“Demokrasi ve Sivil Toplum” Konferansında Bir Tartışma

Hüseyin Can

Ali Bulaç, geçtiğimiz Haziran ayında Ankara'da "Demokrasi ve Sivil Toplum" konulu bir konferans verdi. Almanlar'ın kurduğu Türk Demokrasi Vakfı'nda düzenlenen konferansın ilgiye değer bulduğumuz bazı yönlerini ve izlenimlerimizi paylaşıma sunmak istiyoruz.

Bir saati aşkın bir süre dinleyicilere hitap eden Ali Bulaç; son yıllarda yayınladığı düşüncelerinin kısa bir özetini yaptı denebilir. Ulus devletin bunalımı; çoğalan etnik kriz karşısında modernitenin sahici çözümlerden yoksunluğu, modern devletin totaliter doğası, bir arada yaşamanın imkanlılığı ve İslam'ın önerdiği model, niçin sivil toplumculuk vs. okuyucularının yabancısı olmadığı söylem ve yaklaşımlardan örülü bir konuşmaydı Bulaç'ın konuşması.

Sorular bölümüne geçildiğinde, dinleyicilerin katılımıyla renklenen ortam, panelimsi bir hava kazandı. Bir defaya mahsus olmak üzere verilen söz haklarını değerlendiren katılımcılar, Ali Bulaç'a sorular yöneltti ama daha ziyade muhalif konuşmalar yaptılar. İlk olarak söz hakkı alan genç bir müslüman kısaca şu düşünceleri ortaya koydu:

"Medine Vesikası modelinin yürürlüğe konabileceği yeni bir Medine toplum düzenini inşa edebilecek yegane güç, İslami harekettir. Bulaç, Medine'ye giden bu yolu, İslami hareketi siyasal İslamcılık olarak niteleyip dışladığında, Medine toplum düzenini imkansız kılmış olmuyor mu? İslami hareketi yok sayan projesi, sadece şunu söylemiş oluyor: "Haydi birlikte yaşayalım!" Oysa muhatapları olan laikler, sosyalistler v.s. bu çağrıya bile olumlu cevap verecek değiller."

"Ayrıca bilinmelidir ki; biz eşcinsellerle birlikte yaşamayacağız. Çünkü Hz. Lut yaşamadı. Biz, birtakım heykellere tapınanlarla birlikte yaşamayacağız, çünkü Hz. İbrahim yaşamadı. Biz, halkı soyanlarla birlikte yaşamayacağız, çünkü Hz. Şuayb yaşamadı.

"Ali Bulaç'ın savunduğu İslami sivil toplumculuk teorisi, İslam sosyalizmi, İslam demokrasisi, İslam liberalizmi gibi sentezci, eklektik teorilerden mahiyet itibariyle farklı mı? Sivil toplumculuk ne kadar bizim?"

"Medine vesikası elimizdedir ve acilen muhtaç olduğumuz Medine vesikası değil, Mekke vesikasıdır. O Mekke vesikası ise, İslami mücadeledir, İslami harekettir."

Konuşmacı gence açık, geniş karşılıklar vermemeyi tercih eden Bulaç, "İslami toplumsal düzen diyorsunuz" dedi. "Yok öyle bir şey; benim önerdiğim modelin de böyle bir iddiası yok."

Daha sonra söz alan başka bir müslüman: "Küfür ile İslam, şirk ile tevhid arasındaki doğal karşıtlığı ve tarihsel gerçekliği göz ardı eden bir arada yaşama modeliniz, Kur'an'ın tarih yorumuyla ters düşüyor. Sayın Bulaç, biz Hz. İsa kadar merhametli ve sevgi dolu o rasule bile tahammül edemeyen güçlerle nasıl birlikte yaşarız?" dedi.

Dinleyicilerin yaklaşık olarak yarısını İslami kesimin oluşturmasına rağmen Ali Bulaç'ın söylemi, müslümanların dışındaki kesimleri muhatap alan bir özellik arz ediyordu. Müslümanlara dolaylı, demogojik cevaplar vermesinin nedeni bu olsa gerekti.

Bir genç: "Bir projenin bizim için makbul olabilmesi İçin kutsal referanslar dediğimiz Kur'an ve sünnetle refere edilmesi lazım. Projenizi Kur'an'la delilendirebilir misiniz? Eğer delilendiremiyorsanız, hevanızdan konuşuyorsunuz demektir." dedi. Ali Bulaç ise "yazılarımda söz konusu delilleri çokça zikrettim. Burada anlatma gereği duymuyorum" dedi.

Soruyu soran genç bunun üzerine: "Sen hevadan konuşuyorsun" diye haykırdı ve salonu terketti.

Laik olduğu anlaşılan bir genç kısa bir soru sorunca, Ali Bulaç, "Ha şöyle sorular sorun" dedi. Bir müslüman, "Kolay da ondan değil mi?" diye seslendi. Ali Bulaç dahil hemen herkes gülüştü.

Toplantının yöneticisi, söz almak isteyen birçok müslümana söz hakkı vermeden toplantının bitliğini bildirdi.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 52 - Temmuz 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları