Ekonomik Bunalımın Yakın Dönem Serüveni

Taner Bayraktar

Özellikle 1985'lerden sonra dünya konjonktürünün de yardımıyla iyiye gidiyor gibi görülen ekonomisi, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte teker teker bağımsızlıklarını ilan eden Türki cumhuriyetlerle olan iyi ilişkileri nedeniyle kendisini olduğundan fazla gören ve Anadolu'dan Orta Asya'ya büyük Türkiye düşleri kuran TC, 1993 yılının son aylarında ortaya çıkan ve toplumun bütün kesimlerini etkisi altına alan kriz ile birlikte kendisini bir anda ateşin ortasında buluverdi.

Kamuoyunda büyük bir şaşkınlık ve panik havası içinde karşılanılan bu duruma gerçekten birden bire mi düşülmüştü? Yoksa bu biriken ve biriktikçe hasıraltı edilen sorunların artık gizlenemez hale gelmesiyle patlak veren bir sonuç muydu?

Bunun ortaya çıkarılması için Türkiye'nin 1980 yılından bu yana uyguladığı ekonomik politikaları ve bu politikaların Türkiye toplumunun kültüründe, alışkanlıklarında ortaya çıkardığı değişime bakmamız gerekir.

24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte ekonomisinde yapısal bir değişikliğe giderek dışa açık rekabete dayalı liberal politikaları uygulamaya koyan Türkiye; 80 öncesi eksik kapasite ile çalışan sanayisinin tam kapasiteye doğru bir artış içerisine girmesi ve diğer safların da yardımıyla 1987 yılına kadar bir üretim artışı sağladı. Bu yıldan itibaren hem dış çevre şartlarının aleyhine gelişmesi hem de bu dönem içerisinde sanayiye gerekli yatırımların yapılmaması sonucunda üretimde bir artış sağlayamadığından ihracat, ithalat karşısında gerilemeye başladı. 1989 yılında ihracatın ithalatı karşılama oranı '% 74,6 iken 1993'te bu oran % 52,2'ye düştü. Buna paralel olarak dış ticaret açığı 1991'de 7,3 milyar dolar iken 1993'te 14.2 milyar dolar gibi rekor bir düzeye ulaştı.

Bu arada ekonominin büyümesi için dışarıdan alınan yardımların tamamen tüketime dayalı sektörlere harcanması ve buna bağlı olarak toplumun değişen alışkanlıkları -ki bu alışkanlıkların bizzat devlet tarafından değiştirilmek istendiği açıkça görülüyor- Türkiye toplumunu cumhuriyet tarihi boyunca hiç olmadığı kadar tüketim bağımlısı yapmıştı. Toplumun her kesiminden insanlar adeta bir çılgınlık içerisinde kredi kartlarıyla, tüketici kredileriyle kazandıklarından daha fazlasını harcayarak yaşıyordu. Böylece Türkiye toplumu ve devlet üretmeden harcamanın verdiği rahatlıkla ekonominin büyüdüğünü, ileri gittiğini sanıyordu.

Ancak taşıma suyla değirmenin dönmeyeceği bilinen bir gerçekti ve 1991'de 50,4 milyar dolar olan dış borç 1993 sonunda 63,7 milyar dolara, iç borçlar ise 1991'de 93,6 trilyondan 1993'te 377 trilyona çıktı. Türkiye birtakım dış borcun kendisini faizlerini dahi ödeyemez duruma geldi.

Tabiidir ki bu krizin oluşumunda önemli olan başka sorunlar da vardı. Şimdi bunlardan bazılarına bir göz atalım:

1980'den sonra Türkiye yüksek enflasyon ile ekonomik büyümeyi bir arada götüren bir politika izlemeye başlamıştı. Bir ekonominin böyle bir politikaya çok fazla dayanması beklenemezdi. Çünkü yüksek enflasyon beraberinde yüksek faizi getirmiş bu da üretim yapabilecek sermayeye sahip olan kesimlerin reel yatırımlardan kaçıp repoya veya benzeri finansal yatırım araçlarına yönelmelerine sebep olmuştur. Böylece ülkede üretim yapmadan sadece parasını kullanarak para kazanan bir rant kesimi oluşmaya başladı. Faizler, devalüasyonlar ve diğer spekülatif faaliyetler bu kesimin bir balon gibi şişip ekonomiyi kemirmesine yardımcı oluyordu. İşin tuhaf tarafı üretime önem vereceğini söyleyen hükümetler bu kesimi hiç vergilendirmeyerek adeta ödüllendiriyordu.

Bu kesimlerin kimler olduğuna gelince işin bir diğer ilginç tarafı ortaya çıkıyor. Kapitalist sistem gereği insanların tasarruflarını üretime kaynak olarak sağlamak görevini üstlenen bankaların bu kesimin baş aktörleri olduğu görülüyordu. Bankalar bu görevler sayesinde ekonomiye katkı sağlayacağına dışarıdan sağladıkları kaynakları, Merkez Bankası'nın paraya olan acil ihtiyacını bir koz olarak kullanarak çok yüksek oranlarda faizlerle borç vermişlerdir. Bu açıkça devletin bankalar tarafından soyulması demekti. Merkez Bankası günlük ihtiyaçlarına cevap verebilmek için yapmış olduğu bu işlemle aslında açıklarını daha da büyütmekten başka bir şey yapmıyordu.

Çelişki olarak görünen diğer bir olay da ekonominin üretimden kaynaklanan bozukluğu bilindiği halde bu bozukluğa sadece devalüasyon yapmak, faizleri arttırıp eksiltmek, para basmak gibi para politikaları uygulayarak çözüm bulmaya çalışmaktı. Bu gibi çözümler kısa vadede günü kurtarmaya yönelik çözümlerdir.

Ekonominin bozulmasının bir önemli nedeni de Türkiye ekonomisi içerisinde çok önemli bir yer tutan KİT'lerin 1985'lerden sonra bilinçli olarak iflasa doğru yönetilmesidir. Bu kuruluşların hayatlarını devam ettirebilmeleri için hazineden önemli miktarda kaynak kullanmaları gerekiyordu. Ama sınırlı düzeyde de olsa sağlanan kaynaklar veya işletme karı yatırıma dönüşmeden bazı mevzuat düzenlemeleri ile siyasi yönetimin göz kırptığı yönetici sınıf tarafından suistimal ediliyordu.

Bütün bu şartlar 1993 yılının son ayında "Standard and Poors" adlı rating kuruluşunun Türkiye'nin kredi notunu düşürdüğünü açıklamasıyla birlikte patlak veren krizin sebeplerini oluşturuyordu.

Aralık 1993'ten 5 Nisan tarihine kadar geçen belirsizlik ortamında siyasal bir tercih olarak ekonomiye herhangi bir müdahalede bulunulmadı ve dolar 10.000 TL dolaylarından 40.000 TL sınırına dayandı. Para piyasalarında özellikle uzun zamandır baskı altında tutulan dövizin patlaması sonucu ortaya çıkan kriz Mart ve Nisan aylarında toplumun bütün kesimlerini etkisi altına almakta gecikmedi. 27 Mart seçimlerinden hemen sonra piyasalardaki bu belirsizlik ortamını ortadan kaldırmak ve krizden kurtulmak için yapılacak olanlar açıklandı.

Buna göre fedakarlık her zamanki gibi ilk olarak toplumun alt ve orta kesimini oluşturan işçiden, memurdan ve emekliden beklenmişti. Yapılan % 30 devalüasyon sonucu piyasadaki malların değeri % 100'lere varan oranlarda arttı.

Esnafın ve şirketlerin de bir defaya mahsus net aktif ve ekonomik denge vergilerini ödemek suretiyle yapılan fedakarlıklara katılması istendi.

Krizin sebeplerinden biri olan ithalatın döviz fiyatlarındaki hızlı yükselmelerin de etkisiyle yavaşlatılması hedeflendi. İhracatı arttırmak maksadıyla Eximbank kanalıyla kredi temin edileceği açıklandı. Kamu harcamalarının kısılması için tasarruf genelgesi yayınlandı. Zarar eden KİT'lerin acele olarak elden çıkartılması hedeflendi.

5 Nisan kararları açıklanalı 4 aydan fazla oldu. Bu süre içerisinde özel sektörden 600.000 işçi çıkarıldı. Dövizin hala yüksek olması ithalatı bir ölçüde sınırladı. İhracat düşmesine rağmen ithalatı karşılama oranı Mart ayında % 66,1 iken Nisan ayında % 70,9'a yükseldi.

Dövize olan talebi engellemek maksadıyla % 50 net faizli 3 aylık hazine bonoları piyasaya sürüldü.

Ekonomide bundan sonra neler olabileceğini söyleyebilmek için yaşanan krizi daha önce yaşadığımız 1979 krizi ile karşılaştırıp farklarını bulmaya çalışalım.

Türkiye, 1979 krizine girdiğinde ithal ikameye dayalı kendi yağı ile kavrulmaya çalışan bir sanayiye sahipti. Şimdi ise sanayisinin yaşaması için dahi ithalata ihtiyacı var. 1979 krizinde sanayi kesiminin kapasitesi düşüktü ve bu kapasiteler arttırılarak krizden çıkılmaya çalışıldı. Bugün ise kapasiteler son sınırına dayanmış durumda. 1979 krizine girerken işletmelerin döviz borcu yoktu. Bugün ise işletmeler krize büyük miktarda döviz borcuyla yakalandı. Sonuç olarak diyebiliriz ki şu anda yaşanan kriz 1979 krizinden çok daha karışık ve vahim.

Ancak Haziran sonunda şirketlerin 6 aylık bilançolarını açıklamaları bazı kesimlerin bırakın zarar etmeyi krizden çok karlı çıktığı gerçeğini gözler önüne seriyor, örneğin Garanti Bankası ve Akbank karlarını büyük oranda arttırmış. Aynı şekilde krizden en çok etkilendiği söylenen otomotiv sektörünün devi Tofaş karını 2,2 trilyona çıkarmış.

Bu örnekler bize gösteriyor ki aynı 1979 krizinde olduğu gibi bu krizde de olan büyük halk kitlelerine olmuş, zaten adaletsiz olan gelir dağılımı çok daha fazla derinleşerek zengin ile fakir arasındaki uçurum büyümüştür. Rantiyeler, büyük sermaye sahipleri bu krizden etkilenmemiş aksine büyük karlar elde etmişlerdir. Yeni ve küçük ölçekli işletmeler ise bu krizin maliyetini ödeyerek büyük ölçüde piyasayı büyük sermayeye bırakmak zorunda kalmışlardır.

Hiç bir alt yapısı olmayan, emperyalizme bağımlı ve işbirlikçi hükümet ve burjuvazi ile 1980'de 70 sente muhtaç olan TC ekonomisi aradan geçen 14 yıldan sonra 1994 yılında 70 milyar dolara muhtaç hale gelmiştir. Emperyalizme elini veren kolunu kaptırır gerçeğinin bir kez daha anlaşıldığı üzere; sistemin ister uluslararası, ister ulusal düzeyde olsun her zaman güçlüden yana olduğu ve bu sistemin hayatını devam ettirebilmesi için her zaman sömürülmeye müsait büyük halk kitleleri olması gerektiği apaçık bir şekilde ortaya çıkmıştır.

İnsanların bu kölelikten kurtulmaları Kur'an'ın vahyine yeniden gözlerini, kulaklarını ve gönüllerini açmalarıyla mümkün olabilir. Ancak bundan sonra Allah'a kulluk yapılması gerektiğini anlar ve ona göre hareket ederler.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 41/42 - Ağustos/Eylül 94

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları