FKÖ'nün İhanet Anlaşması

Ali Eren

10 Eylül Cuma günü İsrail ve FKÖ'nün karşılıklı olarak birbirlerini tanımalarıyla başlayan ve 13 Eylül'de tarafların Washington'da bir araya gelip anlaşmalarıyla sonuçlanan süreç kamuoyuna yepyeni bir barış girişimi olarak sunuldu. Gazete ve dergilerde bu sözde sürpriz anlaşma haberi büyük bir heyecanla işlendi. Oysa meydana gelen gelişmelerin üzerinde ciddi biçimde kafa yorulduğu takdirde böylesi bir ilgiyi hiç de hak etmediği fark edilecektir. Birincisi, üzerinde anlaşmaya varılan metin yepyeni bir içeriğe sahip değildi, birçok açıdan önceki dönemlerde sık sık İsrail tarafından kabul ettirilmeye çalışılan planlara benziyordu. İkincisi, yeni olan bir tek şey vardı ki, o da Filistin halkını temsil etme amacında olduğunu söyleyen FKÖ'nün para ve iktidar uğruna bunca yıldır sürdürülen direnişi göz ardı ederek Filistin davasına ihanet ettiği. Arafat öncülüğünde FKÖ'nün imzaladığı anlaşma metni içerik açısından Filistin halkının İsraillilere, bölgede çıkarı olan emperyalistlere ve onların işbirlikçilerine teslim edilmesi anlamına geliyordu.

Anlaşmanın İçeriği

10 Eylül'de gerçekleşen İsrail ve FKÖ'nün birbirlerini tanımaları olayı aslında anlaşma metninin kendisi kadar önemliydi. Buna göre İsrail tarafı FKÖ'yü Filistin halkının yasal temsilcisi olarak tanımayı ve Ortadoğu barış süreci içinde FKÖ ile görüşmeler yapmayı kabul ediyordu. Arafat ise terör ve şiddeti kınayarak FKÖ anayasasındaki İsrail'in varlığını tanımayan maddenin geçersiz olduğunu onaylıyordu. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta var: Olay aslında birbirini karşılıklı olarak tanımaktan çok tarafların farklı düzlemlerde yaptığı iki açıklamaya benziyor. Şöyle ki; İsrail yaptığı açıklama ile yalnızca muhatabının kim olduğu sorusuna cevap veriyor, izleyeceği siyaset ile ilgili olarak hiç bir ipucu vermiyor. Oysa FKÖ İsrail'i devlet olarak tanımanın ötesinde terör ve şiddeti kınayarak ki burada kınanan İntifada hareketinin kendisidir, daha öncesinde izlediği siyaseti nasıl değerlendirdiği ve gelecekteki stratejisinin ne olacağı hususunda da açıklama yapmış oluyordu. Dolayısıyla İsrail, FKÖ'yü şiddet ve terör -her iki kavram da İsrail bakış açısından tanımlanmaktadır- eylemlerine son vermesi şartıyla tanımış oluyordu. Kısacası bundan sonraki anlaşma sürecinde de tekrarlanacağı gibi İsrail belli şartlar öne süren ve bunu kabul ettiren taraf olmuş ve gelecekteki FKÖ siyasetini de kontrol eder bir konuma yükselmişti.

İşte böylesi bir ortamda 13 Eylül'de İsrail ile FKÖ anlaşma masasına oturdular. Neticede kabul edilen plan yalnızca 5 yıllık bir süreyi kapsıyor. Buna göre Eriha ve Gazze bölgesinde Filistinlilere özerklik verilmesini öngören anlaşmanın imzalanmasından sonra uluslararası gözetim altında 10 ay içerisinde seçilecek olan Filistin konseyi bu bölgeleri 5 yıl geçici olarak yönetecek. Bu süreçte ilk iki yıldan sonra sürekli bir çözüm arayışı için tekrar bir araya gelinecek ve 5 yılın sona ermesinin ardından da üzerinde mutabık olunacağı düşünülen nihai bir anlaşma yürürlüğü girecek. Bu ise büyük bir ihtimalle Ürdün ve özerk bölgelerin birleşmesiyle meydana gelecek ve Filistinliler ile Ürdünlüler tarafından yönetilecek ortak bir konfederasyonun kurulmasının amaçlandığı bir anlaşma olacak.

Eriha ve Gazze bölgesinde özerkliğe sahip olacak yeni yönetim öncelikle yaklaşık 20 bin kişiden oluşacak bir polis gücü teşkil edecek. Bunun dışında eğitim, kültür, sağlık, sosyal güvenlik, vergi alma ve turizm alanlarından da bu makam sorumlu olacak. Ancak bu bölgelerde var olan Yahudi yerleşim bölgeleri İsrail birlikleri tarafından güvenlik altına alınacak.

Bu dönem zarfında İsrail-Filistin İletişim ve Ekonomik İşbirliği Komiteleri kurulması planlanıyor. Ekonomik İşbirliği Komitesi'nin temel amacı Gazze ve Batı Şeria'nın kalkındırılması olacak, bu amaçla başta Dünya Bankası olmak üzere AT ve Arap ülkelerinden maddi destek istenilecek.

Yukarıda kısaca özetlenen anlaşma metni daha önce de ifade edildiği gibi yeni bir metin değil, hele hele Amerika'nın "varlığından bile haberdar olmadığı" bir metin hiç değil. Hatırlanacak olursa Amerika geçtiğimiz yıl İsrail'e yapacak olduğu 10 Milyar dolarlık yardımı İsraillilerin Filistinlilerle anlaşma masasına oturması şartına bağlamıştı; dolayısıyla, bu Amerika'nın isteği doğrultusunda gerçekleşen bir anlaşmadır. Üzerinde anlaşılan metin ise Camp David Anlaşması'ndan büyük oranda alıntılar içeriyor. Nitekim kabul edilen Gazze ve Eriha'ya özerklik verilmesi planı Camp David'den bu yana İsrail'in kabul ettirmeğe çalıştığı bir plan ve bu anlamda Washington'da üzerinde imza edilmek üzere ortaya konulan masanın, Camp David'de kullanılmış masa olması da ayrıca manidar.

FKÖ ve İsraillilerin yaşanılacak süreçten beklentileri elbette ki farklı, ancak bunların kesiştiği alanlar da var. Bunların ayrıntısına girmeden önce temelde Filistin'in bağımsızlığını amaç edinmiş olan FKÖ'nün bu amacına ne ölçüde uygun hareket ettiğinin değerlendirilmesi FKÖ'nün iç tutarlılığının Ölçülmesinde faydalı olacaktır.

Arafat, kabul edilen özerklik anlaşmasının Filistin'in bağımsızlığına giden yolu açtığı görüşünü savunuyor. Oysa daha önceleri FKÖ tarafından alınmış kararlara bakıldığında, ki bunlara anlaşmanın imzalanmasından sonra FKÖ'den istifa eden Şefik el-Hut ve iki delege de dikkat çekeceklerdi, örgütün "Bağımsız Filistin"in kayıtsız şartsız kurulması amacından saptığı görülecektir. Kısacası ulusal bağımsızlık hareketi İsrail toprakları üzerinde bir belediye yönetimi kurmayı hedefleyen bir amaca kanalize edilmiştir. Nitekim özerk yönetime verilen yetkiler de bunu doğruluyor.

FKÖ'nün kabul etmiş olduğu anlaşma da bu iki özerk bölge dışındaki Filistin topraklarının geleceği ile ilgili hiç bir madde yok. İsrailliler işgal etmiş oldukları toprakların birçoğundan geri çekilmeyecekleri gibi Gazze ve Eriha dışındaki tüm bölgelerde de mutlak otorite durumunda olacaklar. Dolayısıyla FKÖ'nün hangi toprakların bağımsızlığını amaçladığı sorusunun cevabı muğlak kalıyor.

FKÖ açısından en büyük siyasi hata ise İsrail'e Filistin bağımsızlık mücadelesinin bastırılması hususunda bilerek ya da bilmeyerek alet olması. Söz konusu planın yürümesi ancak ve ancak İsrail'in özerk bölgedeki durumdan memnun olmasına bağlı. Bu yüzden FKÖ ister istemez yönetimde tavizler vermek zorunda kalacaktır. Bu tavizlerin ne olduğu ve İsraillilerin ne istedikleri de açıktır: Altı yıldır devam eden ve bini aşkın kişinin şehit olduğu İntifada'nın sona erdirilmesi. FKÖ terör ve şiddeti kınayarak bu yöndeki İsrail isteklerini şimdiden kabullenmiş görünüyor ve kuracağı polis teşkilatını da büyük olasılıkla bu yönde kullanacak. Kısacası Filistinlilerin karşısına FKÖ çıkacak. Peki anlaşmanın İsrailliler tarafından bozulması söz konusu olursa, ki bu hiç de uzak bir olasılık değil, Filistinlilerin durumu ne olacak? İsrail'in kaybedeceği hiç bir şey yok, tam aksine kazanımları var: FKÖ'nün arzusu doğrultusunda sivilleşecek olan bağımsızlık hareketi bir daha toparlanması çok güç bir konuma düşmüş olacak.

Son olarak "Bağımsız Filistin" görüşüne İsrail ve Amerika'nın nasıl baktığının değerlendirilmesi, FKÖ'nün bağımsızlık adına kimlerle aynı masaya oturduğunu göstermesi açısından önemlidir. Rabin, Arafat'ın Kudüs'ü de kapsayan bir Filistin devleti kurma amacında olduğunu belirtmesinin ardından şu açıklamayı yapacaktı: "Kudüs her zaman için İsrail başkenti olacaktır ve orada asla Filistin bayrağı dalgalanmayacaktır. Arafat Kudüs'ü unutsun!" Bu açıklamadan kısa bir süre sonra da Amerika bağımsız Filistin fikrine karşı olduğunu beyan edecek ve verdikleri desteğin bir Filistin-Ürdün konfederasyonu kurulması doğrultusunda olduğunun altını çizecekti.

Anlaşma ile ilgili olarak FKÖ ve İsrail'in iki noktada menfaatleri çakışıyor. Bunlardan birincisi, yaşatılması düşünülen süreçle birlikte başta HAMAS olmak üzere güçlenen İslami hareketin önüne geçmek. İkincisi ise, plan sayesinde ekonomik açıdan rahatlamak.

Altı yıl önce başlayan İntifada hareketi bu gün İslami hareketler tarafından yönlendiriliyor. Gün geçtikçe güçlenen HAMAS özellikle sokaklarda, mülteci kamplarında kuvvetli durumda. İsrail'in İslam karşıtı propagandasına rağmen HAMAS halk arasındaki etkinliğini arttırıyor. Bizatihi sosyal kurumlar inşa ederek, ki bunlar arasında sağlık ocakları, çocuk bakım evleri ve camiler var, Filistin'deki tabanını güçlendiriyor. HAMAS temsilcisi Dr. Mustafa Caferi'nin yaptığı açıklamaya göre örgütün Gazze ve Batı Şeria'daki halk arasında desteklenme oranı sırasıyla %90, ve %60 dolaylarında.

İşte böylesi bir İslami uyanışın varlığı her iki tarafı da rahatsız ediyor. FKÖ siyasi alanda halk üzerindeki etkinliğinin azalmasından korkarken, İsrail ise Orta Doğu'daki diğer İslami hareketlerle de bağlantısı olabilecek bu örgütün varlığını kendi açısından bir tehlike olarak görüyor. Nitekim 15 Aralık'da 415 HAMAS ve İslami Cihad üyesinin İsrail tarafından sınırdışı edilmesi bunun en açık delili idi.

Filistin meselesini değerlendirirken HAMAS'a yönelik olarak başta İsrail ve FKÖ tarafından yürütülen ve emperyalistlerce de desteklenen karalama kampanyalarını yalnızca bu örgüte mahsus sanmak büyük bir hata olacaktır. HAMAS'ın anlaşmayı ihanet olarak değerlendirdiği yazılı bildirisinde de belirtildiği gibi Filistin ve Kudüs meselesi yalnızca Filistinlilerin değil bütün müslümanların meselesidir. Emperyalist güçler bu bölgede İslam'ın etkinliğini kırarak aslında dünya coğrafyası üzerindeki bütün müslümanları yenilgiye uğratmak istiyorlar.

HAMAS'ın gücü yalnızca polis gücü ile değil aynı zamanda özellikle Gazze ve Batı Şeria'da yapılacak olan ekonomik yatırımlarla da kırılmaya çalışılacak. FKÖ ve İsrail bu konuda aynı düşünüyorlar: "HAMAS bu bölgedeki açlık ve sefaletten ve varolan sosyal şartların kötülüğünden istifade ediyor, halkın fakir olması nedeniyle onlar arasında güç kazanabiliyor." İsrail Ekonomi ve Planlama Bakanı Şimon Şetrit'in ağzından ifade edilen bu husus her iki tarafın da bu konudaki bakış açısını sergiliyor.

HAMAS ile İlgili boyutun dışında aslında hem FKÖ hem de İsrail'in varolan anlaşmayı daha çok ekonomik bir anlaşma olarak algıladıkları farkediliyor.

FKÖ Körfez Savaşı sırasında Irak'tan yana tavır koyduğu için başta körfez ülkeleri olmak üzere Arap ülkelerinden bir çoğunun ekonomik ambargosuna maruz kalmıştı. Son dönemlerde Arafat'a yönelik en büyük eleştiri de örgütün mali politikasını yanlış yönlendirdiği noktasında oluyordu. Dolayısıyla FKÖ'nün anlaşma ile bu ekonomik krizden kurtulmayı ve bölgeye yapılacak ekonomik yardımların halkın refahını artırması dolayısıyla halkın desteğini kazanmayı arzu ettiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Bu amaçla Arafat özerk bölgeler için Dünya Bankası'ndan 6 Milyar dolar talep etti. Ancak banka, bölgeye şimdilik 3 Milyar dolar yardım etmeyi kabul etti. AT ve çeşitli Arap ülkelerinin de yapacağı katkılarla bu para ilk dönem için yaklaşık 4.6 Milyar doları bulacak.

İsrail ise anlaşma öncesinde Gazze ve Batı Şeria'nın kendisine çok fazla maddi yük getirmesinden oldukça şikayetçiydi. Bölgede istikrar olmadığından yatırım yapmaktan çekiniyordu. Bu gün ise böylesi bir atılıma oldukça hevesli görünüyor. Daha anlaşmanın tartışıldığı günlerde İsrail'in isteği üzerine BM bünyesi içerisinde bu bölge ile ilgili bir birim oluşturuluyordu. İsrailli yetkililer yaptıkları açıklamalarla bundan sonra Orta Doğu'nun büyük bir pazara dönüşeceğini ifade ediyor ve hatta Gazze'nin ileride yeni bir Singapur olabileceği ihtimaline dikkat çekiyorlardı. Singapur'un uluslararası bir ticaret merkezi ve ayrıca Siyonistlerin Uzakdoğu'da son derece güçlü oldukları bir ülke olması, yapılan benzetmeyi daha bir anlamlı kılıyor.

Ancak FKÖ ve İsrail'in gözden kaçırdıkları bir gerçek var. Filistin davası yalnızca ekonomik boyutları olan bir dava değildir. Filistin davası, Filistin halkı için bir özgürlük mücadelesi ve cihattır. Onların İsrail'e ve emperyalistlere olan düşmanlığını maddi boyuta indirgemek ancak Batılı sosyal bilimcilerin yapabileceği bir hatadır. Arafat'ın "küçük generallerim" dediği çocuklar, babalarının bu dava uğruna öldüğünü bilen çocuklardır.

Anlaşmaya Tepkiler

Anlaşmanın yapılmasının hemen ardından farklı tepkiler yükseldi. Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır gibi işbirlikçi rejimler olaydan duydukları memnuniyeti ifade edeceklerdi. Libya Arafat'ı kınarken İran İslam Cumhuriyeti anlaşmayı "hıyanet" olarak nitelendirecekti.

Filistin'de varlık gösteren Filistin Halk Kurtuluş Cephesi lideri Ahmet Cibril, Arafat'ın Rabin için çalışan bir hain olduğunu belirterek öleceğini ifade edecekti. Yine muhalif gruplardan biri olan Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi anlaşmayla ilgili olarak Camp David sonrasında Enver Sedat'ın başına gelenleri Arafat'a hatırlatacaktı. Bölgedeki İslami hareketler de büyük protesto gösterileri düzenlediler. HAMAS mülteci kamplarında gösteriler yaptı, bunlardan Ramallah'da yapılanında 2 kişi öldü, 11 kişi yaralandı. İhvan Ürdün'ün başkenti Amman'da bir gösteri düzenledi, benzer bir gösteri Suriye'nin başkenti Şam'da da meydana geldi. Hizbullah ise Lübnan hükümetinin İsrail-Filistin anlaşması karşıtı gösteri yapılmasını yasaklamasına rağmen "ihanet anlaşmasına hayır!" sloganıyla bir protesto gösterisi düzenledi ve askerlerle çıkan çatışmada 7 kişi öldü, 41 kişide yaralandı. Bunun üzerine Hizbullah ölen 7 kişi için Beyrut'ta 100 bin kişinin katıldığı ABD ve FKÖ aleyhtarı yeni bir gösteri düzenledi. Hizbullah bu dönemde İsrail'e yönelik yaptığı saldırıları da yoğunlaştırdı.

İsrail ve emperyalistlerin oynadıkları oyunlar ve FKÖ gibi satılmış örgütler Filistin davasını yok etmeye çalışabilirler. Ancak geleceğini İslam'da gören Filistin halkı onların bu tuzaklarını boşa çıkaracaktır.

 

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 31 - Ekim 93

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları