 1912 Balkan savaşlarında uğranılan ağır bozgunların bir neticesidir. Evet Osmanlılar Balkanlar'dan tasfiye edilmiştir. Ama çekilirken önemli ölçüde müslüman tebayı orada bırakmak zorunda kalmıştır.

Yani Balkan müslümanları Bosna-Hersek'te yaşadıkları bugünkü vahşeti, gerek Balkanlar'daki milletlerin Osmanlılara karşı isyanlarında, gerek Rus-Osmanlı savaşlarında ve gerekse son Balkan Savaşı sırasında defalarca yaşamıştır. Üstelik bu mücadele sonucu kurulan ırkçı Balkan devletleri bununla yetinmemiş, beş yüz yıl süren Osmanlı hakimiyetinin hıncını Müslümanlardan çıkarmaya devam etmiştir. Dolayısıyla müslümanlar her fırsatta katledilmiş, hak ve hukukları çiğnenmiş ve Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakılmıştır. Böylece Arnavutluk, Bosna-Hersek gibi ülkeler ve Sancak, Kosova, Batı Trakya, Deliorman gibi bölgeler haricinde azınlık duruma düşmüşlerdir. Baskılara örnek olarak; gene eski Yugoslavya'da Makedonya Cumhuriyeti'nde, II. Dünya Savaşı sonrası yapılan muameleler sonucu Türkiye'ye göç eden bir buçuk milyona yakın müslümanı gösterebiliriz. Eğer bu göç olmasaydı bugün Makedonya'da Bosna-Hersek gibi müslüman ağırlıklı bir Balkan devleti olacaktı. 1980'lerde yaşanan Bulgaristan olayları bizzat şahit olduğumuz bir başka örnektir. Balkan Yarımadası'ndaki son trajedi ise bugün gözlerimizin önünde yaşanan Bosna-Hersek'teki vahşettir.

Bosna-Hersek özellikle Balkan Yarımadasındaki müslümanlar açısından oldukça önemli bir coğrafyadır. Bosna-Hersek 1463te Osmanlı imparatorluğu'na katılmış, kısa sürede Bogomil mezhebindeki Boşnaklar'ın İslam'ı kabulü ile bir İslam diyarı haline gelmiştir. Bu yüzyıllar içinde halk Osmanlı'ya bağlanmış, önce Avrupa'ya karşı sınır bekçiliği görevini gördükten sonra, Balkanlar'ın elden çıkmasına kadar süren mücadelede Arnavutlarla birlikte adeta ileri bir Osmanlı karakolu rolünü oynamıştır. Bosna-Hersek 1877-78 Osmanlı-Rus harbi öncesi, tarafsız kalması koşuluyla Rusya tarafından Avusturya'ya teklif edilmiştir. Savaş sonrası yapılan 1878 Berlin Antlaşması'na göre Bosna-Hersek Avusturya'ya geçici olarak veriliyordu. Güya Avusturya burada asayiş ve huzuru temine çalışacaktı. Bu statüde Padişah'ın hukuk-u hükümranisi muhafaza edilecekti.

Avusturya burasını 1879'da işgale girişince müslümanlar direndiler. Mustafa Efendi'nin liderliği altında birleşen müslümanlar, gerilla harbine başladılar. Avusturya yeni askeri birlikler göndermek zorunda kaldı. 20 Ekim 1879'da Bosna vadisinde çembere alınan müslümanlar, Kasım'da Avusturya ile anlaşmak zorunda kaldılar. Yapılan Yeni Pazar Mukavelenamesi'ne göre, müslümanlar halifeye olan hukuki bağlılıklarını devam ettirecekler, mal, ırz ve canları her türlü saldırıdan masun kalacaktı. Fakat bir müddet sonra Avusturya müslümanları ezmeye başladı. Müslümanlar memuriyetten çıkarılıyor. Vakıf ve evkaflarına el konuluyordu. 1882'de bu baskılar üzerine müslümanların isyanı tekrar başladı ise de araya Almanya'nın girmesiyle müslümanların hakları ve hukukunu gözeten bir anlaşmaya varıldı. 1908 Jön Türk ihtilali'nin yarattığı karışıklık yüzünden 5 Ekim 1908'de Bulgaristan'ın bağımsızlık ilanı üzerine, beklediği fırsatı yakalayan Avusturya 6 Ekim 1908'de Bosna-Hersek'i ilhak etti. [1]

Bosna-Hersek'in Avusturya'ya ilhakı Balkanlar'da büyük bir kriz yaratmıştı. Türkiye'de Avusturya aleyhinde nümayişler tertip ve Avusturya mallarına boykot ilan edilmişti. Bu ilhaktan bilhassa Sırbistan kendini zararlı saymış ve Avusturya'ya karşı harb hazırlıklarına dahi başlamıştı. Bunun üzerine Avusturya kısmi seferberlik ilan etme kararı almak üzere iken, Almanya'nın müdahalesi ile mesele yatıştırıldı. 29 Şubat 1909 tarihinde Türkiye ile Avusturya arasında bir anlaşma imzalandı. Buna göre Avusturya Bosna-Hersek'in ilhakı karşılığı Devlet-i Aliye'ye 2,5 milyon Sterlin tazminat ödeyecek, Bab-ı Ali'de Bosna-Hersek üzerindeki hükümranlık haklarından büsbütün vazgeçecekti. Almanya'nın Rusya'ya verdiği sert bir ültimatom sonunda, Rusya'da başını eğmek zorunda kaldı. Çünkü Rusya bu sırada harbe girecek durumda olmadığından oldu bittiyi kabulden başka yapacak bir şey yoktu. Sırbistan da Rusya'dan yardım alamayacağını görünce, mukavemetten vazgeçti. Bu surette 1909 yılı Şubatında Bosna-Hersek krizi de yatıştırılmış oldu. [2]

1914'de bir Sırp milliyetçisinin Saraybosna'da Avusturya veliahdını öldürmesiyle başlayan ikinci kriz ise I. Dünya Savaşı'nı başlatmaya yetmişti. 1918'de savaş sonrası Bosna-Hersek Sırp-Hırvat-Sloven yani Yugoslavya Krallığı'nın bir parçası haline geldi. 1944'de ise II. Dünya Savaşı boyunca süren Partizan'ların gerilla mücadelesi sonucu kurulan Sosyalist Yugoslavya'nın 6 cumhuriyet ve 2 özerk bölgeden oluşan federal yapısında cumhuriyetlerden biri olarak yerini aldı.

Bütün bu tarihi seyir içinde Bosnalı müslümanların Mustafa Efendi'den başlayan mücadeleleri dinlerini öğrenme ve yaşama gayreti biçiminde süregelmiştir. Yapılan bütün baskılara rağmen bu mücadelenin semeresi alınmış, Bosna-Hersek Balkanlar'dan Kırım'a kadar olan coğrafyada müslümanların çocuklarını eğitim için gönderdikleri bir merkez halini almıştır. Özellikle sosyalist rejimle birlikte bu baskılar daha da artmıştır. Örneğin; Mehmet Hanciç gibi müslüman bir alim için yapılan basit bir apandist ameliyatı ölüm vesilesi olmuştur. A.Ü. İlahiyat Fakültesi'nde çok sayıda öğrenci yetiştiren Tayyip Okiç Türkiye'ye hicret etmek zorunda kalmıştır.

Fakat sosyalist rejimin bütün bu baskıları bile Bosna-Hersek'teki sürecin devam etmesini önleyememiştir. Aliya İzzetbegoviç liderliğindeki öncü müslüman kadro bir çok müslümanda gerekli hal değişikliğine katkıda bulunmuştur. Devam edegelen süreç içinde müslüman kitle üzerinde de gereken İslami bilinçlenme süreci de başlayabilmiştir. Bu sürecin sonucu; müslüman kitlenin ateist ve marksist baskı altında tutulmasına rağmen, Boşnaklar İslami kimliklerini terk etmek istememiş ve yapılan nüfus sayımında kimlik bölümüne Boşnak yerine müslüman adını yazdıracak boyutta İslam'dan yana bir tavır almışlardır. Bosna-Hersek müslümanları laik basın tarafından Batılı bir toplum olarak tanıtılmaktadır. Fakat Bosnalı müslümanlar, İslami kimliklerini açık olarak ortaya koyan Demokratik Eylem Partisi'nin müslüman kadrosunu 1991 seçimlerinde işbaşına getirmiştir. Sonunda 28 Şubat, 1 Mart 1992'de yapılan bağımsızlık referandumuyla Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etmiş ve bunun hemen ardından bugün izlediğimiz trajedi yaşanmaya başlamıştır.

Yugoslavya dağılırken önce Slovenya, sonra Hırvatistan sonra da Bosna-Hersek ile Makedonya bağımsızlığını ilan etmişti. Slovenya'nın bağısızlık ilanından sonra ırkçı Belgrad hükümeti, büyük Sırbistan hayalinde yeri olmadığından bu ülkenin ayrılmasına ilk andaki askeri tepkisinden sonra birliklerini çekerek izin vermişti. Hırvatistan'ın bağımsızlık ilanında ise Sırbistan'ın tepkisi çok sert oldu. Sırbistan'ın bütün gücüyle saldırması ve Hırvatistan'daki Sırp çoğunluğun bulunduğu toprakları işgal etmesine rağmen, silahlanan Hırvatistan dengeyi sağlamış ve bu sayede yapılan görüşmeler neticesinde BM barış gücünün bölgeye şevki sağlanmıştır. Bosna-Hersek de bağımsızlığını ilan edince, Sırbistan Hırvatistan'dan sonra ona da yönelmiş, fakat bu kez Batı izlediği politikayla müslümanları kendilerini savunacak silahlardan yoksun bırakarak, Sırplar'ın saldırganlığını teşvik etmiştir. Aslında yazıda özetlenen arka plan, bize gerek Bosna-Hersek'te işbaşında bulunan müslüman kadronun, gerekse Batı ve Türkiye'nin politikalarının nedenlerini anlamakta gerekli ipuçlarını vermektedir.

Müstekbir Batı özellikle Cezayir'de yükselen İslami mücadeleyle birlikte kuracağı yeni orman düzeninin önündeki tek tehlikenin dünyadaki bilinçli müslümanlar olduğunu iyice anlamıştır. İşte tam bu sırada Bosna-Hersek'li müslümanlar kitle halinde İslamlaşma sürecine girerken İslam dünyasında İran örneği dışında ilk defa seçimle laik olmayan müslüman yöneticilerin iktidara gelmesi doğrultusunda kollektif bir irade sergiliyorlardı. Böylece müslümanların varlığına bile tahammül edemeyen müstekbir Batı için işlenebilecek en büyük suçu, üstelik Avrupa'nın ortasında işlemişlerdi.

Bağımsızlık ilanıyla birlikte Sırplar, korku ve dehşet saçıp, planladıkları etnik temizlik harekatını uygulayabilmek amacıyla, özellikle müslüman halka karşı harekata geçtiler. Bunun için, pazar yerlerine saldırıp, okul otobüslerini taradılar. Çocukları öldürüp, kadınlara tecavüz ettiler. Toplama kamplarında esirlere akıllarına gelen her türlü işkenceyi uyguladılar. 92-93 kışına yaklaştığımız şu günlerde giderek arttırdıkları tecavüzleri ve müslümanlara kıyasla çok üstün silah güçleriyle Bosna-Her-sek'in % 70'ini işgal ettiler. Sırbistan'ın elinde 1000 tank, 400 uçak ve çetnik çeteleri yanında 140 bin kişilik düzenli bir ordusu bulunmaktadır. Görünüşü kurtarmak için, Sırbistan'ın mevcut bu gücü ile gerçekleştirdiği katliamları kınayan ve sözde bir yardım operasyonu düzenleyen Batı; bütün bu çabasına rağmen gerçek yüzünü de gizleyememiştir. İngiliz Dışişleri Bakanlığı Avrupa'nın ortasında bir İslam devleti istemediklerini açıklarken; Batı basını saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde, Sırpların Avrupa'daki Osmanlı yayılmasının durdurulmasında verdikleri etkin mücadeleyi vurgulayan ve savaş alanında bir Osmanlı sultanını ilk kez telef etme şerefinin de bir Sırplıya ait olduğunu belirten nitelikte yazılarını yayınlıyorlardı. Batı daha önce de belirttiğimiz gibi seyretmekle de yetinmemiş, kendisi için dövüşen Sırpların işini kolaylaştırmak için elinden geleni de yapmıştır. Güya Sırp askeri gücü yüzünden bu vahşete müdahale edemezken Bize silah verin, kendi işimizi kendimiz görelim. diyen Bosnalı yetkililerin bu isteklerini dikkate almayıp, etnik temizliğe yardımcı olmak için sözde savaşan taraflara uyguladığı silah ambargosuyla müslümanları bütünüyle savunmasız bırakmıştır.

Yugoslavya parçalanmadan önce federal ordu Sırplar'ın kontrolü altındaydı. Sırbistan turizm gelirlerinin iki katı kadar bir sermayeyi silah üretimine ayırıyordu. Şimdi halen Sırbistan'da bulunan 150 silah fabrikasından 100'ü çalışır haldedir. Belgrad'da makineli tüfek monte ediliyor. Bosna'da Sırp işgalindeki Banju Luka'da tank üretiliyor. Sırplar milislerinin kullandığı hafif silahların çoğunu ülke içinde üretiyor; ihtiyaç duydukları diğer silahları ise savaş alanında adeta cirit atan silah tacirlerinden çeşitli yollardan rahatça sağlıyorlar. Kendi başlarına silah sağlayabilecek gerekli imkanlara sahip olmayan müslümanlarsa, ancak İran'ın sağladığı ve gelen gönüllü mücahidlerin yardım için getirdikleri paralarla bu silah tacirlerinden kısıtlı miktarda silah ve mühimmat alabiliyorlar. Bu kısıtlı imkan bile Batı'nın gözüne batmış olacak ki, Ekim ayında ziyaret için bulunduğu Londra'da Avuturya Dışişleri Bakanı Aloic Mack müslüman ülkeleri Bosna'ya silah yardımı yapmamaları konusunda uyarmıştır. Güya yeni orman düzeninin uluslararası ilişkilerde evrensel ilkelerinden biri olan silahla zor kullanılarak elde edilen kazanımların uluslararası alanda hiç bir değeri yoktur düsturunu işlemesine rağmen Batı; gerek uyguladığı bu politikayla, gerekse bugünlerde tek tük de olsa yükselen örneğin, Londra'daki Royal Institute'de sözde Balkanlar uzmanı olarak görev yapan Christopher Cviic gibi sözcülerine verdirdiği Batı her şeyi bitirdi. Bosnalılar kaybetti; uluslararası komiteye düşen Sırp zaferinin formalitelerini yerine getirmektir. şeklindeki demeçlerle aslında amacının ne olduğunu da açıklamaktadır.

Tabii burada insanın aklına, bütün bu gelişmeler olurken Bosna-Hersek hükümeti ne yapmaktadır? sorusu gelmektedir. Bosna-Hersek hükümeti daha bağımsızlık ilan edilmeden önce, özellikle müslümanlar açısından Balkanlar'ın korkunç geçmişi düşünüldüğü ve Bosna'nın Türkiye ile olan tarihsel bağı göz önüne alındığında yapılması gerekeni yapmış; Türkiye'yi halefi olduğu Osmanlıların, Balkanlar'dan ardında hak ve hukuklarını koruyacak anlaşmalar yapmadan çekilmek zorunda kaldığı müslümanlara sahip çıkması için harekete geçirmeye çalışmıştır. Gerek Türkiye'nin bu tarihsel bağı ve gerekse Türkiye'yi anavatan olarak benimseyen Boşnakların milyonlarca akrabasının Türkiye'ye göç etmiş olması yüzünden; Türkiye'nin Bosna-Hersek ile ilgili olan sorumluluğunu istese bile reddedemeyeceği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Zaten laik TC'nin Balkan politikasına baktığımızda, Osmanlıların Balkanlar'da bıraktığı bu müslümanları birer ön karakolu şeklinde değerlendirdiğini görmekteyiz. Peki Türkiye çıkarları doğrultusunda oluşturduğu bu mentalitesinin gereği için bile sahip çıkması gereken Bosna-Hersek için ne yapmıştır?

Laik TC, kimliğini iyice deşifre edecek Bosna-Hersek ile ilgili olan sorumluluğunu reddetmek gibi irrasyonel bir yola sapmamıştır. Başbakanın yaptığı açıklamada belirttiği gibi Bosnalı yetkililer Bizden siz sorumlusunuz. Bizi siz müslüman yaptınız. Ya bizi orada kurtarın ya bizi oradan kurtarın gibi açık bir yardım isteğiyle gelmişlerdir. Türkiye gelişen olaylar içinde Bosna ile ilgili olarak reddedemediği bu sorumluluğunu elinden gelen en iyi şekilde yaptığı iddiasındadır. Fakat işbirlikçi kadronun politikası incelendiğinde, laik TC'nin kendi çıkarlarına bile ihanet edecek boyutta Bosna-Hersek müslümanlarını yalnız bıraktığı açık bir şekilde görülmektedir.

Bağımsızlık ilanıyla birlikte başlayan ve gittikçe azan Sırp saldırganlığı karşısında Bosna-Hersek hükümeti yetkilileri silah ve her türlü insani yardım ihtiyaçlarının karşılanması için Türkiye'yi harekete geçirmeye çalışmışlardır. Fakat Türkiye kaldırılmayacağını bile bile müstekbir Batı nezdinde silah ambargosunun kaldırılması için harekete geçmekten başka bir şey yapmamış, yani müslümanlara konulan ambargoya kendisi de katılmıştır. Silah için üstüne düşeni yapmayan ülke insani yardım için de gerekeni yapmamıştır. Türkiye'nin Bosna-Hersek'e yaptığı insani yardım, Batı'nın sözde yardım operasyonunun dışında bir seyir takip etmemiştir.

Türkiye yaptığını iddia ettiği yardımı Kızılay aracılığıyla yürütmektedir. 2 Kasım'da bir açıklama yapan Devlet Bakanı Orhan Kilercioğlu, Bosna'ya yapılan yardımın 7,5 milyon dolara ulaştığını açıklarken, adeta bakanı yalancı çıkarırcasına Kızılay Başkanı yapılan yardımı 13 milyar lira olarak açıklamıştır. Başkan yaptığı açıklamada Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinin en büyük yardım operasyonunun 92 yılında yapıldığını belirtmiştir. Bu yardım 752 milyar liradır. Yani Türkiye Bosna-Hersek'e yaptığını iddia ettiği yardımın 56 katından fazlasını başta Türki Cumhuriyetler olmak üzere Bağımsız Devletler Topluluğu'na karşı yürütmüştür, ilginçtir ki 739 milyar lira boyutundaki bu yardım Kızılay depolarından anında karşılanıp gönderilirken, Bosna'ya gönderildiği iddia edilen 13 milyar liralık yardımın büyük kısmı müslümanların ülkede sürdürdüğü yardım kampanyalarında toplanmıştır. Gene ilginçtir ki Türkiye, Rusya'nın biten enjektör ve diğer tıbbi yardım ihtiyacını gereken zamanda karşılayıp yerine ulaştırmada büyük bir hassasiyet gösterirken, Bosna'da müslümanlar açlıktan kıvranır, ufak çocuklar bile uyuşturulmadan ameliyat edilirken, nedense yönetimin eli ciddi boyutta bir yardım için Kızılay'ın depolarına uzanmamıştır. Güya yapılan 13 milyar liralık yardım ise götürülüp Kızılhaç'a teslim edildiğinden yerine ulaşmamıştır. Yani Türkiye Bosna-Hersek hükümeti yetkililerinin ilk olarak talep ettiği bizi orada kurtarın şeklindeki isteklerine karşı, sorumluluğunu yerine getirebilmesi için gereken silah ve insani yardımı yerine getirmemiştir.

Şimdi talebin bizi oradan kurtarın şeklindeki ikinci kısmına bakalım. Sırp vahşetiyle birlikte daha yaz ayları içinde 1 milyon 300 bin müslüman mülteci durumuna düşmüştür. Temmuz ayına kadar Hırvatistan Hırvat ve müslümanlardan oluşan 750 bin mülteciyi kabul ettikten sonra sınırlarını kapatmıştır. Hırvatistan'ın savaş içinde olduğunu kabul edip bu örneği göz önüne almasak bile, bölgede nüfuzunu arttırmaya çalışan Almanya bile Temmuz ayına kadar 200 bin mülteciyi kabul ettikten sonra sınırlarını kapatmıştır. Gene Temmuz ayına kadar Almanya, Saraybosna'dan 5000 yetim çocuğu kendi imkanlarıyla tahliye etmiş ve ülkesindeki yetimhanelere yerleştirmiştir. Peki 80'li yıllarda Bulgaristan Türklerine yapılan zulüm sırasında bir kaç hafta içinde 300 bin mülteciyi kabul eden Türkiye bu sırada ne yapmıştır? Evet Türkiye Avrupa ülkeleri gibi mültecilere kapılarını kapatmamıştır. Ama kapının kapanabilmesi için önce açılması gerekmektedir. Pasaportu olan ve her nasılsa canını kurtarıp Türk sınırına kadar gelebilen 15 bin civarında mülteciyi kabul etmiştir. Zaten bu 15 bin kişinin 13 bini İstanbul ve Bursa'daki akrabalarının yanına yerleşmiştir. Sadece 2 bin civarında mülteci devlet kamplarındadır. Türkiye devlet büyüklerinin laik basın önünde şov yapması için alınıp getirilen çok az sayıdaki yaralı savaş gazisini bir tarafa bırakırsak, Bosna'daki müslümanların daha bir tanesini bile kendi imkanlarıyla ülkeye getirmemiştir. Kasım ayı içinde gene görünüşü kurtarmak amacıyla yalnızca 266 gibi komik sayıda mültecinin getirilmesi planlanmıştır.

Fakat gene de laik TC'nin kimliği veya kimliksizliği göz önüne alındığında Bosna-Hersek sorununda üzerine düşeni yaptığı iddiası da son derece yerindedir. Özellikle Cezayir'de yükselen İslami mücadeleyle birlikte, ırkçı laik TC rejimine batı tarafından İslam'a karşı panzehir olma yükümlülüğü verilmiştir. Bosna-Hersek'in desteklenmesi bizzat Türkiye'nin milli çıkarlarının gereği olmasına rağmen, dış politikanın dayandığı bu mihenk taşı düşünüldüğünde ve Bosnalı müslümanların İslami gelişim süreci göz önüne alındığında, işbirlikçi kadronun ülkenin çıkarları yerine, kimliğinin kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirmeyi tercih ettiği ortaya çıkmaktadır. Yani laik TC kimliğinin iyice deşifre olmasını önleyebilmek için, ülke kamuoyunda Bosna-Hersek'e elden gelen her türlü yardımın yapıldığı izlenimini uyandıracak bir politika izlemeye çalışırken, kimliğinin gereğini de yerine getirerek Bosna'ya ülke çıkarlarının ve mozayik nüfus yapısının gerektirdiği desteği vermemiştir.

Bu vahim tablo Bosna-Hersek'teki müslüman kadronun politikasının nedenlerini de ortaya çıkarmaktadır. Bosna-Hersek hükümeti elindeki son derece kısıtlı imkanlarla direnmeye devam ederken, işte bu tablo yüzünden kendini yok etmeye çalışan Sırplarla ve onları destekleyen Batı'yla, Batı'nın arabuluculuğunda masaya oturmuştur. Bosna-Hersek hükümetinin son günlerde geri adımlar atan politikasının nedenlerini de Türkiye ve İslam ülkelerinin kahredici ilgisizliği ile iyice vahimleşen bu tablo yeterince açıklamaktadır.

Batı yazıda görüldüğü gibi Türkiye'deki işbirlikçi kadronun da desteğiyle Bosna direnişini bitirdiği kanısına kapılmaktadır. Fakat gözden kaçırdığı ve hesaba katmadığı, bütün imkansızlıklara rağmen büyük bir iradeyle kalorifer borusundan silah yapıp direnen Bosnalı müslümanlardır. Batı'nın hesaba katmadığı bu direnişle birlikte müslüman halkta daha önceden başlamış bulunan İslami hal değişikliği sürecinin hızlandığı gerçeğidir. Evet Bosna-Hersek'te bir mağlup vardır. Fakat bu mağlup, müslümanlar değil, ırkçı laik TC rejimidir. Batıdan medet uman uzlaşmacılar ve Batı'nın deşifre olan değerleridir. Bosna-Hersek direnmektedir. Destana dönen bu direniş müslümanların azmini gün geçtikçe arttırmaktadır. Bu azimle direniş sürdükçe mağlubiyete de söz konusu değildir. Zira mağlubiyet direnmemektir. Müslüman kitlelerin bulundukları mevzileri savunmaları, emperyalizm karşısında top yekün bir direnişin ateşini yaygınlaştıracaktır. Bir mevzideki direnişimiz diğer mevzilerimizin dirilişi anlamına gelecektir. Müstekbir Batı ve işbirlikçileri ise Bosna direnişiyle birlikte uğradıkları bu ağır mağlubiyetin hala farkında bile değillerdir.

 

Notlar:

1. Süleyman Kocabaş, Avrupa Türkiye'sinin Kaybı ve Balkanlar'da Panİslamizm, Vatan Yay., İstanbul-1986, s. 93.

2. Prof. Dr. Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara-1990, s. 148.

3. Hamza Türkmen, Eski Yugoslavya'da Kuran Çalışmaları, Hak Söz, Sayı: 17,1992

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 20 - Kasım 92

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları