Hakkın Batılla Bir Arada Yaşaması Mümkün müdür?

Kürşat Atalar

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seyyid Kutub (Allah rahmet eylesin) müslümanların dünya gündeminde her açıdan en son sırada yer aldığı, akletmeyi terk ettikleri ve bu yüzden de zillet içinde yaşadıkları bir dönemde, dinin özünü yakalayan ve onun gereğini yerine getirmeye çalışan alimlerden/aydınlardan biriydi. Kutub, yaşadığı dönemin müslüman toplumları için "cahiliye toplumu" tanımlamasını yaparken, iki açıdan haklıydı. İlki, gerçekten müslüman toplumlar, Allah'ın dinini terk etmişler ve bu dinin cahili olmuşlardı; onu gereğince bilmiyorlar ve doğal olarak onun gereklerini de yerine getirmiyorlardı. Asıl bu cehaletlerinin sonucu olarak da zillet içinde bir yaşam sürdürüyorlardı. Yani hakimiyet, küfrün/şirkin elindeydi. Her iki açıdan da müslüman toplumlar, "cahiliye toplumu" olarak nitelendirilmeyi hak ediyorlardı. Ama bu toplumların bir biçimde uyarılması da gerekiyordu; "bir kavim kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez" ayeti gereğince de uyarıcıların işe tabandan /halktan başlamaları lazımdı. Kutub'un yaşadığı dönemde, müslümanlar, geçmişte kendilerine izzet veren İslam'ı terk etmişler ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak da tarih sahnesinden silinmişlerdi. O halde "yeniden İslam'a dönüş hareketi" başlatılmalıydı. İşte Seyyid Kutub, Afgani ve Abduh'la başlayan bu sürecin önemli bir halkasıydı. İslam'ın gerçek anlamda iktidarı, tepeden inmeci yöntemlerle değil, halkın kazanılmasıyla gerçekleşebilirdi. Bu yöntem, Rasulullah'ın yöntemiydi ve sonuca götürücü, sahih yöntem bundan başkası da değildi. Elbette bu yolda cihadın "uygun ve mümkün olan" her türü denenmeliydi. Her şeyden önce mücadele sadece ve sadece "La ilahe illallah" temeline dayanmalıydı. Mü'minler "akide" temeline dayalı ayrı bir ümmettiler ve ümmetin de ayrı organizasyonları olmalıydı. İşte bu strateji, müslüman toplumların kukla idarecilerini endişelendirdi. Derhal bu yeni hareketi bastırmalı ya da en azından kontrol/ kuşatma altına almalıydılar. S. Kutub, işte bu gerekçeyle "susturulması gerekenler" arasında yer aldı ve ilminin zekatını canıyla ödedi. Onu "500 bin kişinin katili" olmakla suçlayan Suud mentaliteli tutucular olduğu gibi, "İslam devletini savunduğu için "bir çeşit ulus-devlet taraftarı" olarak suçlayan antellektüeller de oldu. Halbuki o, İslam'ın ancak ve ancak Kur'an'ı rehber edinmiş bir İslami hareketle iktidar olabileceğine inanıyordu ve bu iktidarı önemsiyordu. İslami hareket bu amaca doğru yol alırken bir takım merhalelerden geçecekti ve her merhalenin "fıkhı" kendiliğinden oluşacaktı. Yani İslami hareket, "mücadele süreci içinde pratik, gerçek ve somut bir hüviyet" kazanacaktı. İşte Kutub'un bu teşhisi, temelde doğrudur. Bugün Türkiye toplumu için de "benzer" şeyler söylenebilir, Türk toplumu da halen "cahiliyye toplumu" özelliklerini göstermektedir ve bu durum, tabandan başlayarak değiştirilmelidir. Bunun yolu ise, öncelikle tevhidi, açık, tavizsiz, ilkeli, kitlesel ve örgütlü bir İslami hareketin oluşturulmasıdır. Yani, Seyyid Kutub'un da dediği gibi, "La ilahe illallah" davasını tek düstur kabul eden müminlerin oluşturduğu bir İslami hareket, ilk şarttır. Bu hareket, zaman içinde çeşitli aşamalardan geçecektir ve Allah'ın da yardımıyla İslam'ın hakimiyeti tesis olunacaktır.

— Bir İslam ümmetinden bahsetmek için, bu ümmete rengini, boyasını, kimliğini veren akaidin/ideolojinin temelde yer alması kadar tabii bir şey olamaz. Yani bir "İslam Milleti" olacaksa, Kur'an bunun belirleyicisi olacaktır. Bu demektir ki toprak, tarih ve kan bağı asla bu bağın önüne geçemeyecektir. Kur'an'ın hükümlerinin belirleyici olmadığı bir devletin adı nasıl İslam devleti olabilir? Ama bugün bazı çevreler, özellikle de mevcut rejimin her türlü desteğini yanlarına alarak dörtnala koşuya geçmiş olan bazı cemaatler, İslam'ı toprak, millet ve vatan üçlüsüyle şekillenmiş bir tür milliyetçiliğin meşrulaştırıcı /kutsayıcı unsuru olarak gösteriyorlar. Bugün İslam, her geçen gün gücüne güç kattığı için, zorba yöntemlerle değil, sinsi taktiklerle, İslamizasyon politikalarıyla yıpratılmak/yok edilmek isteniyor. Kimi gruplar, toprak, tarih ve kan bağının ördüğü milliyetçilikle piyasaya sürülürken, kimileri de "yeşili biraz daha fazla ama demokrat" kimliklerle boy gösteriyor, kitleleri arkalarından sürüklüyorlar. "Ilımlı İslam", "radikal/gerçek İslama karşı kalkan olarak kullanılıyor. Böylece İslam, "içerden" vurulmaya çalışılıyor. Bu çevreler, kendilerine birkaç okul daha açma izni verildiğinde, orduya namaz kılan 3-5 genç soktuklarında, İmam- Hatip okullarının sayısı biraz daha arttırıldığında, belediyeler ellerine teslim edildiğinde... başka bir şey talep etmekten vazgeçiyorlar ve talep edenlere de "bunların da elimizden alınmasını mı istiyorsunuz? Oturun oturduğunuz yerde" diyorlar. "Birlikte yaşama teraneleri söyleyenler ise, Sivas'ta başörtülü olduğu için "konuşma hakkın yok" denilerek zorla kürsüden indirilen hemşire adaylarına bu hareketi yapabilenlerin İslam'a duydukları kini görmelerine rağmen, ses çıkarmıyorlar. Bilmiyorlar mı ki, İslam ümmeti bir akide temeline dayandığı gibi, laik-demokratlar da bir akide temelinde düşünüyor ve mücadele ediyorlar. Bu iki zıt/düşman akidenin "bir arada yaşamanın imkansızlığının" bu son olay da azıcık olsun kanıtı değilse, başka hangi kanıtı önünüze getirip koymalıyız? Laik-demokratik ilkelerin üzerine bina olduğu temel, hümanizm, rasyonalizm, sekülarizm değil midir? Ve bunlar İslam dışı ideolojiler değil midir? İslam'ın bunları meşru görüp, onların müdafileri ile savaşmaması mümkün müdür? Yine, laik-demokratların da, nevalarına dayalı düzenlerini yıkmaya azmetmiş müslümanlarla "bir arada yaşaması" mümkün müdür? Hakkın batılla bir arada yaşaması mümkün müdür? Mümkünse, "zail olmasını" beklediğiniz şey nedir? "Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaş" ayeti kime seslenecektir o zaman? "Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et" ayetinin gereğini "bir arada yaşama"yı önerenler nasıl gerçekleştirebileceklerdir? İşte bunları mümkün görmeyen Mevdudi, Humeyni ve Kutub gibi alimler/aydınlar, İslam'ın –Hakkın- iktidarının tesis edileceği bir "İslam devleti"nin kurulmasını gerekli buldular ve her biri kendi içtihadınca bir strateji uyguladı. Elbette her birinden olduğu gibi, Kutub'un stratejisinin de, bugünün ihtiyaçlarına cevap vermeyen yanları, hataları vardır; ancak temel hedeflerde ve "yöntem"de hata yoktur. Eğer bir konuda Hakk sadece bir tane ise ve İslam, bu hakkı temsil eden tek dinse, Hakk niçin haklılığından ödün versin de, batılla uzlaşsın? Ama post-modern/gelenekçi/relativist kafa yapısına sahip entelektüeller için, Hakk yoktur. Ancak "Kur'an"ın farklı okuma biçimleri" olabilir; "total gerçeklik" olmaz. Peki Allah meramını tam anlatamamış mı –haşa- ki herkesin farklı "söylemine" meşruluk kazandırabiliyorsunuz? Hayır, hayır; Allah'ın ayetleri açıktır; Kur'an mübindir; kalplerinde eğrilik olanlardan başkası, ayetlerin anlamını çarpıtmaz. İşte İslam milleti Kur'an'ın bu değişmez esasları üzerinde bina olur ve bu esasları tüm insanlığa tebliğ eder. Kendisi için iyi, güzel gördüğünün tüm insanlarca da bilinmesini, benimsenmesini ister. Zira bunu her şeyden ve herkesten önce Allah istemektedir. O halde müslümanlara düşen görev, sahih bir İslami hareket çerçevesinde bütünleşip, sabır ve namazla cihad etmek ve tevizsiz bir şekilde iktidarı hedeflemektedir. Sonuç Allah tarafından tayin olunacaktır. Mü'min ise her imkanını kullanarak, Rabbinin rızasını kazanmaya çalışacaktır. Mü'min bu mücadele içerisinde, "hikmet"i de kullanacak ve neyi, nerede, nasıl yapacağını da bilecektir. Hayatı tanıyacak ve gereğince hareket edecektir. İdeallerini gerçekleştirme yolundan, tavizden uzak durup, sabırla ve hikmetle cihad edecektir. İşte o zaman Allah, "yollarını açacak" ve "hesaplamadığımız yerden" göndereceği yardımlarla vaadini gerçekleştirecektir. İş, doğru yol üzerinde sabretmekle ve Allah'tan ümidini kesmemeli başarılır. Bunu Allah kendi kitabında böyle beyan buyurmaktadır.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 53 - Ağustos 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları