Ercümend Özkan (1938 - 1995)

Ercümend Özkan (1938 - 1995)
Hamza Türkmen - Mehmet Bozkurt - Mehmet Said Hatipoğlu - Süleyman Arslantaş - Atasoy Müftüoğlu

HAMZA TÜRKMEN

1938'de Mucur'da doğdu. İslami faaliyetlerle ilgisi, dönemin İslami dergileri ve yazarları ile kurduğu temaslarla başladı. 1960 İhtilali döneminde gerek fikri birikimini ve gerekse Türkiye'de egemen olan sistemi, devlet ve toplum yapısını ciddi olarak sorgulamaya başladı.

Bu dönemde Türkiye'deki geleneksel din anlayışına ve müslümanların uzlaşmacı tutumlarına ciddi eleştiriler getiren Hizbu't Tahriri'l-İslami ile tanıştı. Kısa zamanda Hizbu't Tahrir hareketinin Türkiye sorumluluğuna getirildi. Yoğun olarak tebliğ ve eğitim çalışmalarına başladı. Özellikle 196O'lı yıllarda Türkiye müslümanlarının taşıdığı gelenekçi, muhafazakar, milliyetçi, devletçi, sağcı kimliklerini reddetmeleri ve sahih İslam'la tanışmaları ve tevhidi mücadeleyi üstlenmeleri konusunda kamuoyu oluşturan faaliyetleri; rejimi, egemenleri, basını ve gelenekçi kesimi oldukça rahatsız ve tedirgin etti. Değişik iftira ve suçlamalarla muhatap oldu.

1967 yılında tutuklandı ve ağır hapse mahkum edildi. Duruşmalarda bazı arkadaşlarıyla birlikte yaptıkları savunmalar, mahkeme salonlarını İslami tebliğ platformuna çevirdi. Tutsaklığı sırasında Hizbu't Tahrir mensuplarıyla Türkiye'ye özgü bir mücadele yürütme konusunda metod ve stratejik planda ihtilafa düştü ve bu çevreden fiilen ayrıldı. Hapisten çıktığı 1970 yılından itibaren bağımsız bir çalışma başlattı. Bu çalışma büyük ölçüde 1970'li yılların ortalarından itibaren yaygınlaşan İslami uyanışın ve tevhidi bilinçleniş sürecinin ilk habercisi ve teşvikçisi oldu. Özellikle evrensel İslami mücadelenin sözlü ve yazılı birikimlerinden yararlanılan bu çalışmayla bir çok insan; ölçülü ve sistemli düşünmeye, akidevi netliğe, delilli tefekküre, siyasi bilince, inkılabi anlayışa, organizasyon ihtiyacına, fikrin liderliğine önem vermeye; direngen, istikrarlı, sahih ve üretici bir kimliğe sahip olmanın değerini kavramaya başladı.

Özkan, fikri ve siyasi konularda kaleme aldığı bir dizi çalışmasını müstear isimle 1970'li yıllarda yayınladı. O, gerek ders halkalarında ve gerek müstear isimle yayınlanan ve el altından dağıtılan kitap, kitapçık ve broşürlerinde İhvan-ı Müslim, Cemaat-i İslami ve Özellikle Hizbu't-Tahrir hareketlerinin tevhidi çerçevede ortaya koydukları sorgulayıcı ve bilinçlendirici önemli tez ve görüşleri etkili bir şekilde işledi. Kelimeleri kullanma gücü tebliğinde etkin bir söylemi oluşturdu.

1980'li yılların başında daha özgün araştırma ve çabaların ızdırabını çekmeye başladı. 12 Eylül Askeri Rejimi'nin tehditlerine rağmen 1981 yılında arkadaşlarıyla birlikte "İktibas" dergisini çıkardı. 1982'de Isparta'da tutuklandı, 1985'te ise Ankara Siyasi Polisi tarafından gözaltına alınıp 14 gün sorgulandı.

Bu sıkıntılı yıllar, aynı zamanda onun fikri planda kendisini en fazla yenilediği yıllar oldu. Gittikçe çalışmalarının merkezini Kur'an doldurmaya başladı. Vahiy ile vahiy kültürünün ayrıştırılması meselesinin metodolojik boyutunu, yeniden gözden geçirmeye başladı. Yanlış itikadi yaklaşımları, yanlış hadis anlayışını eleştirmesi geleneksel kesimlerce tepkiyle karşılanırken; vahiy karşıtı TC devletine ve rejimine yönelttiği eleştirileri de Türkiye'nin "sağlam güçleri"ni rahatsız etti. Fakat fikri ve siyasi konulardaki yoğunlaşmasıyla ve tebliğ amaçlı çabalarıyla oluşan olumlu etkiyi, yapısal alanda gerçekleştiremedi. Bu konunun nedenleri arasında çoğu muhataplarının zaafları yanında kendi eksikleri de söz konusuydu. Ancak daha büyük zaaf ve eksiklik, yapısal ve düşünsel konularda Türkiye müslümanlarının bilgisizlik ve birikimsizliği idi.

Ercümend Özkan 1989 yılında ağır bir felç geçirdi. Daha sonra iki defa ağır kalp krizi yaşadı. Bedeni dinlenmek istiyordu; ama o durmuyor ömrünün son dilimine pek çok şey sığdırmak istiyordu. 1991 yılında legal bir parti kurma teşebbüsü içinde oldu. Bu projesi bazı yakınları tarafından gerek alt yapı oluşturma ve gerekse katılım sağlama açısından aceleci bir tavır olarak değerlendirildi. Böyle bir gündem, "İslam Partisi" (İP) olarak ifşa edilen daha önceki çalışmalarını legalize etmek için mi oluşturulmuştu; yoksa gayr-i İslami sistem içinde ilkelerden taviz vermeden de bazı araçlardan istifade edilebileceğini ortaya koymak için mi oluşturulmuştu? Bu soruların cevabı anlaşılamadan, söz konusu teşebbüs zaman içinde eridi. TV kanalı kurmak, radyo istasyonu oluşturmak gibi girişimleri de benzer bir aceleciliğin sonucu olarak neticesiz kaldı.

Ercümend Özkan'ın kendi ismiyle İktibas Dergisi'ndeki yazılarından derlenen iki kitabı yayınlandı: "İnanmak ve Yaşamak", "Tasavvuf ve İslam". Ayrıca yayına hazırladığı başka kitap çalışmaları da vardı. Fakat onun en büyük çalışması; sığınmacı, silik ve bulanık haliyle tarihten devralınan bir kimlik taşıyan Türkiye müslümanlarını 1960'lı yıllardan itibaren uyandıran, bilgilendiren ve mücadeleye sevk eden azimli, istikrarlı, sorgulayan, araştıran, sahih bilgiyi önceleyen, açık tavır koyan, kınayıcılardan korkmayan ve direngen tutumunu örneklendirmesi ve yaygınlaştırması oldu. O yaşanılan sorunlar karşısında hazır reçeteler bekleyen bir kimliğin değil, sorunlarla Kitab'ımız arasında bağ kurup, çözüm üretebilecek ve doğruları eylemleştirebilecek bir kimliğin taşıyıcısı ve teşvikçisi oldu. Zaten Kur'an toplumu olma yükümlülüğü taşıyan insanlar için de önemli ve gerekli olan bu tutumu kuşanmak değil miydi?

Onun kişisel özelliklerinden ve isabetsiz görüşlerinden sadır olan hatalarını insan olmanın sınırlılığına bağlıyoruz. Türkiye'de tevhidi uyanış çabalarına büyük emekleri geçmiş kişilerin hatalarını ulu orta eleştirmeyi haklı bulmuyoruz. Söz konusu kişi ve çevrelerin eleştirilmesini; ancak Türkiye'deki tevhidi uyanış ve sorgulama sürecini paylaşan daha yapıcı çözümler peşinde koşan ve sorumluluğu üstlenen kişilerin istişari bir hakkı olarak görüyoruz.

Ve 1960'lı yıllardan beri Kur'ani doğrulara yönelen, muharref din anlayışından kurtulamamış insanları ıslah etmeye çalışan, müslümanlara fikri ve siyasi bilinç ve devrimci bir sorumluluk aşılamaya çalışan değerli mücadele adamı, muvahhid, muslin, inkılapçı insan Ercümend Özkan 23 Ocak 1995 tarihinde dünyaya gözlerini kapadı. Onun için Rabbimizden mağfiret ve rahmet diliyoruz.

MEHMET BOZKURT

Sayın Süleyman Arslantaş merhum Ercümend Özkan hakkında bir yazı yazmamı istediğinde hatıralarım geçmişe, 1950'li yılların son iki senesi ile 1960'lı yıllara taşındı. O zamanlar Merhum Ankara Hukuk Fakültesi'nde talebeydi, derslerin birinde Merhum Mukbil Özyörük; o zamanki Türkiye'nin nüfus sayısı ile mahkemelerde görülen dava dosyalarının, şimdi hatırımda kalmayan miktarları arasında anormal bir oran bulunduğunu, dava dosyası miktarının nüfus sayısına oranla çok daha fazla olduğunu, netice olarak da rejimin ve sistemin bir yerlerinde mutlaka bir hata olduğundan bahsetmiş, bu sözlerin ve o tarihlerde vuku bulan ve birbirini takib eden olayların şok tesiri altında kaldı Ercümend. Yeni arayışlar içerisine girdi.

Ve Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesinde savunmasında şöyle diyordu*:

"Marksizm ve liberalizmin insanları fikri ve menfi sefalete götürdüğüne, insanlar arasında bu yolla ahenkli bir nizam kurmaya imkan olmadığına kanaat getirdiğini, İslam dini esaslarının bin seneyi geçen devlet ve millet hayatındaki uygulamada insanları saadete götürdüğüne inandığım, İslam devletinin, kurulacak İslam rejiminin faydalı olacağına inandığım, bu uğurda her mücadeleye katılacağını, yüz seneye mahkum olsa dahi çıkınca yine çalışacağını, bu fikri benimsediğini, nizam olarak tahakkuku için çalıştığını, halk arasında İslami akidelerin devlet nizamında yer alması lüzumunu telkin ile faaliyet gösterdiğini,...."

Mahkemedeki savunmasında "Marksizmin ve Liberalizmin insanları fikri ve menfi sefalete götürdüğü... kanaatinde olduğunu" ifade etmişti. Batının görüş tarzı; dini hayattan ayırma esasına dayanır. Bu, Liberalizmin fikri temeli ve akidesidir. İnsan fıtratında mevcut, düzen sahibi yaratıcıya, ihtiyacı reddetmek demektir; Allah'ın "Rab" sıfatını kabul etmemektir, Marksizm'in görüş tarzı ise madde üzerine isnat eder; akıl üzerine bina edilmez. Akıl üzerine bina edilmeyen ve insan yaratılışına uygun olmayan fikri temeller (görüş tarzları) batıl olduğundan Merhum Ercümend Özkan Marksizm ve Liberalizm'in insanları sefalete götürdüğü kanaatine varmıştır.

"İslam dini esaslarının bin seneyi geçen devlet ve millet hayatındaki uygulamasında insanları saadete götürdüğüne inandım" sözleri de savunmasındaki ifadesidir. Allah (c.c)'ın Rabbü'l- alemin olduğuna inanıyordu. Rasulü Muhammed (s) ve kitabı Kur'an'dı İslam dinini ecdadından sadece miras olarak almamıştı. Allah (c.c)'ın varlığına ve Kur'an'ın da Allah kelamı olduğuna ve Muhammed (s)'in de Allah'ın rasulü olduğuna akli metodla ulaşmış ve inanmıştı. Yalnız nakli olarak değil.

Kadere inanıyordu; yerde ve gökte mevcut olan her şeyin Allah'ın takdiriyle var olduğuna ve Allah'ın katında tescil edildiğine, varlık dünyasında Allah'ın takdiri ve tescili tahakkuk etmeyen hiç bir şeyin bulunmadığına, her şeyin var olabilmesi için Allah'ın onları takdir ve tescil etmesi gerektiğine kati olarak inanıyordu. Çünkü Allah'ın kitabı Kur'an'da varid olan ayetlerin ve hadislerin ifade ettiği mana budur.

Rızkı takdir edenin de Allah (c.c) olduğuna inanıyordu. Rızkın Allah (c.c) tarafından verildiği, rızk verenin kul olmadığı kesin olarak Kur'an'da ayetlerle belirtilmiştir. Yani razık (rızk veren) kul değil Allah Tealadır. Buna da kati olarak inanıyordu.

Rızk meselesi gibi öldüren ve diriltenin de yalnız Allah-u Teala olduğuna inanıyordu. Hayat ve ölüm Allah-u Tealanın elindedir. Ayetlerde Allah-u Teala ölüm sebebinin, ecelin sona ermesi olduğunu, öldürenin kendisi olduğunu bize haber vermiştir. Kalp hastası idi, kalp damarlarının parça parça olduğunu, tabiblerin tavsiyesine uyarak hareketsiz yaşaması lazım geldiğini bildiği halde ecele meydan okudu, bu meydan okuma inancından ileri geliyordu.

Allah-u Teala'ya tüm hakkıyla tevekkül etmişti. Savunmasında "Kurulacak İslam rejiminin faydalı olacağına inandığını, bu uğurda her mücadeleye katılacağını, yüz seneye mahkum olsa dahi çıkınca yine çalışacağını, bu fikri benimsediğini...." söylüyordu.

Burada şu sözleri almaktan kendimi tutamayacağım:

"Hayatın cehennemi içine girenler, insanlar arasında en yüksek derecede yaratılmış olanlardır. Diğerleri ateşin kenarında durarak ellerini ısıtırlar."

Diğerleri gibi ateşin kenarında ellerini ısıtarak ve ısındığında da ellerini cebine sokarak irfan aramadı. O, ateşin içindeydi.

Allah sana rahmet eylesin Ercümend.

* T.C. Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 967/263 esas numaralı dosya ve 968/165 numaralı kararı. Sahife: 60

MEHMET SAİD SAHİPOĞLU

Ben Ankara İlahiyat Fakültesinde 1954-58 senelerinde okudum. Ercümend Bey'i asistanlığım zamanında gördüğümü tahmin ediyorum. Çünkü kendisi fakülteye gelir giderdi. Kendisinin ilahiyat tahsili olmamasına rağmen İşlami ilimlere fevkalade yakınlığı vardı. İçinde taşıdığı İslam'a hizmet aşkından dolayı ilahiyat çevrelerinin bulunduğu yerlere girer çıkardı. Kendisini o senelerde pek sevmiş olduğum halde nadir görüşebilmiş olmam, büyük bir talihsizlik benim için. Yani buluşabildiğimiz anlar pek nadir oldu. Kısa devrelerde, kendisi gelip görüşme imkanı yarattı. Ben araştırma yapmak için kütüphaneme çekilmiş olduğumdan kendisini ziyaret edemiyordum.

Merhum Ercümend Bey'in bizlere karşı derin bir sevgisi vardı. Çünkü karşılıklı olarak dinimize milletimize hizmet aşkıyla doluyduk. Bizlerin yazılar yazmamızı, bol bol konferanslara katılmamızı arzu ederdi. Benim araştırma faaliyetlerim sebebiyle, bu faaliyetleri aksatmamdan dolayı bazı ağır eleştirilerine maruz kaldım.

Maalesef kendi dergisinde hiçbir yazım çıkmadı. Fakat bir ramazan günü zannediyorum, arkadaşlar yollamış evimde Sünnet mevzuunda bir söyleşide bulunduk. Onu yayınlamıştı.

Ercümend Bey benim için, İslam'ı aktüel olarak hayata geçirebilme sevdalısı bir mücahiddi. Fevkalade temiz kalpliydi. Kalbi de İslam'a hizmet aşkıyla doluydu. Klasik bir ilahiyat tahsili görmediği halde Türkçe eserlerden bilebildiği Türkçe yayınlardan istifade ederek bilhassa Türkiyemizde yerleşmiş bulunan bir takım hurafelere karşı çıkmayı vazife edinmişti. Hiç kimseden korkusu, pervası yoktu. Tek korkusu Allah'tı. Allah'ın dinini herkese karşı mücadele ederek hakim kılmayı hedef edinmişti.

Memleketimizde son zamanlarda birtakım kimselerin peygamberlik gibi birtakım misyonlara sahip çıktığını görünce neredeyse deli olacaktı. Hatta o İslam aşkının neticesinde bu sapık düşünceleri, düzelttirebilme gayesiyle, Diyanet'e bile müracaatta bulundu. Kendisini peygamber addeden, kendine vahiyler geldiğini iddia eden bir zatın, "Vahiyler" kitabının değerlendirmesini Diyanet'ten alabilmek, Ercümend merhumun sayesinde olabilmiştir. O sayede Diyanet'in kanaatini Türkiye öğrenebilmiştir.

O'nunla benim, birleştiğimiz nokta, etrafımızda gördüğümüz İslam adına ortaya çıkan hurafelerle mücadele etmekti.

Ben bu hurafelerin menşelerini tesbit edip, gerçek İslami değerlerle onları izale gayesi içindeydim. Dolayısıyla klasik İslami eserleri okumaya ağırlık verdim. Ercümend Bey ise bir hayat adamıydı, bir toplum adamıydı. Etrafıyla meşgul olma durumundaydı. Bizim gibi kütüphanelere kapanıp, klasik Arapça eserleri tetkik etmeye müsait değildi. Belki de o tahsili görmediği içindir ki kendisine bu yolu seçmiş, bu tutumu takınmıştır. Fakat benim yaptığım bu çalışmalardan kendisinin haberi vardı. Onları okumak istiyordu. Herkesin de okumasını istiyordu. Herkesin okuması bu eserlerin basılması ile kabildi. Fakat ben daha fazla araştırma yapabilme düşüncesiyle, bunların hemen basımına taraftar olmadım.

Bu hurafelere karşı hem Kur'an düşüncesini, hem peygamberin düşüncesini ortaya koymak gerekiyordu. Bu incelemelerin neticesi pek çok alimin hatalı düşüncelerinin de tabiatıyla düzeltilme imkanı olacaktı. Ercümend Bey bunları okumuş, ne olursun derdi, bunları bizim dergide bahis bahis yaz, bunlara çok ihtiyaç var. Ben hep inşaallah diye geçiştirmeye çalıştım. Çünkü daha çok araştırma yapmak daha az hatalı incelemeler ortaya çıkarmak endişesiyle bu yolu tuttum. Keşke onun sağlığında bir kaç yazı yazabilseydim. Dergisinde yayınlayabilmiş olsaydım. Tabii şimdi esef etmenin anlamı yok.

Ercümend Bey'le ben, maalesef fazla bir arada olamadım. Uzaktan haberleşiyorduk, nasılsın, iyimisin... Yani bir-iki defa ancak gidebilmişimdir idaresine bütün otuz sene içerisinde. Fakat o fevkalade canlı bir yapıya sahipti. Seriu'l infial denilen bir zattı. Haksızlık karşısında durması mümkün değildi.

Hiç unutmuyorum, sanıyorum 1982'lerde idi, Tahran'da bulundum. Biz üniversitenin vazifelendirmesi ile Tahran'a gitmiştik. O sırada İran İnkılabı'nın üçüncü sene-i devriyesi imiş, o vesile ile Ercümend Beyler de Tahran'a gelmişler, biz de buluşmuş olduk. O sırada orada bulunan Lübnan'dan gelmiş bir Şii gazeteci benimle mülakat yapmak istedi. Ben peki, yapalım dedim. Önce hangi mevzular üzerinde konuşacağımızı tesbit edelim, sonra teybe kaydedebilirsiniz dedim. Peki dedi, hemen Velayet-i Fakih meselesini, Mehdi meselesini açtı. Ben yoktur dedim. Kısacası sizin bu akidenin peşinden koşmanızın alemi yok demek istedim. Benden bu cevabı alınca gazeteci çok bozuldu. Nasıl olur dedi, sizin dini kitaplarınızda da var Mehdi inancı dedi. Ben de karşılık olarak, Mehdiliğin bizim Sünni kitaplarda da olması bir şey ifade etmez, mühim olan Kur'an-ı Kerim'de bulunmasıdır ve Kur'an-ı Kerim'in desteklediği hadisler bizim için muteberdir deyince Ercümend merhum, gazeteciye hitaben doğrudur dedi. Mehdilik de neymiş, böyle bir şey yoktur diye orada feveranda bulundu. Onun o halini hala canlı olarak yaşıyorum. Sağolsun hiçbir zaman, böyle inanmadığı noktalarda görüş beyan edenlere tahammül edemezdi. Onları hemen düzeltmek isterdi. Onların da kendisi gibi düşünmesini isterdi veya kendisinin hatası varsa orada söylensin, düzeltilsin isterdi. Görüşlere, fikirlere her zaman açıktı Ercümend Bey... Ama kendi görüşlerini de hiçbir şeyden korkmadan, perva etmeden söylemede nadir adamlardan birisiydi. Allah rahmet eylesin. Son zamanlarda hiç görüşemedik. Ölümünü duyunca çok müteessir oldum, sağlığında yapamadığım iade-i ziyareti bari cenazesinde yerine getireyim diyerek, toplantımızı bırakarak cenaze namazına gittim. Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı cennet olsun: Onun bıraktığı mücadelesini geride bıraktıklarının devam ettirmesine imkan bulunsun. Cenab-ı Hakk'tan niyazım budur.

SÜLEYMAN ARSLANTAŞ

Doğrusu Ercümend Bey'i yazmayı hiç düşünmemiştim. Hele hele ölümünün ardından hiç...

Ankara'da yerel bir radyoda konuşmam vardı, galiba biraz da uzadı, işyerime döndüğümde oğlum Mahmut Said titrek bir sesle: "Baba! " dedi ve ardından "Ercümend amcam rahatsızlanmış." "Oğlum yoksa ciddi bir şey mi var" diye sorduğumda Mahmud'un sessizliği her şeyi açıklıyordu. Ve 25 yıllık kesintisiz bir dostluk bu dünya hayatı için noktalanıyordu. Evet kesintisiz bir dostluk ama yer- yer kırgınlıkların yaşanmadığı değil.

Hey gidi yirmi beş yıl neler sığdırdık o çeyrek asra ve belki de daha neler sığdırabilirdik. Takdir bu, rıza göstereceğiz ve gösteriyoruz da elhamdülillah...

Ercümend ağabeyle olan ilişkilerimizin akidevi, fikri, siyasi boyutu bir yana, ama bir cümleyle özetlemek gerekirse O'nunla olan ilişkilerimizde karşılıklı olarak sevinç ve kederlerimize iştirakta kusur etmedik. Her ikimiz de mutlaka keder ve sevinçlerimizi paylaştık.

Dostluğumuz birbirlerimizin doğruları ile birlikte yanlışlarımızı da onaylamaktan geçmiyordu. Elbette beşer olarak O'nun da benimde yanlışlarımız oluyordu. Müştereken aldığımız İslami kültür, doğrularımızı tasdike, yanlışlarımızı tenkide götürüyordu bizleri. Zaman zaman tenkidlerimizin dozajı artıyordu, üçüncü şahıslar bunun bir küskünlüğe dönüştüğünü düşünmeye başladıklarında birbirimizi arar, birlikte yemeğe çıkmayı kararlaştırırdık. Yine bir defasında böyle bir görüntü hasıl olmuştu ve hatta "2000'e Doğru" dergisi "Ercümend Özkan'la Süleyman Arslantaş'ın arası açıldı" diye yazmıştı. İşte böyle bir zamanda yine mutad yemek yeme eylemimizi gerçekleştirdik. Yemekten sonra da: "Gel Süleyman şu bulvarda biraz gezelim, gezelim de aramızın sıkı olduğunu görsünler" demişti.

Yirmibeş yıllık önemli bir zaman dilimi içerisinde çok önemli günler, aylar yıllar geçirdik. Müştereken yurt içi, yurt dışı bir yığın seyahatlerimiz oldu. Birbirimize bağırdığımız, güldüğümüz, ağladığımız anlar yaşadık. Çok sıkıntılı anlarımızda dertleşmek için dedikodudan uzak mahalleri seçmeye özen gösterirdik. Biliyor musunuz Ercümend ağabeyle ben en çok dertleşmemizi mezarlıkta yapardık. İkimizin de gerekçesi belli idi; bizler ölülere güveniyorduk çünkü onların ayyaşı, münkiri, mü'mini, muhsini dedikodu yapmıyorlardı. Mezar dedikodu yapmayan insanlarla doluydu çünkü. Her neyse sanıyorum buradan yazmamız gereken hatıralarımızdan çok O'nun fikri boyutunu anlatmak olmalı. Ama onu da bu satırlara sığdıramam doğrusu. Zira dopdolu, fikirle yoğrulmuş yaklaşık onaltı yılı dolu olan, son dokuz yılı inkıtalı ve fakat ikili ilişkiler ve dostluk açısından boş olmayan bir yirmibeş yılı bir dergi bünyesinde anlatmam zor olur...

Nasıl Tanıdım?

1970'Ierin başıydı. Hapishaneden yeni çıkmıştı, Kızılay'da Musa Ağabey'in küçük fakat verimli saatçi dükkanında hararetli bir tartışma sürüyordu. Genç yakışıklı biraz da şişman birisi hilafetten, halifeden, İslam'ın siyasi boyutundan bahsediyordu. Tartışma tam da noktalanmadan genç adam selam vererek hızla dükkandan dışarı çıktı. Benim kafam da doğrusu karışmıştı. Zira az önce kapıyı hızla vurup giden adam söylediği her söze önce Kur'an'dan, sonra sünnetten ve daha sonra da sahabe hayatından örnekler ortaya koyuyordu. İş bununla da kalmıyor günün siyasi boyutunu, fikri boyutunu da sergiliyordu. Tabii o zamanlar bizler de harıl harıl Seyyid Kutup, Mevdudi, Malik b. Nebi, Ebu Zehra ve benzerlerini okuyorduk, sadece okumakla kalmıyor, okuduğumuz her kitabın mutlaka özetini de çıkarıyor ve o özeti muhtelif platformlarda okumayanlara tanıtıyorduk. Ama doğrusu bizde oluşan akidevi, fikri yapının siyasi bir eksikliğini fark edemiyorduk. Belki de okuduklarımızı bir kültür boyutunda algılıyorduk. Ercümend Bey'i Musa Ağabey'in dükkanında dinledikten sonra yitiğini bulmuş insanın sevindiği gibi içimi bir sevinç kapladı. Ve hemen Musa Ağabey'e sordum :"Kim bu Müslüman?" Musa Ağabey bana teferruatlıca anlattı. Ben de o anlattıkça 1967 yılını hatırladım. O'nun Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki savunmasını hatırladım, Yani o meşhur; "İslam devletinin, kurulacak İslam rejiminin faydalı olacağına inandığını, bu uğurda her mücadeleye katılacağını, yüz seneye mahkum olsa dahi çıkınca yine çalışacağını..." ifade ettiği ifadelerini hatırladım.

Saatçi dükkanındaki tanımam bana eksikliğimi fark ettirdi. Yani İslam akidesi, düşüncesi, ameli, siyaseti ile bir bütündür gerçeğini. Tabiri caizse noksanlarımızı tamamlayabileceğimizi bir insan intibaını ilk çırpıda ortaya koydu. Çok kısa bir zaman sonra İhsan kardeşle Kızılay'daki iş merkezine gittik. Tanışmamız netleşti. O gün kendisini dobra dobra ortaya koydu. Hatırladığım kadarıyla o günkü konuşmamızın özeti şöyleydi; "İslam insanı iki cihanda aziz etmek için indirilmiş bir dindir. O'nun inanç sistemi de, fıkhı, siyasi sistemi de birbirinden kopmaz bir bütündür, İslam ya hep alınır, ya da bırakılır. Kur'an'a, sünnete dayanmayan bir görüş dini değildir, olamaz da. Ben İslam'ın akidesi kadar, siyasetine de önem veririm. Evet, bende oluşan bu fikirler Hizbu't- Tahrir'dendir. Ben bu fikirlere aynen katılıyorum. Ancak teşkilat boyutu, hizbi boyutu itibarıyla dokuz talakla bu teşkilattan ayrıldım, fikirlerini benimsememin ötesinde onlarla hiç bir ilgim ve alakam yoktur"

İlk görüşmemiz böyle oldu. O gün konuştuklarımızdan önemle altını çizdiklerim bunlar. Belki O'nu bugünü ile özdeşleştirmede yardımcı olur diye düşünüyorum. Ve sonra dostluğumuz gelişti, müşterek dostlarımız arttı. Birlikte hayırlı günler geçirdik. Çok dostlar edindik. Zaten cenazesindeki eskimeyen ve Türkiye'nin muhtelif yerlerinden gelen dostlar da; "ayrılsak da beraberiz" demiyorlar mıydı?

Cenazesindeki Dostlar Niçin Sağlığında Bir Arada Değillerdi?

Ercümend Bey'in hapishaneden çıktıktan sonraki hayatına baktığımızda üç önemli safha görürüz. Bunlardan birincisi ve en önemli olanı 1970-1981 yılları arasıdır. İkincisi 1981-87 arası, sonuncusu da 1987'den ölümüne kadar olan safha.

Aslında bu üç safhayı başlı başına yazmayı çok isterim. Şayet Allah ömür verirse de yazacağım inşaallah. Ancak bu safhaları kısa kısa da olsa özetlememde yarar var. İlk safha (1970-81) tamamen fikri çalışma safhasıdır. Vitrin boyutu olmayan, içe yönelik eğitim ağırlıklı bir safha. Bu dönemde ilgilenilen arkadaşlarda aranılan vasıflar özetle Hz. Peygamber (a.s)'in Mekke döneminde ilk başlarda ilgilendiği insanlarda aradığı vasıfların aynısı idi. Yani akliyetinin yerinde olması ve ihanet kabiliyetinin bulunmaması. Bu safhada hem fikri kalite hem de insan kalitesi oldukça yüksektir. Ercümend Bey bu safhada: "Akıllı insan başkalarının akıllarından istifade eden insandır." sözü ile amel eden bir durumdadır. Yani tekil akıl değil, kollektif akıl hakimiyeti vardır bu safhada. Fikir adına ne üretilmişse bu safhada üretildi.

İkinci safha (1981-87) ilk safhada üretilen ve belirli çevrede tedavülde bulunan fikrin, geniş çevrelere yayılmasının başlatıldığı safha ki; bunu da Hz. Peygamber 'in hayatındaki karşılığı "kitleleşme"dir, Bu safhanın başlatılması için uzun uzun istişareler yapıldı, günlerce, aylarca tartışıldı. Hatta kendisiyle bu konuyu düşünmek konuşmak için Mersin/ Erdemli'de on gün karavan hayatı yaşadık. Sonuçta muhtelif dost ve kardeşlerin de müsbet kanaatlarıyla İKTİBAS Dergisi'nin çıkmasına karar verdik. Ve dergi kollektif bir çalışmanın ürünü olarak 1981'in başında yayın hayatına başladı. 1980'lerin ortalarına kadar kollektif aklın ürünü olarak okuyuculara mesajlarını ulaştırdı. Fakat dergi popülaritesini artırdıkça bizler 1980 öncesi kalitemizi kaybediyorduk. Ve fikrin akışı tekil boyuta doğru olmaya başlamıştı. İnsanlar fikirlerini övmekle, şahısları övmeyi birbirine karıştırır hale gelmişlerdi. Bu durum özgün olmayan bir takım yakın çevre oluşumunu da beraberinde getiriyordu. Benim gibi işin mutfağına vakıf dostlar teker teker dökülmeye ya da sesiz de olsa tavır almaya başlıyorlardı. Öyle bir gün geldi ki Ercümend Bey'in doğrularına evet, yanlışlarına hayır diyenler horlanmaya başlandı ve doğrularına da, yanlışlarına da evet diyen bir tabaka oluşuverdi.

İşte bu ikinci safhanın en önemli boyutlarından birisi yukarıdaki değişim. Bu değişim Ercümend Bey'in teşebbüslerinde de geçerli oldu. Ve yanlış teşebbüsler üçüncü safhayı başlattı.

Üçüncü Safha (1987-95) Ercümend Bey'in dizgi makinası alması ile başladı. Yanlış bir karar sonucu alınan dizgi makinası O'nun sağlığında ve titizlikle üzerinde durduğu borç ödeme taahhütlerinde aksamalara neden oldu. O ise bunu hazmedemiyordu. Ve sonunda felç geçirdi. Sonra siyasi parti kurma teşebbüsünde bulundu. Dizgi de olduğu gibi bu teşebbüsüne de şiddetle karşı çıktım. Zaten ilk kez 1973'te açmıştı bu konuyu, o zaman da muhalefet etmiştim. Bu son seferinde de muhalefet ettim. Çünkü olayın Ercümend Bey'in kişiliği ile hiçbir tutarlı boyutu yoktu. Ama ne var ki mukteseb kültüründe "kitleselleşme"den sonra siyasileşme ve devletleşme geliyordu. Sonuçta parti kurma teşebbüsü de gerçekleşmedi. Bu da sağlığını bozdu. Ardından televizyon kurma işi başladı yine yakınında bulunanlar bırakınız caydırmayı bilakis destek oldular. Oysa olayın hiçbir alt yapısı yoktu, hayali rakamlar, hayali programlar ve hayali seyirciden oluşan bir teşebbüs. Sonuçta televizyon da sonuçsuz kaldı. Ve bir şey sonuçsuz kalmadı. O da sağlığının bozulma süreci. Bu son safhadaki üç teşebbüs ki, benim şahsen bir dost olarak şiddetle muhalefet ettiğim hususlardır. Ercümend Bey'in, tabiri caizse katili oldu. Benim gibi Eflatun gibi dostlarının caydırıcılığı para etmedi. Ne yapalım takdir böyleymiş...

Kısaca Mücadele Boyutu

Ercümend Ağabey iki hususu hayatında ön plana çıkarttı. Bunlardan biricisi Kur'an'a dayalı din anlayışı ki: Sünnet Kur'an'ın yaşanmasının olmazsa olmaz cinsinden bir gerekliliği idi. İkincisi de dinin dünyaya tatbiki için gönderilmiş olduğu, bu yüzden de O'nun (İslam'ın) siyasi boyutunun ihmal edilemeyeceği hususudur. İlkindeki mesajları ile geleneksel kesimi karşısına aldı. İkincisinde rejimi karşısına aldı. Sonuçta 57 yıllık bir ömür iki cephe ile mücadele ederek ve "cürm-ü meşhut" olarak noktalandı.

Allah sana rahmet etsin.

ATASOY MÜFTÜOĞLU

Türkiye'de kendisini Müslüman olarak tanımlayan geniş kesimleri içerisine alan bir uyanış yaşanmadı. Tevhidi dünya görüşü, düşünsel/ kültürel/entellektüel ve siyasal bir güç olarak inşa edilemedi. İslami uyanış bütüncül bir boyut taşımıyor.

Bugün maalesef, İslam genel olarak insanın içsel davranışlarına yönelik kurallar olarak değerlendirilebiliyor. İslam adına duygusal bir zemin üzerinde savunmacı ve nostaljik bir dil kullanılıyor. Günümüzde yaşatılan İslam kültürü kendisini geçmişle yüceltiyor, günümüz gerçeklerini kuşatamıyor. İslami ibadet hayatı, törensel bir gerçeklik şeklinde varlığını sürdürüyor.

Gelenekçi, görenekçi, muhafazakar akımlar, mensuplarını her durumda bütünüyle pasif/ etkisiz/ sessiz bireyler haline getiriyor. Türkiye'de olduğu gibi, otoriter rejimler, güçlerini kamusal sorumluluk ve bilincini yitirmiş bireylerden oluşan toplumlardan alıyor. Geleneksel anlayış dinin yalnızca gizemci boyutuyla ilgileniyor. İslami akımlar daha çok manevi süreçler halinde varlık belirtiyor.

İslami söylem Kur'an'a ve sünnete değil, tarihe ve geleneğe dayanıyor. İslami değişim/ dönüşüm arayışları statükocu cemaatler tarafından nötralize edilebiliyor. İslam toplumlarında içtihad kavram ve kurumunun ortadan kaldırılmasıyla birlikte katı/ donmuş bir muhafazakarlık, uyulması zorunlu bir gelenek haline gelmiştir. Bu gelenek nedeniyledir ki; Türkiye'de egemen İslami anlayış uzlaştırmacılığı meşrulaştırmıştır.

Gelenekçi din ve kültür anlayışı bugünü ve geleceği kısıtlamaktadır. Gelenekçi din anlayışı, gelenekçi İslami akımlar, İslami olmayan unsurları da içermektedir. Devletçilik, ulusçuluk, vatancılık vb. gibi.

Merhum Ercümend Özkan'ın mücadelesi yukarıdan beri sözünü ettiğim inanç/ düşünce/ kültür iklimi içerisinde yükseldi. Ercümend Özkan, her türlü dogmatizmin kurumsallaştığı bir toplumda dogmatizmle savaşa öncelik veren bir yol üzerindeydi. Merhum'un son derece hareketli/ renkli/coşkulu kendine özgü bir tarzı, tavrı, yöntemi ve alanı vardı.

Kitleler üzerinde hipnotik bir etki yapan hamasi söylem; statükoyu koruyan, savunan, temsil eden sözde İslami anlayışlar, metafizik ütopyalara dayalı cemaat yapıları ve bunların etkinlikleri; politik bilinçten yoksun ütopik amaçlı yönelişler; İktibas Dergisi'nin hemen her sayısında sorgulanıyor ve bu bakış açılarıyla açık bir şekilde hesaplaşılıyordu.

Ercümend Özkan safsatalarla engellenen bir din anlayışı karşısında içtenlikli bir arındırıcı sorumluluğu taşıyordu. Merhum, tarihsel/ geleneksel/ yerel anlamların yerine Kur'ani anlamları koymaya çalışıyordu. Gerek İslami kavramları, gerekse modern kavramları Kur'an ışığında yeniden inceleme uğraşı içerisindeydi. Merhum, içerikleri boşalan ve erozyona uğrayan kavramları yeniden yorumlamaya çalıştı.

Ercümend Özkan, tavırsızlık/ kayıtsızlık/ sorumsuzluk/ teslimiyetçilik/ pasifizim/ bağnazlık/ mantıksızlık/ slogancılık/ uyuşukluk ve hoşgörüsüzlüğü bir tür "ahlak" haline getiren dini çevreler karşısında onurlu ve bilinçli bir kişiliğin temsilcisi olarak yaşadı.

Ercümend Özkan geçmişi değil, günümüzü yaşadı. Toplumsal düzen ve siyasetle ilgilenmeyi zorunlu sayan bir anlayışın ifadesi olmaya çalıştı.

Merhum Ercümend Özkan, özellikle sünnet, tasavvuf, hikmet, irfan vb. gibi konularda kullandığı spekülatif ve kışkırtıcı dil ve yorumlar nedeniyle Müslüman camia içerisinde kimi rahatsızlıklara/ kırgınlıklara/ kızgınlıklara da neden oldu. Zaman zaman öncelikli/ önemli ve hayati olmayan kimi konular etrafında da gereksiz sayılabilecek bazı tartışmaları gündeme getirdi. İslami temelleri yıkılmış bir toplumda, teknikleri ve yöntemleri tartışmak sağlıklı sonuçlar doğurmuyor.

Ercümend Özkan'ın söyleminde, Şeriat'ın tanımladığı dışsal ve içsel boyutlar arasındaki denge, ısrarlı bir şekilde dışsal boyutlar öne çıkarılarak bozuldu.

Kendisi için rahmet ve mağfiret niyaz ediyorum.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 48 - Mart 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • İhanetin Varisi: Kral Hüseyin -103 Şubat 2015 Salı 21:09
  • Seyyid Kutub'un Düşüncesinin Gelişimi31 Ocak 2015 Cumartesi 00:59
  • Hasan El-Benna’nın Siyasi Düşüncesi -229 Ocak 2015 Perşembe 23:43
  • Hasan el-Benna’nın Siyasi Düşüncesi -128 Ocak 2015 Çarşamba 22:59
  • Hasan El-Benna25 Ocak 2015 Pazar 00:56
  • Mevlana Ebu'l Kelam Azad23 Ocak 2015 Cuma 19:59
  • M. Reşid Rıza -Dopdolu Bir Yaşamın Tarihi-22 Ocak 2015 Perşembe 16:56
  • Abbas (Hz. Peygamberin Amcası)22 Ocak 2015 Perşembe 15:11
  • Abbâd b. Süleyman Es-Saymeri22 Ocak 2015 Perşembe 14:26
  • Muhammed Abduh -322 Ocak 2015 Perşembe 09:03