Hilal Dergisi İslam’ın Sosyal Yönünü Gündeme Getirdi

Hilal Dergisi İslam’ın Sosyal Yönünü Gündeme Getirdi
İsmail Kazdal

Hilal Dergisi'nin 1965'e kadarki yayın çizgisine bakıldığında fazla olumlu bir tablo ile karşılaşılmıyor. Ancak bu tarihlerden sonra ilk bakışta bazı olumlu farklılıklar göze çarpıyor. Bu farklılık nasıl oluştu?

1960 Darbesi ve müteakip Anayasa'dan sonra materyalistlerin bir takım atakları oldu. Bu ataklar milliyetçileri köşeye sıkıştırdı. Çünkü milliyetçilik sadece bir duygu idi. Duygu ilede o zaman popüler olan "sosyal adalet" sloganına karşı koymak mümkün değildi. Milliyetçiler üç-dört sene bir şok içersinde yaşadılar. Milliyetçilerin bünyesinde her türlü fraksiyon bulunuyordu. İslamcılar da bu bünye içinde bulunuyorlardı.

O zamanın ölçülerine göre İslamcılar, tasavvufa bağlı bir İslam anlayışı savunuyordu. Ama bu anlayış aynı zamanda milliyetçi-mukaddesatçı bir yapı içerisinde kendisini hissettiriyordu. Bu anlayışlarıyla da sosyal konularda herhangi bir teklif getirecek konumda değillerdi. O devrin insanları hamasi bir takım söylemlerin sahipleriydiler. Bu bakımdan edebiyatın desteğinde tasavvuf anlayışını savunuyorlardı. Bunun yanında tarihi nostalji gündemde tutuluyor ve savunuluyordu.

1960 darbesinin ardından oluşturulan anayasal hareket serbestisinin sağladığı rahatlama daha ziyade sol kesime yaradı. Sol kesimin gündemde tuttuğu sosyal adalet düşüncesi karşısında, sağcı-milliyetçi-mukaddesatçı kesim geri çekilme durumunda kaldı. Zira inandıkları değerlerin sosyal planda alternatif yapılan da mevcut değildi. Lakin bu ezilme karşısında İslam'ın sosyal yapısı gündeme alınmaya başlandı. Ama bu yıllarda sosyal yapının izahını ortaya koyacak herhangi bir eser yoktu. En azından bilinmiyordu. Bu durum karşısında Seyyid Kutub'un İslam'da Sosyal Adalet kitabı bulunup-tercüme ediliyor, ve bu konuda İslam'ın toplumsal yapıya çözümler sunabileceği ilan edilmiş oluyordu. İşte bu merkezi Ankara'dan İstanbul'a nakledilen Hilal Dergisi'nin yeni dönemdeki çizgisinin, önceki dönem milliyetçi-muhafazakar anlayıştan ayrıldığını ifade ediyordu. Hilaldeki değişiklik, önceki dönemde eksikliği hissedilen İslam'ın sosyal yönünün gündeme getirilmesi çabalarının İslam dünyasındaki yazılmış ve tevhidi şuur uyandıran kitap ve makalelerin tercümeleri yoluyla desteklenmesi girişimiydi.

Özellikle 1965-1968 yılları arasında Kutub, Benna, Mevdudi gibi şahısların gündeme geldiği ve sık sık tercüme yazılarının çıktığı görülüyor. Bu şahısların gündeme girmesinde dergi sahibi Salih Özcan'ın Arap Ülkeleriyle olan yakın ilişkilerinin bir etkisi oldu mu? Eğer olduysa bu şahısların düşünceleri ile Özcan'ın kimliği arasında bir çelişki yok mu?

Salih Özcan'ın arapça bilmesi Arap kökenli olması ve Arap ülkelerini gezebilme imkanına sahip olması, bu eserlerle tanışmasına ve bize ulaştırmasına vesile oldu. Ama bu eserler Özcan'ın ulaşabilmesinden daha ziyade kendisine girdiği ilişkilerde empoze edilmiştir. Zaten kendisi bir düşünce adamı değildi. Parası olan bir editördü. Bu bakımdan bu fikirlerle ciddi bir ünsiyeti yoktu. Bu fikirleri tanımak gibi bir derdi de yoktu.

Yalnız salih Özcan değil, o dönemde tercümelere ön ayak olanlardan birisi de Yaşar Tunagöz isimli D.İ.B. yardımcısı idi. Ama sonuçta bunların takibini biz yaptık ve Mevdudi gibi kişileri de böylece tanımış olduk.

Sizin ilk yazılarınızda sağcı bir kimlik sergilediğiniz görülüyor. Fakat sonraki yazılarınızın satır aralarında bu kimlikten sıyrılmağa çalıştığınız ve sonunda da sağcı kimliğe karşı tavır aldığınız görülüyor. Bu kimlik ayrışımı nasıl gerçekleşti, bunu etkileyen faktörler neler oldu?

1964 yılından sonra Hilal Dergisini iki ayrı söylemi ile algılamak gerekir. Derginin üçte ikilik bölümü doğrudan bizim denetimimizdeki söylemlerden, diğer bölümü de Özcan'ın bağlarını korumak üzere yayınlattığı yazılardan oluşuyordu. Burada Salih Özcan'ın "bu yazılar yayınlandıktan sonra, gerisine ben karışmam" gibi bir tavrı var. Tabi bu yazıları müdahale etmeden yayınlıyorduk.

Benim yazılarımda sağcılık kimliği taşıyan herhangi bir eğilim yoktur. Ben her zaman meselelere global yaklaşan bir tavrın sahibi oldum.

İslam'da Sosyal Adalet kitabında Seyyid Kutub'un birçok ayeti zikrederek konuya açılım getirmesi bizi oldukça etkilemişti. Zira o döneme kadar ayet bağlantılı olarak yazılan kitap yoktu.

Hilal Dergisinin o dönem içersinde yapmak istediklerini derginin kapak kompozisyonunda ve bu kompozisyona bağlı Hilal imzalı ile benim kaleme aldığım başyazılarda aramak daha doğru olur.

Hilal Dergisi'ne gösterilen ilgi hangi düzeydeydi. Derginin yan faaliyetleri oldu mu?

Dergi 10 bin tiraja sahipti. Bunun 8 bini satılıyordu, 2 bini cilt için ayrılıyordu. Yan faaliyet olarak da Hilal Yayınları müstakil olarak ve bizim çizgimizde kitap yayınlıyordu. O dönemlerde sosyal faaliyetler M.T.T.B. gibi oluşumların denetimindeydi.

Dergide "Yoldaki İşaretler" ve özellikle "İhya Hareketleri" üzerinde fazla durulduğu görülüyor. Bunun özel bir sebebi var mıydı?

Yoldaki işaretler ve İhya Hareketleri kitapları üzerinde hassasiyetle durmamızın sebebi, bu kitapların toplumumuzda oluşmuş olan bir takım tabuların sorgulanma sürecini başlatmış olması ve bir hayli ses getirmiş olmasıdır. Bu kitaplar üzerinde durmamızın temelinde, tabulara karşı oluşturulacak ıslahat çabalarında yeterli alt yapıya sahip olmamamız yatıyor. Çünkü bu denli sistematik alt yapıya sahip değildik.

1965'a ait bir kapakta 'Yalnız Kur'an'ın Sesine Kulak Verin" ifadesi yer alıyor. Bu Türkiye müslümanlarının o güne kadar fazla alışık olmadıkları bir çağrı. Bu çağrı sadece sloganik anlamı olan bir ifade miydi, yoksa içeriği doldurulmuş muydu?

Bu bir hedef ifade idi. İçeriği doldurulamadı, hala da doldurulabilmiş değil. Çünkü henüz Kur'an'ın içindeki Allah emir ve nehiylerini doğrudan doğruya algılayabilip onları yaşadığımız çağ içinde sistemleştirecek bir çaba gerçekleştirilememiştir. Ama bir şey vardı. Hedef belirleniyordu: Yalnız Kur'an'ın sesine kulak verin.

Kur'an'ı bilmeyen insanlar olsak bile, herhangi bir konuda Kur'an'a gittiğimizde bunun karşılığını bulabileceğimize ve başka bir hüccet'e gerek olmadığına inanmaya başlamıştık. Bu bakımdan bu çağrı bilinçliydi ama altı dolu değildi.

Sizce Hilal'in Türkiye İslami hareketinin gelişimi açısından gördüğü en önemli işlevi nedir?

Bana göre Anadolu insanının yüzyıllar boyu tanışamadığı bir düşünce yapısı geliştirildi. Ben bu arada İbn Teymiyye'yi çıkardım. İbn Teymiyye Türk toplumuna yabancı isimdir. Osmanlı toplumunda yasaklanmış bir kişidir. Hilal Dergisinin bir amacı da alternatifler getirmektir insanımıza. Alternatifler içinde düşünceye sevk etmektir. Bu düşüncelerin ürünü olarak insanların bugün İran devrimine yaklaşımını alabiliriz. Bu düşünsel açılımlar olmadan önce hem Ehli Sünnet olup hem de İran devrimini desteklemek mümkün olamazdı. Bu açıdan mezhepler taassubunu kaldırmak konusunda önemli mesafeler aldık.

Hilal Dergisi bir kadro olma yönünde veya kollektif bir bilinç oluşturma gayretinde oldu. Biz yalnız meçhul muhataplara bir takım mesajlar veriyorduk. Bizim için muhatapların hemen hemen hepsi meçhuldü. Ancak o dönem müslümanlarının aç yönünü yakalamıştık. Tabii bu ortamı şartlar doğurmuştu, biz değil.

Katkılarınızdan dolayı müteşekkiriz.
 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler