Cezayir Üzerine Değiniler

Cezayir Üzerine Değiniler
Yılmaz Çakır

Hayatiyetini devam ettirebilme hususunda gerekli dinamiklerini geçtiğimiz yüzyıl büyük ölçüde yitirmiş bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun, emperyalist Batı tarafından parça parça edilmesiyle birlikte, Müslümanlar ilk defa sömürgecilik olgusuyla tanışmış oldular.

Emperyalist Batı’nın tarihte ve günümüzde İslam dünyasına ve diğer Üçüncü Dünya ülkelerine yönelik gerçekleştirdiği, hiçbir kural, hiçbir değer tanımaz saldırılarının gerisinde, Batı insanının kimliğinin, şahsiyetinin olumsuzluğu yatmaktadır.

Batı’da 17. yüzyıldan itibaren, ilahi değerleri diğer bir deyişle insani olanı bünyesinde zaten çok az bulunduran kilise ve onun temsil ettiği muharref Hıristiyanlık reddedilince, ortaya çıkan boşluk insan merkezli düşünce ve ideolojilerle doldurulmuştur. Söz konusu ideolojilerin karakteristiğini belirleyen en önemli faktörün tepkisellik olduğunu unutmadığımızda, hiçbir ilkeyi ya da kutsalı tanımayan Batı insanını ve onun azgın sömürgecilik iştahısını daha iyi tanımış oluruz.

Batı insanının haleti ruhiyetini oluşturan tarihsel süreç, elbette tek başına sömürgecilik olgusunu izah etmede yeterli değildir. Aynı zamanda sömürgecilik, güç ve donanımı da gerektirmektedir ki, bu da birtakım icatların ve keşiflerin yardımıyla sağlanmıştır.

Sömürü olgusunun gerçekleşmesinde, sömürgeci ülkelerle alakalı olan bu gerekliliklerin yanı sıra, bir de sömürülecek topluluklarla alakalı olan gereklilik vardır ki onu Malik Bin Nebi, Kur’an’ı referans alarak şöyle ifade etmiştir: “Sömürülebilmek için sömürüye müsait halde olmak gerekir.”

İşte bu veciz ifade, içinde sömürgeciliğe karşı çözüm önerisini de taşımakla birlikte, aralarında Cezayir’in de bulunduğu sömürge öncesi İslam aleminin durumunu çok güzel bir şekilde özetlemiştir.

19. yüzyılda sömürgecilik kayasına başlarını çarpan Müslümanların kendilerine gelme, yolu bulma çabalarına kaynaklık edenler, ıslahatçı Müslüman önderler olmuştur. Bu önderlerden Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’un diriliş çağrısı, İslam coğrafyasının birçok yerinde olduğu gibi Cezayir’de de; önceleri Beşir el-İbrahimi, Bin Badis ve Tayyib el-Ukbi ile, sonralarıysa Malik Bin Nebi ve Muhammed Hıdar ile yankısını bulmuştur.

Bizim bu tarihsel mücadele sürecini dikkate almamız bugün Abbasi Medeni ve arkadaşlarının mücadelesini doğru anlamada ve yorumlamada büyük katkı sağlayacaktır.

Zira FIS’in bugünkü mücadelesi ile, Bin Badis ve arkadaşlarının 1930’larda Ulema Birliği çatısı altında verdikleri düşmanın 1962’de “şekli” olarak da olsa Cezayir’den kovulmasıyla kısmen başarıya ulaşan mücadeleleri ve yine Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra oluşturulan yönetimin Müslümanların taleplerine duyarsız kalması üzerine Malik Bin Nebi ve arkadaşlarının verdiği mücadele birbirini devam ettirme, tamamlama noktasında aynıdır. Bu sebepledir ki, FIS’in mücadelesi aynı zamanda bu yarım kalmış hesaplaşmanın da tamamlanmasına yönelik olarak ele alınmalıdır.

Dün emir Abdulkadir’in, Salah bin Mühenna’nın, Bin Badis’in Fransız sömürgecilerine karşı verdikleri mücadele ile, bugün FIS’in verdiği mücadele, öncekilerden bir fark ile ayrılmaktadır ki, o da şudur: Dün Fransız işgalcisi bizatihi varlığı ve kimliği ile Cezayir halkını sürekli “tahrik” ederken, bugün geri çektiği askerinin, topunun, tüfeğinin yerine ikame ettiği kültürüyle, ideolojisiyle ve sahne gerisinde iplerini elinde tuttuğu yerli kuklalarıyla sömürüsünü daha sorunsuz olarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Sahnede “yerli” kuklalarının görünmesi sömürü olgusunu gizlemekte ve halkın kafasını karıştırmaktadır. Bugün, 1,5 milyondan fazla Müslümanın kanı pahasına gerçekleştirilen kurtuluş mücadelesinin hedefinden saptırılıp, ülkenin aynı sömürgecilere, onların ideolojilerini benimsemek suretiyle gizlice teslim edildiği noktasında FIS’in vurguları bu gerçeği halk kitleleri nezdinde açıklığa kavuşturmuştur.

19. yüzyılda Osmanlının Batı karşısında yenilmesinin faturası, emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin büyük gayretleriyle birlikte İslam’a çıkartıldığı içindir ki ulusal bağımsızlık (!) savaşlarından sonra oluşan yeni ülkelerin kimlik kartlarında İslam’a pek fazla fonksiyonel bir alan bırakılmamaktadır.

Bununla birlikte, ıslahatçı önderlerin çabaları hep olagelmiş ve bu çabalar ilk olarak 13 yıl önce İran’da semeresini vermiştir. İran İslam Devrimi, ümmetin uzun yıllardır kaybettiği ve başka yerlerde aradığı özgürlük ve kurtuluş kaynağını göstermiş ve yine Müslümanların çok zamandır yitirdikleri öz güvenlerini ve umutlarını da diriltmiştir.

Dün İran’da olduğu gibi, bugün “İslam’ın Cezayir’de Yeniden Doğuşu” Müslümanları motive etmiş, morallendirmiş ve ümitlendirmiştir. Cezayir İslami hareketi altını çizdiği birçok gerçekle birlikte, dünya konjonktüründeki etkileriyle de öğretici olmuştur. Bu cümleden olarak Cezayir en başta, Sosyalist cumhuriyetlerin dünya siyaset sahnesine havlu atmasıyla, ABD’nin Yeni Dünya Düzeni adıyla oluşturduğu tek yönlü nüfuz alanının ve buna yönelik olarak gündemde tutulmaya çalışılan kavramların birer aldatmaca ve göz boyamaca olduğunu göstermiştir. Ve yine kraldan fazla kralcı olan, düşünceleri Batı’ya endeksli demokrasi havarisi “yerli zevat’ın da tepeden inmeci karakterlerinde bir değişiklik olmadığını göstermiştir. Ülkemizde her gün demokrasi ve insan hakları hususunda çıkardıkları yaygaralara bakarak, neredeyse, samimi olduklarına inanacağımız kişi ve kurumların davranışlarının daha iyi görülmesinde ve anlaşılmasında Cezayir adeta turnusol kağıdı fonksiyonu görmüştür.

Körfez Savaşı’nda haber alma ihtiyacını savaşın en önemli tarafı olan ABD’nin yayınlarına naklen bağlanarak gidermeye (!) çalışan ve ABD basını ile sadece “simültane tercüme” farkı ile ayrışan Türk basını, aynı davranışını Cezayir olaylarıyla ilgili olarak da büyük ölçüde Fransız ve diğer Batılı medyaların kuyruğuna takılarak sürdürmüştür.

Cezayir; emperyalistlerin, çıkarları tehlikeye girdiğinde daha önce havariliğini yaptıkları demokrasi, insan hakları gibi kavramları nasıl da kulak ardı edeceklerini gösterdiği gibi, bizim aşina olduğumuz, Üçüncü Dünya ülkelerindeki orduların gerçek işlevlerinin de altını çizmiştir. Ordu, ülkemizde olduğu gibi Cezayir’de ve yine halkı Müslüman olan birçok ülkede, batılılaşmanın, laikliğin teminatını oluşturan sacayaklarından en güçlüsüdür. Önde gelen subayların bizzat Batı’da eğitilmeleri, üst rütbeler için böylesi icazetlerin aranıyor oluşu; halkın değerlerine uzak, adeta halktan kopuk bir yaşam ve düşünüşün, silahı elinde bulunduranların en belirgin özellikleri oluşu, bu gerçeğin ifadesidir. Batının misyoner okulları konumunda bulunan kolej ve okullara her türlü kolaylığın ve ayrıcalığın tanındığı ülkemizde, İmam Hatip mezunlarının askeri okullara alınmaması, ordunun en alt birimlerinde bile en küçük İslami düşünüşe ve yaşayışa göz açtırılmaması hep bu bağlamda ele alınmalıdır.

Bu cümleden olarak diyebiliriz ki; ülkemizde olduğu gibi, temel gayesi Batıcı sistemi ayakta tutmak olan orduların geniş kitleler nezdinde hala “Peygamber Ocağı” olarak görülüyor olması İslami hareketlerin önündeki en önemli engellerdendir.

Batıcı güçlerin ve onların yerli uşaklarının birçok yerde İslami mücadeleye karşı uyguladıkları taktiklerin aynı olduğuna dair güzel bir örnek olarak da Cezayir’de kadınların “laiklik elden gidiyor” yürüyüşlerini gösterebiliriz. Emperyalistlerin, özellikle toplumları ifsat etmede büyük görevler yüklendikleri Batılı normları kabullenmiş kadınları öne süresi yeni değildir. Hatırlanacağı üzere İran’da, devrim sürecinin başında Batıcı-laik kadınlar sokaklara dökülmüş özgürlüklerine (!) en büyük engeli getirecek olan İslami devlete karşı bütün güçlerini seferber etmişlerdi. Laikliğe bağlılık yürüyüşleriyle, Türkiye’de de yer yer gündeme gelen bu faaliyetlerin FIS’in başarısıyla birlikte Cezayir’de de ortaya konmuş olması ve söylemin aynı çerçeveye oturması şaşırtıcı olmamıştır.

Şüphesiz, Müslümanların Cezayir olayından çıkartmaları gereken sonuçlar yalnızca Batı ve Batıcı kesimlerin daha net tanınmaları ile sınırlı değildir. Müslümanlar Cezayir olayının, İslami mücadelenin yöntemi açısından da sağlıklı tahlillerini yapmalıdırlar. Bu bağlamda, Türkiye’de İslami faaliyetlerinin merkezine partiyi alanlara bir göz attığımızda, kendilerini “demokratik devrime” ayarlamış çevrelerin Cezayir İslami hareketinin gelişim sürecini, tarihini, sosyal şartlarını göz önünde bulundurmadan, FIS’in başarılarını kendilerinin gelecekteki başarılarına, dolayısıyla da yöntemlerinin doğruluğuna delil olarak gösterme yanlışına düştüklerini görürüz. Aynı yaklaşım içinde olanların, Cezayir’deki darbeden sonra tavırlarına hakim olan, Cezayir İslami hareketini küçümseyici ve Cezayir’deki Müslümanların -12 Eylül’e atıfta bulunularak- kendilerinden, 12 yıl geride olduklarını ifade edici yorumları ise ancak dünya ve ülke gerçeklerinden kopukluk şaheseri olarak ele alınabilir. Söz konusu çevrelerin bu zorlama yorumlarının gerisinde yıllardır ısrarla dile getirdikleri ve çok büyük oranda kavmiyetçilik kokan kendilerinden başka hiçbir kimsenin ve ülkenin İslam aleminin liderliğine layık olmadığı psikozu yatmaktadır.

Cezayir İslami parti hareketi ile Türkiye’deki parti hareketi arasında, nihai amaç yönünden olmasa da, amaca ulaşmada ortaya konan tavır program, davranış vs. bakımından hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde çok büyük farklılıklar vardır.FIS lideri Abbasi Medeni’nin şu sözleri bu farklılığı açıkça ortaya koymaktadır: “İslami Kurtuluş Cephesi bir ruhun doğurduğu harekettir. Yoksa parti meydana getirmek için bir araya gelmiş bir cemaat partisi değildir. İslami Kurtuluş Cephesi tarihi şartların, buhranların doğurduğu ve İslam’ı çözüm olarak gören ruhun zirveleştirdiği bir harekettir. Tek parti baskısı altında idik. Biz, İslam’ı çözüm olarak sunup, 25 yıl önce temel ilkeleri belirlenmiş siyasi mücadeleye başladık. Düzeni değiştirmek, cemiyeti ıslah etmek ve kitleyi ekonomik, sosyal ve kültürel çıkmazlardan kurtarmak için bu yola koyulduk.”

Görüldüğü gibi burada bizim anladığımız manada kendini legaliteyle sınırlamış bir parti anlayışı yoktur. Bunun yerine legal imkanları da -onlarla kayıtlı olmadan- kullanmayı esas almış devrimci bir anlayış vardır.

Parti ve legal mücadele konusunda daha iyi anlaşılması ve yorumlanması açısından örnek alınacak bir başka husus da, FIS’in sahip olduğu legal imkanların (seçim gibi) bir gün diyeti ödenmek üzere Müslümanlara bahşedilmiş olmadığı, bilakis zor ve meşakkatli uğraşlarla elde edilmiş kazanımlar olduğu gerçeğidir.

Her ne kadar Türkiye’deki devrimci Müslümanların niceliksel ve niteliksel gelişimleri bugün FIS benzeri yapılanmalara gitmeye uygun değilse de, FIS’in uygulamaları başarı ya da başarısızlıkları bizim de tecrübelerimiz, kazanımlarımız olacaktır.

Cezayir’deki son gelişmelerle ilgili olarak bazı Müslümanlarca yapılan yorumlardan biri de FIS’in iktidara geldiğinde başarısız olacağı, bunun da uzun vadede İslam’ın aleyhine sonuçlanacağı, dolayısıyla laik cuntacıların darbelerinin “takdiri ilahi” olarak görülmesi gerektiği şeklindeydi. Bu yorumu yapanlar, FIS’in iktidara gelmesiyle laik ordu ile çalışmak gibi bir çelişki ile karşılaşacağını, tezlerine dayanak aldılar. Oysa bu ve benzeri hiçbir gerekçe Müslümanlara yapılan darbe gibi bir zulmü, “takdiri ilahi” gibi bir gerekçeyle de olsa zımnen onaylamayı gerektirmez. Zira FIS-ordu çelişkisinde FIS’i bekleyen zorluklar kadar, laik orduyu veya diğer kurumları bekleyen zorluklar da vardır. Ve yine aynı anlayışın tezini doğrulamak için ileri sürdüğü FIS’in toplumsal, ekonomik modelinin bulunmadığı (!) iddiası da hatalıdır. Zira -İran örneğinde de gördüğümüz gibi- sosyal, ekonomik modellerinin çerçevesini nasslarla çizen, adaletli ve eşitlikçi davranmayı esas almış, iyiliği emredip kötülüğü nehyetmeye ayarlı bir topluluk, bazı problemleri iktidar süreci içinde de çözebilecektir. Önemli olan vakıasız çözümler değil sorunlar karşısında çözüm üretebilecek nitelikli insan unsurudur.

FIS’in tartışmaya getireceği önemli konulardan birisi de kuşkusuz, İslami hareketlerin liderliği konusudur.

Başta Abbasi Medeni olmak üzere önde gelenlerinin birçoğu klasik manada ulemadan olmayan FIS yöneticileri; İslami hareketlerin başarılı olabilmeleri için klasik anlamda ulemanın önderliğinin mutlak olmadığını, önderlikte aslolanın bilgi, takva, dirayet, kararlılık ve aktif mücadele ruhu yanında insanlara güven verebilmek olduğunu fiili olarak göstermiştir.

Son bir husus da; özellikle FIS’in 1991 yılının Aralık ayında yaptığı ve halkın değişik kesimlerinden on binlerce insanın katıldığı büyük kitle gösterilerine ve bu gösterilerde, Akdulkadir Haşani, Muhammed Said gibi önderlerin söylemindeki radikalliğe, net İslami anlayışa bakarak, özellikle Türkiye’de, kitleselleşme ile uzlaşmacılık arasındaki farkı göremeyen veya radikal olmayı marjinal olmakla eşitleyen mantığı iyi etüt etmeliyiz.

Kaynak: Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 10 - Bahar 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler