Filistin Mücadelesinin Anlamı ve Seyri

Rıdvan Kaya

Dünya siyasetinin en önemli çatışma alanı şüphesiz Orta Doğu'dur. Dünya siyasetine egemen olma iddiasındaki güçlerin bu iddialarını ancak Orta Doğu üzerindeki hakimiyetleri oranında pratize edebildikleri, diğer bir anlatımla dünya siyasetinde belirleyici olmanın vazgeçilmez koşulunun Orta Doğu'da hakim olmaktan geçtiği tarihi bir gerçektir. Günümüz dünyası için de aynen geçerli olan bu durum Orta Doğu sorununu dünya siyasetinin kilit noktası kılmaktadır. Bu çerçevede, Orta Doğu sorununun dünya siyaseti içindeki yeri ne ise, Filistin sorununun Orta Doğu içindeki yeri de ona tekabül eder. Yüzyıllık geçmişiyle Filistin sorunu Orta Doğu sorununun bir aynası, bir hülasası mesabesindedir. Kısaca Filistin sorunu Orta Doğu'nun kilit sorunudur.

Müslümanlar Filistin sorununu; ne 5-6 milyon nüfuslu bir halkın ulusal kurtuluş mücadelesine, ne toplam 27.000 km2’lik bir alanda süren bir toprak kavgasına, ne de sıradan bir uluslararası hukuk ihlaline indirgeyemezler. Filistin sorununu doğru anlayabilmek, ancak ait olduğu Orta Doğu çerçevesinde Filistin mücadelesinin tarihi, ideolojik ve siyasi konumunu doğru anlamakla mümkün olabilir. Aynı zamanda Filistin sorununu doğru anlamak, Orta Doğu ve İslam dünyasının mevcut halini ve kurtuluşunun yolunu doğru anlamaktır.

Filistin sorunu, özünde iki ayrı dinin, iki ayrı medeniyetin çatışmasıdır.1 Müslümanların ilk kıblesi Kudüs-ü Şerifi bağrında bulunduran bu topraklar tarih boyunca yabancı unsurların saldırılarına uğramıştır. Orta Çağ'da yaklaşık ikiyüz yıl boyunca süren Haçlı Seferleri bu saldırıların en başat örneğidir. Aradan geçen yüzyıllardan sonra I. Dünya Savaşı sırasında bu toprakların Batılı sömürgeci güçlerin işgaline uğraması, II. Dünya Savaşı ertesinde de aynı güçlerce bu topraklar üzerinde İsrail'in kurdurulması, Orta Çağ'da kapandığı varsayılan Haçlı Seferleri'nin kapanmadığının açık bir kanıtı olmuştur.

Doğu ile Batı arasındaki tarihi çatışmanın günümüze uzanan somut bir yansıması olan Filistin sorunu yalnızca iki ayrı dinin, iki ayrı medeniyetin çatışmasını simgelemekle kalmamaktadır. Filistin sorunu aynı zamanda İslam dünyasının sömürgecilik karşısında iki asırdan öteye uzanan gerilemesini ve kuşatılmışlığını da simgelemektedir. Batı emperyalizminin Orta Doğu'ya yönelik klasik sömürgeci, açık işgalci ve katliamcı siyasetinin en belirgin ve dolaysız örneğini oluşturan Filistin sorunu, bu yönüyle İslam dünyası üzerindeki emperyalist tahakkümün de en açık göstergesidir.

Filistin'in Sömürgeleştirilme Tarihi

Siyasi Siyonizmin babası kabul edilen Theodor Herzl'in, 1897 Şubat'ında İsviçre'nin Basel kentinde topladığı Dünya Siyonist Örgütü'nün ilk kongresi temel hedefini "Filistin'de bir Yahudi devleti" olarak belirlemişti. Bununla birlikte bu tarihe gelene dek siyasi siyonistler için Filistin'in özel bir öneminin bulunmadığı bilinmektedir. 1880'li yılların başından itibaren "milli bir yahudi devleti" fikri için harekete geçen Siyonistlerin ideallerini gerçekleştirmek için Arjantin veya Afrika'nın herhangi bir bölgesi ve daha çok da Uganda üzerinde tartıştıkları görülmektedir.2 Süreç içinde Siyonistlerin herhangi bir ülke değil de, Filistin üzerinde odaklanmalarının ardındaki asıl belirleyici, çokça iddia edildiği gibi, Filistin'in, Kutsal Kitab'ın vaadettiği bir ülke olması değil, emperyalizmin Orta Doğu'ya ilişkin politikaları ve çıkarları olmuştur.

Daha 1895 yılında yazdığı Yahudi Devleti adlı kitabında Theodor Herzl'in şu sözleri, Arap ve İslam dünyasının kalbinde Batı'nın bir ileri karakolu, bir mızrak ucu fonksiyonunu üstlenecek olan Siyonist İsrail devletinin konumunu, bu devletin kurulmasından yaklaşık yarım yüzyıl önce ortaya koyuyordu:

Biz orada Avrupalılar için, Asya'ya karşı bir kale burcu ve aynı zamanda uygarlığın barbarlığa karşı ileri karakolu olacağız.3

Herzl'in fikir babalığı yaptığı Siyonist devlete biçtiği misyon, dönemin süper gücü olan İngiliz emperyalizminin çıkarlarıyla mutlak bir uyum içindeydi. Daha 1907 yılında Londra'da toplanan Britanya Sömürgeler Konferansı'nda ulaşılan şu sonuç, İngiliz emperyalizminin Filistin'i Siyonistlere peşkeş çekmesinin gerisinde yatan hesabı gözler önüne sermektedir;

Süveyş Kanalı'nın yakınında Eski Dünya'yı Avrupa'ya bağlayacak yabancı ama güçlü, bölge halkına düşman, ama Avrupa'ya ve çıkarlarına dostane bir gücü meydana getirecek bir köprünün kurulması pratik olup ileri sürülen önerilerin acil olarak uygulanmasını gerektirmektedir.4

Emperyalist-siyonist ittifakının niçin özellikle Filistin'i seçtiği yine, Dünya Yahudi Kongresi Başkanı Dr. Nahum Goldman'in 1947 yılında Kanada'nın Montreal kentinde yaptığı şu açıklamada çok açık bir biçimde görülebilmektedir:

Yahudiler bir Yahudi anayurdunun kurulması için Uganda'yı, Madagaskar'ı ya da başka yerleri elde edebilirlerdi; kesin olarak Filistin'den başka bir yeri istemediler. Filistin'in dini öneminden, Ölü Deniz sularından buharlaşma yoluyla beş milyon trilyon değerinde metaloid ve toz halinde metal elde edileceğinden, Filistin toprak altının Amerika kıtasının tüm rezervlerinin toplamından yirmi misli fazla petrol ihtiva ettiğinden ötürü değil; Filistin'in Avrupa, Asya ve Afrika arasında bir kavşak noktası olmasından, Filistin'in dünyada siyasi hakimiyetin gerçek merkezi olmasından, dünya hakimiyeti için stratejik bir askeri merkez olmasından ötürü.5

I. Dünya Savaşı'ndan galip çıkan dönemin iki büyük gücü İngiltere ve Fransa'nın Orta Doğu'yu aralarında daha savaş sırasında, 1916 yılında imzaladıkları Sykes-Picot Antlaşması uyarınca paylaşmaları neticesinde Filistin İngiltere'nin payına düştü. Emperyalizmin o dönemde Avrupa'daki yahudi sermayesinin siyasi hareketi olan Siyonizm ile işbirliği yaparak dünyanın muhtelif bölgelerine yüzyıllar içinde dağılmış bulunan yahudileri Filistin'e yerleştirme siyasetinin en somut ifadesi, İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour'un ünlü yahudi sermayedar Rotschild'e gönderdiği mektupta bulunmaktadır. 2 Kasım 1917'tarihli bu meşhur mektup, yahudilere Filistin'de bir vatan kurma vaadini içermektedir.

Filistin 1922 Temmuzunda -o dönemde bugünkü Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın fonksiyonunu gören- Milletler Cemiyeti kararıyla İngiliz mandası altına alınıyordu. Her ne kadar Milletler Cemiyeti sözleşmesi uyarıca manda rejimi geçici bir uygulama olarak belirtiliyor ve şartlar oluştuğunda bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkının tanınacağı bildiriliyorsa da, Balfour Deklarasyonu ile daha önce ortaya konulan program gereğince, bu hakkın asla tanınmayacağı bir sır değildi. Manda yönetiminin Filistin'deki varlığının en bariz sonucu, yahudi göçüne sağladığı geniş imkanlarla Filistin'in demografik yapısının değişimine etkisidir. 31 Aralık 1922'de İngilizlerce yapılan resmi sayım sonuçlarına göre toplam nüfusun yalnızca % 11'ini oluşturan yahudi nüfusu, 31 Mart 1947'ye gelindiğinde toplam nüfusun % 32'sini oluşturur hale gelmiştir.6

Manda yönetiminin yahudilere destek vermesi Filistin'in Arap halkının tepkisine yol açmıştır. Bu dönemde 1929, 1933 ve 1936 yıllarında olmak üzere manda yönetiminin yahudi yanlısı tutumuna karşı üç büyük Arap isyanının gerçekleştiğini görmekteyiz. 1936 yılında başlayıp 1939'a kadar süren son isyan birçok olumsuzluğa ve yetersizliğine rağmen başarılı bir biçimde sürmüş ve İngiliz manda yönetimini ciddi biçimde sarsmıştır. Bir yandan isyanı bastırma-durdurma endişesi, öte yandan da II. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Arap yönetimleri ve halklarından destek sağlamak amacıyla İngiltere 1939 Mayısında "Filistin üzerine Beyaz Belge" [White Paper] adıyla anılan belgeyi yayınlar. Buna göre Filistin'e yahudi göçüne önemli sınırlamalar getiriliyordu. Beyaz Belge'nin İngiliz manda yönetimiyle Filistin'deki siyonist örgütleri karşı karşıya getirmesi ve Siyonistlerin Filistin'de İngilizlere karşı yoğun bir terör faaliyetine girişmelerine paralel olarak ABD'nin devreye girerek Siyonistlerin yeni vasisi rolünü üstlendiği görülecektir. İngiltere'nin dünya siyasetinde eski baskın konumunu yitirmeye başlamasıyla ortaya çıkan boşluğu ABD'nin doldurması ve başlıca emperyalist güç olarak belirmesi ile (Filistin'deki) siyonist hareketin uluslararası vesayetinin el değiştirmesini uluslararası emperyalizm ve siyonizm ilişkisine ışık tutan bir olgu olarak belirtmek yerinde olur.

Emperyalizm İsrail'i Yaratıyor

II. Dünya Savaşı'nın sonunda Filistin sorununun İngiltere için artık taşınması mümkün olmayan bir yük halini aldığı görülmektedir. 2 Nisan 1947'de İngiltere'nin konuyu resmen Birleşmiş Milletler'e devretmesi üzerine Genel Kurul'un toplanarak konuyu ele alması Filistin sorununun uluslararasılaştırılmasının ilk somut ifadesi olmuştur. Genel Kurul, Eylül ayında soruna ilişkin bir rapor hazırlaması için bir komite oluşturulmasına karar verir. 29 Kasım 1947'de açıklanan raporunda komite Filistin'in Arap ve Yahudi olmak üzere ikiye bölünmesini kararlaştırır. Bu rapora ilişkin dikkat çekici bir nokta, o tarihte nüfusun ancak % 33'ünü oluşturan yahudilere, Filistin topraklarının % 56'sının verilmesinin öngörülmüş olmasıdır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda kabul edilen Filistin'in taksimi kararının hemen ertesinde Araplar ve Yahudiler arasındaki çatışmalar tüm Filistin'e yayılır. Siyonistler saldırılarım taksim planında Araplar'a bırakılan kentler üzerinde yoğunlaştırırlar. Araplar'a karşı her açıdan çok büyük avantajlara sahip siyonist örgütlerin saldırıları, İngiltere'nin manda yönetimine son vereceği ve asker çekmeye başlayacağını ilan ettiği 15 Mayıs 1948 tarihine doğru yoğunlaşır. Siyonistlerin temel politikası yoğun kitlesel terör yöntemlerine başvurarak Arap nüfusu yaşadığı bölgelerden uzaklaştırmaktır. Bu politikanın en açık bir Örneği Deir Yasin köyü katliamı olarak tarihe geçen 9 Nisan 1948'de yaşanan olaydır. Bu köyde siyonist çetelerin çoluk, çocuk demeden 250'den fazla kişiyi vahşice katletmeleri, nitekim hedeflenen etkiyi yaratmış ve terör korkusuyla binlerce Arab'ın topraklarını terk etmesine yol açmıştır.

Siyonistlerin Filistin'de toprak elde etmelerine değinirken, bu konuyla ilgili önemli bir hususa dikkat çekmekte yarar bulunmaktadır. Şüphesiz Filistin topraklarında siyonist yayılmacılığın tek yöntemi terör olmamıştır. Siyonistler, terör dışında da çeşitli yöntemler kullanmışlardır. Bu yöntemler arasında örneğin İngiliz idaresi döneminde yahudiler lehine, Osmanlı arazi sicillerinde yapılan usulsüzlükler önemli bir yer tutmaktadır. 1911 senesine kadar yahudi mülkiyetine geçen toprakların % 93'ünün bu şekilde gerçekleşmesi, söz konusu arazinin yalnızca % 7'sinin Filistinli köylülerden pazarlık sonucu alınmış olması dikkat çekicidir.7 Yahudilerin Filistin'de satın aldıkları toprakların önemli bir kısmını da kiliseler ve yabancı şirketlerden aldıkları bilinmektedir. Yahudiler ilk toprak satın aldıkları 1878'den Arap İsyanı'nın zirvesine çıktığı 1939 yılına kadar ele geçirdikleri toprakların ancak % 10 kadarını Filistinli köylülerden satın almışlardır. Bu satışların çoğu da, Filistinli köylülere tam anlamıyla dayatılmıştır. Osmanlı Devleti'nin finanse ettiği Tarım Bankası'nın İngilizlerce kapatılması üzerine kredi imkanından mahrum kalan yoksul Filistinli köylülerin, çoğunun da tefeci borçları altında ezilmekte olduğu göz önüne alınırsa, topraklarını satmaktan başka alternatifleri kalmamıştır.8 Bilindiği gibi 1936 İsyanı ile birlikte doruğa çıkan anti-emperyalist ve anti-siyonist bilinçlenme yahudilere toprak satışını kesin olarak durduracaktır.

Arap köylülerden satın alma yoluyla sahip oldukları toprakların, yahudilerin Filistin'de ele geçirdikleri toprakların çok küçük bir kısmını teşkil ettiği görülmektedir. Bu noktada, siyonist kaynaklarda ısrarla işlenen bir tez olan Araplar'ın kendi rızalarıyla topraklarını yahudilere satmış olduğu iddiasının asılsızlığı ve yanıltıcılığı ortadadır.

İngiltere'nin manda yöntemine son vereceği 15 Mayıs 1948 tarihine kadar siyonist yayılmacılık epey mesafe katetmiştir. 14 Mayıs 1948'de Musevi Geçici Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan eder. Aynı gün Arap birlikleri Filistin'e girerler. Toplam 21.500 Arap askerine karşılık iyi techizatlanmış 65.000 siyonist askerin çatışması sonucunda Siyonistler Filistin toprağının % 78'ini ele geçirmişlerdir. Filistin toprağının geri kalan kısmı olan Batı Şeria'yı Ürdün Krallığı ilhak ettiğini açıklamış, bir kıyı şeridi olan Gazze ise geçici olarak Mısır yönetiminin kontrolü altına girmiştir.

Siyonist terörün yol açtığı Filistinli göçü, İsrail'in yeni işgalleriyle zirveye çıkmış ve toplam 1.000.000 olan o dönemdeki Filistinli nüfusun 740.000 kadarı Gazze'ye, Suriye'ye, Lübnan'a ve Ürdün'e sığınmak zorunda kalmıştır. Böylece Filistin halkı için bugün de devanı etmekte olan mültecilik ve kamp çilesi başlamıştır.

Filistin'in İşgalinde İşbirlikçi Rejimlerin Rolü

1948 bozgununun nasıl gerçekleştiğini anlayabilmek için dönemin koşullarının iyi bilinmesi gerekir. 1948 bozgununu yaratan şey, sadece siyonist güçlerin emperyalistlerden aldıkları destek olmamıştır. Filistin'i kurtarma sloganım ağızlarından düşürmeyen Arap ülkelerinin de Filistin'in yitirilmesinde önemli bir rolleri olmuştur. Hemen hepsi o dönemde doğrudan Batılı emperyalist güçlerin denetiminde olan Arap rejimleri, Filistin için ciddi bir mücadele vermedikleri gibi, üstelik mücadelenin de önünü tıkamışlardır. Özellikle, o dönemde Mısır, Ürdün, Suriye gibi soruna doğrudan taraf olan ülkelerde yaygın bir güce sahip bulunan İhvan-ı Müslimin hareketinin, Filistin mücadele sindeki yaklaşımına karşı işbirlikçi rejimlerden gördüğü sayısız engelleme ve baskılar bu duruna açık bir örnek oluşturmaktadır.

Daha 1936 yılında İhvan, Mısır'da olağanüstü bir toplantı düzenleyerek Filistin halkı ile dayanışma komitesi kurar. Hasan el-Benna'nın başkan seçildiği komite, Filistin'e yahudi göçünün durdurulması ve hiç bir şekilde Filistin'in taksiminin kabul edilemeyeceği hususunda Mısır içinde ve dışında yoğun bir kampanya yürütür. Bu çerçevede, 7 Ekim 1936'da İhvan'ın gayretleriyle düzenlenen uluslararası bir kongrede "Filistin sorununa İslami yaklaşım" tüm dünyaya ilan edilir. Filistin'in bölünmesi ve Yahudi devletinin kurulmasına giden günlere doğru İhvan, Filistin'de savaşmak için mücahitlerden müteşekkil bir ordu hazırlayarak harekete geçer, fakat emperyalistlerin güdümündeki Arap Zirvesi beklenmedik bir kararla Filistin'e Arap kuvvetlerinin şevkini yasaklar. Daha sonra İsrail'in kurulduğunun ilan edilmesiyle başlayan çatışmalarda durumun Arap ordularının lehine geliştiği dönemlerde iki kez olmak üzere İngilizler'in çağrısıyla ateşkes ilan edildiği görülür, İhvan liderliğinin tüm uyanlarına karşı Arap rejimlerinin kabul ettiği bu ateşkesler yahudilere silah ve zaman kazandırır. Öte yandan İhvan, bir yandan yahudilerle savaşırken, diğer yandan Mısır'da sıkıyönetimin ilan edilip, İhvan'ın kapatılması ve ardından da 12 Şubat 1949'da Hasan el-Benna'nın şehid edilmesi gibi gelişmelerle adeta iki ateş arasında kalmıştır.9

1948 bozgununun Arap dünyasında yol açtığı önemli bir gelişme, halk ile işbirlikçi iktidarlar arasındaki mesafenin büyümesi ve yoğun bir milliyetçi dalganın yükselmesidir. Bu duruma bağlı olarak Arap dünyasında Batıcı iktidarların birbiri ardına yıkılıp, milliyetçi akımların iktidarı devraldıkları görülür. Mısır'da da Kral Faruk rejiminin devrilip Nasır'ın iktidarı ele alması, bu yükselen milliyetçi dalganın en önemli sonuçlarından biridir. Filistin'in kurtuluşu için yeni ümitlerin yeşermesine sebep olan bu iktidar değişikliğinin ardından 23 Temmuz 1956'da Mısır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi tüm Arap dünyasında ve tabii ki en başta da Filistinliler arasında büyük bir coşkuya sebep olmuştur. 29 Ekim 1956'da İngiltere ve Fransa ile birlikte İsrail'in Mısır'a karşı saldırıya geçmesi ve Sina Yarımadası'nın İsrail tarafından işgaline rağmen, savaş Nasır'ın ve Arap milliyetçiliği hareketinin popülaritesini azaltmamıştır.

Filistin'in Kurtuluşu İçin Gerilla Mücadelesi'nin Doğuşu

Bununla birlikte geçen yılların Filistin sorununu çözmekten çok unutturmakta olduğunu ve Arap ülkelerine dayanarak Filistin'i kurtarma hedeflerinin yerinde saydığını gören bir grup Filistinli, çözümü kendilerinde arama sürecine girmişlerdir. Bununla ilgili olarak ilk somut adım 1956'da, kısaca el-Fetih olarak bilinen Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin kurulmasıyla atılmıştır. El-Fetih'in kurucuları arasında, daha önce Gazze'de İhvan saflarında bulunmuş birçok insanın bulunması dikkat çekicidir. El-Fetih 1959'da Beyrut'ta Filistinuna [Filistinimiz] adlı bir aylık dergi yayınlamaya başlamıştır. Filistin sorununun tek çözümünün Filistinliler'e dayanan silahlı mücadele olduğu tezi Filistinuna sayfalarında güçlü bir biçimde işlenmiştir.10

Filistinliler'in çözümü kendilerinde aramalarına yol açan önemli bir etken, 1958'de Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin ilanına yol açan, Mısır ve Suriye arasında gerçekleşen birliğin üç yıl gibi kısa bir süre sonunda çökmesi olmuştur. Birliğe büyük ümitler besleyerek yaklaşan Filistinliler, büyük oluşumun ilk halkası olarak görülen bu girişimin daha ilk etapta başarısızlığa uğraması karşısında Arap devletlerinin Filistin sorununu çözebileceklerine ilişkin olarak tam bir hayal kırıklığına uğramışlardır. Çözümü kendi mücadelelerinde arama kararına Cezayir'de süren mücadele ve Vietnam'da o dönemde yeni haşlayan gerilla savaşı örnekleri de katkıda bulunmuştur.

Filistinliler'in artık kendi ayakları üzerinde durmalarının gerektiği şeklindeki eğilimin kurumsal planda en önemli yansıması aralarında el-Fetih üyelerinin de bulunduğu bir grup Filistinli'nin 28 Mayıs 1964'te Kudüs'te Filistin Ulusal Kongresi'ni toplaması şeklinde gerçekleşmiştir. Ahmet el-Şukeyri'nin başkan seçildiği bu kongrenin en önemli kararı şüphesiz Filistin Kurtuluş Örgütü [FKÖ]'nün kurulmasıdır. Bu kongrede ayrıca Filistin Ulusal Yasası ve FKÖ'ye bağlı olarak Filistin Kurtuluş Ordusu [FKÖ]'nün kurulması kararına varılmıştır.

Filistin'in kurtuluşunun ancak silahlı mücadele ile gerçekleşebileceği tezi ilk olarak 1 Ocak 1965'te Ürdün Irmağı'nı geçerek Siyonist hedeflere saldırı düzenleyen el-Fetih'in silahlı kolu olan el-Asifa [Kasırga] gerillaları tarafından pratiğe geçirilmiştir. El-Fetih'in siyonist hedeflere karşı başlattığı gerilla savaşı, o dönemde henüz Mısır'ın ve Nasır'ın nüfuzu altındaki FKÖ tarafından açık bir tasvip görmez. Başta Mısır olmak üzere Arap ülkelerinin ağırlığı altında bulunan FKÖ, politikalarını bağımsız olarak belirlemekten oldukça uzaktır. Bu itibarla Ahmet el-Şukeyri'nin el-Fetih'e yaptığı FKÖ çatısı altında yer alma çağrısını, el-Fetih'in Arap devletlerinin nüfuzu altındaki FKÖ içinde erimekten korkarak geri çevirmesi anlamlıdır. El-Fetih'in FKÖ içinde yer alması ancak 1967 savaşından sonra gerçekleşecektir.

Bu arada Filistin'in kurtuluşu için silahlı mücadeleyi benimseyen örgütler arasında el-Fetih ve FKÖ'den başka Arap Milliyetçi Hareketi'ni de saymak gerekir. Daha sonra George Habaş'ın liderliğini yapacağı Filistin Halk Kurtuluş Cephesi [FHKC] ve Nayif Havatme'nin liderliğini yapacağı Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi [FDKC]'ni doğuracak olan bu hareket 1 Ocak 1965'te el-Fetih'in başlattığı gerilla savaşından etkilenerek 1966 Kasımından itibaren askeri eylemlere girişmiştir. İdeolojik kimlik açısından karşılaştırılacak olursa, el-Fetih'in Filistinlilik bilinci ile hareket etmesi ve İslami öğelere bünyesinde yer vermesine karşın, Arap Milliyetçi Hareketi'nin Filistinlilikten ziyade saf bir Arapçılığı ön planda tutan laik bir kimliğe sahip olduğu görülür.

5 Haziran 1967'de Siyonistlerin ani saldırısı sonucu başta Mısır olmak üzere Arap ordularının aldığı ağır yenilgi, Filistin direniş hareketinin daha savaştan önce içine girdiği "Arap ülkelerine değil, kendi özgücüne dayanarak işgale karşı mücadele" sürecine önemli bir ivme kazandırmıştır. Savaş sonucunda İsrail'in Ürdün'ün kontrolündeki Batı Şeria'yı ele geçirmesi, Kudüs'ün tamamına hakim olması, Mısır'a ait olan Sina Yarımadası'nın tümünü ele geçirerek Süveyş Kanalı'na dayanması, Gazze'yi ve Suriye'nin stratejik ve verimli Golan yaylalarım işgal etmesi, Nasır'dan büyük beklentiler içinde olan Filistin halkı için tam bir şok olmuştur. Bununla birlikte Filistin topraklarının tamamen düşmanın eline geçmesi, mücadeleyi durduramamış, bilakis Fedai adı verilen Filistin gerilla safları her gün biraz daha büyümüştür.

67 Yenilgisi ve FKÖ Saflarında Netleşme

67 Savaşı'nın yol açtığı dönüşümlerden biri de FKÖ açısından gerçekleşmiştir. Arap rejimlerinin vesayetinde ve bürokratik bir karakter taşıyan FKÖ önderliği savaş sonucunda büyük bir prestij kaybına uğramış, Şukeyri önderliği yerini genç kuşak radikal Filistinliler'e bırakmıştır. Bu değişimle birlikte devrimci ve eylemci bir rotaya oturan FKÖ'nün 1969 Şubatında toplanan 5. Kongresi'nde el-Fetih'in lideri olan Yaser Arafat FKÖ'nün başkanlığına seçilmiş ve o tarihten itibaren FKÖ büyük ölçüde el-Fetih'in ağırlığı altına girmiştir.11

1967 Savaşı'nın ardından BM Güvenlik Konseyi 22 Kasım 1967'de toplanarak 242 sayılı kararı kabul etmiştir. O tarihten itibaren Filistin sorununa ilişkin tüm tartışmalarda temel bir gündem oluşturan bu kararın önemli noktaları şöyle özetlenebilir:

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi,

a-) İsrail silahlı kuvvetlerinin son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini;

b-) Bölgedeki husumetin ve hasmane iddiaların durdurulmasını ve bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağımsızlıklarına ve kuvvet kullanılması tehditlerinden kaçınılarak barış içinde ve güvenli, tanınmış sınırlar içinde yaşama haklarına saygı gösterilmesini ve bunların tanınmasını;

c-) Bölgedeki uluslararası suyollarında seyir özgürlüğünün teminat altına alınmasını;

d-) Mülteci sorununun adil bir çözüme ulaşmasını öngörmektedir.12

Filistin direnişini siyasi mecraya çekerek ehilleştirmek ve İsrail oldu bittisini meşrulaştırmak anlamını taşıyan bu karara Filistinliler'in cevabı kesin bir red olmuştur. 10-17 Temmuz 1968'de toplanan Filistin Ulusal Meclisi'nin Dördüncü Toplantısı'nda yeniden gözden geçirilerek kabul edilen Filistin Ulusal Yasası, bu reddi yansıtan temel bir belgedir. Günümüzdeki bir takım tartışmalara da ışık tutacak bir niteliğe sahip olan bu belgenin konuyla ilgili bazı maddelerini zikretmek konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir:

"Madde 2: İngiliz mandası sırasında var olan sınırlarıyla Filistin bölünmez bir vatandır.

Madde 9: Silahlı mücadele, Filistin'in tek kurtuluş yoludur ve bundan dolayı taktik değil stratejiktir.

Madde 19: Filistin'in 1947'de gerçekleşen taksimi ve İsrail'in kurulması kökünden geçersizdir...

Madde 21: Filistin silahlı devrimi ile kendini ifade eden Filistin Arap halkı, Filistin'in tam kurtuluşu dışındaki bütün seçenekleri reddeder. Aynı zamanda Filistin sorununun tasfiyesi ve uluslararası bir sorun haline getirilmesi doğrultusundaki bütün önerileri de reddeder.13

Filistin sorununun masa başı pazarlıklarıyla tasfiye edilemeyeceğini açıkça ortaya koyan Filistin direniş güçleri 67 Savaşı'nın üzerinden henüz üç ay geçmişken işgal altındaki topraklarda Siyonist hedeflere karşı eylemlerine hız verirler. 67 saldırısıyla Filistin direnişini yok edemediğini gören İsrail, tehlikenin bilakis büyüdüğünün de farkındadır. Suriye'de, Mısır'da ve Ürdün'de sabit gerilla üsleri oluşturarak İsrail'e karşı tehdid teşkil eden Filistin güçlerine karşı harekete geçen İsrail 1968 yılının 21 Martında Ürdün Irmağı'nın Doğu yakasındaki Kerame mülteci kampına karşı topyekün bir saldırı başlatır. Filistin birlikleri ile İsrail ordusu arasında ilk defa gerçekleşen ve bütün bir gün süren bu düzenli savaş sonucunda Siyonistler büyük bir bozguna uğrayarak, zırhlı araçlarını bırakıp çekilirler. Kerame Zaferi, Filistin direnişi için büyük bir moral olmuş ve zaferle birlikte Arap dünyasının her yerinden sayısız gönüllü direniş saflarına akmaya başlamıştır.

Kerame Zaferi'nin el-Fetih'e kazandırdığı prestijden ve Ürdün topraklarında el-Fetih'in büyüyen bir güç olmasından iktidarı için kaygı duyan Kral Hüseyin, Filistin direnişinden rahatsızlık duyan emperyalist güçlerin de yönlendirmesiyle Filistinliler'e karşı saldırıya geçer. 1970 yılının Eylül ayında gerçekleşen Ürdün ve Filistinliler arasındaki çatışma Filistin halkına karşı işbirlikçi ihanet geleneğinin yeni bir sayfasını oluşturacak ve binlerce Filistinli gerilla ve mültecinin katledildiği bu olay Kara Eylül olarak tarihe geçecektir.

Ürdün'de yaşanan bu katliamdan sonra Filistinliler'in kitleler halinde Lübnan'a göçtüğünü görmekteyiz. Yoğun bir Filistinli mülteci nüfusa ev sahipliği yapmaya başlayan Lübnan böylelikle Filistin direniş hareketinin de merkezi haline gelecektir. Kara Eylül'de tasfiye edilemeyen Filistin direnişinin kısa zamanda Lübnan'da toparlanması yalnızca İsrail için değil, Lübnan'da kurulu bulunan emperyalist statüko için de büyük bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Bu gelişme karşısında, 1973 Mayısından itibaren Lübnan silahlı kuvvetleri Filistinliler'e karşı saldırıya geçerler. Lübnanlı müslüman güçlerle ittifak halinde direnmeyi sürdüren Filistin gerillalarına karşı saldırılara zaman zaman İsrail, zaman zaman da 1976'daki Tel Zaatar Katliamı örneğinde olduğu gibi Suriye de katılmıştır.

1973 yılının 6 Ekim'inde Mısır ordusunun ani bir saldırıya geçerek 67’de işgal edilen Süveyş Kanalı'nın Doğu Yakası'na geçmesi ve iki hafta süren savaşta İsrail'i geriletmesi Arap dünyasında büyük bir moral kaynağı olmuştur. İsrail'in ilk günlerde kaybettiği bazı bölgeleri daha sonra geri alması ve Mısır'ın ABD'nin baskılarına boyun eğerek ateşkesi kabul etmek zorunda kalmasına rağmen bu savaşla birlikte, 1967'de İsrail'in güvenilir sınırlarına ulaştığı ve artık geriletilemeyeceği tezinin ciddi biçimde sarsılması Filistin direniş hareketine güç vermiştir.

Öte yandan, Arap dünyasında 'Şanlı Ekim' olarak adlandırılan bu savaşın yarattığı iyimser hava içinde yükselen Arap dayanışması, savaş sonrasında, İsrail'i geri çekilmeye zorlaması için Batı'ya karşı petrol ambargosu uygulanmasını mümkün kılmıştır. Arap dünyası ile ilişkilerinin tehlikeli bir mecraya doğru kaydığını gören ABD de daha önceki açıkça İsrail yanlısı tavrını kısmen törpüleyerek Orta Doğu'da barışın sağlanması için girişimlerde bulunmaya başlamıştır.

Bu çerçevede 21 Aralık 1973’te ABD ve Sovyetler'in ortak başkanlığı altında Cenevre'de bir konferans düzenlenmiştir. Mısır, Ürdün ve İsrail'in katıldığı bu konferans sonuçta yalnızca Mısır'ın Sina üzerindeki egemenliğinin yeniden teyid edilmesini getirmekle birlikte, bugüne dek devam eden barış görüşmelerinin bir ilk adımım oluşturmuştur.

Ekim savaşının sonucunda birbiriyle çelişen iki eğilimin öne çıktığı görülmektedir. Bir yandan Arap ordularının İsrail karşısında yeterliliklerinin ispatlanmasının getirdiği bir güven duygusu yükselirken, bir diğer yandan da, 1967'de işgal edilen toprakların geri alınmasıyla yetinilerek, Filistin sorununa sınırlı bir çözüm temeline oturan uzlaşmacı eğilimin güçlenmesi söz konusudur. Bu uzlaşma eğilimi FKÖ üzerinde, Mısır ve diğer bazı Arap ülkelerinin baskısıyla 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararının kabul edilerek Batı Şeria'da bir Filistin Devleti'nin kurulmasına razı olma şeklinde tezahür etmektedir. Bu durum FKÖ içinde ciddi tartışmalara ve ayrışmalara yol açmıştır. Nihai hedef olan İsrail'in tümüyle ortadan kaldırılmasından vazgeçilmemesi ile Filistin'in aşama aşama kurtarılması tezleri arasındaki çatışmanın sonucunda 8 Haziran 1974 tarihinde Filistin Ulusal Meclisi 12. Kurulu'nda 10 maddelik bir program kabul etmiştir. Bu programla bir yandan nihai hedef olan Filistin'in tümüyle kurtarılmasından vazgeçilmediği tekrar ilan edilirken, aynı zamanda "Filistin toprağının kurtarılacak her parçasında halkın ulusal otoritesini kurmak için mücadele edileceği"nden söz edilerek Batı Şeria ve Gazze'de bir Filistin Devleti'nin kurulmasının reddedilmediği de belirtiliyordu. Bu programla FKÖ aynı zamanda, Güvenlik Konseyi'nin 242 ve Ekim Savaşı'ndan sonra kabul ettiği, Filistin sorununu bir mülteci sorununa indirgeyen 338 sayılı kararlarını reddetmeye devam ettiğini de ortaya koymuştur.14

Emperyalizmin Orta Doğu'ya Dayattığı Örnek Çözüm: Camp David

Mısır ve ABD'ye bağımlı Arap rejimlerinin FKÖ üzerindeki uzlaşmaya ve geri adım atmaya yönelik baskılan sonuç vermemekle birlikte, ABD'nin Mısır üzerindeki baskısı etkisini göstermiştir. 26 Mart 1979'da Mısır ve İsrail liderleri arasında imzalanan Camp David Antlaşması Arap dünyasının içine yuvarlandığı uzlaşma çukurunun en dip noktasını simgelemiştir. Bu anlaşmayla İsrail aşamalı olarak Sina'yı Mısır'a geri vermekte, karşılığında ise, Mısır'ı Filistin sorununun dışına iteklemektedir. Camp David'in Filistinliler'e sağladığı hiç bir şey yoktur. Anlaşmada sözü geçen "Filistinliler'e özerklik" ise işgalin her şeyiyle devam etmesini içeren tam anlamıyla sahte bir özerklik, daha doğrusu işgalin meşrulaştırılma çabasıdır.15

Camp David ile batı sınırını güvence altına alan İsrail artık rahatça kuzeye yönelebilirdi. Ve nitekim 1979'dan itibaren İsrail'in, Lübnan'daki Filistin varlığına karşı saldırıları artarak sürdü. 1982 Haziranında İsrail 80.000 askerle Lübnan'ın tümüyle işgaline girişti. Sayılan 7-8 bini bulan Filistinli gerillalar direnerek güneyden Beyrut'a çekildiler. Batı Beyrut'ta direnişlerini sürdüren Filistinli gerillalarla yüz yüze çarpışmayı göze alamayan İsrail tam iki ay boyunca Batı Beyrut'u havadan ve denizden bomba yağmuruna tuttu. Binlerce masum sivilin öldürülmesine tüm dünya ile birlikte Arap dünyası da sessiz kalmıştı. Bu durum karşısında daha fazla sivilin ölmesine sebep olmamak amacıyla FKÖ, ABD adına arabuluculuk yapan Philip Habib'in barış planını kabul emek zorunda kaldı ve 21 Ağustos 1982'den başlayarak 1 Eylül 1982 tarihine kadar 11.249 Filistinli gerilla Lübnan'ı terketti.16

Gerilla Mücadelesi Diplomasi Gölgesinde

Filistinlileri Filistin'den gittikçe daha uzaklara göçüren olayların, FKÖ'yü de tedricen tavizkar bir stratejiye doğru gerilettiği görülüyordu. 1 Eylül 1982'de ABD Başkanı Reagan, Bata Şeria'da yaşayan Filistinliler ile Ürdün'ün aralarında bir federasyon kurmalarını içeren bir plan ortaya attı. Aynı ay içinde Fas'ta toplanan 12. Arap Zirvesi de Fez Barış Planı olarak bilinen ayrıntılı bir plan hazırladı. Gerek İsrail, gerekse de Suriye ve FKÖ bünyesindeki radikal örgütlerin karşı çıkmalarına rağmen Arafat ve Urdun Kralı Hüseyin söz konusu planlar çerçevesinde diyaloglarını arttırdılar.

Arafat'ın FKÖ içindeki muhaliflerini ikna etmesinden sonra 11 Şubat 1985 tarihinde Amman'da Arafat ile Hüseyin, Orta Doğu'da barışı sağlamak amacıyla bir anlaşmaya vardıklarını açıkladılar. Bu anlaşmaya göre FKÖ'nün Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olduğu kabul ediliyor, İsrail'e 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilme çağrısında bulunuluyor ve bu topraklar üzerinde Filistinliler ile Ürdün arasında bir konfederasyon kurulmasının öngörüldüğü açıklanıyordu.17

Filistin sorununun barış yoluyla çözülmesinin hedeflendiği bu yeni dönem 31 Temmuz 1988'de Ürdün'ün Batı Şeria ile ilişkilerini kestiğini ilan etmesiyle yeni bir evreye giriyordu. Ürdün'ün bu davranışını, 15 Kasım 1988'de FKÖ'nün Cezayir'de topladığı Filistin Ulusal Meclisi'nin aldığı bir kararla Filistin Devleti'nin kurulduğu ilanı izliyordu. Bağımsızlık bildirisi ile birlikte 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararının kabul edilmesini de içeren bu devlet ilanından bir ay sonra, 14 Aralık 1988'de ABD FKÖ ile görüşmeyi kabul ettiğini açıklıyordu.

Orta Doğu'da barışın sağlanması şeklinde sunulan çabaların merkezi rol oynadığı yeni dönemin mimarı şüphesiz ABD'dir. Bu noktada ABD'nin İsrail'i barış görüşmelerine katılmaya zorlamasını ABD'nin İsrail'e karşı tutumunun değişmesi gibi algılamamak gerekir. ABD bugün İsrail ile ters düşüyor görünse de, uzun vadede İsrail'in çıkarlarını sağlama almayı gözeten politikalar izlemektedir. Filistin sorunu çerçevesinde beliren çatışma ve kamplaşma olgusunun, çıkarları açısından ciddi bir potansiyel tehdit oluşturduğunun bilincinde olan ABD açısından Orta Doğu'da istikrarın sağlanması hayati öneme haiz bir durumdur. Çatışmanın sürmesi ve yeni boyutlar kazanmasının, emperyalist çıkarlarıyla uyumlu mevcut dengeleri sarsabileceği endişesinden hareketle ABD'nin bölgede istikrar arayışı içinde olması tabiidir. Emperyalizm için istikrarın sağlanmasının en önemli koşulu ise bölgede sürekli yeni kıvılcımlar saçan Filistin mücadelesinin zararsız bir konuma oturtulması, daha somut olarak tasfiye, edilmesidir. Bu noktada ABD'nin FKÖ'ye resmi müzakerelere başlamak için Öne sürdüğü koşullar dikkat çekicidir: İsrail'in barış ve güvenlik içinde var olma hakkının tanınması; BM Güvenlik Konseyi'nin 242 sayılı kararının kabulü ve terörizmin kınanması. Bu şartları kabul etmekle FKÖ, emperyalizmin Filistin mücadelesini tasfiye planına büyük bir katkıda bulunmuştur.

Filistin Mücadelesi Uzlaşma Çıkmazında

Madrid süreci olarak adlandırılan barış görüşmeleri ve masa başı pazarlıklarının geri planına baktığımızda, 1982'de Lübnan'da askeri olarak başlayan geri çekilmenin siyasi planda birbiri ardına tavizleri getirmiş olduğunu görmekteyiz. 'Ilımlı' denilen FKÖ bürokratları ve başta Arafat olmak üzere birçok yetkilinin büyük diplomatik basan olarak sundukları Madrid süreci temelde FKÖ adına dur durak bilmeyen bir geri adımlar zincirine dönüşmüştür. FKÖ'nün konumu artık Filistin'in kurtarılması ve Filistin devletinin kurulması ilkelerinden çok uzaklara savrulmuş ve adeta "bir parça toprak" bağışı talebine sıkışmıştır. Bir bütün olarak Filistin artık gündemden çekilmiş, sadece Batı Şeria ve Gazze kalmıştır. İsrail oldu bittisi ve 67'ye kadar ki işgaller de facto kabul edilmiştir. Artık söz konusu olan vatan değil, basitçe topraktır.

İsrail'in, ABD'nin 10 milyar dolar tutarındaki yardımı askıya alması üzerine zoraki olarak kabul ettiği bu görüşmelerde hiç bir ciddi taviz vermeyeceği aradan geçen yaklaşık bir buçuk sene içinde açık olarak ortaya çıkmıştır. Filistin sorununu sürekli olarak geri plana itmeye çalışan İsrail bu görüşmelerde her Arap ülkesini ayrı ayrı görüşme ve anlaşma yapmaya zorlamayı temel strateji olarak benimsemiştir. Bununla bir yandan Ürdün, Suriye ve Lübnan'ın güçlü bir blok oluşturmak yerine, İsrail ile aralarındaki sorunları (Suriye ile Golan, Lübnan ile Güney Lübnan, Ürdün ile su ve sınır sorunları) ayrı ayrı çözmeye çalışan zayıf bir konumda olmaları, hem de daha önce Mısır'ın yalıtıldığı gibi tüm bu ülkelerin Filistin sorunundan yalıtılmaları hedeflenmektedir.

Görüşmeler sürecine bakıldığında FKÖ'nün sürekli olarak taviz vermekte iken, karşılığında İsrail'den aldığı hiç bir şeyin bulunmadığı görülmektedir. Madrid sürecinin nasıl işlediğine dair önemli bir gösterge görüşmelerin ikinci turunda ortaya çıkmıştır. 4 Aralık 1991'de Washington'da devam etmesi planlanan görüşmelerin ikinci turuna İsrail yönetimi heyet göndermeyi erteler. Bir anlamda bu davranışıyla İsrail, ABD'nin baskısıyla kabul ettiği bu barış görüşmelerine karşı tavrını koyuyor, ABD'ye karşı inisiyatifi elinden bırakmadığı mesajını veriyordu. Öte yandan görüşmelere resmen katılamamakla birlikte gözlemci olarak bulunmak isteyen FKÖ yetkilileri ABD'nin vize vermemesi nedeniyle Washington'a gelemiyordu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Filistinli temsilciler Washington'a geldiler. Tam bir hafta İsrail heyetinin gelmesini beklediler ve geri döndüler. Üstelik 7 Ocak 1992'de görüşmelerin tekrar başlaması kararını da koşulsuz olarak kabul ettiler.18

FKÖ zelil bir biçimde içine yuvarlandığı bu süreçte, büyük fedakarlıklar ve mücadelelerle yazılan ve korunan Filistin Ulusal Yasası'nı bir paçavraya dönüştürmüştür. Bu tutum gerek kendi bünyesinde, gerekse de FKÖ dışındaki Filistinli güçler arasında ciddi bir çatışmaya ve düşmanlığa yol açmış ve her şeyden önemlisi de Filistin direnişinin masa başı pazarlıklarıyla tasfiye girişimi Filistin halkının direniş kararlılığına gölge düşürmüştür.

Halbuki ilkesel açıdan Filistin mücadelesinin masa başı pazarlıklarına konu edilemeyeceği gerçeği bir kenara bırakılsa bile, pratik açıdan barış görüşmelerinin sonuçsuzluğunu öngörmek bu kadar zor muydu? Örneğin Camp David barış anlaşmasından bu güne kadar Batı Şeria'da yahudi yerleşim merkezlerinin tam 3 kat artmış olduğu gerçeğinin, İsrail'in barış görüşmelerine yaklaşımı hakkında somut bir fikir vermesi gerekmez miydi? Aynı şekilde Camp David'den sonra İsrail'in Sina'ya yerleştirdiği 7.000 yerleşimciyi boşaltmasına karşılık olarak ABD'den kişi başına 50.000 dolar tazminat aldığı bilinmektedir. Aynı hesapla yalnızca Batı Şeria'yı yahudi yerleşiminden temizlemenin faturasının 35 milyar dolar olduğu görülmektedir. Bu faturayı kim ödemeye yanaşabilir?

İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'den Çekilmesi Mümkün mü?

Barış görüşmeleri, uzlaşma arayışları Filistin ile alakalı her şeye; tarihe, hukuka, yaşanılan onca acı ve haksızlığa ve İslam'a temelden bir ihanet teşkil ettiği gibi, pratik açıdan da sonuçsuz bir oyalama taktiğidir. İsrail’in işgal altında tuttuğu Bati Şeria ve Gazze'ye ilişkin tutumunun genel bir değerlendirilmesi bile İsrail'in masa başı pazarlıklarıyla bu toprakları asla terk etmeyeceğini açıkça ortaya koyar. İsrail her açıdan bu topraklara bağımlıdır ve dolayısıyla işgali sürdürmek için her şeyi göze alacaktır. İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'ye bağımlılığı üç ayrı açıdan ele alınabilir:

İdeolojik faktör: İsrail devletinin ideolojik kimliğini ve karakterini oluşturan Siyonizm ideolojisi yayılmacı ve işgalci bir ideolojidir. Bu yayılmacı ideolojinin doğrudan bir sonucu olan Filistin'e yahudi göçünün teşviki ve sürekli olarak yeni yahudi yerleşim merkezleri kurulması gibi göstergeler İsrail'in emperyalist, yayılmacı kimliğini ortaya koymaktadır. Bu ideoloji Siyonistlerin gerek tarihe, gerek bugüne bir takım efsanelerin penceresinden bakmasını getirmekte ve her türlü tavizi, inanılan ilkelerden temel bir sapma olarak belirlemektedir.19 Siyonist ideolojinin işgali sürdürme mantığının altında yayılmacı karakteri ile iç içe olarak güvenlik arayışı da bulunmaktadır. Saldırgan karakteri dolayısıyla siyonist ideoloji devamlı olarak bir tehditle yüzyüze olduğu telakkisi içinde ve bir güvenlik ağı ihtiyacı ile davranır. Batı Şeria ve Gazze'deki herhangi bağımsız bir oluşumun kendi güvenliği için hayati bir tehdit oluşturacağı korkusu İsrail'i bu topraklara sımsıkı sarılmaya itmektedir.

Su faktörü: İsrail'in bağımlılığının bir diğer boyutunu su sorunu oluşturmaktadır. İsrail'in 1948'de işgal ettiği topraklardaki su kaynakları tükenme aşamasına gelmiştir. Daha 1980'li yılların başında İsrail, kullandığı toplam suyun yarısından fazlasını 1967 sonrası işgal ettiği Filistin topraklarından elde etmekteydi. 1990 yılının Ağustos ayında İsrail Tarım Bakanlığı'nın Jerusalem Post gazetesine verdiği tam sayfa ilanda Batı Şeria'nın bırakılması durumunda toplam su kaynaklarının % 60'ının kaybedileceğini ve bunun da İsrail için ölümcül bir tehlike olduğunu vurgulaması Siyonistlerin bu topraklara olan bağımlılığının derecesini göstermektedir.20 Filistinliler arasında kişi başına yıllık ortalama su tüketimi toplam 25 m3 iken, yahudiler arasında 170 m3 olması, İsrail'in suyu bir silah olarak kullandığının açık bir delili olmakla birlikte Siyonistlerin karşı karşıya olduğu su sorununun ciddiyetine de işaret etmektedir.

Ekonomik faktör: İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'ye ekonomik bağımlılığı da konunun bir diğer boyutunu teşkil etmektedir. İsrail bir yandan bu bölgelerdeki iktisadi yapıyı tümüyle çökertmeye yönelik bir politika izleyerek sömürüsünü geliştirirken, bir diğer yandan da bu bölge insanlarının emeğinden en ucuz biçimde yararlanmaktadır.

İsrail yönetiminin Batı Şeria ve Gazze'de hayatı adeta cendereye sokacak şekilde yayınladığı yüzlerce kararnamelerden bazıları da Filistinli çiftçilerin topraklarını ekebilmek için İsrail yönetiminden izin almalarını, toprağın ne kadarım ekebileceğim ve ne tür ürünler yetiştirebileceğini belirleyen kararnamelerdir. Böylelikle Filistinli çiftçilerin İsrail tarımı ile rekabetinin önlenmesi sağlanmaktadır. Ayrıca 1967-1987 yılları arasında Batı Şeria'da toprakların % 53'ü, Gazze'de ise % 35-42'si istimlak edilmiştir. Yine İsrail, uyguladığı su politikası ile Filistin tarımının kaynaklarım kurutmayı hedeflemektedir. 1967'de mevcut bulunan 720 adet su kaynağından 431'i kapatılmıştır. Tüm bu uygulamaların sonucunda Filistinlilerin ekim yaptığı toprak 260.000 hektardan 160.000 hektara geriletilmiştir. Aynı dönem zarfında Batı Şeria'da ticari ve sınai kuruluş sayısı 7.300'den 2,991'e geriletilmiştir.

Üretici sektörlerin çökmesi bölgenin İsrail ekonomisine bağımlılığını getirmiştir. Böylelikle bölge İsrail için cazip bir pazar olmuştur. Bölgenin GSMH'sinin % 25'i demek olan 350 milyon dolar her yıl vergi ve harç olarak İsrail'e akmaktadır. Kişi başına düşen gelir açısından 1967'de çevresinin en zengin bölgesi olan bu topraklar bugün çevredeki Arap ülkelerinin en gerisinde kalmıştır. Bu durumun bölgeden Filistinli göçünü teşvik ettiğini hatırlatmakta da yarar vardır.

Öte yandan tarım ve endüstri alanındaki daralma, çalışan nüfusun yaklaşık yarısını işsiz bırakmıştır. Bu durum tam bir Filistinli ucuz emek havuzu doğurmuştur. Yaklaşık 100.000 Filistinli her gün 1967 Öncesinde işgal edilen topraklara geçerek, hiç bir sağlık ve sosyal güvenceye sahip olmaksızın, İsrailliler'in aldığı ücretin üçte biri kadar bir ücretle çalışmaktadır. Özellikle İsrail inşaat sektörü bu ucuz emek pazarından büyük ölçülerde yararlanmaktadır.21

İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'ye bağımlılığı ve çıkarlarına ilişkin tüm bu somut göstergeler ışığında değerlendirildiğinde, FKÖ açısından barış görüşmelerinin temeli olarak görülen İsrail'in taviz vermesi, Batı Şeria ve Gazze'den çekilmesi konularının hiç bir nesnel temeli olmayan boş avunma vesileleri olduğu anlaşılmaktadır. İsrail, Batı Şeria ve Gazze'yle ilgili olarak bu topraklara özerklik tanımak dışında hiç bir seçeneği tartışmaya yanaşmamaktadır. Ayrıca, hatırlatmak gerekir ki İsrail 1967'de işgal ettiği Doğu Kudüs'ü, ebedi başkenti ilan ettiği Kudüs'ün bir parçasını oluşturduğu gerekçesiyle kesinlikle görüşmelerin dışında tutmaktadır. Tasarlanan özerkliğin ise, işgalin meşrulaştırılmış biçiminden öte bir şey olmadığı Camp David'den beri bilinen bir gerçektir. Bir anlamda hapishane içinde esaret hayatını sürdürürken, mahpusların hapishanelerin iç temizliği ve kültürel faaliyetler düzenlemeleri hususunda söz sahibi olmalarına benzeyen bu sözde özerklik planı bugün FKÖ tarafından reddedilmektedir. Fakat tüm Filistin topraklarının kurtarılması talebini Batı Şeria ve Gazze'yle sınırlayan FKÖ'nün, Batı Şeria ve Gazze'de bağımsız bir Filistin devleti talebinden özerklik planını kabule gerilemeyeceğinin hiç bir garantisi yoktur. Filistin mücadelesinde yaşanılan bu gerilemenin sonuçlarını Şeyh Fadlullah şöyle ifade etmektedir:

Filistin davası bir zamanlar Filistin'in gerçek hacimlerinde bir davaydı. Zamanla bu dava sahiplerince ihmal edilerek ve çeşitli hatalar yapılarak işgal altındaki topraklar davası haline dönüşmüştür. Bu gerileme ve düşüş devam edecek ve sonuçta İsrail otoritesi altında Filistinliler'in siyasi erk bakımından otonomiye sahip oldukları bir boyuta indirgenecektir. Bu noktada Filistin'in hakları azınlık haklarıyla özdeşleşecektir, Zira şu günlerde 1967 Savaşı'ndan önceki işgal edilen topraklarda İsrail'in varlığının meşru olduğuna dair Filistinliler ve Araplar tarafından yapılmış açık bir itiraf söz konusudur. Bütün taraflar işgal altındaki toprakları geri istemektedir. Ama Filistin'i istemek onların açısından bir fanatiklik, ütopyacılık ve gerçekçilikten uzaklaşma olarak görülmektedir.22

Yeni Dünya Düzeninde Filistin Sorununun Yeri

Körfez Savaşı sonrasında Orta Doğu'ya ilişkin tartışmalarda çok sıkça ifade edilmeye başlanan yeni dünya düzeni kavramı basitçe bundan böyle tek bir süper gücün kaldığı, tek süper gücün hakimiyetinin söz konusu olduğu bir konjonktürü ifade ediyor. Uzlaşma arayışı içindeki Filistinliler'e ve destekçilerine göre bu yeni konjonktür Filistin sorunu açısından olumlu bir gelişmeyi beraberinde getirmiştir, İsrail'in soğuk savaş döneminde ABD emperyalizmi için önemli bir fonksiyon gördüğü, bugün ise soğuk savaşın sona ermesiyle İsrail'in bu Öncelikli fonksiyonunu yitirdiği varsayımından hareket eden bu yaklaşım sahipleri ABD'nin bundan böyle Orta Doğuda batışı ve istikrarı oturtabilmek için İsrail'i taviz vermeye zorlayacağı sonucuna varmaktadırlar. Bu yaklaşıma göre ABD'nin baskısı sonucu başlayan Madrid süreci de bu duruma açık bir kanıt oluşturmaktadır.

Bu yaklaşım ABD ile İsrail arasındaki ilişkinin boyutlarını sınırlı algılamaktadır. İsrail ABD'nin Orta Doğudaki başlıca stratejik müttefiki olarak Sovyet tehdidine karşı önemli bir fonksiyon üstlenmiştir, fakat İsrail'in konumu bununla sınırlı değildir. İsrail ABD'ye sadece Orta Doğu'da değil, Zaire'deki Mobuto diktatörlüğünden Latin Amerika'ya dek türlü etkinlikler göstererek hizmet etmiştir ve bugün de bu görevini sürdürmektedir. Üstelik şurası açıktır ki, ABD'nin İsrail ile olan ittifakı özel bir ittifaktır. Ortak bir tehdide yönelik geçici yakınlaşma anlamında sıradan ittifakların garantisi yoktur. İran, Irak ve Sudan örnekleri ABD'nin kimi ittifaklarının sonuçta nerelere varabildiğini göstermektedir. Halbuki ABD'nin İsrail ile olan ittifakı bu tür tehlikeleri barındırmayan, ortak değerlere dayanan ve kalıcı bir ittifaktır.23

Emperyalizmin Orta Doğu siyasetinin en temel tezlerinden biri olan 'petrol kaynaklarını yerel güçlerden korumak' politikası dün olduğu gibi bugün de ABD ile İsrail arasındaki stratejik ittifakın zeminini oluşturmaktadır. Özellikle Nasırcılık akımının Orta Doğu'da güçlendiği dönemlerde ABD'nin bölgedeki çıkarları için tek güvenilir koruyucunun İsrail olduğu gerçeği belirginleşmişti. Daha sonra İran'da Şahlık rejiminin devrilip İslami yönetimin kurulması Orta Doğu'da İsrail'in önemini ve rolünü güçlendiren yeni bir faktör olarak ortaya çıkmıştı. En son olarak Irak'la yaşanan Körfez Krizi ve savaşı aynı gerçeğin altının bir kez daha çizilmesine yol açmıştır. İsrail ABD ilişkisini Soğuk Savaş'ın bir sonucu olarak gören ve Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle ilişkinin zayıflayacağım öngören yaklaşım, Körfez Savaşı'yla bir kez daha İsrail'in konumunun emperyalizm açısından daha da muhkemi eşmesi olgusu karşısında yanlışlanmıştır.

Dünya konjonktüründeki değişimlerin İsrail-ABD ilişkisini zayıflattığı veya zayıflatacağı tezinin yanlışlığını Filistin Halk Kurtuluş Cephesi lideri George Habaş şöyle ifade ediyor:

Sovyetler Birliği ve sosyalist blokun yıkılması ve Körfez Savaşı'ndan sonra, İsrail'in ABD ve emperyalist kamp için stratejik öneminin azaldığı, "komünizm tehdidi"nin sona ermesi ve ayrıca Arap rejimlerinin ABD'ye nihai bağlılıklarını sergilemeleriyle, Soğuk Savaş'ın bitmesinin bu durumun kanıtı olduğu tahliller yapılıyor. Bu tahlillere katılmıyorum. Bir defa ABD açısından "komünizm tehdidi" "lalam fundamentalizmi tehdidi" ile yer değiştirmiştir. Ayrıca ABD istikrarlarına güvenmediğinden Arap rejimlerinin bağlılıklarım İsrail'in bağlılığı gibi değerlendirmemektedir. Böylelikle ABD'nin İsrail'e karşı stratejik yaklaşımının değişmediği sonucuna varabiliriz.24

Yeni dünya düzeni Filistinliler için olumlu sonuçlar doğurmak bir yana, bilakis bir çok olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir. Sovyetler Birliği'nin çözülüşü ile Filistinliler'in siyasi arenada güçlü müttefiklerini yitirmeleri, tüm Doğu Bloku'ndan Filistin'e kitlesel bir yahudi göçünün gerçekleşmesi ve Körfez Savaşı ile birlikte ABD'nin bölgede nüfuzunun ve kontrolünün artması ilk bakışta göze çarpan olumsuzluklardan bazıları. Yeni dünya düzeninin Filistin için ortaya kara bir tablo çıkarttığı görülmekte. Bununla birlikte konjonktürel olumsuzlukların boyutu ne kadar olursa olsun, Filistin halkının iç dinamiklerinden fışkıran çok önemli bir gelişme her şeyin sadece bu kara tablodan ibaret olmadığını ortaya koymakta. Bu gelişme İntifada'dır.

Filistin Halkının Uzlaşmacılığa Cevabı: İntifada

1987 yılının Aralık ayında Gazze'de bir grup Filistinli gencin protesto gösterileri ve İsrail askerlerini taşlamalarıyla başlayan ve bugüne dek devam eden İntifada hareketi, 80'li yılların ortalarından itibaren FKÖ önderliğinin takındığı uzlaşmacı ve tavizkar tutuma karşı Filistin halkının açık bir cevabı niteliğindedir.

Gazze'de hapisten kaçan bir grup İslami Cihad üyesinin 6 Aralık 1987'de Siyonist güçlere karşı giriştikleri saldırının intikamını almak amacıyla, Siyonistlerin 8 Aralık günü Filistinli 4 işçiyi ezerek öldürmeleri üzerine parlayan kıvılcım süreç içinde bir yangına dönüşmüş olarak 6. yılına girmiştir. Bir öfke hali olarak başlayan İntifada bugün artık Filistin halkının bir yaşam biçimi olmuştur. Siyonist güçlere ve işbirlikçilerine karşı taşlarla başlayan eylemler, petrol bombalarıyla sürdürülmüş ve bugün yer yer silahlı bir mücadele şekline bürünmüştür.

Bir yandan dünya siyasetinde Filistin davasını olumsuz etkileyen Çok önemli gelişmelerin yaşandığı, diğer yandan da FKÖ önderliği ile ilgili olarak ancak ihanet kavramıyla ifade edilebilecek sapmaların gösterildiği bir konjonktürde Filistin halkının kararlı bir biçimde İşgalciye karşı durmasını getiren intifada hareketinin ayırıcı özellikleri nelerdir?

İntifada hareketinin en belirgin özelliği hareketin İslami bir karakter taşımasıdır. Şüphesiz Filistin halkının tümünün katıldığı bir hareket olarak İslam dışı unsurlar da çeşitli boyutlarda İntifada'ya katılmışlardır. Fakat bu durum hareketin genelde İslami bir karakter taşıması gerçeğini değiştirmez. Hareketin ilk ortaya çıkışma vesile olan eylemlerden sloganlarına, mescitlerin ve ulemanın hareket içindeki ağırlıklı rolünden İntifada'nın Filistin toprakları dışında sahiplenilmesine dek birçok unsur İntifada hareketinin İslami kimliğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Burada dikkati çeken bir husus da İntifada hareketinin İslami kimliğinin her geçen gün daha bir netleşmesi, belirginleşmesidir. Hem Orta Doğu genelinde yükselen İslami dalgaya paralel olarak, hem de FKÖ önderliğinin tavizci politikalarının yarattığı tepkilere bağlı olarak Filistin'de İslami hareketin güçlenişini sürdüreceği kesin gözükmektedir. En son olarak geçtiğimiz Aralık ayı içinde İslami Cihad ve HAMAS mensubu 400'den fazla Filistinli'nin siyonistlerce sürgün edilmesine yol açan gelişmeler ve sürgün eylemi sonrasında yaşanan olaylar da bu gerçeğe işaret etmektedir.

İntifada hareketinin bir diğer özelliği sürekliliktir. Filistin'de yaklaşık 50 yıldır, Siyonistlere ve Siyonistlerin efendilerine karşı halk ayaklanmaları ve protesto eylemleri yaşanmıştır. Fakat bu eylemler, hep kısa süreler içinde başlayıp biten eylemler olmuştur. İntifada hareketi ise bugüne dek yaygın ve kararlı bir biçimde devam edegelmiştir. Kimi zaman Siyonistlerin "İşte bitti, İntifada bu sefer sona erdi" şeklinde yorumlar yapmalarına neden olacak duraklamalar içine girse de, her seferinde öncekinden daha şiddetli ve sarsıcı bir biçimde İntifada hareketi yoluna devam etmiştir.

İntifada hareketinin bir diğer zelliği de kapsamlılığıdır. Halkın tüm kesimleri hareket içinde etkin bir biçimde yer almışlardır. Daha önceki dönemlerde öğrenci, işçi vb. örgütlü kesimlerle sınırlı olan hareketlerden farklı olarak, yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden tüm halk İntifada hareketine katılmışlardır. Bu yönüyle İntifada hareketi tam bir halk hareketidir.25

İntifada Ne Sağlamıştır?

Doğu Bloku'nun çözülmesi, ABD'nin Körfez'e saldırısı gibi uluslararası planda Filistin mücadelesini olumsuz etkileyen bir takım gelişmelerin yaşandığı bir döneme tekabül eden İntifada hareketinin şüphesiz bir takım eksiklikleri vardır. Bu eksikliklerin başında, hareketin Batı Şeria ve Gazze ile sınırlı kalması ve 1967 öncesinde işgal edilmiş Filistin topraklarında aynı yankıyı bulamaması gelir. Yine halk arasında FKÖ önderliğinin popülaritesinin azalmakla birlikte, geleneksel bağlılığın bir sonucu olarak hala bir ölçüde gücünü koruyor olması, hareketin kararlılığı ve devamı açısından önemli bir tehlike unsuru oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, binlerce şehit, yaralı, tutuklu ve sürgün pahasına 6. yılına giren İntifada hareketinin kazanımları ise paha biçilmez bir değere sahiptir. İntifada şu anda her şeyden çok işgal olgusunun herhangi bir şekilde normalleşmesinin, işgal olgusunun bir biçimde kabullenilmesinin tümden reddi anlamına gelmektedir.26

İntifada'nın en önemli sonuçlarından biri Siyonistlerin ideolojik güvenlerinin, ideolojik kararlılıklarının sarsılmasıdır. İsrail ordusunun elinde tuttuğu bir ateş topu haline gelen Batı Şeria ve Gazze siyonist işgalcileri güç duruma sokmuştur. Böylelikle Kutsal Kitab'ın bildirdiği Büyük İsrail üzerinde yönetme haklarının bulunduğuna dair Siyonistlerin ideolojik tezi pratik imkansızlıklar nedeniyle büyük bir yara almıştır.27

İntifada hareketi, İsrail'i yalnızca ideolojik planda yaralamakla kalmamakta, askeri ve ekonomik açıdan da İsrail'i önemli ölçüde yıpratmaktadır. İsrail'in istikrar ve güvenliğini derin bir biçimde sarsan İntifada hareketinin İsrail'e mali faturası da oldukça kabarık olmuştur.

İntifada hareketinin bir diğer olumlu sonucu da Filistin'e yahudi göçünün azalmasına olan etkisidir. Filistin'de süren çatışma hali hem dışarıdan Filistin'e göç etmeyi düşünebilecek yahudileri frenlemekte, hem de İsrail'in Batı Şeria'da yahudi yerleşim merkezleri oluşturma politikası çerçevesinde bölgeye yerleşmeyi, militan Siyonistler dışındaki geniş yahudi kitlesi için riskli bir tercih kılarak iç göçü azaltmaktadır.

Tüm pratik kazanımları yanında, İntifada hareketinin asıl ve en önemli sonucu şüphesiz halkın cihad bilincini, cihad ruhunu uyanık tutmasıdır. Bu noktada İntifada'nın bir araç değil, bizatihi amaç olması gerçeği İntifada hareketi ile ilgili olarak çok iyi anlaşılması gereken önemli bir özelliktir.28 Şu veya bu pratik kaygıdan öte, İslami sorumluluğun gereği olarak, İntifada hareketini sürdürme kararlılığı Filistin'in nihai kurtuluşu yolunda atılmış en somut adımdır. Bu yönüyle İntifada hareketi Filistin sınırları dışında da genel İslami uyanışı olumlu etkilemekte, İslami hareketlere büyük bir moral destek sağlamaktadır.

Filistin'in Kurtuluşu Ümmet'in Kurtuluşudur!

Filistin'de çok güç koşullar altında ve türlü zorluklara rağmen büyük fedakarlıklar göze alınarak bir cihad sürdürülmektedir. Bununla birlikte Filistin'in kurtuluşunun, tek başına Filistinli müslümanların mücadeleleri ile gerçekleşmesini beklemek hayalciliktir. Emperyalizm ve İsrail ilişkisinin, İslam coğrafyasında hakim bulunan emperyalist statükonun ve işbirlikçi-bağımlı iktidar olgusunun doğru bir şekilde anlaşılması, Filistin sorununun gerçekte ne kadar çetrefil ve zorlu bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır. Bu noktada çözüm de sadece Filistinli müslümanların, Filistin topraklarında verdikleri mücadele ile sınırlanamaz. Bu gerçeği Filistin İslami Cihad Hareketi liderlerinden Seyyid Bereket şöyle ifade ediyor:

İsrail'in tek başına olmadığını, arkasına dünyanın tüm zalim güçlerini aldığını ve sonuçta da evrensel bir İslami güç oluşturmadan onu mağlup edemeyeceğimizi görüyoruz. Şunu açıklıkla ifade ediyoruz. Tüm Filistinliler dört dörtlük birer mücahit dahi olsalar, evrensel bir cihad hareketi ve tüm müslümanların birliği sağlanmadan İsrail'i yenemezler.29

Filistin'in nihai kurtuluşu ancak tüm İslam Ümmeti'nin dayanışma ve vahdetinin sağlanması ve İslam dünyasını baştan başa saran emperyalist zincirin halkalarının bir bir kırılması ile mümkündür. Bu itibarla, tüm İslami hareketler için Filistin'in ve Kudüs-ü Şerifin kurtarılmasını temel bir hedef belirleyerek, bulunulan her zemini emperyalizm ve siyonizme karşı mücadelenin bir cephesi haline dönüştürmek İslami bir zorunluluktur.

 

Dipnotlar:

1-Muhammed Hüseyin Fadlullah, "Madrid Konferansı'na Karşı İslami Strateji", Dünya ve İslam, Kış 1992, No. 9, s. 44.

2-Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, Pınar Yay., İstanbul, 1983, s. 20.

3-Garaudy, a. g. e., s. 80.

4-Cengiz Çandar, Direnen Filistin, May Yay., İstanbul, 1976, s. 26.

5-Çandar, a. g. e-, s. 25.

6-M. Lütfullah Karaman, Uluslararası ilişkiler Çıkmazında Filistin Sorunu, İz Yay., İstanbul, 1991, s. 30.

7-Bilal Özkan, "Osmanlı Döneminde Filistin Topraklarında Yahudi Yerleşimi", Dış Politika, Ekim 1988, No. 3, s. 126-127.

8-David Gilmour, Dispossessed, The Ordeal of the Palentinians, Sphere Books, Londra, 1980, s. 43.

9-Fatih Emin, "Filistin'de İslami Hareketin Doğuşu", Dış Politika, Ekim 1988, No. 3, s. 129-132.

10-Çandar, a. g. e., s. 80-81.

11-Çandar, a. g. e,, s. 116-117.

12-Çandar, a. g. e., s. 123-124.

13-Çandar, a. g. e-, s. 128-129.

14-Çandar, a. g. e-, s. 328-339.

15-Karaman, a. g. e., s. 209.

16-İrfan C. Acar, Lübnan Bunalımı ve Filistin Sorunu, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara, 1989, s. 98.

17-Acar, a. g. e., s. 51.

18-Ali Jarbawi ve Roger Heacock, "Barış Görüşmeleri, Savaş Rüzgarları: Filistinlilerin Müzakere Stratejisi", Middle East Report, Mart/Nisan 1992, No. 175, s. 16.

19-Fehmi Koru ile röportaj, "Filistin'de Oynanan Oyunlara Dikkat", Dış Politika, Ekim 1988, No. 3, s, 178.

20-Kathryn Cosa, "Su: İsrail'in işgallerinin Ardındaki Gerçek Sebep", The Washington Report on Middle East Affairs, Temmuz 1991, s. 26. H. Chapman, "Filistin Sorununda Suyun Merkezi Yeri", Echo of İslam, Kasım 1991, s. 10.

21-Yezid Sayigh, "İçeride Mücadele, Dışarıda Mücadele: 1982'den itibaren FKÖ Siyasetinin Dönüşümü", International Affairs, Bahar 1988, s. 262-263.

22-Fadlullah, a. g. m., s. 39-40.

23-Bernard Lewis, "Orta Doğu'yu Yeniden Düşünmek", Foreign Affairs, Güz 1992, s. 113-114.

24-George Habaş ile röportaj, Democratic Palestine, Ekim-Aralık 1992, s. 10.

25-Ali Ekber Muhteşemi, "Filistin'deki İslami Devrim Hareketi'nin Özellikleri", Dünya ve İslam, Bahar 1990, No. 2, s. 43-44.

26-Azmy Bishara, "Yeni Düzende Filistin", Middle East Report, Mart/Nisan 1992, No. 175, s. 6.

27-Emmanuel Sivan, "intifada ve Sömürgeciliğin Çözülüşü", Middle East Revietv, Kış 1989-1990, s. 4.

28-Türkan Çınar ve Sevcihan Güldiken, "Intifada'dan önce - Intifada'dan Sonra", Hak Söz, Aralık 1992, No. 21, s. 7.

29-Şeyh Seyyid Bereket ile röportaj, "Intifada'nın Fecri", Dünya ve İslam, Bahar 1990, No. 2, s. 155.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 14 - Bahar 1993

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları