Hakimiyet; Kayıtsız, Şartsız Sermayenindir!

Haluk Toprak

Geçtiğimiz ay Türkiye'de hem dış siyaset, hem de iç siyaset çok yoğun geçti, iç siyasetin odak noktasını Devlet Planlama Teşkilatı'nca üçüncüsü düzenlenen İzmir iktisat Kongresi teşkil etti. Kongrede ülkenin belirli çıkar grupları, siyasi partileri ve akademisyenleri, Tür­kiye'nin geleceğine dair tahminlerini ortaya koydular ve projelerini sundular. Diğer iki kongreden farklı olarak bu kongreye Orta Asya ve Karadeniz'e kıyısı olan ülke tenisçileri de davet edilmişti. Aslında Türkiye'nin iktisat ve siyaset politikalarında resmi bir hakimiyeti olmamasına rağmen böylesine geniş bir şekilde gündemi işgal eden iktisat kongresini kısaca bir değerlendirmek yararlı olacaktır.

İzmir iktisat kongrelerinin ilki, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında iktisat Vekili Mahmut Esat (Bozkurt)'un gayretiyle toplanmıştır. Kongrenin toplandığı tarih kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti için önem arz eder. Çünkü bu sırada Lozan'da barış görüşmeleri kesilmiş ve İsmet İnönü ülkeye geri dönmüştür. Emperyalistlerin istekleri, Osmanlı imparatorluğu zamanında kazandıkları iktisadi imtiyazların devamı, borçların TC tarafında ödenmesi gibi ekonomik taleplerdi. Bu açıdan dış dengeleri gözetmek yanında ülke içinde de askeri zafer kazanmış otoriteyi, toplumun tüm kesimlerinin iktisadi ve sosyal temsilcisi olarak tüm dünyaya göstermek ayrıca. İstanbul ve İzmir'deki sermaye çevrelerini siyasal kadrolarla bütünleştirmek gerekiyordu. Kongre hem Millet Meclisi'nin mutlak otoritesini kabul ettirmek, hem de Batılı dünyaya Osmanlı'nın liberal ekonomik kararlarının devam edeceğini ve içsel bütünlüğünü göstermek, onları cesaretlendirmek amacıyla toplanmıştı.

1. İzmir iktisat Kongresi, yeni devletin iktisat politikalarına ışık tutması bakımından büyük önem taşır. Hatta TBMM'nin meşru zemininin göz ardı edilmesi tartışmalara yol açmıştır. Nitekim 1928 yılına kadar, 1. İzmir iktisat Kongresi'nde alınan kararlar ülke yönetiminde etkili oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun borçlan (Duyun-i Umumiye)nin ödenmesi Lozan'da kabul edildi, bizzat Mustafa Kemal yabancı sermayeye hasım olmadıklarını kongrede verdiği nutukta belirtti ve millileştirme hareketine ancak 1929 yılında başlandı.

1928'den sonra idari kadronun fikriyatında büyük bir dönüşüm görülür. Artık yabancı sermayeli şirketler millileştirilir devlet siyasi yapıda olduğu gibi iktisadi yapıda da mutlak hakimiyetini ilan eder. Devletçilik ilkesi Cumhuriyet Halk Partisi programına 1931, anayasasının ikinci maddesine ise 1937 yılında girmiştir. Bu fikri dönüşüm hakkında çeşitli yorumlar ileri sürülmüştür. (Özel sektörün kalkınmada yetersiz kalması, Batılıların baskısının azalması, 1929 ekonomik buhranı vs.)

1980 yılına gelene kadar Türkiye iktisadi alanda bazı hamleler yapmış, ancak çarpık bir kapitalistleşme süreci yaşamıştır. Türkiye'de hala büyük sermaye yatırımı yapabilecek zenginler oluşmamıştır. Devlet en büyük yatırımcıydı. Kararlan zamanla iptal olunan I. İzmir iktisat Kongresi artık unutulmuştu, zaten bu dönemden sonra bu kongrenin taşıdığı misyona benzer bir durum vaki olmamıştı. 12 Eylül 1980 darbesi ile birlikte eski çağa dönüş yaşandı. Ülkenin her noktasında zorla uyandırılan Atatürk nostaljisi, ekonomik olana da sirayet etti. 2-7 Kasım 1981 tarihinde II. İzmir iktisat Kongresi toplandı. Bu toplantı düşünsel yeterlilik, altyapı hazırlıkları ve amaç açısından hiç bir yeterlilik taşımıyordu, bu kongrede bahis olunan konular, III. İzmir iktisat Kongresi'ndekilerle tamamen uyuşur. Yalnız sunulan programlar kapitalizmin ilk safhalarını içermiştir. Bu nedenle doğrudan III. İzmir iktisat Kongresi'ne değineceğiz.

Haziran ayı içinde toplanan III. İzmir İktisat Kongresi'ni, birincisi ile karşılaştırarak, Türkiye'nin ulaştığı noktayı değerlendirmek zannederim en uygun metod olacaktır. Öncelikle III. iktisat Kongresi'nin de, değişen uluslararası dengeler nedeniyle birincisi ile paralellik arz ettiği aşikardır. TC ağabeylik iddiasında bulunduğu Orta Asya ülkelerini ve ortak pazar kurmayı amaçladığı Karadeniz ülkelerini kongreye davet ederek kongrede yeni açılımlar amaçlanmıştır. Alınan kararlar ve temenniler daima bu dışa açılma ve kapitalistleşmenin tamamlanması varsayımına dayanmıştır.

Geçen 69 yıl içinde Türkiye'de nasıl bir değişim yaşandığını anlayabilmek için şu üç konuya olan yaklaşımı karşılaştırmak gerekir: Eğitim, toplumsal sınıfların etkinliği, dış siyaset yaklaşımı.

Eğitim, son iki kongrede de hak ettiği önemi kazandı, ilk kongrede teknik elemanların, ziraat mühendislerinin ve her iş sahasının yetkin elemanlarının eğitilmesi kararı alınmıştı. Üçüncü kongrede Özal'ın deyimiyle teknoloji çağına ayak uydurabilecek elemanların yetiştirilmesi hedef olarak gösterildi. Eğitimin hakim ideolojinin görüş açısını empoze etmesi kaçınılmazdır. 1980'den sonra beyin ve kalpleri boşaltılan gençleri mevcut eğitim sistemi sayesinde kapitalist düzenin birer tüketim aracı haline getirildi. Şimdi bu gençler kapitalist düzenin dişlilerine dahil edilmek isteniyordu. Paralı eğitime geçiş çalışmaları bu amacın bir aşaması olsa gerek. Bilindiği gibi üniversiteler sisteme idari kadrolar yetiştiren mekanizmalardır. Mevcut statülerini sürdürmek isteyen zengin kesim üniversitenin Bilkent gibi imtiyazlı kurumlarında eğitim alırken, konumundan rahatsızlık duyan alt tabakadan insanların teknik ve mekanik işlerde çalışmaya yönelik eğitilmesi bir bakıma düzenin sigortası olacaktır.

Toplumsal sınıfların etkinliği konusu, Türkiye'nin kapitalistleşme sürecindeki geldiği aşamayı vurgulamak açısından çok önemli bir faktör. I. iktisat Kongresi'ne katılan "çıkar grupları"nı karşılaştırdığımızda, "Sermaye'nin, kayıtsız şartsız hakimiyetinin kabul edilgini" görmekteyiz. Acaba 1923'te kongreye etkinlikleri sırası ile davet edilenler göstermelik mi­dir? Bunun cevabı -işçilerin bazı talepleri hariç- hayırdır. Devletin en önemli gelirlerinden "Aşar Vergisi" çiftçi ve sanayicilerin yoğun tartışmaları sonunda kaldırılıyor. Oysa işçilerin isteklerinin bir kısmı sanayicilerce kabul edilmiyordu.

1992 yılında toplanan kongreye katılanlar ise sadece işadamları ve akademisyenlerdir, işçi, köylü, esnaf temsilcisi yer almadı bu kongrede. Bunun anlamı Türkiye'de artık iktidarın tamamen sermaye sahiplerinin eline geçtiğidir. Sermayenin pazarlanmasındaki en önemli faktör 1980 sonrası asker destekli ANAP iktidarının ekonomi politikasıdır. Hayali ihracatın teşviki, açılan karşılıksız krediler, sübvansiyonlar sayesinde devlet on yıl içinde büyük bir zenginler sınıfı oluşturdu. Gelir dağılımı tama men bozuldu. Artık yüzde 20'lik bir kesim, toplam yurt içi üretimin yüzde 80'ini elinde topluyor, iktidara bu dengesizliği yok etme iddiasıyla gelen Demirel, sosyal demokratları da yanına alarak aynı politikayı devam ettiriyor. Değişen sadece vurguncular takımı. Ama vurgun devam ediyor.

Çağımızda siyasal hakimiyet ekonomik güç ile ölçülüyor. TC'nin 1923'teki dış siyaset yaklaşımı ile bugünküler arasındaki temayül eğilimleri zıt yönler içermektedir. I. iktisat Kongresi'nde Mustafa Kemal'in vurgusu tamamen TC sınırları ile sınırlı bir milliyetçilik takip etmek üzere iken, III. iktisat Kongresi'nde Özal tarafından 21. yüzyılın tüm dünya Türklerinin asrı olacağı iddia ediliyor. Tabii ki bu politikaların dünya siyasetinin ege­menlerinden bağımsız yürütülmediği aşikar.

Bilindiği üzere iktisat ve siyaset yapısaldır. Dünya ve ülke koşullarına göre farklı biçimler alabilir. III. iktisat kongresini, birincisi ile karşılaştırırken amacımız idealden uzaklaşmayı ortaya çıkarmak değil. Yukarıda bahsedildiği üzere TC'nin 70 yıllık iktisadi serüveninin kabaca bir özetini vermektir. Türkiye dünyadaki tek sesliliğe uyarak serbest piyasa ekonomisi macerasına atılmaktadır. Tercihler iddia edildiği gibi halkın refahı için yapılmamıştır; bilakis kapitalistleşme sürecinin sürdürülmesi halkın daha fazla maddi ve manevi kayıplara uğramasına neden olmaktadır. Hedef ekonomisi, toplumu, teknolojisi ile birlikte dünya sistemine entegre olmuş bir kapitalist toplum yaratmaktır.

Herhalde 2000'li yıllarda Türkçe sözlüklerden toplum kelimesi çıkarılacak ve insan denen yaratık şöyle tarif edilecek: "Konuşan, öğretileni icra eden, eğlenen bireysel bir canlı." Bu tarif Özal'ın çağımızın insanını tasvirine tekabül ediyor. Ancak insan fıtratını değiştirmek mümkün değil, insanlar ve toplumlar fıtratına uygun olanı buluncaya kadar bunalımdan kurtulamayacaklardır. Toplumda Allah'ın istediği bir dönüşümü gerçekleştirmeyi amaçlayan biz Müslümanların en duyarlı olması gerektiği nokta da bu olsa gerek.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 16 - Temmuz 92

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları