Çizgi Sahibi Olabilmek

Günay Maden Bulut

Büyük insan olma hayaliyle geldiğimiz üniversitelerde her birimiz farklı kimliklerin sahibi olup çıkıverdik. Memleketin farklı köşelerinden gelmiş çiçeği burnunda fakülteliler olarak çekingen ve korkuluyduk. Ve belki de çoğumuz ailelerimizden gerekli talimatları alıp öyle gelmiştik. Her zaman aşırı sağdan da, soldan da uzak durmalıydık. Şeriatçılar beyinlerimizi yıkamak için fırsat kolluyor olabilirlerdi, uyanık olmalıydık. Solcuların tuzaklarına düşebilirdik. Adeta kurulu birer saat gibi bu telkinleri Anadolu'nun her bir yanından çocuklarını üniversitelere gönderen bütün veliler bir kaç nükte farklılığıyla tekrarladılar.

Fakültelerdeki kalın gözlüklü, her haliyle otoriteyi temsil eden proflarımızın tanışma merasimi adı altında, her birimizi teker teker odalarına çağırıp yaptıkları telkinler ise çabasıydı. Üniversiteye gelmenin ne kadar zorlu bir kavga gerektirdiğine inanıyorduk da bu kadar sorunlu olabileceğini bilmiyorduk. Hele bir şu sınavı kazansaydık gerisi kolaydı. Kazanılan fakültelerin vaktinde bitirilmesinin çok güç olduğu, dersten başka hiçbir şeyle ilgilenilmemesi gerektiği gibi düşünceden uzaklaştırıcı telkinlerle yola koyulduk... İşimiz zordu galiba.

Firavun'un elinde Musa'yı yetiştiren şanı yüce rabbimize, mantıklarımıza sığmayan tevafuklarla bizlere de Kur'an ile tanışma fırsatı yarattığı için zatının ululuğuna ve saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederiz.

Bir çoğumuz aynı kaderi paylaşarak, üniversite sıralarında ancak Kur'an ile tanışabilme imkanına sahip olduk. Bunca akl etmeyen insan kılıklıların içinde geç de olsa bu nimete kavuşturulduğumuzun şükrü gerektirdiğinin bilincine vardık. Önce Kur'an okumakla işe başladık. Çünkü Kur'an okumaktan; bir harfinden bin sevap kazanılacağı anlaşılıyordu. Bizler ise Kur'an okumanın asıl amacının anlayabilmek ve hayata geçirebilmek olduğunu bizzat yaşantılarımızla ispatladık. Sonra her şeyde olduğu gibi bunda da yozlaşmalar oldu şahsi kimliklerimizde. Kur'an'ı çok okuyan, ancak amellerine az dökenlerden olmaya başladık. Zamanla bu hatamızın da farkına vardık. Fizilalil Kur'an'da çokça tekrarlanan samimiyet+çaba kavramlarıyla hayatlarımız yeniden şekillendi.

Zaman zaman tökezlediğimiz oldu, tamiri güç hatalara düştük. İçimizden elenenler oldu. Onları davaya ihanetle suçladık. Yalnız başımıza da kalsak bu yoldan dönmemek üzere andlar içtik, Rabbimizin huzurunda birbirimize sözler verdik. Birlikteliklerimizde defalarca Asr Suresi'ni okuduk, ayrılık parolamız da bu sure oldu yine. Birer dava insanı olduğumuzun, sorumluluklarımızın bilincine vardık. Hayatı sorgulamayı öğrendik. Bu sorgulamadan ilk nasibi yine üniversiteli arkadaşlarımız aldı. İğreti dostlukları bitirdik. Çünkü dostluk kavramı yepyeni anlamlar yüklenmişti kafamızda. Kazandığımız bu anlayışla kardeşler edindik, tanışıklar olmak umuduyla.

Yılımızın sadece bir kaç ayını geçirme fırsatını bulduğumuz yakın aşiretimiz ise bizi tanımaya fırsat bulamadılar bu süre içinde. Doğrusu bizler de pek tanıtma çabasına düşmedik. Nasılsa bir kaç hafta içinde yeniden fakültemize, kardeşlerimize döneceğimiz umuduyla tatillerin bitmesini iple çektik. Ailelerimiz 3-4 haftalık tatillerimizde şaşırdılar bizlerin haline. Önce anlam veremediler, gençlik hevesi sandılar, dalga geçtiler, pek ciddiye almadılar. Ufak tefek sürtüşmeler oldu, evin huzuru bozulmasın diye idare edip, fazlaca müdahale etmediler. Kendi hallerimize bıraktılar bizleri. (Halbuki müdahale etmesi gereken, yanlışları düzeltmesi gereken bizlerdik).

Bazılarımızın aileleri ise panik yaşadılar. Örgütlere kapıldığımıza inandılar. Ruhsal tedaviye ihtiyacımız olduğuna inanıp, zorla psikologlara götürülenlerimiz oldu. Biraz daha İslami figürleri olan aileler ise çocuklarını Kur'an'dan uzaklaştırmak için Kur'an ayetlerinden oluşan muskalar yaptırdılar sarıklı hoca efendilere... Biz onları ölümle düşünmeye çağırdık, hesap günü ve cehennem ile uyarıp korkutmak istedik ve Kur'an'a davet ettik. Aldığımız tepki ise bizleri Kur'an'dan uzaklaştırma ve bu tür düşüncelerden koparma çabaları oldu.

Kısa süren tatillerde katlandık bu olumsuzluklara. Ve yepyeni ümit ve heyecanlarla okullarımıza döndük. Bizim gibi kardeşlerimiz için birer medrese olmuştur fakülteler. Çünkü henüz İslam'ın nasıl yaşanacağını bilmiyorduk. Eğer bir kaç İslami figürle evlerimizde kalacak olsaydık, ne direnecek gücü bulabilir, ne de öğrenecek sağlıklı kaynakları yakalayabilirdik.

Aynı grupta olduğumuza inandığımız arkadaşlardan bile ihanete uğradık. Yanlışları farkedecek olaylara tanık olduk. Karşılaştığımız her olayın ders alınması gereken birer nimet olarak karşımıza çıkarıldığına inandık ve çok şeyler öğrendik. Hep geliştik, hep değiştik.

Yakaladığımız çizgi ve geldiğimiz nokta güzeldi. Bu çizgi üzere hep gelişmek azmindeydik. Güneş görünmüştü, artık bu ışığa yönelerek dallanmak, gelişmek ve genişlemek gerekliydi. Ve biz bunun bilincindeydik ki, okullarımızı bitirmiştik. Yeni bir sayfa daha açılıyordu yaşam defterimize.

Okullarımızda çok şeyin mücadelesini vermiştik. Başörtülü resimlerimizin kabul edilmediği öğrenci kimliklerimizi almamıştık. Yine aynı sebepten stajlarımız ya kabul edilmemiş ya da staj yerlerinde hiç kabul edilmemiştik. Uygulamalı derslerde laboratuarlarda itilmiş-kakılmış, aldırmamıştık. Allah'ın yardımıyla bu problemler çözülmüş, asla inançlarımızdan taviz vermemiştik.

Şimdi ise yepyeni zorluklar bizi bekliyordu. Hayatımızda ilk defa sahip olduğumuz gerçek kimliğimizle en yakınlarımızla yüzyüze geliyorduk. Anne babalarımızın battığı cahiliye çukuruna düşme tehlikesiyle yüz yüzeydik.

Tıpkı İbrahim (as)'in put yapıcısı olan babasıyla yüzyüze gelişi gibi.

Babacığım diye büyük bir içtenlikle Hakkı götürebilecek miydik?

Yakın aşiretini uyarıp korkut ayetini bizzat canlı olarak yaşayabilecek miydik?

Yoksa onlara fazlaca karışmadan, odamızdan hiç dışarı çıkmadan kitaplarımızın, kasetlerimizin arasına gömülecek miydik?

Bir diğer alternatif ise -ki en tehlikelisi- her şey öğrencilikteymiş, hayatın gerçek yüzü daha farklılaşmış diye geri adım mı atacaktık?

Fakülte yıllarında tanıştığımız müslüman ablalarımız kendi çevremizden müslümanlarla evliliği tavsiye etmişlerdi bizlere. Ailelerin yanına dönünce hayatın nasıl zorlaştığını anlatmışlardı. Birçok arkadaşımız fazlaca seçici olmadan bu tavsiyelere uydular da bizler biraz daha idealist davranıp zoru başarma azmine düştük. Evlenen kardeşlerimizi kınamıyoruz ve Allah'ın istediği bir yaşam standardını yakalamaları için duacıyız kendilerine.

Ancak hiçbir zaman tasvip etmediğimiz bir durumdu, evliliğin tek çıkış yolu olarak görülmesi. Karşı çıktığımız, Allah'ın izin vermiş olduğu ve tavsiye ettiği aile oluşumu değil. Olumlamadığımız, bizler için İslam'ın ancak aile içinde yaşanılacağı, ancak bizim gibi düşünen birisiyle evlenirsek bu davaya sadıklığımızın süreceği.

Bu inanış bana bir ayet-i kerimeyi çağrıştırır hep: "Muhammed, yalnızca bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geriye dönen kimse, Allah'a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir (3/144).

Hayatın her safhasının imtihan olması hasebiyle, mü'minier için bir İslami direniş olduğunu hatırlatmak isterim.

Rahatımıza biraz düşkün oluşumuzdan kaynaklansa gerek, Nuh (as)'ın gösterdiği bin yıldan elli yılı eksik olmak üzere gösterilecek davette sabır, çoğu zaman örnek teşkil etmez bizler için.

Ailelerimize hakkı ulaştırmak, onların hidayetine vesile olmak ve onlarla cennette de birlikte yaşamak yarışına girmek yerine, çoğumuz onlardan yüz çevirmeyi, onlarla irtibatımızı kesmeyi kolay çözüm olarak görürüz.

Halbuki imkanlarımız elverirken, onlarla birlikte yaşama imkanına sahipken, Kur'an çizgisinden taviz vermeden, sabırla onları Hakka davet etmemiz gerekir.

Fakülteyi bitirmiş, kendimizin ve yakınlarımızın sorumluluklarını üstümüze almış olabiliriz. İşsizlik -kişiliğimize uygun iş bulamamak- İyiliği emredip, kötülükten meneden dostlardan ayrı kalmak bizleri ümitsizliğe sürükleyebilir, strese sokabilir.

Bizler yakınlarımıza bu durumda bile inançlarımızın üzerimize yerleştirmiş olduğu sabır ve güven duygusuyla Hakkı sunmalıyız. Rızık endişesi taşımayacak kadar Allah'ın Rezzak sıfatından emin olduğumuzu bizzat yaşantımızla göstermeliyiz. Her zamankinden daha çok Kur'an'a sarılıp, sabır ve namazla yardım dilemeliyiz.

Kur'an'ın insanı terbiye metodlarına içtenlikle riayet etmeli, bizi bu zorlu yaşam içinde şeytandan koruyacak tek gücün Rabbimize yapacağımız hicret olduğunu unutmamalıyız. Hidayetten sonra sapaklığın son durağının cehennem olduğunu hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Unutmamalıyız ki, Allah bizi bir parça mallardan, bir parça canlardan eksilterek ya da arttırarak imtihana tâbi tutacaktır. Üniversite yıllarımızda edindiğimiz bilgi ve tecrübeler mazide kalmış heyecanlı anılar olarak kalmamalı.

Hayatımızı anlamlı kılabilmek, önce sağlıklı bir çizgi kazanmak -ki bu çizgi Kur'an'da tanımlanmıştır-sonra da bu çizgi üzere sebat edip gelişmekle mümkün olacaktır.

Kur'an'da öğretilen duaların hikmetlerinden birisi de bu olsa gerektir diye düşünüyorum.

"Rabbimiz işimizdeki aşırılıklarımızı ve günahlarımızı bağışla, ayaklarımızı sabit kıl. Kafirler topluluğuna karşı bizlere yardım et. Bize taşıyamayacağımız yükü yükleme. Bizi ve bizden önce iman etmiş olanları bağışla, içimizde İman etmiş olanlara karşı bir kin bırakma"

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 57 - Aralık 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları