Çağdaş İsrailiyat ve Müslümanlar

Çağdaş İsrailiyat ve Müslümanlar
İsmail Aksu

Sosyal Bilimler, Bilim Felsefesi, Sivil Toplum ve Çoğulculuk Tartışmaları

İslam alemi ile Batı dünyası arasındaki siyasi münasebetler ve güç dengesi 19. asırla birlikte kesin olarak Batı lehine bozuldu. Geleneksel siyasetlerin, mevcut güç dengesini Müslümanlar lehine aşamamasının bir neticesi ve Batı'nın İslam alemine yönelik saldırılarına karşı bir cevap olarak; köklerini ve siyasi ifadesini İslam tarihinde her dönem varlığı sürdüren Tecdid ve İhya hareketlerinde bulan İslami hareketler 19. yüzyıldan itibaren bütün İslam coğrafyasında boy gösterdiler,

İslam tarihinin bu yeni döneminde Müslümanlar Batılı saldırgan güçlere ve onlarla işbirliği içinde olan yerli Batıcı yönetimlere karşı örnek bir mücadele verdiler ve gelecek kuşaklara zengin derslerle dolu bir direniş/eylem mirası bıraktılar, İslam dışı ve karşıtı rejimlere karşı yürütülen mücadele çok çeşitli seviyede bugün de Müslümanlarca sürdürülmektedir. En beklenmedik zamanda ve en umulmadık coğrafyada Müslümanlar mücadele tarihlerine yeni bir sayfa eklemekte, yem mücadele sahaları yaratmaktadırlar. "Radikalizm bitti", "siyasi İslam geri çekilme dönemine girdi" denildiği yerde, İslam, geleneksel coğrafyasının çok çeşitli yerlerinden en umulmadık şekilde cevaplar vermektedir. Bunun hemen yakın örnekleri olarak Cezayir, Tacikistan, Saray-Bosna Müslümanlarının yürüttükleri cihadı verebiliriz.

Son on yılda, bilhassa 1979 İslam inkılabı sonrasında dünya İslami hareketi büyük bir canlılık içinde oldu. Türkiye de bu gelişmenin etkilerini yakından duydu ve yaşadı. Siyasi ve kültürel bir canlılık Türkiye coğrafyasında da kendisini hissettirdi. Yerel İslami geleneklerin, gruplanmaların belli bir gelişme düzeyine ulaşmasının yanında bilhassa Yakın Doğu'da yükselen İslami Hareketler, Afgan Cihadı, en nihayet İslam Devrimi, intifada Hareketi bütün bu gelişmeyi, Türkiye İslami Hareketi'ni besledi.

Dünya İslami Hareketi'nde siyasi düzeyde büyük bir hareketlilik sürerken bir yandan da entellektüel düzeyde bir canlılığın 1980'li yıllarla birlikte bir aktivite kazandığı görülmektedir. Bu çerçevede Inquiry dergisi, Şehid İ. Raci el-Faruki'nin Amerikan üniversite ortamındaki faaliyetleri, ona bağlı olarak Müslüman sosyal bilimcilerin toplandığı Sosyal Bilimler Dergisi [American Journal of İslamic Social Sciences] ve Malezya'da İslam Üniversitesi oluşumu etrafında ortaya çıkan entellektüel çabalar zikredilebilir.

İslam alemindeki siyasi ve entellektüel tartışmaların hızla Türkiye'de de yansımasını bulduğu görüldü. İslami Hareket alanında siyasi ve fikri düzlemde yaşanan canlılık çeşitli alanlara yansıdı. Geleneksel siyasî gruplaşmaların yanında yeni siyasi gruplar, başka bir deyişle radikal unsurlar İslami zeminde yerlerini alırken, Müslümanların neşrettikleri yayın organlarının sayısında, İslamcı yayınevlerinin miktarında ve yayınladıkları kitaplarda büyük bir artış ve zenginlik yaşandı.

Biz burada entellektüel canlılıkla birlikte yine entellektüel düzlemde ortaya çıkan bazı tartışma konuları etrafında değimlerde bulunacağız.

Sosyal Bilimler Meşruiyet kazanıyor

1980'li yıllar Müslümanlar arasında hızla sosyolojinin, sosyal bilimlerin yaygınlık ve meşruiyet kazandığı dönem olmuştur. O güne kadar geleneksel ve kendi içerisinde belli bir tutarlılık ve haklılığı da barındıran bir tutumla Müslümanlar, Batı menşeli sosyal bilimlere gerek ideolojik muhtevaları ve gerekse Batılılarca İslam ülkelerine karşı sürdürülen siyasi mücadelenin bir aracı olmaları dolayısıyla karşı bir tavır içerisinde oldular. 1980'li yıllarla birlikte yeni bir unsur olarak İslamcı kesimde yerini alan radikal çevrelerde, bilhassa sosyal bilim tahsil eden kesimlerde, sosyal bilimlerin geleneksel İslami tutumun aksine bir meşruiyet kazandığını görüyoruz. Bunda bir ölçüde İslam İnkılabı'nın etkisiyle Dr. Ali Şeriati'nin eserlerinin ülkemizde tanınması, ilk ve önemli bir rol oynamıştır denilebilir.1

Giderek üniversitelerde sosyal bilimler sahasında, bilhassa sosyoloji ve felsefe alanlarında artan bir Müslüman unsur ortaya çıktı. Hatta bu unsurun, başarılan ile lisans üstü çalışmalara da kendini taşıdığı üniversitelerde kalıcı olmaya başladığı, akademik kadronun en alt düzeyinden başlayarak bu manadaki zeminlerde yer edindiği gözlendi. Bu ilgi sadece üniversite düzeyinde kalmayarak aydın katına da taşındı ve sosyoloji ile, felsefe ile uğraşı İslamcı aydınların önemli vasıfları arasında yer aldı.2

Sonuçta Müslümanlar, daha doğru bir deyişle İslamcı aydınlar, Batılı sosyal bilimlerle giderek artan bir nisbette haşır neşir oldular. Sosyal bilimlerle yatıp, sosyal bilimlerle kalkmaya, çağdaş sosyal bilimin son paradigmalarıyla düşünmeye, alternatif toplumsal projeler ya da geleceğe yönelik toplum tasarıları geliştirme çabasına giriştiler.3 Bu noktada İslamcı aydınlar kendi düşünce gelenekleri ile hiç bir bağlantısı olmayan Batı bilimini ve verilerini, yaklaşım biçimini bir eleştiri süzgecinden geçirme, -en azından- bu bilimlerin, içinde doğup geliştiği tarihsel ortamı değerlendirme, açıklama çabası içinde olmadılar. Ve sonuçta yaşadıkları hadiselere bu Batı menşeli sosyal bilimler zaviyesinden bakma yoluna girdiler. Ancak bu noktada da sosyal bilimler alanında edindikleri formasyonla kendi meselelerini anlama ve izah etme ve bir karşılık getirme çabasından ziyade var olan gündeme, başkalarının oluşturduğu, belirlediği gündeme cevap yetiştirme durumunda kaldılar.

Bir süre sonra genel müslüman kitlenin diline benzemez bir dille konuştuğunu farkeden İslamcı aydın ve aydın adaylarının meşruiyet krizine tutulup, bu kez meşruiyet sorunsalını Batı sosyal biliminin en son veri ve kavramları ile tartışma yoluna girdikleri görüldü. Bunun arkasından, artık İslam coğrafyasında asrı aşan tarihe sahip, bildiğimiz gavurlaşma, batıcılaşma, Avrupalılaşma, Asrileşme, Çağdaşlaşma ve en son versiyonu Amerikanlaşma süreci ad değiştirerek ve de tebdil-i kıyafet ederek modernite sorunsalı namı altında bir yeni nazenin olarak zuhur etti.

Bu arada tartışılan konular etrafında İslamcı aydınların kendilerine yeni bir konum arayışı içine girdikleri de müşahede edildi. Bu konum arayışı içinde tuttukları yol da; sosyal bilimin en yeni kavramlarıyla mevcut İslami siyasi tutumları, siyaset/siyasilik ve de radikalliği eleştiri konusu yapmak ve bu arada kendilerini bu kesimle ayırt edici tartışmalara doğru yelken açmak olmuştur. Diğer taraftan da, Türkiye intelijansiyasına kenarından da olsa dahil olmanın aracı olarak bu sınıfın çeşitli kesimleri ile ilişkiler kurarken ve yine bu sınıfın entellektüel zeminlerinde yazılar yayınlamaya başlayacaklardır. Bu zeminlerde niçin kendilerine yer verildiğini en ufak bir sorgulama endişesine kapılmadan, çok çeşitli konulara, zaman zaman herşeyden bahseden, malumatfuruş ve dağınık yazılarla girdiler.

Bilim Felsefesi / Post-Modernizm

Bu çerçevede İslamcı kesim arasında ilk ele alınan konular olarak bilim felsefesi ile ilgili tartışmalar zikredilebilir. Kari R, Popper'in Tarihselciliğin Sefaleti isimli çalışması, bir İslamcı yayınevi tarafından tercüme ettirilerek neşredilirken,4 80'li yıllarda Batı düşüncesinin gözde konusu post-modernizm tartışmalarını Türkiye düşüncesine ilk taşımak, siyasetten ve marksizmden emekli entellere fark atmak yine İslamcı aydın adaylarına nasip oldu.5

Bu bağlamda bilim felsefesinde ortaya çıkan son akım ya da akımların kavramlarına Müslümanların ilgi duymasını, çağdaş Batı düşüncesinde geleneksel Batı bilim anlayışım yeniden ele alan ve eleştiren eğilimleri Türkiye'ye aktararak, hala 19. yüzyıl Batı bilim anlayışına takılıp kalan ve en önemli vasfı İslam karşıtlığı olan batıcı-işbirlikçi aydın kadrolara karşı bir tutum geliştirmede yararlanma ihtiyacı ile açıklamak mümkün olabilir. Kaldı ki, 19. yüzyıl Batı'sı, İslam alemine karşı üstünlüğü tesis eden Batı'dır. Bu Batı İslam ülkelerinde, İslamın fikri temellerine, geleneksel İslam anlayışına karşı mücadeleyi 19. yüzyıl bilim anlayışı ile, pozitivizm ile, materyalizm ile yürüttü. Bu açıdan hala 19. yüzyıl ideolojisi ve Batı'sına takılıp kalmış olan yerli batıcıların varlığı karşısında İslamcıların bilim felsefesi alanındaki çeşitli tartışmalara ilgi duymalarını ve tartışmalara katılmalarını belki tabii karşılamak gerekir.6

Ancak hiç bir biçimde Batı siyasetinden, dünya görüşünden ve Batının çıkarlarından ayrı düşünülemeyecek olan çağdaş Batı düşüncesine, karşılık verilecekse, kendi dilimiz, kendi dünya görüşümüz çerçevesinde Müslümanca vermek gerekmektedir. Oysa İslamcı aydınlarca tutulan yol bunun tersidir. Çağdaş Batı düşüncesinin Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ veya Bilkent Üniversitesi kütüphanesinden ya da Batı'da sosyal bilim doktorası esnasında edinilmiş verili çağdaş İsrailiyat verileriyle, "paradigma" kırıntılarıyla geleneksel ve belli ölçülerde aşılmış batı ideolojisine cevap yetiştirilmeye çalışılmıştır. Bu cevap yetiştirme telaşı içinde katıksız anti-marksist kimliği ve liberalliği ile meşhur K. R. Popper'den medet umulmuştur. Tarihsel maddeciliğin karşısına ya da Batı eski bilim anlayışlarının karşısına bu tür eserlerle çıkılmıştır. Arkasından Post-modernizm tartışmalarında da aynı kaygılar güdülmüştür. Post-modern çerçevelerin marksizme karşı, pozitivizme karşı kullanılabilirliğinden söz edilmiştir. Ancak post-modern çerçevelerin en az söz konusu edilen akımlar kadar İslam karşıtı olduğu ve İslam'a karşı da kullanılırlığı gözardı edilmiştir.

Sonuç olarak Batı geleneksel bilim anlayışına yine Batılı bilim adamları tarafından yöneltilen eleştirilerden yararlanma tutumu daha en baştan yanlıştı. Kaldı ki, Batı'da tartışmalar da bitmemektedir. Düşünce hayatımızda en son arzı endam eden post-modern yansımalar, Batı'da şu anda tartışma gündeminde irtifa kaybetti. Yenisi mutlaka çıkacağından da eskisi hükümsüzdür. Bu nedenle Batı düşüncesinde ortaya çıkan çağdaş görüş ve eğilimlere biraz daha ihtiyatlı ve elbette eleştirel bir tutumla yaklaşmak durumundayız.

İslamcı aydın kesimde görülen bu tutum yeni değildir. Bütün yeniliğine, modern formasyonuna rağmen İslamcı aydın kesim, bu konuda geleneksel müslüman aydınların -belki milliyetçi-mukaddesatçı olarak tanımlamak daha doğru olur- tutumunu bile aşamamıştır. Geçmişte materyalizme karşı ruhçu olmayı, Bergsoncu olmayı andırır biçimde bugünün İslamcı aydınları K. Marx'a karşı M. Weberci bir tutum takınabilmektedir. Doğru olan ise, Müslüman aydınların, Batı düşüncesi ile bizzat hesaplaşmaya girmeleridir. Modern sosyoloji ya da modern iktisadın verileriyle bir şeylere karşı çıkmak değil, kendi bakış açılarıyla, kendi kavramlarıyla ve yine kendi dilleriyle eleştirel bir tarzda karşı çıkmayı seçmeleridir.

Sivil Toplum ya da Siyaset Dışı Tutum

Bilim felsefesi tartışmaları arkasından ise soldan ve siyasetten emekli sivil toplumcu odaklarla hangi ihtiyaç ve saiklerle kurulduğu anlaşılmaz ilişki ve muhabbet, İslamcı aydınlara bir başka çağdaş israiliyat virüsü daha bulaştırdı.

Nedir Sivil Toplum Anlayışı?

Sivil toplum kavramının kökleri Batı'nın yeni baştan biçim kazandığı Yeni Çağ sonrası döneme kadar gitmektedir. Ama kavramın Batı düşüncesinde yerleşiklik ve belli bir çerçeve kazanması öncelikle Hegel ile birlikte ortaya çıkmıştır. Arkasından K. Marx'ın eserlerinde Hegel öğretisi kalkış noktası alınarak konu çeşitli düzlemlerde ve eleştirel bir tutumla ele alınmıştır. Batı düşüncesinde günümüze uzanan zaman diliminde konunun tartışılması çoğunlukla marksist kesimlerde söz konusu olmuş, bilhassa Gramsci'nin sivil toplum konusuna getirdiği yeni bir yorumla konu bu kesimlerde güncelliğini sürdürmüştür. Bu güncelliği sürdürmede özellikle Avrupa komünizmi görüşünü savunan kesimlerin ağırlıklı rol oynadığım belirtelim.

Sivil toplumcu anlayış, var olan toplumsal ilişki ve alanlar bütününün sivil toplum - politik toplum olarak ayrı mi anmasın dan hareket eder ve politik topluma karşı sivil toplum kurum ve unsurlarını önceler. Politik alanın dışında kalan saha, sivil toplum alanım oluşturmaktadır. Günümüzde sivil toplumu savunan görüş mensuplarının anlayışlarının temelinde "devletin müdahalesi dışında kalmış ve bireylerin kendi kendilerini yönlendirebildikleri bir alan olarak tanımlanan bir sivil toplum yatıyor."7 Bu çerçevede ele alındığında, bu anlayışı savunanların gözünde, "sivil toplum demokratik yapıların ve demokrasi mücadelesinin alanı” anlamını kazanmaktadır.

Batı'da, marksist çevrelerde konuya ilgi duyulmasının ve çeşitli düzlemlerde tartışılmasında Avrupa marksizminin içine düştüğü kriz ve arkasından gelen yenilgi ortamı belirleyici rol oynamıştır. II. Dünya Savaşı'nda ve hemen sonrasında Avrupa aydın çevrelerinde ve belli bir düzeyde toplum tabanında da kredisi yüksek olan sosyalizm, giderek prestij kaybına uğramış, gerek aydın katında gerekse toplumda eski etkinliğini kaybetmiştir. Sosyalistler siyasi hedeflerini gerçekleştirememe noktasına gelmişler, devletle olan çatışmayı, siyasi mücadeleyi kaybetme sürecine girmişlerdir. İşte Avrupa solunda sivil toplum konusunun güncelleşmesi tam da bu noktada, bilhassa Avrupa komünizmi tartışmaları ile ortaya çıkmıştır. Bu noktada ortaya çıkan sivil toplum anlayışı "Devletin etki alanını mümkün olduğunca daraltarak, devletle doğrudan yüzleşmek yerine, sivil toplum kurumlarını geliştirerek geleceğin ön-biçimlerini oluşturmaya dayalı bir proje"ye8 dönüşmüştü. Ancak proje bir türlü gerçeklik kazanamamış, en sonunda buralardan sosyalizme gitmeyi savunan solun geldiği nokta, kapitalizme doğru savrulmak olmuştur.

Türkiye'de de sivil toplum konusunun gündeme gelmesi sol aydınlar aracılığı ile gerçekleşti. Yakın dönemde sivil toplum tartışmaları ya da sivil toplumcu anlayışın öne çıkması Türkiye solunda iki ayrı ancak birbirine benzer siyasi şartlarda ortaya çıktı: Birincisi 12 Mart sonrası; ikincisi ise 12 Eylül sonrası dönem. Her iki dönem de, sol güçler açısından ağır yenilgilerin alındığı dönemdir. Türkiye solu birincil siyasi hedeflerini gerçekleştirmede, yani devlete, başka bir deyişle politik topluma el koyma ve buradan giderek sosyalizm projesini hayata geçirme hedefinde, geniş halk kesitleri ile ilişki kurmada başarısız oldu. Başarısızlığın nedenlerini tesbit ve yeni bir yol çizme noktasında, Türkiye solunda bir kısım aydın, yenilgiye uğramış Avrupa solunun sivil toplum tartışmalarını Türkiye'ye taşıdı. Sol güçlerin; en önemli başarısızlık nedeni olarak da, Türkiye gibi az gelişmiş Ülkelerde sivil toplum kurumlarının yeterince olgunlaşmadığı, bu nedenle sivil güçlerin, politik toplum karşısında alternatif olarak ortaya çıkamadıklarına vurguda bulundukları gözlendi. Gelinen noktada ise, artık vurgu yavaş yavaş, sosyalizmin kuruluşuna doğru değil, sivil toplum kurumlarına, piyasa mekanizmasına dayalı, sağlıklı işleyen kapitalizme doğru yapılmaya başlandı. Başka bir deyişle sol, sosyalizm liberalizme doğru savrulmaya başladı. Binnetice, sol dönmüş dolaşmış, geniş toplum kesitlerini kuşatan bir siyaset geliştirememiş; politik toplumu aşamamış, aşamadığı noktada da bir anlamda Kemalizmin "çağdaş uygarlık düzeyini yakalama" hedefine bilmem kaç yıl sonra geri dönmüştü.

Sivil toplum tartışmaları ve bu yönde anlayışlar solla sınırlı kalmadı. İslamcı kesime de, İslamcı aydınlar aracılığıyla sirayet etti. Sivil toplum konusu, sınırlı bir aydın kesimin gündemine, 12 Eylül sonrasında geldi. Konu bu dönemde özellikle, rejim karşısında kalan kesimlerin ortak zeminleri paylaşması, bu ortak zemin etrafında rejim karşısında "özgürlük" kazanımlarını artırma çabası içinde kurulan diyalog zemininde İslamcı aydınlara taşındı. Sol aydınlarla başlatılan ve İslamcı aydınlar tarafından sürdürülen garip diyalogun müslümanlara ne tür bir fayda sağladığı soru konusu olarak dururken; bu diyalogun somut neticesi, bir kısım çağdaş İsrailiyat unsurunun müslüman kesime ithalinin bu ilişkiler içinde gerçekleşmesi olmuştur.

İslamcı aydınların konuya ilgi duymaları, bir tek nedenle açıklanabilir: Müslüman zeminlerin dışına çıkmaya da tamamıyla şahsi bir tutumla kendilerini Müslümanların yakıcı sorunlarından azade kılma, özgür ve asude entellektüel ortamlarda İslamcıların sözcülüğüne aday olma çabası, İslamcı aydınlar şu veya bu şekilde tartışma gündemine gelen konulara daha ciddi bir hassasiyetle ve hep eleştirel bir şekilde bakmak, hep acaba sorusunu akılda tutarak yaklaşmak durumundadırlar. Ve gündeme gelen konuların/tartışmaların; ortaya çıktıkları tarihi şartlar ve bu şartlar ile ilişkisi göz ardı edilmeden, eleştirici, sorgulayıcı bir tavırla ele alınması bir gerekliliktir. Aksi bir tutum İslamcı aydınları, sözcülüğüne aday oldukları İslami kesimlerin hızla dışına doğru sürüklemektedir.

Evet, Müslümanlar gerek 12 Eylül öncesi gerek sonrası sürekli rejim tarafından zulme uğratıldılar. Baskı ile karşılaştılar. Devletle ideolojik ve siyasi düzeyde kendi güç ve çapları ölçüsünde sürekli çatışma içinde oldular. Bu çatışma ancak taraflardan birinin bütünüyle galibiyeti ile son bulabilecektir. Ve henüz Müslümanlar sistemle olan çatışmalarında, siyasi mücadelelerinde çok ciddi sınavlardan geçmiş ya da başka bir deyişle kendi potansiyel güç ve imkanlarını bütünüyle kullanmış değiller. Bununla beraber sürekli olarak bu hedef doğrultusunda mücadele grafiği yükselmektedir. İslami hareket, sistem karşısında tek muhalif güç olma imkanlarını bünyesinde barındırmaktadır. İslami Hareket, Türkiye şartlarına egemen Batıcı-işbirlikçi siyasetin karşısına, bütün toplumu kucaklayan siyaset geliştirmeye aday yegane güçtür. Varlığı Türkiye'nin şansıdır. Hiç bir biçimde bir İslami mücadelede gerileme ya da kaybetme söz konusu değildir.

Bu nokta da devletle olan karşıtlık temelinde ısrarla kendimizi yenilememiz gerekirken; sol aydınlardan mülhem, intelijansiyanın gündemine yetişme bocalamaları içinde ve tamamiyle yenilgi üzerine kurulu tartışmaların, aydınlar aracılığıyla Müslüman zeminlere taşınması abestir. Ya da bu, aydınların siyasetten emekliliği talep etmeleri ve profesyonel yazarlığa, medya yıldızlığına aday olamamaları ile eş anlamlıdır.

Ayrıca, sivil toplum - politik toplum ayrımı bizim tarihi ve fikri geleneğimizin tamamiyle dışında, bize yabancıdır. Batı menşelidir ve bizim tarihi toplumsal gerçekliğimize, bütün batılılaşmamıza rağmen bugün bile aykırıdır. Politik toplum olarak tanımlanan devlet eğer sorunların üstesinden geliyorsa, adaleti ve düzeni tesis etmişse, toplumla çelişkisi tarihsel olarak söz konusu olmamıştır, İslam tarihinde devlet ile toplum güçlerinin çatışması, daha çok, devletin üzerine aldığı görevleri yerine getirememesi, adaleti, düzeni sağlayamaması noktasında ortaya çıkmıştır. Bu tür durumlarda toplum içinden çıkan herhangi bir güç toplumsal düzeni sağladığında devlete dönüşmüş, toplumla devlet arasında denge tekrar kurulmuştur.

Kaldı ki, Müslümanlar bizzat politik toplumu hedeflemekte ve devlete el koyma mücadelesi içindedirler. Haddleri uygulamanın, tevhidin, İslamın toplumsallaşmasının yolu, politik topluma, yani siyasi iktidara bütünüyle el koymaktan geçmektedir. Elbette, bu el koyma süreci toplumu dönüştürme süreci ile birlikte cereyan etmektedir. Tarihte de, Müslümanların var olan tarihi başarılan da İslam'ın devlet olduğu ve Müslümanların dünya siyasetine devlet aracılığıyla en geniş düzeyde müdahale ettiği dönemdir. Devletlilik halidir. Devletlilik halinin yitirilmesi durumunda Müslüman halkların ne tür hadiselere maruz kaldığını yakın siyasi tarih göstermektedir.

Bugün devlet, topluma tamamiyle yabancı, toplumun geleneğine, tarihsel gelişmesine aykırı nitelikler taşımaktadır. Bu şekilde biçimlendirilmiştir. Yine bugün devlet, toplum çıkarları aleyhine Batı ile işbirliğine girmiş olan güçlerin elindedir. Ve bütün güç ve imkanlarıyla, toplumun lehine düzenlemeleri gerçekleştirecek, adaleti tesis edecek tek güç olan Müslümanlara oyun üzerine oyun kurmaktadır. Bu noktada bize düşen tutum; sol benzeri bir tavırla "Devleti aşamıyoruz, o halde sivil güçleri savunalım" olamaz. Sivil güçlerin de İslami güçler olmadığı; düzenin toplum içindeki uzantılarının, hatta temellerinin bu sivil güçler olduğu gerçeği hiç bir biçimde göz ardı edilmemelidir. Takınılması gereken tavır, "Devlet Müslümanlara karışmasın, Diyanet bize karışmasın, sivil güçler arasında biz de yerimizi alalım, kendi gettolarımıza kapanalım" tavrı olmamalıdır. İslami kimliğimiz, dünya görüşümüz hiç bir biçimde bu tür bir tutuma izin ve imkan vermemektedir. Devlet bize karışmıyorsa bizim müslümanlığımızda bir zaaf var demektir. Kaldı ki, devletin bize karışmaması diye bir şey söz konusu olamaz; çünkü Müslümanlar değil devletin kendilerine müdahalesini beklemek, aksine her ahval ve şeraitte devlete müdahale etmek, egemen siyaseti aşmak çabasını sürekli tazelemek durumundadırlar.

Ayrıca, tekrar sivil toplum kavramına döndüğümüzde de sivil toplum - politik toplum ayrımının sıhhatli olup olmadığı da soru konusudur. Konuyu Batı düşüncesinde köklü bir şekilde ele alan Hegel'de sivil toplum - politik toplum karşıtlık içinde değil, aksine birbirini bütünleyici konumdadırlar. Sivil toplum, devletin emrine amadedir. Kaldı ki, devletsiz, devlet aygıtından mahrum sivil güçlerin, sivil toplum unsurlarının kendi varlığını sürdürebilmesi söz konusu değildir. Hegelci bakış içinde sivil toplum devletsiz var olamaz. Gerçekte de öyledir. Politik toplumun yokluğunda, arkasında devlet güçlerinin yokluğunda Batı burjuvası Cezayir'i, Hindistanı, Körfez'i nasıl yağmalayacaktır. Ve Hegel'in ısrarla Devlet konusu üzerinde durması, Almanya'nın kendisine bir varlık sahası açmasının, sivil alanın varlığını sürdürebilmesinin gerek ve en önemli şartı olarak Devlet'in gerekliliğini, vazgeçilemezliğini görmesi dolayısıyladır. Bugün Batı'da sivil güçlerin bütün alanları kuşatmış olduğu gibi bir durum görünüyorsa da, bunun temelinde de yine politik toplumun, devletin belli bir düzeni oluşturmuş olması yatmaktadır. Ve bu düzenin, statükonun en küçük düzeyde bile sarsılması yönündeki girişimler, politik toplum, yani devletin öncülüğü ve aracılığıyla bastırılmaktadır. Bu noktada sivil unsurlara düşen görev de politik toplumun, Pentagonun askeri girişimlerinin medya v.s. aracılığıyla meşruiyetinin bilinçlere kazınması olmaktadır.

Belli bir düzeyde resmi güçler karşısında yenilgiye uğrayan sol güçlerin, politik güce el koyamayınca sivil toplum projesi namı altında liberal savrulmaları, kendi özel konumlarıyla açıklanabilir, anlaşılabilir. Ancak İslamcı aydın ve aydın adaylarının sivil toplum arayışına girmelerinin hiç bir İslami ve reel mesnedi yoktur. Doğrusu İslami hassasiyetler ve kaygılar etrafında değerlendirildiğinde, anlaşılır bir tavır da değildir. Söz konusu ilgi ve tutum alışlar, aydınların olaylar önünde bireysel ilgi ve tutum takınmaları ile açıklanabilir.

Çoğulculuk

Sivil toplum tartışmaları ile birlikte ona eklemlenmiş olarak yine sol-liberal aydın çevrelerden İslamcı aydın kesime sirayet etmiş bir başka çağdaş israiliyat virüsü de çoğulculuktur.

Çoğulculuk ve çoğulcu arayışlar, sivil toplumcu tutumun ortaya çıktığı koşullarda, sivil toplumcu arayışlara benzer şekilde doğdu. Batı'da bugün çok çeşitli düzlemlerde bir plüralizmden, çoğulculuktan söz etmek mümkün. Fakat, Batı'da karşımıza çıkan bu durum Batı'nın saldırgan, despotik, totaliter niteliklerini terkettiği, artık özgürlük çiçeklerinin açtığı, hoşgörünün her düzeyde yaşandığı anlamına gelmemektedir. Batı'da ortaya çıkan durum, son dönemde Batı'nın dünya ilişkilerini tartışmasız, tek merkezli olarak örgütlemede sağladığı başarı ve bu başarının yarattığı havanın, rahatlığın ve düzeni oturtmuş olmanın verdiği güvenin bir ürünüdür. Bu çerçevede Batı'da entegrasyon ve plüralizm havaları CD'lere okunurken, Doğu'da toplumlar arasında, 19. asırdan itibaren bu coğrafyada tohumlanan etnik temele dayalı düşmanlıklar fiiliyata dökülmekte, ulusal çatışmalar sahneye konulmaktadır.

Türkiye düşünce hayatında, çoğulcu arayış ve tartışmaların ortaya çıkışı biraz da, -sivil toplum tartışmalarında takınılan tavra benzer biçimde- 12 eylül sonrası ortamda çeşitli siyasal güçlerin, başta sol-liberal güçlerin, "madem ki politik toplumu aşamıyoruz, toplumu kuşatan bir siyasi proje ile, politik toplumu devrimci dönüşüme uğratamıyoruz, o halde çok çeşitli unsurların, toplum içinde yer alan çeşitli kesitlerin varlığını kabullenelim, toplumsal dönüşümcü, devrimci tavrımızı bırakalım" noktasına gelmeleri ile alakalıdır. Artık konu ile ilgili katkılar, bireysel özgürlük alanlarından, marjinallerin, travestilerin yaşama haklarından eşcinsellerin özgürlüğüne, birbirleriyle her düzeyde çelişen ve her çeşit siyasi gruplanmanın varlıklarını birarada sürdürmelerine kadar uzanan konular etrafında zenginleşerek sürmektedir.

Elbette bizi ilgilendiren tartışmaların bu düzeyde seyri değil, son dönemde İslamcı aydınların da, bizim olmayan zeminlerde tartışmaya katılmalarıdır. İslam'ın çoğulcu model geliştirmeye elverişli imkanlara sahip bulunduğundan dem vurulmuştur. Hatta Ömer Rıza Doğrul'u, Said Nursi'yi hatırlatan bir şekilde, en iyi demokrasi İslam demokrasisi, en iyi cumhuriyet modeli Peygamber ve asr-ı saadet döneminde yaşandı tarzında bir tutum takınarak, en iyi çoğulculuk İslamiyet'tedir tavrı sergilenmiş; ve var olan çoğulculuk tartışmaları Medine dönemine atıflarda bulunularak iç seli estirilmiştir.

Günümüzde İslamcı aydınların bu düzlemde çoğulculuk tartışmasına ilgi duymaları; "siyasi olarak toplumu dönüştüremiyoruz, bari toplumdaki diğer muhalif-aykırı unsurlarla birlikte, kendi gettomuzda, kimse bize, biz de kimseye karışmayacak şekilde yaşayalım" şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşımı benimsedikleri anlamına gelmektedir. Zaman zaman -gerçekte müslümanlarda bulunmayan vasıfları reddetme psikozuna saplanarak- "İslamcıların kimseyi kesmeyeceklerine teminatlar verilerek, bakın o kadar barbar değiliz, yeter ki toplumda bize de bir yer verilsin" anlamına gelebilecek tutumlar sergilenmiştir. İslamcı aydın sıfatını taşıyan kimselerin bütün bu tutum ve arayışları, bu insanlar hakkında müslüman çevrelerde hayal kırıklığı yaratmaktadır. Hele hele çoğulculuk adına, nasıl İslam'dır bilinmez bir sivil İslam(!) adına; resmi İslam, jakoben İslam nitelemesiyle, İslami mücadeleyi bütün güç ve imkanları ile sürdüren, temsil etme çabası içinde olan aktivist muvahhid müslümanlara, Müslüman olmayan zeminlerde açık-örtük eleştiriler yöneltme, bu kesimlerden farklılığını öne çıkarma, Müslüman sıfatını taşıyanlara hiç mi hiç yakışmamaktadır.

Günümüz Türkiyesinde, toplum içinde hangi unsurlarla, hangi çoğulculuk içinde Müslümanlar bir arada var olacaklardır? En liberal kesilen aydınların, hatta Yeni-Osmanlıcı kesilen snob aydın takımının hangisinin İslam'a ve Müslümanlara zerre kadar tahammülü bulunmaktadır? Bunlar soru konusudur. Tek parti ilericiliğinde kalmış çağdaş yaşamcı laik yobazlar İslam'a ne kadar tahammül gösterebiliyorlarsa; A. Touraine çömezleri de, Altmışlılar misafiri sefir kızı sosyologlar da o kadar gösterebilirler. Toplum içerisinde var olan Batıcılaşmış kesitler hangi çeşit siyasi ya da kültürel eğilimi taşırsa taşısın İslam ve Müslümanlar konusunda bakışları, tutumları çok nettir ve düşmancadır, en azından karşıttır. Dolayısıyla İslam karşısında tutumları çok net olan bu kesimlerle biraradalığın, çoğulculuğun nasıl olacağı soru konusu iken, "biz siyasi taleplerimizden vazgeçtik, İslami düzen ve toplum arayışlarını bırakıyoruz, toplumu İslamileştirme diye bir çabamız, kaygımız yok, yeter ki toplum da bize de yer verilsin" şeklinde anlaşılacak çoğulcu model tartışmalarına İslamcı katkılar anlaşılamamaktadır.

Bütün bunların dışında Batılı plüralizm ile, Batı'da yakın dönemde ortaya çıkmış çoğulcu hava ile İslam'ın tarihte gerçekleştirdiği adalet ve tesamuh ortamı birbiri ile kavramsal seviyede hâle olsa karıştırılmamalıdır, ister Medine dönemi, ister sonraki dönemde İslam tarihinde çeşitli siyasetlerin hakimiyetlerinde çok çeşitli unsurların, farklı din ve kavimlerin gerçek bir barış ve adalet, tesamuh ortamında ve yüzyıllarca birarada bulunmalarının sağlanması ile Batı plüralizminin hiç bir alakası yoktur. İslam tarihinde gerçekleşen bu yöndeki başarılar, her şeyden önce Müslümanların belirlediği ve biçimlendirdiği siyasete, siyasi ortama, toplumsal ortama bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Yoksa herkesin, her unsurun İslam'a ve müslümanlara rağmen var olması düzleminde değil.

Müslümanlar, radikaller siyaseti önceliyorlar. Bu jakobenlik vs. de değildir. Müslümanların varlıklarını sürdürmeleri, İslami bir hayat sürmeleri her şeyden önce İslam'ın belirlediği toplumsal ortamların oluşmasına bağlı bulunmaktadır. Bu şu demektir: Var olan toplumsal gidişatı Müslümanların belirlemelidirler. Başkalarının, İslam dışı ve karşıtı güçlerin belirlediği bütün ortamlarda Müslümanların, bırakın İslami bir hayat tarzını sürdürmeleri, varlıklarını idame ettirmede karşılaştıkları güçlükler ortadadır. Bunun müşahhas örneklerini; son bir kaç yüzyıldır dünya siyasetinin Müslüman dünya aleyhine Batılılar tarafından bici mi en diril meşinin bir ürünü olarak her çeşidinden Batılı, batıcı düzende yaşadık ve halen de yaşıyoruz. En somut ve en sıcak örneği ise Saray-Bosna'da etnik arındırma ameliyesi ile yaşanmaktadır. Bu acımasız müslüman katliamı karşısında, hadisenin artık trajedi boyutlarını aşan mahiyetine değinecek yerde, buradaki yerli liberal çoğulcular "ah çoğulculuk, vah çoğulculuk" türküsünü çığırmaktadır, Müslümanların, ne Batı'dan, ne yerli liberal uzantılarından çoğulculuk, hoşgörü dersi almasına, ne de asıl çoğulculuk bizdedir tartışmasına girmesine ihtiyaç da yoktur, mesned de.

İslamcı aydınların düşünce hayatında çeşitli tartışmalara ilgi duyduğu ve bu tartışmalara katıldığı üzerinde durduk. Gerek bilim felsefesi- post/modernizm, gerekse sivil toplum ve çoğulculuk tartışmalarının ortak yönü, siyaset dışı bir tutum benimsenmesi olarak belirlenebilir. Konulara ilgi; müslümanların var olan meselelerine bir cevap getirme arayışı içinde değil de, daha çok, başkalarının belirlediği gündemlere "biz de bu konulan biliyoruz” tarzında ve bireysel ilgi ve kaygılar çerçevesinde ortaya çıkmaktadır. Oysa Müslümanların, hangi düzlemde olursa olsun gündeme gelen konuları belli bir hesaplaşma içinde, eleştirel bir tutumla ele alıp tartışması gerekmektedir. Bu olmadığı takdirde "kendimiz" olamama ve hep bir yerlere yamanma durumunda kalacağızdır.

Umumiyetle aydın kesim düzeyinde gündeme gelen bu konular, aydınların zoru seçip seçmemeleriyle de alakalıdır. Aydınlar siyasete talip değiller. Oysa birinci ve başlıca görevleri siyasete entellektüel düzeyde, teorik seviyede katkıda bulunmaktır. Ancak, siyaset yakıcıdır, sorumluluk ve çaba gerektirmektedir. Hal böyle olunca ya da zor olanı seçemeyince ilgi duyulan, tercih edilen ve söz söylenilen alan, siyaset dışı tutumun çok rahat sergilenebildiğim alanlar olmaktadır. Oysa İslamcı aydınların bu konuda örneksiz olduğu söylenemez: İslamcı aydınlarca garip ve anlaşılmaz bir şekilde "sivil İslam'ın sözcüsü" olarak zikredilen Dr. Ali Şeriati, hayatında aktif mücadele ile, siyasetle/entellektüel çabayı şahsında örnek bir tarzda birleştirmiş ve şehadeti ile aydın olmanın sorumluluğunu göstermiştir.

Entellektüel çaba, içinde yaşanılan toplumsal ortam ve şartlardan bağımsız değildir. Eğer müslüman aydın olarak, var olan toplumsal ortama müdahale etmek, müslümanların aleyhine olan şart ve gelişmeleri tersine çevirmek, İslam'ın belirleyici olduğu bir vasatı tesis etme çabasında iseler, ithal gündemlere yetişme telaşından beri olmalıdırlar. Toplumu dönüştürme hedefi, doğrudan doğruya siyasi bir hedeftir ve müslüman aydınlar bu hedefin gerçekleşmesi yönündeki çabanın dışında kalamazlar. Ve hiç bir biçimde siyaseti önceleyen tutum, aydın/entellektüel olmaya engel değildir. Kaldı ki müslümanlar, Dm Siyasettir düsturunu bünyesinde barındıran bir geleneğin mirasçılarıdır. Müslüman aydınlar da, müslüman olmanın sorumluluğu içinde sahip oldukları mirasa uygun bir tutum takınmalıdırlar.

 

Dipnotlar:

1- Dr. Ali Şeriati'nin Türkçe'de yayınlanan ilk eseri İslam sosyolojisi Üzerine'dir (Düşünce yayınları, Şubat 1980, İstanbul). Sosyolojiye ilginin arkası geldi. Sosyoloji ile, sosyolojik ele alış çabası ile çok uzaktan ilişkili eserler, ya da hiç alakalı olmayan eserler dahi İslam Sosyolojisi adı altında neşredilmeye başlandı. Bu arada İslami hareketin öncü şahsiyetleri arasında yor alan Seyyid Kutub'un da sosyoloji sahasında çalışmalarının, sosyolog kimliğinin öne çıkartıldığını hatırlatalım.

2- Sosyoloji ya da felsefe mezunu olmaları yanında tartışmalarını bu bilimlerin dili ile sürdürdüler.

3- Zaman zaman da İslami hareketin toplumsal projesinin yokluğundan süz ederek, asıl ihtiyacın oturup bu projenin geliştirilmesi gerektiğine dair hayıflanma ve vurgularda bulundular.

4- K. R. Popper, Tarihselciliğin Sefaleti, İnsan Yayınları, İstanbul, 1985. K. R. Popper'in Türkçe'de ilk tanıtımı başından beri Ortodoks marksizmin hep dışında kalan sol-liberal aydınlar aracılığıyla ve de tam da 1968 hareketleri ile Türkiye sol hareketlerinin belli bir gelişme sürecine girdiği bir dönemde, Amerikan yardımı ile varlığını sürdüren Türk Siyasi İlimler Derneği tarafından gerçekleştirildi: K. R. Popper, Trc. Mete Tuncay, Açık Toplum ve Düşmanları, MI, 1967-1968, Türk Siyasi ilimler Derneği Yayınları, Ankara, 1967-1968.

5- Albatros, Ağustos-Eylül'89, Ankara.

6- Nitekim Anglo-Amerikan bilim anlayışının yerel uzantısı; C1A ile bağlantılı Rand Cooperation vb. kuruluşlara İslami hareketlerle ilgili bedeli karşılığı rapor düzenlemekle maruf Boğaziçi Üniversitesinin sosyal bilimlerle ilgili disiplinlerinde Öğretim üyesi konumunda olan bir kısım hocaların "Aman Feyareband'ı tartışmayalım, bahsetmeyelim, İslamcılar bunu Batı'ya karşı kullanıyor" dedikleri gelen haberler arasındadır.

7- G. Savran, Sivil Toplum ve Ötesi, Alan Yayınlan, 1987, İstanbul, s. 9

8- A.g.e., s. 9.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 12 - Güz 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Kur'an ve İslami Mücadelede Kaynak Sorunu18 Şubat 2015 Çarşamba 00:21
  • İslam'a İnanmak ve İslami Mücadele16 Şubat 2015 Pazartesi 22:04
  • Eleştirinin Önemi ve Yol Göstericiliği16 Şubat 2015 Pazartesi 21:57
  • Kimlik Sorunu ve Yabancılaşma14 Şubat 2015 Cumartesi 00:43
  • Nasıl Bir İslami Kimlik?14 Şubat 2015 Cumartesi 00:38
  • 1980 Kuşağı Olarak Biz Nerede Doğru Yaptık?13 Şubat 2015 Cuma 04:25
  • "İslamcı" Nitelemesi Ne İfade Ediyor?09 Şubat 2015 Pazartesi 00:24
  • Kur’an’ı Anlamak ve Yaşamak08 Şubat 2015 Pazar 23:19
  • Bir Davranış Bozukluğu Olarak Tepkisellik07 Şubat 2015 Cumartesi 22:11
  • Eğitim Çalışmaları ve Eksikliklerimiz06 Şubat 2015 Cuma 23:00