Gorazde’de Katliam İstanbul'da Gözaltı

Ali Gözcü

Bosna-Hersek'te iki seneyi aşkın bir sürede 250 binden fazla Boşnak öldürüldü. 50 bin Boşnak kadına tecavüz edildi. 1 milyonu aşkın Boşnak göçe zorlandı. Yüz binlerce genç, ihtiyar, kadın, çocuk sakat kaldı.

Bu katliam ve vahşetin en belirleyici nedeni dağılan Yugoslavya federasyonundan sonra kurulan Bosna-Hersek devletinin yönetimini seçimlerle müslüman Boşnak bir kadronun ele alması ve Boşnaklar'ın müslümanlaşma sürecinin güçlenmesiydi.

Coğrafi sınırları yeniden düzenlenen bu bölge süper devletlerin yayılmacı çıkarları için uygun bir koridordu. Ancak Avrupa'nın ortasındaki bu bölgede süperlerin çıkar çatışmaları arasında İslam'a meyleden bir toplumun veya devletin oluşumuna hem ortodoks-şoven Sırp yayılmacılığı, hem de emperyalist devletler tahammül edemezdi. Bölgenin yeni oluşan mozaik yapısı belki daha da çeşitlendirilmeliyken, İslami yöneliş bastırılmalı veya terbiye edilmeliydi. İşte Bosna'daki katliamların, timsah gözyaşları arasında devam edegelen trajedisi bu gerçekliğe dayanıyordu.

Türkiye toplumu Bosna'ya duyarlıydı. Çünkü Bosna'da tarih içinde kendilerinden kopmuş olan bir parçalarını keşfediyorlardı. Türkiyeli müslümanlar Bosna olayına duyarlıydılar; çünkü kendi acıları, kendi sorunları, kendi kuşatılmışlıkları veya beklentileri Bosna müslümanlarınınkinden farklı değildi. Üstelik Bosna Batının uygarlık ve insanlık maskesinin yırtıldığı en sıcak alanı oluşturuyordu. Bosna'da yırtılan maske Türkiye'deki egemenlerin uygarlığı yakalama söylemiydi. Bosna'da yükseltilen direniş Türkiye'de Batıcı politikalara indirilen darbeydi. Bosna'da şehid düşen her nefer İslam ülkelerindeki işbirlikçi şeyhlerin, diktatörlüklerin, demokratların ikiyüzlülüğünü, kişiliksizliğini, uyduluğunu halk kitlelerinin bilincine nakşeden ayetlerdi. Bosna'daki İslami direniş Türkiye'deki ve İslam dünyasındaki dirilişti. Selami Yurdan'ın ve daha nicelerinin Bosna'daki şehadetleri belki Türkiye'ye nisbetle bunun için daha anlamlıydı ve içselleştirilmişti. Bizler için Saraybosna İstanbul, İstanbul Gorazde idi.

Ve 9 Nisan 1994'e gelindi. Türkiye çalışanın, dar gelirlinin, işsizin daha da zor günler yaşayacağı; egemenlerin, mazlum ve müstezat halk üzerinde ekonomik ve hukuki baskılarıyla daha çok terör estireceği; emperyalist güçlerin ülke imkanlarına daha rahat el atabileceği ve toplumsal çözülmenin hızlanacağı 5 Nisan istikrar kararlarının şokunu hissetmeye başlamıştı. Ancak önce TGRT, sonra Star TV kanallarında gecenin geç saatlerinde Bosna ile ilgili acı bir haber duyuldu. Gorazde düşmek üzereydi. Gorazde'ye Sırplar kimyasal silah atmışlardı. T. Çiller de 10 Nisan sabahı saat 02.30'da yazılı bir açıklama yapıp kimyasal silahlardan ve binlerce ölüden bahsediyordu. Taha Kıvanç'ın tesbitine göre eski bir asker olan "Politik ve Psikolojik Merkez"in sivil sorumlusu ve Devlet Bakanı Yıldırım Aktuna 48 saat uyumadan TV kanalları arasında mekik dokuyarak kimyasal saldırıyı doğrulayacak tarzda açıklamalar yapıyordu (Zaman, 14 Nisan 1994).

9 Nisan'ı 10 Nisan'a bağlayan gece insanlar birbirlerini telefonla uyandırıyorlar ve acı haberi bildiriyorlardı. İnfial büyüktü. Ve duyarlı kitlelerin tepkileri 10 Nisan Pazar günü sabah namazından itibaren sokaklara yansımaya başlamıştı. Yayın politikası hükümet kararlarıyla sıkı sıkıya bağımlı olan Türkiye gazetesi 3 bin, Sabah gazetesi 6 bin insanın kimyasal silahlarla Gorazde'de öldürüldüğünü manşete geçiriyorlardı. Halkın infiali gittikçe sokaklarda hissedilmeye başlandı. Ve İstanbul Taksim, Ankara Kızılay alanlarında ve daha birçok şehirde büyük protesto gösterileri yapıldı. Özellikle Taksim gösterisinin büyük çoğunluğunda, ayrıca Ankara ve Kayseri'deki gösterilerde yer yer tepkiler BM'ye, ABD'ye, Sırplar'a olduğu kadar Türkiye'deki egemen sisteme ve hükümete de yönelmişti. Taksim'de Sırplar, BM ve ABD aleyhindeki protestolar kadar "laik diktatörlük" ve "laik cunta" sloganlarıyla mevcut iktidar ilişkisine dikkatler yöneltilmiş; tepkisini belirten particilerin açtığı RP, MHP, BBP, MP, DSP bayraklarının toplamından daha çok kelime-i tevhid bayrakları alanı kaplamış; birçok İslami şiar ve ayet içeren pankart taşınmıştı. Taksim'de kelime-i tevhid bayrağının sopasını tutan ile 12 Nisan'da Saraybosna'daki müslüman Boşnakların yaptığı mitingde kelime-i tevhid bayrağını dalgalandıran insanların duyguları aynıydı. Bu duygular yapay sınırlar ve ulusal kimliklerle parçalanan ümmet bilincine duyulan özlemin ifadesiydi.

10 Nisan olayları Sırplar'ı, BM'yi, ABD'yi rahatsız edeceğine öncelikle Türkiye egemenlerini rahatsız etti. Müslüman halkın iradesini sansürsüz olarak yansıttığı 10 Nisan gösterilerinde Boşnak müslümanların sorununa sahip çıkma sorumluluğu kadar, yolsuzlukların, ekonomik terörün, siyonizme ve ABD çıkarlarına angaje kararların olumsuzluğunu perdelemek için Sırp katliamını iç politika malzemesi yapan sistemin yapısına ve işleyişine de tepki gösterme bilinci taşınıyordu. Bu açıdan caddelere dökülen halk BM'nin Bosna katliamına ilgisizliğiyle TC yönetiminin çıkarcı ilgisini adeta aynılaştırıyordu.

Tabii ki fırtına koptu. Türkiye egemenleri İslami değerler karşısındaki maskelerinin daha fazla düşmemesi için saldırıya geçtiler. Kendilerinin ilan ettiği Gorazde'deki katliam haberleri karşısında tepkisini gösteren halkı bu sefer ihtilal provası yapmakla suçladılar. Egemenlerin basın kuruluşları Sırp katliamına tepki gösteren müslümanlara açıktan saldırmaya başladı. Örneğin bir gazetenin 8 sütuna iki satırlık manşet spotu şuydu: "Prova Yaptılar, Bir Daha Yapamazlar" (Hürriyet, 13 Nisan 1994). Kıbrıs konusunda istenen tavizler ve Fener Patriği'nin icraatları karşısında susarak İstanbul'un ve Kıbrıs'ın geleceğini ipotek altına sokan, ülkenin ekonomik varlığını daha geniş tavizlerle IMF'ye. Dünya Bankası'na, ABD'ye sunan, halkın vergilerini batık bankaları ve şirketleri kurtarma operasyonu adı altında kapitalistlere çaldırtan mevcut hükümetin başkanı T. Çiller 10 Nisan olaylarının amacını nedense iki gün sonra keşfedebiliyor ve basına verdiği demeçte "Büyüğü için hazırlık yapıyorlar. Bu onun provasıdır. Ama bir daha yapamayacaklar." (Sabah,13.4.1994) diyordu. TC savcıları ise Antalya'da toplanıyor, ülke ekonomisini batıran yolsuzluk dosyaları ile ilgileneceklerine yasa adamları olarak yasayı aşıp -76 İl Cumhuriyet Başsavcısı, 8 DGM Başsavcısı'nın imzasıyla- kamuoyuna bir "laiklik muhtırası" yayınlıyorlardı. Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş de, okunduğunda muhtıracı savcılar tarafından ayakta alkışlanan kutlama mesajını Adalet Bakanı Seyfi Oktay'a ulaştırıyordu (Cumhuriyet, 24.4.1994).

Dün Bosna katliamına karşı yükselen ses, yarın da 5 Nisan ekonomik zulüm paketine, sisteme ve sistemin yeni hukuki ve siyasi düzenlemelerine karşı da yükselebilirdi. Gittikçe yoğunlaşan İsrail-IMF işbirliğine, ABD güdümüne, kapitalist sömürüye karşı halkın bu direnç umudu ezilmeliydi. Ve operasyonlar başlatıldı. Birçok müslüman tutuklanmaya, işkence odalarına alınmaya başlandı. Gorazde'de yaşananlar sanki Türkiye'de farklı bir şekilde tekrarlanıyordu. Evet, Gorazde İstanbul, İstanbul Eriha idi.

Peki, birçok tartışmaya neden olan 10 Nisan gösterilerini nasıl yorumlamak lazımdı? Bu konuda kamuoyunda ve basında üç eğilim belirdi:

a) 10 Nisan gösterileri halkın doğal tepkisiydi.

b) 10 Nisan gösterileri provokasyondu.

c) 10 Nisan gösterileri bir şeriatçı ayaklanma provasıydı.

Köşe yazısında Bekir Coşkun Sırp katliamı protestosunu laik cumhuriyetin hedef alınması şeklinde bağdaştırıp şöyle diyordu:

"Resmen bir şeriat provası izlediniz...

Yoksa polis Taksim Meydanı'ndaki Atatürk büstünü niçin çembere alıp koruma gereğini duysun?

Atatürk, Sırp generali mi?" (Hürriyet, 12.4.1994)

İlginç olan da Taksim meydanında "Kahrolsun Laik Diktatörlük", "Laik Dikta ABD'ye Kukla", "Müslümanlar Burada, Laikler Nerede" vb. sloganlar atıldığı gün, laikliğin kabulünün yıldönümü imiş. Hal böyle olunca laiklik aleyhinde slogan atan müslümanların bugünü bilinçli olarak ve Gorazde katliamını bahane ederek ayaklanma provası yapmak için seçtiklerini Babıali'nin kemalist ve stalinist artığı gedikli yorumcularından mizah ihtiyacımızı giderircesine okumuş olduk. Taksim'de açılan bir pankarttaki Şura Suresi'nin 39. ayet numarasını, muhtemel bir örgütün 39. şura karan olarak keşfeden çokbilmiş Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Hikmet Çetinkaya'nın zavallı yaklaşımı ise iyi bir gülmece konusuydu. Şaşkın gazeteci meydanlarda "Şeriat İsteriz" diye hiç bir sloganın atılmamış olmasına rağmen yalan ve komplo dolu ifadelerini şöyle senarize ediyordu:

"'Kara tehlike" giderek büyüyor. Alanları dolduruyor onlar. Alanlarda bağırıyorlar:

'Şeriat İsteriz...'

Sonra yürüyorlar. Polis dağıtmak için çaba harcıyor, ama dağıtamıyor...

Ellerinde Arapça yeşil bayraklarla yürüyorlar:

'Kahrolsun laik diktatörlük...'

Bu bir şeriat provasıydı. Bu laik Türk Cumhuriyeti'ne karşı bir başkaldırıydı. Çünkü 10 Nisan, anayasadan 'Devletin dini İslamdır' ifadesinin kaldırılışının yıldönümüydü." (Cumhuriyet, 11.4.1994).

Sağcı veya solcu bazı parti temsilcilerinin 10 Nisan gösterilerini, Sırp vahşetinin protesto edilişini gözden kaçırarak, sanki Sırplar'ın cephesindeymişlercesine "Şeriat provası" veya "Cezayir ve İran modelinin denemesi şeklinde yorumlamaları halkın infialinin ne kadar haklı olduğunu gösteriyordu.

Bir de olayın provakasyon boyutu vardı. Ancak provakasyon üzerinde duranlar 5 Nisan kararlarının şokunu ve bağlı olarak bir dizi hukuki ve siyasi baskıyı içeren düzenlemeleri geçiştirecek farklı bir gündem oluşturmak için halkın Bosna'ya olan duyarlılığının tahrik edilmesi konusunda değil de; kimyasal silahların kullanımı haberleri üzerine Gorazde'deki katliamı büyük bir içtenlik ve duyarlılıkla protesto ederek Sırplar, BM, ABD, TC yönetimi ve sistem aleyhinde atılan sloganları; Bosna müslümanlarının cephede taşıdıkları kelime-i tevhid bayrağını protesto gösterilerinde dalgalandırmalarını ve Sırp vahşeti karşısında kamuoyunu oyalamaktan başka bir fonksiyonu olmayan ABD, BM ve iktidardaki DYP'nin merkez binalarının camlarına bir kaç taş atmalarını provakasyon olarak gösteriyorlardı. 27 Mart yerel seçimlerinden önce Taksim'deki laiklik mitingine katılan MHP yönetimi, kadrolarının Bosna katliamını protesto etmelerini ve laiklik aleyhinde slogan atmalarını hazmedemiyor ve özellikle İstanbul teşkilatında gösterilere katılanlar hakkında soruşturma açıyordu. RP Grup Başkanvekili Abdulkadir Şener de BM veya ABD Büyükelçiliği'ne atılan taşları halkın doğal tepkisi olarak değil, provakatörlerin muhtemel kışkırtması olarak kamuoyuna açıklıyordu.

Provakasyon edebiyatına, müslümanlara hakaret etmek ve onları ülkenin birlik ve dirliğini bozmaya yönelmekle suçlayarak katılan Zaman gazetesi 12.4.1994 tarihine ön sayfada bir açıklama yayınlıyordu. "Zaman'ın Notu" başlıklı açıklama münafıklığın bütün alametlerini taşıyor ve "La İlahe İllallah" kelimelerini haykıranları "ayyaş suratlılar" olmakla itham ederken şu yakınmada bulunuyordu: "Elleri yeşil bayraklı, fakat dilleri ülkenin birlik ve dirliğine tamamen münafi sloganları atan kişiler yüzünden miting, gayesine ters bir mecraya sürüklenmeye çalışıldı."

Hükümet, istihbarat ve polis kaynaklarına oldukça yakın kanalları bulunan Zaman gazetesince gösterilerden murad edilen amaç neydi acaba?

Sırp kuşatması altında bulunan Gorazde'de daha sonraki bilgilere göre kimyasal silah kullanılmadığı veya çok sınırlı olarak kullanılsa bile binlerce ölü olmadığı ortaya çıktı. Bir polis TV'si zihniyeti ile çalışan, hükümeti zor durumda bırakacak, egemenleri rahatsız edecek hiçbir haber ve yoruma yer vermeyen TGRT nasıl oluyor da hal ki sokaklara dökülmeye davet eden bir ajitasyonla sabaha kadar duyarlılıkları tahrik edici yayınlar yapıyordu. Aynı TGRT'nin İhlas Haber Ajansı daha dün Sivas olayı sanıklarını rejime ihbar etmemiş miydi? Dışişlerinin şaşkınlığı arasında hükümet sözcüsü Aktuna TV kanallarında söz ve mimikleriyle bu tahrik olayına karışmamış mıydı?

BBP'nin gayr-i resmi yayın organı Yeni Hafta TGRT'nin 10 Nisan olaylarına yol açan Gorazde'deki katliam haberini, üstlendiği "fonksiyonel" bir rol olarak görüyor. Ve TGRT ile istihbarat birimlerinin içiçeliğine şu bilgilerle dikkat çekiyor:

"TGRT'nin üst düzeyinde görevde bulunan dikkat çekici iki isim var: Altan Ateş ve Veysel Gani.

Altan Ateş emekti albay, 12 Eylül askeri cunta yönetimi döneminde MGK karargahında 'kozmik" görevlerde bulunmuş. Daha sonra MGK Toplumla İlişkiler Başkanlığı'nda görev yapmış. Bu kurumda görev yapanların emekli olmadıkları gözönüne alınacak olursa, Altan Ateş'in TGRT'deki misyonunun anlaşılması kolaylaşır. (...) Veysel Gani'de tıpkı Altan Ateş gibi MGK Toplumla İlişkiler Başkanlığı'nda görev yapmış. Özellikle yurtdışında milliyetçi gruplar arasında görev yapan ve devletin istediği paralelde örgütleme, gerektiğinde parçalama gibi fonksiyonlar ifa eden bu ikili, Kenan Evren'in Almanya gezisinde çürük yumurta yağmuruna tutulması üzerine gözden düşmüş.

Ateş - Gani ikilisinin "kozmik' faaliyetleri ve son dönemde faaliyete başlayan Başbakanlık Politik Psikoloji Merkezi'nin eylem planı dikkate alındığında, TGRT yayınlarının dinamikleri oldukça anlaşılır düzeye geliyor" (Yeni Hafta,18.4.1994)

Görülen o ki T. Çiller ve istihbarat kanalları MHP kadrolarını yedeğe alıp DYP denetiminde farklı bir kamuoyu oluşturarak 5 Nisan paketinin şokunu atlatmaya ve bağlı olarak hukuki ve idari düzenlemeler için zemin oluşturmaya çalışmışlardır. Ancak bu tezgah özellikle Taksim'de geri tepmiştir. Ruşen Çakır'a göre de T. Çiller'in güttüğü amaca rağmen "bomba elinde patlamış"tır.

11.4.1994 tarihli Aydınlık'ın belirttiği gibi polis teşkilatının 149. Kuruluş Yıldönümü dolayısıyla meydanlarda bulunan polis MHP ve BBP'li militanlara büyük ölçüde müdahale etmemiştir. Ancak Hikmet Çetinkaya gösterilere müdahil olan İslami unsurlar için aynı şeyi söylememektedir; "Polis dağıtmak için çaba harcıyor, ama dağıtamıyor..." ifadesi ona aittir. Güdümlü medyanın yansıttığı katliam haberi karşısında halkın tepkisi ve İslami infial beklenenden çok daha hızlı ve yaygın olmuştur. Devletin bütün imkanları kullanılarak yapılan laiklik kampanya ve mitinglerine olan katılımdan çok daha fazla bir katılım 10 Nisan gösterilerinde gerçekleşmiş ve gösterilerde ortaya çıkan toplumsal bilinç Bosna katliamının faillerini Sırplar'la sınırlandırmamıştır.

Gündem saptırmak için sokağa çekildiğini düşündüğümüz Bosna konusundaki kitlesel tepki, bilinçli bir duyarlılıkta inisiyatifi ele geçirip Bosna katliamına duyarsız kalan mihraklara yönelmiştir. 10 Nisan'da ABD ve BM'yi olduğu kadar TC yönetimi ve sistemini kınayan bir kimlik ortaya çıkmıştır. Gündemi saptırmak için Bosna senaryosunu düşünenlerin evdeki hesapları çarşıya uymamıştır. 10 Nisan'da Batılı ve Batıcı tüm kurumlar protesto edilmiştir. Taksim'e polisin engellemelerine rağmen ulaşabilen 60 bini aşkın kişi "Laik Dikta ABD'ye Kukla" ve "La İlahe İllallah" sloganlarıyla sahiplendiği kimliğini haykırırken, gündem saptırıcıların gündemi bozulmuştur. Müslümanlar sistem gerçekliğini ve kendi çözümlerini Türkiye gündeminin ortasına silinmemecesine kazımışlardır. Bu çerçevede Hadi Uluengin şunları yazmaktadır:

"Pazar günü gerçekleşen ve bütünüyle anti-Batı nitelik taşıyan gösteriler, aynı Batı açısından çok ciddi alarm sinyalleri veriyor.

İslam aleminin en mutedil ve en laik ülkesi Türkiye'de şekillenen hırçın tablo, böylesine bir ülkede dahi kamuoyunun radikalleştiğini ortaya koyuyor." (Hürriyet, 12.4.1994).

Özellikle Taksim gösterilerinin tamamına yakını müslümanların inisiyatifi ve denetiminde yapılmıştır. Gösteri bitiminde Taksim meydanında oturma eylemi yapan binlerce kişi arasında megafonla okunan ve meali verilen Kur'an-ı Kerim,  Bosna'daki ve Türkiye'de yaşanan zulüm ve baskılar karşısında kurtuluşun gerçek kaynağını göstermiştir.

Kısmen Ankara'da ve özellikle İstanbul Taksim'de "kozmik" büro görevlilerinin muhtemel tezgahı bozulmuştur. Taksim'de Bosnalı kardeşlerinin davasına sahip çıkan duyarlılık, Zonguldak'ta, Karabük'te, Kırşehir'de sokağa atılmak istenen, asgari ücretle sürünmeye terk edilen insanların, milyonlarca işsizin, yoksulun, dar gelirlinin derdine sahip çıkacak ciddi bir potansiyelin de habercisi olduğunu göstermiştir. Taksim'deki duyarlılık küfrün tek millet olduğunu haykıran bilinç aşılayıcı bir kimlik oluşturmuştur.

Tabii ki ABD ve işbirlikçilerinin rahatı kaçacaktı. Tabii ki Atatürkçülük tabusu arkasında ülke halkını yoksulluğa sevk eden haramzadelerin, soyguncuların; ülke imkanlarını uluslararası sermaye kuruluşlarına peşkeş çeken yetkililerin uykusu kaçacaktı. Bunun için 10 Nisan gösterileri karalanmalı ve yargılanmalıydı. 10 Nisan'ı karalamanın Bosna'yı unutturmak anlamına geleceği önemli değildi. Önemli olan İslam düşmanlarının saldırılarına karşı; soyguncu ve işbirlikçilerine karşı direnç potansiyelini çökertebilmekti. İslami gelişmelerin raportörü Ruşen Çakır bundan sonra olabilecekleri öngörüyor veya yol gösteriyordu: "Başbakan Çiller'in devleti 'provakatörler' avına sevketmesi beklenebilir. Bir diğer deyişle Türkiye yakın tarihin en sert radikal İslamcı operasyonlarına tanık olabilir" (Pazar Postası, 16.4.1994). 10 Nisan gösterilerinde canı yanan ulasal-laik kimlik, müslümanların canını yakmakta gecikmedi.

Halkı kendi kontrollerinde ajite etmek isteyenler, oyunları bozulunca "provakatör" aramaya başladılar. Devlet yetkilileri halkın 10 Nisan'da caddelere dökülen iradesini cezalandırmak için talimatlar vermeye koyuldular. Önce Ankara'da 24 kişi provakatör olarak gözlem altına alınıp TV ekranlarına çıkartıldı. Kadınlı erkekli bu gruptan 3 kişi tutuklanırken, tutuklananların veya serbest bırakılanların gözlem altı süresince gördükleri kötü muamele, şiddet ve haklarının gasbı yanlarına kar kaldı.

Laikler devletin bütün imkanlarını kullanıp günlerce süren hazırlıktan sonra Taksim'de resmi talimatlarla toplayabildikleri insanlardan çok daha fazlasının, hem de yarım gün içinde ve tüm engellemelere rağmen Taksim meydanını doldurmasını hazmetmeleri mümkün değildi. Taksim'i dolduran bu kitlenin tüm partisel bağları aşan kuşatıcı İslami sloganlar ve pankartlarla bütünleşmesindeki hız ve kolaylığın nedenleri üzerinde durulmaya başlandı. Bağımsız İslami çevreler, Cuma gösterileri, Üniversitedeki İslami duyarlılığın ortak adı olan Müslüman Gençlik, İslami basın, çeviri faaliyetleri; hatta ve hatta Filistin, Bosna, Cezayir veya Somali direnişleri bile Taksim'deki İslami kimliğin tesir uyandırıcı akışkanlığının nedenleriydi.

Tevhidi bilinçlenişin kimlik aşılayan bu akışkanlığı hep ezilmeye, sulandırılmaya ve kontrol altında tutulmaya çalışılmıştı. Ve ilk müdahaleler de debisi daha yüksek olan akışkanlık kanallarına vurulmalıydı. Taksim'de ortaya çıkan kimliğin müslüman kitlelerde bilinç aşılayan en önemli taşıyıcıları müslüman gençlerdi. O halde önce müslüman gençlerin kafası ezilmeliydi. Ve İstanbul'da adeta bir sürek avı başladı. Geceleyin evlerinden, gündüzleyin iş yerlerinden, vakıflardan, sokaklardan toplanan ve kaçırılan gençlerin sayısı 100'leri aştı. Gözaltına alındıktan sonra bırakılanlar, kendilerine işkence yapılmadığı halde işkence yapılan müslümanların acı feryatları karşısında dayanamayıp iki üç defa kustuklarını belirtiyorlardı. Zalimler Ankara'da, Telaviv'de, VVashington'da rahat edebilirlerdi. Ama Gorazde'de, İstanbul'da, Diyarbakır'da, Gazze'de yere düşen her bir şehidin kanından, zavallı zebanilerin elinde işkence gören her bir müslümanın feryadından binlerce diriliş muştusu gencecik bilinçlere kanat çırptıkça zalimlerin bu iğrenç keyifleri ne kadar devam edebilecekti.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 38 - Mayıs 94

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları