Entelektüeller ve Savaş

Entelektüeller ve Savaş
Edward W. Said

-Körfez Krizi ve savaşının Amerika ve Avrupa’daki yansımasını nasıl görüyorsunuz?

-Batı’da krizin sunulması, daha Ağustos’un ilk haftasından itibaren başarıyla gerçekleştirilmişti. İlk olarak Saddam şeytanlaştırılmış, ikinci olarak kriz şahsileştirilerek (Saddam’a bağlanarak), bir tarih, bir kültür, bir halk, bir ulus olan Irak safdışı bırakılmıştır ve üçüncü olarak da krizin ortaya çıkmasında Amerika’nın ve müttefiklerin rolleri tamamıyla örtbas edilmiştir.

-Ancak kriz hakkında, özellikle de aydınlar arasında birbirinden çok farklı fikirler mevcuttu.

-Benim bahsettiğim şeyler politikada etkili olanlar ve genel olarak kitle iletişim araçları hakkındadır. Kitle iletişim araçları savaş için yönetimle beraber mükemmel bir insicam içerisinde seferber olmuşlardır. Alternatif medya da ve aydınlar arasında bile, Orta Doğu ile ilgilenme hususunda bir gönülsüzlük vardı. Bunun bir sebebi onların mevkileri ve halka olan ilgileriydi. Daha sonra post-modernizm diye bir şey vardı. ABD, en son imparatorluk olarak, emperyal yasayı aydınları örneğinde olduğu gibi, içselleştiriyordu. Bu genel olarak aydınları böylesi konuların üzerinde tutuyordu. Belki de ihtisaslaşmadan dolayı yaygın bir acziyet, iktidarsızlık ve bölünmüşlük sebebiyle.

Genel olarak Amerikan aydın topluluğu, kendilerini umumi refah -ortak çıkarlarına karşı- sorumluluklarıyla sınırlı sayarlar da, ABD’nin uluslararası davranışları hakkında sorumluluk hissetmezler. Orta Doğu’da ABD sürekli olarak, insan hakları mücadelesini engellemektedir. O daima, kadın hakları, azınlık hakları, toplanma ve konuşma özgürlüğü mücadelelerine karşı köklü ve mevzilenmiş güçlerin yanında yer almaktadır. Zira bunlar politik çıkarlar adınadır.

Filistin hakkında pek az şey yapan bu tarih gözönüne alındığında, Amerikan aydınlarından büyük bir bölümü temelde, sadece uzmanlık alanlarından ötürü bölgeseldirler. Eğer bunlar örneğin Latin Amerika uzmanı iseler, Latin Amerika’dan başka hiçbir şeyden bahsetmezlerdi.

Kamusal alanla, dava olarak sıkı bir münasebet yoktur. Bir keresinde Marksist bir arkadaşımın bana “sen, Filistinli olarak doğduğun için bayağı şanslısın Edward, ancak Amerikalıların, doğuştan sahip oldukları bir davaları yok.” dediğini hatırlıyorum. Sanki, Filistinlilerin meşakkatlerine mensup olmanın çok büyük bir önemi var (gibiydi). Eğer Amerikalıysanız bütün davaların üzerindesinizdir. Bir sorunla doğuştan ilgili değilseniz veya o konuda bir uzman değilseniz sizi ilgilendiren bir şey söz konusu değildir, adeta.

Orta Doğu uzmanları Washington’a çağrılmak için can atarlar. Bunun içindir ki politika trenini rahatsız edecek şeyleri katiyen söylemezler. Geri kalan kısmımız da bölünmüş, medyanın huzuruna kabul edilmemekte ve bir tür Samizdad yayınlarına dayanmak zorundadır.

Örneğin, Ocak ayında, Saddam ile Irak halkı ve Araplarla emperyalizmi ayırt edebilen, tarihsel olarak Arap dünyasında ve Avrupa’da insan hakları mücadelelerini görebilen, şiddetle caniliğin sadece Irak’ın tekelinde olmadığına işaret eden Fransız düşünür Jacques Berques ile önemli bir röportaj yapılmıştır. Bu röportaj L’Autre Journel’de yayınlandı (Şubat 1991). Bilim adamlarının genel olarak kendilerini yönetimle özdeşleştirdikleri bu ülkede ise böyle bir şey hiç olmadı.

-Fransız entelektüel çevreleri tıpkı Amerika’da ve İngiltere’de olduğu gibi, genel olarak, bir bütünlük içerisinde ve prensipli olarak davranmakta başarısız oldular. Sizce bu kriz, entelektüel sınıfın kendi tercihlerini başlatma çalışmalarına meydan okudu mu?

-Gerçek olarak değil. Mümkün olan en kısa zamanda bitmiş olsaydı onlar gurur duyarlardı. Mesele, Orta Doğu’yla ya da genel olarak Araplarla ilgili değil, uluslararası sorunlardan elini eteğini çekme tarihidir. Pek azımız genel sorunlar karşısında sorumluluk hissetmektedir. Bu sırada, ülke derhal Orta Doğu özelde de kriz hakkında yönetim konumunu destekler nitelikli bilirkişiler ve bilginin çok geniş bir literatürünü üretti.

-Bu bilirkişi/uzman kültü nasıl oldu da gelişti? Orta Doğu gözönüne alındığında, günümüzdeki politikayı belirleyen önde gelen pratisyen entelektüeller kimlerdir?

-Vietnam Savaşı’nda, üniversitelerde yönetimin her dediğine kafa sallamayan güçlü ve sesi çıkan bir grup vardı. Medya üzerinde de gözle görülür bir etkileri vardı. Bu savaşın farkı, Vietnam’ın çok uzun bir döneme yayılmasıdır. İsrail’in varlığı da tamamlayıcı unsurdur.

Birkaç istisna dışında önde gelen Orta Doğu bilim adamları ya Washington’a ya da medyaya eğilimlidirler ve oralarda kullanılmaktadırlar. Onların bakışları bölgeye odaklanmamakta, CBS, NBC, The New York Times ya da her neyse ile Washington’daki politika yapan kurumlar tarafından şekli belirlenen bölgeye odaklanmaktadırlar. Hiçbir yerde, Araplara bir halk olarak, kültür olarak, Irak’a bir ulus olarak sempatiyle bakan, Irak’ın işgaline ve Kuveyt’in ilhakına karşı çıktığı gibi, Amerikan askeri varlığına da karşı çıkan güçlü ve iyi yapılanmış bir muhalefetin doğduğuna şahit olamazsınız.

Bunun yerine medya; emekli askerleri -asker her zaman askerdir- benim savaşçı bilim adamları olarak adlandırdığım Fuad Acemi, Daniel Pipes, Bernard Lewis ve bunlar gibilerini ve onlarla birlikte politika yapımcılardan ayırt edilemeyen Tom Friedman gibi bir avuç gazeteciyi uyandırarak imdada çağırmış ve savaş politikasına kenetlenmiştir.

-Bu savaşçı-bilim adamları aynı zamanda bir çeşit müfredat yapımına da karışmışlardı.

-Ulusal Radyo’da ne Araplar tarafından yazılan, ne de onlar üzerine olan tek bir eserin yer almadığı bir okuma listesi yayınlanmıştı. The New York Times bir sayfa tutan bir kitap listesi neşretmişti. Listede Irak hakkında MÖ 7. yüzyıldan sonraya ait tek bir kitap bile yoktu. Irak, Sümerler zamanında bırakılmıştı. Oysa beş İsrail romanı, üç dört Yahudi tarihi, Conor Cruise O’Brien vardı ama modern Irak kültürü ya da tarihi hakkında tek bir şey yoktu.

Şu anda vitrinde olan kitaplar, Samir el-Halil’in Republic of Fear [Korku Cumhuriyeti], Fuat Acemi’nin Arap Predicament [Arapların Çıkmazı], gazetecilerin hemen piyasaya sürdükleri ve tabii ki Thomas Friedman’ın From Beirut to Jarusalem [Beyrut’tan Kudüs’e], David Fromkin’in Peace to End all Peace [Bütün Barışlara Son Veren Barış] nadiren de Albert Hourani’nin kitabı. Şimdi eğer Hourani’nin History of the Arap People [Arapların Tarihi] kitabı istisna tutulursa (ki bu kitap şu anda en çok satan kitap olmasına rağmen, hazmı zor bir kitaptır), tüm bu kitaplar Araplara karşı oldukça ön yargılı ve hoşnutsuzdur. Ve Orta Doğu’daki şiddet ve husumet, basitçe söylersek tarih öncesi sebeplerle, onların genlerine karışarak gelmektedir, tezini geliştirmektedir. 20. yüzyıl Arapların kendi tarih anlayışları, kimlikleri ve başarılarına ilişkin ileri sürdükleri mantıklı savların tümü sahte ve kendini kandırma olarak yaftalanıp yok sayılmaktadır. Acemi’nin kelimeleriyle, Arap dünyasının problemleri “kendi ağrıyan yaralar”ın bir sonucudur. Bu literatür Birleşik devletleri, onun politika yapımcılarını ve tabii ki İsrail’i günümüzde hala yaşadığımız korkunç karmaşadaki rollerinde temize çıkarmaktadır.

Teachers, Writers and Celebrities [Öğretmenler, Yazarlar ve Şöhretler] adıl kitabında Regis Debray, bizim tartışadurduğumuz konuya ilişkin çok enteresan bir argüman geliştirmiştir. Bu yazarların hiçbirinin belirgin akademik marifetleri ya da uzmanlıkları olmayan kimselerdir. Fromkin’in kitabının Orta Doğu’yla, akademik açıdan ya da onun önemsediği herhangi bir şey açısından alakası yoktur. Friedman bir gazetecidir. Acemi 20 yaşındaki bir makale koleksiyonu ve Musa Sadr’ın basit bir tarihini yazan sıradan bir akademisyendir. Bu insanlar, üniversite öğretim görevlileri ya da sanatçı-yazarlar değil, medya şöhretleridir. Entelektüel çalışma sürecinde bir dayanakları olmadığı gibi entelektüel üretim kurumlarında da yer almazlar. Onları, bundan dolayı, paradoksal olarak yerlerinden sökmek, öncelikle de medyayla işbirlikleri haricinde herhangi bir kuruma bağlı olmadıklarından dolayı, oldukça zordur. Onlar günün yaratıklarıdır.

-Körfez Krizinin Arap siyasi kültürü üzerine ne gibi etkileri olmuştur?

-Benim izlenimlerim kabaca şöyle: Arap dünyasındaki günlük gazetelerde basılı olanların hemen hepsi -daima bunun bir istisnası bulunabilir- dar ve vulgar anlamda siyasal bir motivasyona sahiptirler. Yazmak için belirli bir eğilime ya da rejime veyahutta bir yöneticiye bağlı olmanız yeterli. Eğer bağımsız iseniz, ortodoks değil ve bir şekilde yaratıcı iseniz, fırsat yakalamak ya çok çok güçtür ya da imkansızdır.

-Körfez Krizi, entelektüel projelerin yeniden şekillenmesine izin veren bu yapıları yerinden kımıldatmış mıdır?

-Sağın güvenilirliğinin altı oyuldu/temelleri sarsıldı. Çünkü, günümüzde yazılıp çizilenlerin hemen hemen hepsi en harfi anlamıyla, siyasal etkiyi yansıtmakta, yazılan hiçbir şey sorgu sual edilmemektedir. İmkanlar hizmete sunulmakta, yeni ittifaklar kurulmaktadır.

İnsanlar tarafından sorulacak ilk soru, yazarın söylediklerinin doğru olup olmadığı değil, bu kimsenin kimin lehine konuştuğu olacaktır. Arapça deyimiyle “men verahu?” [onun ardındaki kim?]

Şimdilerde, savaş dolayısıyla Arap dünyasında kültürel kurumlarda genel bir çöküş mevcut. Personel ve kurumların şekillerinde, bizim daha yeni yeni değerlendirmeye başladığımız değişiklikler gerçekleşiyor. Arap dünyasının kültürel ve entelektüel topografyasında değerlendirmesi oldukça zor ancak pek de iyi olmayan, sismik hareketlilikler var.

Arap dünyası galipler ve mağluplar olarak ayrılmış bir durumda. Filistinliler kaybedenlerden. Mısırlılar kendilerini kazananlar olarak tasarlamaya çalışmakta. Buysa mikro düzeylere, kurumlara, kültürel ve siyasal uğraşlara etki etmektedir.

Sınır boylarındaki şüpheler çoğaldı. Suud’un 800.000 Yemenli işçiyi sınırdışı etmesi, beşinci kol ya da destabilizasyon değil, tüm halka karşı yapılmış bir intikam eylemiydi.

Bunun yanı sıra, Arap dünyasında oldukça yeni bazı şeyler de hasıl olmuştur: Bu sınırlar içindeki insanlar bir şekilde homojenleşmekte, sözgelimi Suriye homojen Suriye olmaktadır. Bu tür şeyler bizim kültürümüze ve tarihimize oldukça yabancıdır. Çünkü şurası çok açıktır ki bölge muazzam bir bölünmeyi beraberinde getirir. Hiçbir yerde tam anlamıyla bir saflık yoktur. O sadece İslam’a özgü olan kutsanmış bir melez yapıdadır. Ve halkın bu ya da şu ülkede ortaya çıkan komik ulusçuluğa karşı çıkışının nedeni işte budur. Ancak şimdi yeni bir durum ortaya çıkmaktadır, örneğin Ürdün Kralı Hüseyin “Ben bir şerifim” iddiasıyla ortaya çıkmaktadır. Şu anda bir devlet temelinde bir kimlik zemini oluşturmaya yönelik bir çaba var. İslam’la, kabileyle veya sınırlarla ifadesini bulan. Bu yeni bir durumdur.

-Peki tüm bunların Filistin hareketi üzerindeki etkisi ne olmuştur?

-Onun bir bölümü diğer ulusalcılıklardan oldukça farklıdır: O kesinlikle uluslar üstüdür ve prensipler hakkındadır. Ancak biz izole bir yerde yaşamıyoruz. 1985’te, Kuveyt Üniversitesi’nin bir misafiri olarak Kuveyt’e gitmiştim. Dışarıdan birisi olduğum için, orada çalışan gerek Kuveytli gerekse Filistinliler, diğerini -genellikle- ulusal zeminde suçlamak için benim sözlerime kulak kabartıyorlardı.

Kuveyt gibi ülkelerde azınlık olarak yaşayan Filistinlilere sempati duyabilirsiniz ancak, bu halkın genelinin etnik bir kimlik kazanmasına ve dar ve de gittikçe de daralan milliyetçilik prizmasından bakmaya sebebiyet vermektedir. İnsanlardaki alicenaplığın azalmasına neden olmaktadır. Tabi ben ayrıcalıklıyım. New York’ta yaşıyorum, ancak Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin Kuveyt’e darbe indiren Irak’la kendilerini özdeşleştirdiklerinde hayal kırıklığına uğradım. Kaldı ki, Kuveytliler mağrur bile olsalar, bir mazlum, neden bir zalimle özdeşleşsin ki? İşte bu, entelektüellerin ve liderlerin oynadıkları rollerden birisidir, yani bu bir prensip meselesidir. İşgal işgaldir.

-Filistin’deki İntifada’nın tam da şimdi yeniden soluklanmasını muhtemel görüyor musunuz?

-Ben bu konuda görece olarak iyimserim. Çok büyük ve acı veren dehşetli güçlükler var ancak öte yandan da yeni yapılanmalar var. Eğer birisi öldürmezse bu önceliklerin berraklığına sebep olabilir. Filistin hareketinin Körfez paralarıyla olan ittifakı çok da iyi bir şey değildi. Körfez’deki Filistinli grupların ya da bizatihi Körfez ülkelerinin yardımlarıyla yapılan hastaneler, kütüphaneler, çocuk bakım evleri önemlidir, ancak bunun politik maliyeti oldukça yüksek olmuştur. Kuşaklar boyunca Filistinlilere kestirmeden gelen paralara bağımlı oldukları öğretilmiştir. Artık Filistinliler harici çıkarları değil, kendi kaynaklarını kendi insan enerjilerini zorlamaktadırlar.

-Bu krizin, içerisinde Saddam Hüseyin’in hareket edebildiği bir boşluk olan Arap dünyasındaki demokratik güçlere öncülük etmede, Filistin’in hareketinin başarısızlığa uğradığını gösterdiği iddia edilebilir mi?

-Filistinliler size, Arafat’ın savaş sırasındaki tavırlarının, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin takınmış oldukları tavırları izlediğini söyleyeceklerdir. Ben bununla hemfikir değilim. Liderlerin yaptıkları şeylerden biri öncülüktür. Pek çoğumuz bu vazifeyi ifa edemedik. Bunu tamamıyla Filistin liderliğiyle tanımlamak adaletsizlik olur. İntifada, rejimlerin ve Arap devletlerinin terkiyle bu son iki yıldaki genel başarısızlığa işaret etmektedir.

Sık sık FKÖ’nün Tunus’taki ABD-FKÖ görüşmelerinin an an sonuçlarını halka göstermekte ihmalkarlık ettiğini düşünmüşümdür. Çünkü ancak böylelikle insanlar bizim tarihsel uzlaşmamızın sonunda elimize geçenlerin ancak fındık kabuğunu doldurmaya yetecek şeyler olduğunu müşahede edebilirler. Filistinlilerin artık, insanlar arası dayanışma ve demokrasi için bir alan olan İntifada derslerinden politik kazançlar elde etme zorunlulukları vardır. Günümüz Arap dünyasında halihazırda var olan ve demokratik birlik beraberliğinde ve koordinasyonunda, mahir, cebre dayalı olmayan, geri kalan kısımlarında seküler tek ulusal hareket biziz.

Bize karşı olan eşitsizliğin korkunç derecede büyük olduğunu fark etmemek aptallık olurdu. Ancak 20 yıllık Filistin deneyimlerinden öğrendiklerimizden bir tanesi, sanıyorum bunu pek çok İsrailli de iğrendi, birbirimize karşı askeri bir seçeneğimizin olmadığıdır. Onlar bizi boğazlayabilirler ama asla Filistinlileri oradan çıkaramazlar ve Filistin ulusçuluğunun bayraklarının yanan ateşini söndüremezler. Kısacası bizim İsrail’e karşı askeri bir seçeneğimiz yok. Bizim yaptığımız, kendimize Orta Doğu’da diğer ulusların nazarında yer edinebilen, güvenli sınırlar içinde yaşama hakkı ve diğer halklarla en verimli bir şekilde beraber var olabilme öngörüsüdür.

Bu bizim temel silahımızdır, ancak çoğumuz bunu görmezlikten geliyor. Biz hala Arap milliyetçiliğinin askeri güce, tek parti devletine ve hepsinden de ötesi büyük lider kültüne dayalı tedavülden kalkmış, faydasız sloganlarına inanıyoruz. Bunlardan hiçbiri Filistin mücadelesi için gerekli değildir ve hiçbir zaman da merkezi önemi haiz olmamıştır. Biz hepimiz Arap dünyasının bir parçasıyız aynı dili konuşuyor, aynı literatürü takip ediyor, aynı söylemi kullanıyoruz. Söylemimize diğerlerinden ayrıksı bir konum kazandırmak, daha önceden yaptığımız gibi onları boğmak değil de, onlara yol göstericilik yapmak çok çok önemlidir.

-Arap dünyasındaki demokratik hareketler şu an şöyle ya da böyle can çekişiyorlar. Acaba bu hareketlere tekrar nasıl canlılık kazandırılabilir?

-Genel olarak yapmamız gereken iki şey var. Bunlardan birisi derhal yapılması gereken ancak şimdilik bu rejimlerin hakimiyeti altında Irak’taki olayların da göstermiş olduğu gibi, onlardan en kötüsü bile kolay kolay yerlerinden sökülemiyor ya da en fazla kendi kendilerinin alternatifi oluyorlar. Ve rejimler oyunun kuralını ise şimdilik ABD ve müttefikler koyuyorlar. Filistin meselesinin varlığı gündemin en başına yerleştirilerek, oldukça oportünist bazı şeyler yapılabiliriz. Bu oyunu bazen de ümitsizce oynamamak zorundasınızdır.

Yapılması gereken diğer şey, bizim işbirliği yapmamıza zemin hazırlayacak olan ve uzun bir döneme yayılan “slow politikalar”dır. Arap dünyasındaki gerçek genel tutum, eğer dikkatlice incelerseniz. Saddam’ın temsil ettiği şeyin, onun kendi ve halkını sürüklediği felaketlerin reddi ve Amerikan askeri çözümünün reddi olmuştur.

Arap dünyasının farklı bölgesindeki demokrasi, ekonomik adalet, kadın hakları için yerel mücadele veren insan hakları grupları ve üniversite grupları arasında bir işbirliği gerekmektedir. Sözgelimi 1980’lerin ortalarındaki Ürdünlü öğrencilerin üniversite hareketi bunun bir örneğidir. Aydınlar, Arap Birliği Cemiyeti, Arap İnsan Hakları Organizasyonu gibi bazı uluslar üstü kurumlarda bir araya gelmişler, farklı avukat grupları küçük tasarımlar üzerinde omuz omuza veren farklı avukat grupları, üniversite aydın grupları Muvakkıf, Fusul ve Alif gibi dergilerde boy göstermişlerdir. İlk kez laiklerle Müslümanlar arasında ciddi tartışmalar olmuştur.

Bizim gerçekte ihtiyacını hissettiğimiz şey, isim zikretmek ya da siyasi katlin retorik karşılığı değil, eleştirel bir dil, tam anlamıyla eleştirel bir kültürdür. Bunun amacı Arap dünyasındaki iktidarı kritik etmek onu değerlendirmektir. Ancak bu Hegel’den, Stalin’den ya da bunlar gibilerden alınan, heybetli/gösterişli açıklama modellerine göre olmaz: Arap solunum aksaklıklarından pek çoğu, hayatımızla doğrudan ilişkisi olmayan oryantalist modelleri ya da metodolojik araçları dışarıdan ithal etmelerinden doğmuştur. Bizler yaratıcılığımızı ve muhayyilemizi kullanarak Abdullah Laroui’nin Kuzey Afrika’da ya da Abdullah Melik’in ve Muhammed Cebri’nin yaptıkları gibi bir çeşit melez bir modeli ya da eseri ortaya çıkartabiliriz. Bu tip insanlar tartışmalarında geniş ölçüde iktidar kritiğine yer vermelidirler.

Aynı zamanda bizim, dogmatik Ortodoksluğa ya da (sadece) Kur’ani veya otoriteryen fikirlere hürmeten değil, iktidar kritiğinden elde edeceğimiz fikirlere dayalı olarak kuracağımız takdir/tenkit diline de ihtiyacımız vardır. Bizim geçmişte yapılmış olanlar için olduğumuzu söyleyen fundamentalistlerin hilafına dünyada ve hayatta ne için olduğumuzu söyleyebilmemiz gerekir. İlgi gösterdiğimiz, dikkat ettiğimiz şeye duyarlılığımızı artırmamız gerekir.

İktidar kritiğinin ve ilgimizin ve dikkatimizin söyleminin karışımının sonucu, ortaya ele avuca gelir bir şeyler çıkartabilir. Bu, benim Arap entelektüellerinin hayatlarında problematik olarak gördüğüm katılıma da sebep olabilir. Arap dünyasında, korkunç derecede bölgeselcilik ve izolasyon vardır. Bizler -ne literatürümüzle ne de entelektüel çalışmalarımızla- dünyada süregiden tartışmanın bir parçası değiliz. Bir parçası olamayışımızın sebebi büyük ölçüde kendimizdir. Dünyanın gözü üzerimizde olmasına rağmen, biz daima onun dışındayız. Kendi geleceğimizin belirlenmesinde entelektüel olarak söz sahibi değiliz.

-Bu, bizi tekrar buradaki Amerikalı entelektüellerin -Arap kökenli olsun ya da olmasın- rolüne geri getirmektedir.

-Dün, Körfez Savaşının dersleri üzerine bir panel olduğunu işittim. Panelistlerden biri Smir el-Halil imiş. Beni çileden çıkartan şey, onun ülkesini harap eden Amerika’dan, orayı boşaltmasını değil, Irak’ın daha da içlerine girerek Saddam’ı koltuğundan indirmesini rica-minnet istemesi olmuştur. Onun için tek mesele, bir Iraklı olarak kendisi gibilerinin gerçekten de acı içinde oldukları ve neler hissettikleridir. Bu bana hikayenin acı bir kısmı gibi gelmektedir. O zeki ve cevval birisidir, ama gerçekle bağlantısı olmayan bakış açısıyla, şu anın esiri olmaktan çıkıp kendini başka bir şey düşünemez hale sokmuştur. O, aniden bir şeyler yapılması gerektiğini keşfetmişti, ama ne yapabilirdi? O, ülkesini daha yeni yerle bir etmiş Amerika’dan gelip kendini kurtarmasını istedi. Bu şaşılacak bir şey!

Arap entelektüellerine Batı’da biçilen rollerden birisi de bir çeşit kobaylıktır. Eğer siz Irak’tan iseniz, bize Irak’tan bahsedersiniz. Eğer biz Irak’la ilgilenmiyorsak sizden bir şey duymak istemeyiz. Yerli bir haberci. Bu kesinlikle kabul edilemez bir roldür. Biz her yerde olmalıyız. Sadece Arap dünyasındaki problemle değil. İçinde yaşadığımız ve çalıştığımız bir ülke için de bir şeyler söyleyebiliriz.

Halkınızı Tolstoyvari tumturaklı sözlerle kurtaramazsınız. Halil, ülkesinin halihazırdaki trajedisinden sorumluluğunun büyük bölümünü taşıyan insanlardan yardım istemektedir. Onlar Saddam’la işbirliği yapmışlar ve şimdi de ülkenin üstyapısının tarumar ettikten sonra, Saddam’ı desteklemektedirler. Böylesi bilgilerden sonra, ortaya çıkacak muhtemel şey nedir ki?

-1967’de Amerika Vietnam’la savaşırken Nocam Chomsky, “Entelektüellerin Sorumlulukları” adlı makalesini yazmıştı. Günümüzde böyle bir makalenin ana temaları neler olabilirdi?

-Biri çıkıp, manzara-ı umumiyeyi kirleten post-modernizmin yıkıcı jargonlarının tamamını ortadan kaldırmalı. Onlar faydasız olmaktan daha kötüdürler. Onlar ne bu ülkenin iktidar yapısını çözümlemek ve anlamak kapasitesine sahiptirler; ne de bireysel sanat çalışmalarının estetik faziletlerini anlamaya muktedirler.

İster desconstruction [sökme] olarak adlandırın, ister post-modernizm olarak adlandırın, ister post-structuralism [yapısalcılık sonrası] diye adlandırın; hepsi de bir gösteride girişte biletleri size geri verip “biz gerçekten de olup bitenin dışındayız” demeyi temsil etmektedir. Biz kendi başımızın çaresine bakmak ve kedi başımıza kalmak istiyoruz!

Entelektüel süreçle yeniden hemhal olmanın anlamı, eski moda tarihi, edebi ve daha da ötesi, insanların kadın ve erkeğin kendi tarihlerini yapma öncülüne dayalı entelektüel bilgeliğe geri dönüş demektir. Şeyler yapıldıkları gibi, yapılmamış ya da yeniden yapılacak olabilir. Entelektüel sınıfın muhtaç olduğu şeylerdir. İnsanın kendini bir yere demirlemesi ancak bir davaya bağlanması ve bir siyasal hareketle olur. Orada özdeşleşme devlet başkanıyla ya da zamanın önde gelen filozoflarıyla değil, adalet, akide, hakikat gibi meselelerle olur. Bunların hiçbiri laboratuarlarda ya da kütüphanelerde olmaz. Amerikalı entelektüel için, bunun anlamı, en altta, ABD ile dünyanın geri kalan kısmının ilişkisidir. Bu ilişki çıkar ve iktidar üzerine kuruludur ve kendi tarihlerini ve çevrelerini beraberce yapabilecekleri veya yeniden yapabilecekleri insan grupları arasında birlikte var oluşun biriyle değiştirilmelidir. Bu bir numaralı önceliktir ve bundan daha önemlisi yoktur.

Üniversiteler, narsistik Moliere benzeri uzmanlıklar için bir platform olmakla yetinemezler. İhtiyacınız olan şey, insan zihninin ürünleri için bir hesaba katılma. İşte bu dünyanın ezilmişleri işitilmek istiyor, çalışmaları tanınsın istiyor. Bu direniş ruhen değildir. Biz şimdi Aimee Sezar’ın çizgisine geldik. “Zafer randevusunda herkes için bir yer vardır.”

-Bazı üniversite çevrelerinde son zamanlarda iki ana konu konuşulur oldu: Körfez Savaşı ve kültürel çoğulculuk. Ben ikisi arasında bir alaka kuramıyorum.

-Üniversitenin içinde bile normların önceliği hakimiyete bağlıdır. Şiddet çok güçlüdür, çünkü ister ulus devletler ister dinden, ister etostan, ister gelenekten mülhem olsun, otorite fikri çok güçlüdür. O kadar etkilidir ki, görece olarak bizim katıldığımız çalışmalarda ve disiplinlerde bile karşı konulamaz hale gelir. Entelektüellerin görevinin bir parçası, otoritenin nasıl oluştuğunu anlamaktır. Otorite Allah vergisi değil, sekülerdir. Ancak bunu anladıktan, sonra yapacağımız çalışmalarda entelektüel hayatımızın ulusal ve siyasal hayatımızın ve daha da ötesi uluslararası yaşam alanımızın pek çoğu üzerindeki otoriter ve cebri normlara bir alternatif oluşturabilirsiniz.

Çeviren: Cengiz Şişman

Kaynak: Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 9 - Kış 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler