İki Hüseyin İmajı: Bir İran Köyünde Uzlaşma ve Devrim

Mary Hegland

Mary Hegland, New York State Üniversitesi Antropoloji bölümünde doktora öğrencisi. Çeşitli makalelerin de yazarı.

Akademik çevrelerde, İran devriminin başarısının yaygın bir açıklaması, Şii mezhebi ve törenlerinin İran halkı üzerindeki güçlü etkisi olmuştur. Neredeyse İranlılar dini devrim çağrısına içgüdüsel olarak cevap veren insanlar şeklinde tasvir edilmiştir. Sanki onlar şehadete adeta bir refleks hareketiymişçesine koşarlar. Hüseyin'in şehadetinin yasını tutan Aşura merasimlerinin bu açıdan İranlılar'ı devrimci eyleme sürüklemede özellikle etkileyici olduğu düşünülmüştür. Geleneksel Aşura törenlerine katılan insanların uyandırılan duyguları onları otomatikman devrim süreci içerisine çekmiştir. Başka etkenler gözönüne alınmaksızın Şii dünya görüşünün ve törenlerinin İranlılar'ı coşkulu devrimciler milletine dönüştürmede aracı olduğu varsayılmıştır. Ben bu kanının doğru olmadığını iddia ediyorum. Gerçekte etkili olan faktör, İran halkının Şii İslamın temel espirisini kavramada, yaşanan ekonomik ve siyasal değişime uygun düşen bir algı değişimidir. İran devriminin şaşırtıcı başarısını sağlayan da budur.

Devrimin tamamen kültürel açıklamasına pek çok açıdan karşı çıkılabilir. Birincisi, Şii mezhebinden olmayan İranlı müslümanların devrime katılımıdır. Aslında devrim sürecinde temsil edilmeyen dini, kabilevi veya etnik bir azınlık yok gibidir. 1979 güzünde bir Kürt şehri olan Mehabad'a yaptığım ziyaret esnasında, Sünni Kürtler arasındaki devrimci faaliyetler üzerine ayrıntılı haberler duymuştum. Devrim sırasında Mehabad bölgesinde yaklaşık 180 kişinin öldürüldüğü bildirilmişti. Şiraz'da ise, kalabalık yahudi azınlık mensupları da yürüyüşlere ve gösterilere katılmışlardı. Bunlar genellikle kendi gruplarını kendileri örgütlemekte ve sloganlarıda ona göre seçmekteydiler. Sözgelimi, "musalman, yahudi, mesihi! Begü Merg Berg Şah" -Müslüman, Yahudi, Hristiyan; Kahrolsun Şah diye haykır- sloganı tüm dini grupların birliği çabasını yansıtmaktaydı. Sözlü olarak ve ayrıca basın, radyo ve televizyon kanalıyla ülkenin her tarafından çoğunluğunu Sünni müslümanların oluşturduğu her türlü dinî, etnik ve kabilesel gruplar arasındaki devrimci faaliyetler hususunda haberler gelmekteydi.1

Devrime katılanlar sadece Şii müslümanlar değildi, ne de Şii ideoloji devrimci eylemi teşvik eden tek ideolojiydi. Geniş bir yelpazeye yayılan siyasi görüşlere sahip solcular, liberaller ve milliyetçiler de, ya sırf laik ideolojilerine dayanarak ya da dini düşüncelerle bir sentez içinde devrim içinde faaldiler. Hatta Şii müslümanlar içinde ise, İslam ve siyasete karşı yaklaşım bütüncül olmaktan çok uzaktı. Bazı Şii müslümanlar devrime hiç katılmadıkları gibi devrimci eğilimlere aktif olarak muhalefette bile bulunuyorlardı. Mesela devrim sırasında kaldığım ve araştırmalarda bulunduğum köyde, tüm gruplar çatışmalardan uzak kaldılar. Köylüler, siyasi elit, eroin kaçakçıları ve polisler genel olarak ya sessizliklerini korudular, ya da çoğunlukla vahşice, harekete katılanları sindirme girişiminde bulundular. Fakat bu insanların hepside kendilerini daha iyi olmasa bile en az devrime katılanlar kadar iyi birer müslüman olarak görüyorlardı.

Bu tablodan, Şii İslamın devrim olgusunu tek başına açıklayamayacağı anlaşılmaktadır. Pek çok Şii olmayan insan devrime katıldığı gibi pek çok Şii müslümanda devrime katılmaktan uzak durmuştur. Devrimin ardındaki güçleri daha sağlıklıca anlayabilmek için şunu unutmamalıyız: İslam tüm bağlıları için aynı anlamı ifade etmez.2 Bu makalede üzerinde durulan ana nokta -bir ölçüye kadar bu husus İran Devrimi çalışmalarının tümü için önemlidir- halk kitleleri düzeyinde Şii İslamın algılanışındaki çeşitliliktir. Devrimin başarısı, İran halkı arasında, Şii İslamın temel mahiyetinin anlaşılmasındaki dönüşümden sonra gerçekleşmiştir. İster din adamı, ister aydın, isterse esnaf grubundan olsun, devrimin liderleri, bir devrim yapılması gereği hususundaki fikirlerini yaymada başarılıydılar, çünkü hem Şii müslümanları ve hem de Şii olmayan İranlıları kendi yanlarına çekebilecek bir ideoloji sunabiliyorlardı. Bu ideolojinin Şii olmayan müslümanların çoğuna cazip gelmesinin sebebi, sözkonusu ideolojinin toplumsal ve siyasal sonuçlarının; bu grupların kendi ideolojisinin gerektirdi ki eriyle, benzer olmasıdır. En azından bu ideolojinin önerdiği hedefleri ve metodları kabul etmişlerdi. Şii müslüman cemaat içinde, devrime yakın aylarda, iki karşıt ideoloji arasında kendi farklı görüşlerine ve onların gerektirdiği siyasi tavırlara destek sağlamak amacıyla bir mücadele görülüyordu. Benim uzlaşmacı bir siyasi tavın doğuran "Şefaatçi imam Hüseyin" ve devrimci bir siyasi tavra tekabül eden "Örnek İmam Hüseyin" diye adlandıracağım bu iki karşıt ideoloji aynı merkezi olaya ya da mite dayanıyordu: imam Hüseyin'in 70 kadar akrabası ve yandaşıyla beraber Kerbela çöllerinde şehadeti.

Devrimin gelişim süreci boyunca, mevcut ekonomik ve siyasi koşullar ile kendilerinin toplumdaki konumları ışığında "Şefaatçi imam Hüseyin"i tekrar değerlendiren insanlar, bu anlayışta bir şeylerin eksik olduğunu düşünmeye başladılar. Sözkonusu anlayışın artık toplumu tatmin edici bir biçimde açıklayamadığı gibi, pratik bir davranış programı da sunmadığının farkına vardıkça, pek çok insan onunla bağlantılı ideoloji ve merasimlere ilgi göstermez oldular. Böylece, Şii İslamın şefaatçi yorumu ideolojiler ve ideolojilerin tarafları arasındaki çekişmede tabanını kaybetti. Buna karşılık, "Örnek imam Hüseyin" anlayışı, gelişen olaylar kendi dünya görüşünü destekler mahiyette olduğundan taraftarlarını arttırmaya devam etti. Bu anlayış insanları önerdiği siyasi tavrın izlenmesi gereken doğru yol olduğuna ikna ediyordu. Bu açıdan, insanların devrime katılmaya ideoloji ve mevcut koşullar ile olayların değerlendirilmesi sonucu ikna edildiklerini savunuyorum. Bireylerin devrime katılma kararları tamamen bilinçli olup, düşünceden uzak dini duygular sonucu doğmamıştır. Mücadelenin her iki tarafı da kendi konumlarını ve eylemlerini İslami ideolojinin farklı yorumlan yoluyla meşrulaştırmaya çalıştıklarından, Şii İslama bağlılık tek başına kişilerin görüşlerini değiştirip devrimci Şiiliği desteklemesi için yeterli değildir. 1978 yılının 10 ve 11 Aralık günlerindeki Tasua ve Aşura adındaki Hz. Hüseyin'in şehadetini anan dini günlerdeki önemli yürüyüşler gibi merasimlere geniş katılım devrime olan inancı güçlendirip, daha fazla siyasi muhalefet için ilham kaynağı olmuşsa da, sözkonusu merasimlere katılım herşeyden önce bir tercih yada karar gerektirmekteydi. Gösterilere katılım, Şii müslümanlar için bile otomatik gerçekleşmiyordu. Kişiler, imam Hüseyin'in şehadetini anan eski tip merasimlere katılmak ile daha önce hiç görülmemiş, görece laik [Yazar burada 'laik' kavramını 'dünyevi', 'siyasi' gibi bir anlamda kullanmış olmalı, (ç. n.)] gösterilere yada yeni bir anma türü olarak yumrukları havaya kaldırıp "Kahrolsun Şah" diye haykırma eylemlerine katılma arasında bir tercih yapmak zorundaydılar.

Tezimi desteklemek için öncelikle muhalif popüler ideolojiler ile onların toplumsal ve siyasi örgütlenmeler için önerdikleri çözümleri eylem platformlarının siyasi faaliyet içindeki bireylerce pratikte nasıl gerçekleştirildiğini tartışacağım. Ardından istihdam imkanlarının artışı gibi maddi koşullardaki değişimlerin nasıl pek çok insana devrimci ideolojiyi benimseme tercihini kazandırdığına da kısaca yer vereceğim. Son olarak da "Örnek imam Hüseyin" anlayışının Şii olmayanları devrimci hareket saflarına çekmede nasıl başarılı olduğunun üzerinde duracağım.

Şefaatçi İmam Hüseyin: Siyasi Uzlaşma

Şii İslam’daki bu görüşe göre, imam Hüseyin şehadetinden ötürü Allah'ın çok sevgili bir kulu olması hasebiyle Allah ile insanlar arasında şefaat edebilecek konumdadır. İmam Hüseyin'in günahları bağışlatabilecek ve cennete girişi sağlayabilecek güçte olduğuna inanıldığı gibi, daha dünyevi istekleri ve arzuları da yerine getirebileceği zannedilmektedir.3 Özellikle Hz. Hüseyin için gözyaşı döküp, ağıt yakmanın O'nun yardımını kazanmada etkili olacağı, dolayısıyla da kişinin isteklerinin yerine gelmesinin kesinleşeceği düşünülür.4 Diğer onbir imama ve onların soyundan gelenlere de atfedilen bu şefaatçi ve karşılıklı ilişki, Şii İranlılar'ın pek çoğu için dini ana odak noktasıdır. Ayrıca sıradan insanlarla kutsal şahsiyetler arası münasebete ilişkin bütüncül bir dünya görüşü sunar.

İmamlara ve imamzadelere (imamın soyundan gelenler) seslenilirken dilek genellikle adak adama şeklinde yapılır.5 Sözgelimi, araştırma yaptığım bölgede esrar kaçakçılığı suçuyla tutuklanıp hapse atılan birisi imam Hüseyin'e onu serbest bıraktırmasını dilerken eğer dileği yerine gelirse, Muharrem ayında İmam Hüseyin adına fakirlere üç ziyafet vereceğine dair adak adadı. Bu bakış açısında, inanan insanın ilgisinin merkezi kendisi, kendi menfaatleri ve sorunlarıdır. İmamlara bağlılık yoluyla toplumdaki yerini yükselteceğini, karşılaştığı sorunları çözebileceğini ve cennete kabul edileceğini ummaktadır. Mümin kendini sadece imam ile kendisi arasındaki ikili hiyerarşik bir ilişkide yoğunlaştırmaktadır. Olası her yolla, imamlara karşı olan bağlılığını ve hürmetini göstermeye çalışmakta böylece imama kendisine yardım etmeyi zorunlu hissetmesi derecesinde yakın olmayı ummaktadır. Özellikle Muharrem ayında, müslümanlar olabildiğince sesli ve uzun ağlamaya uğraşıp, merasim süresinde çok gayret isteyen ve acı verici yas gösterilerine girişirler. Ayrıca herkes kendi mali imkanlarına göre imam Hüseyin'e sadaka vermeye çalışır.

Bu İslami yorumda, imam Hüseyin'in tavırları, başarıları, idealleri ve değerleri onun Allah'la olan özel bağı ve bunun sonucunda sahip olduğu güçten çok daha az öneme haizdir. Bu yargıyla pek çok İranlı'nın Hz. Hüseyin için beslediği çok içten sevgi ve bağlılığı inkar etmiyorum. Ancak, imam Hüseyin kişisel meziyetlerinden ziyade daha çok sahip olduğu konum yani Allah'ın sevgili bir kulu olarak isteklerinin geri çevrilmeyişinden ötürü seviliyor gibi görünmektedir. Belki de İmam'ı sadece bir kişi şeklinde tanımak yeterli değildir. Zira onunla inananlar arasındaki ilişkinin en önemli gerekliliği hakiki bir hayranlık ve saygı değil. Neticede ilişki vesilevi (instrumental) bir ilişkidir ve sadece açıktan kamu saygısı ve onuru gerektirmektedir.6 Müminlerin gözünde temel amaç imam veya imamzedelerle aralarım iyi tutmak ve bu yolla gerektiğinde onlardan yardım görme şansını arttırmaktır.

Varlık düzeyinde, inanan birey bağımlı bir konuma indirgenmektedir. Hedeflerine kendi öz çabasıyla ulaşmak gücünden mahrumdur. Tek umudu güç sahibi olanların lütfunu kazanmak için tavırlarını düzeltmektir.

Sözünü ettiğim İslami anlayıştan doğan siyasi bakışın taşıdığı mesaj şudur: Tercihe şayan siyasi tavır kişinin kendisini güçlü olana bağlamasıdır ki, o da kişiyi korusun ve yardım etsin. Statükoyu kabullen ve müsamaha göster; sırf kendi menfaatlerin için çalış. Savaşma, mücadele etme; sorunlardan uzak dur ve herşeyin yolunda gitmesi için elinden geleni yap. Güçlüleri kullan, onlara karşı direnme. Direnmek anlamsız ve boşadır. Çünkü yenik düşmen mukadderdir ve her halükarda güçlüye bağımlı olup, onun yardımına muhtaçsın.

Görüldüğü gibi Şii İslamın bu yorumundaki gerçekte insanlarla kutsal şahsiyetler arasındaki ilişkiye dair öğretiler, insanların kendi aralarındaki münasebetlerdeki siyasi tavırlara da yansımaktadır. Aliabad'da konuştuğum insanların yaptıkları yorumlarda güçlü ile bağımlı arasındaki sözkonusu geçişli, ikili ilişkinin hem hakikati açıklamanın bir yolu olarak ve hem de siyasi bir strateji için pratik yol gösterici olarak kullanılması açıkça belli olmaktaydı. Uyanık bir köylü hayata bakışını şöyle tanımlıyordu: Zayıflar güçlülere yardım etmelidir ki böylece zor durumda kaldıklarında, güçlülerden yardım görsün. Tıpkı Şah'ın ülkeyi terk edişinden sonra eski Başbakan Hüveyda gibi yardımcılarının asılmasında gördüğümüz gibi. Eğer Şah şimdi ülkede olsaydı, acaba onu asabilecekler miydi? O insanlar (Şah'ın çevresindekiler) Şah'a kendi menfaatleri ve kendi hayatlarının korunması için yardım ettiler.

Onları güçlüye isyan etmektense bağımlı konumlarını kabule zorlayan pek çok kişinin içinde bulunduklarına inandıkları umutsuz durumu yansıtması açısından aynı kişinin aşağıdaki yorumları da ilgi çekicidir: "Bana yiyecek, iş ya da diğer şeyleri veren Seyyid Ibni Ali (bu kişinin kendini bağımlı hissettiği taifenin reisi) değil midir. O bugünlerde benim için gerçekten hiç bir şey yapmıyor. Fakat onun başka biriyle arasında çatışma çıkarsa, ona hemen yardım ederim. Ona destek vermek zorundayım. Çünkü eğer o giderse benimde kaderim mühürlenir".

Pek çok köylüye göre, en münasip davranış şekli, onları muhtemel saldırılara ve başkalarının tecavüzüne karşı koruyacak güçlü bir kişiye kendini bağlamaktır. Bu insanlar güçlünün merhametinde kendilerini huzurlu hissettiklerinden, hamilerinden gelen bariz kötü davranışları müsamahayla karşılamak, kendi menfaatlerine aykırı olarak zaman, çaba ve kaynak harcamak zorunda kalıyorlar. Ayrıca kendilerini, ailelerini ve geçim kaynaklarını koruyacak başka bir alternatif yok görünüyor. Bu çerçevenin çizdiği davranışlar köylerde pratik olarak uygulanmaktadır ve özellikle de taife yapılanmalarıyla köylülerin köy siyasi elitleriyle ilişkilerinde açıkça görülmektedir. Tüm taife Üyelerinin herbirinin kendi taifelerinin etkili başkanlarına karşı tutumlarında görülebilsede, aşırı hürmet özellikle Askari taifesinde dikkat çekiciydi. İki Askari kardeş, köyde bulunan en zengin ve en güçlü kişilerdi. Her zaman olduğu gibi, iki kardeşin akrabalarının çoğu oldukça fakirdir. Ekonomik sebepler ve siyasi korunma için kendilerini iki zengin kardeşe bağımlı hisseden fakir akrabalar, takdirlerini kazanmak için onlara yaranmakta ve herhangi bir şekilde incitmekten kaçınmaktadır. Bu tür davranışlarla, askeri akrabalar kendilerini kardeşlere sadık ve güvenilir destekçiler şeklinde göstermeyi ummaktadırlar. Böylece, bu güçlü insanların muhabbet ve itimadı ile birlikte yardım ve korumasını da kazanmayı amaçlamaktadırlar.

Buna benzer bir durum sunması bakımından, Aliabad'daki köylülerin ve diğer toprak sahiplerinin, köy eliti -Seyyid İbni Ali Askari ve onun yakın çevresi- ile olan ilişkilerinin mevcut durumuna bakabiliriz. Geçmişin acı tecrübeleri küçük toprak sahiplerine Seyyid İbni Ali'nin topraklarına keyfî olarak tecavüz edebileceğini ve kendi mülki-,yetine geçirebileceğini öğretmiştir. Sorunlarını mahkemeye dava eden tüm girişimler, rüşvetler ve Seyyid İbn-ı Ali ile Şiraz'daki mahkemenin etkili görevlileri arasındaki sıkı ilişki dolayısıyla hep başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Halk böylece güç yapısını tasdik etme ile Askarilere açıkça hürmet göstermenin, topraklarına ve rızıklarına kavuşmanın tek yolu olduğu sonucuna varmış.7 Askari kardeşlere haraç ödeyerek, köylüler kardeşlerin nüfuzunu kabullendikleri masajım iletmeye çalışırlar. Kardeşlerin nüfuzunun yanısıra Askari taifesinin üstün konumunu ve hatta onların güçlerini aldıkları tüm siyasi sistemin meşruiyetini de kabullenmiş olurlar. Askari kardeşlerin arzularına uyarak, köylüler bunun karşılığında belli ölçüde bir korunma sağlamayı amaçlarlar. En azından, Askarileri kendi mallarını gasbetmekten vazgeçirmiş olurlar.

Köylüler, şefaatçi bir İmam Hüseyin'e ilişkin merasimlerin ve dini ideolojinin siyasi muhtevasının farkında değil gibiydiler. Onlar, imamlara karşı takınılması beklenen tutumun kendilerine gerçek hayattaki siyasi hakim güçlere karşı nasıl davranılacağını öğrettiğini açıkça ifade etmediler. Ben, tam da bu siyasi mesajların dini semboller içine gizlenmiş olmasının onları bu denli etkili kıldığını iddia ediyorum. Kutsal olanın sahası tanımı gereği neredeyse sorgulanamaz ve tartışılamazlığından dolayı, dini terimlerle ima edilen siyasi "gerçeklikler" ve mesajlarda daha ikna edici ve güçlü hale gelmektedir.8 "Şefaatçi İmam Hüseyin" ideolojisinin ve ona tekabül eden merasimlerin, siyasi ve ekonomik gerçekliği yansıttığını ve aynı zamanda da siyasi tavırları şekillendirdiğini öne sürüyorum.9 Güçlü olanın hoşuna gitme sanatı10 -güçlü ile bağlantılar oluşturma stratejisi ve davranışları onu memnun edecek şekilde düzenlemek- imamlarla ilişkide uygulandığı gibi gerçek hayattaki siyasi ilişkilerde de uygulanmaktadır.

Yukarıdaki "Şefaatçi imam Hüseyin" ideolojisi tartışması, ideolojinin niçin siyasi çatışmalarda böylesine etkili bir araç olduğunun bir sebebini göstermiş olmalıdır. İster bir dünya görüşünün doğruluğuna insanları ikna etme yoluyla olsun, isterse de ihtiyaç duyulan gereksinimlerle bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde karşılayarak onları ideoloji kabul etmeye zorlamak şeklinde olsun, eğer bir siyasi elit insanlara kendi dünya görüşü ve ideolojisini empoze etmede başarılı olursa, insanlar siyasi elitin sahip olduğu üstün konumu sürdürecek ve güçlendirecek tarzda davranmaya kışkırtılırlar. Köylülerin Askariler'e hürmet gösteren davranışları güç yapısına karşı direnmek-tense onu kabullenmeleri, korku ve bağımsızlık, yoksunluğu yüzünden korunmaya karşılık itaatte bulunmaları, Askariler'e çok az bir çaba ve kaynak harcayarak, denetimi sağlama imkanı veriyordu.

Güç yapısına karşı sukutu öğretmekle, bu ideoloji gerek merkezi hükümete bağlı yetkililerin ve gerekse mahalli seviyedeki elitlerin amacı olan, yerel halk üzerindeki denetimin sürdürülmesine aracı oluyor. Çoğu İranlı bu dünya görüşünün geçerliliğini, toplumsal yapının ve bu yapı içerisinde kendi konumlarının gerçekçi bir değerlendirilmesi siyasal taktik ve manevralara yol gösterici olarak kabul ettiği müddetçe, devrim için gerekli muhalefet seviyesine asla ulaşılamazdı. Fakat Şii İslamın alternatif kolu, İranlıları zalim güce karşı rıza göstermektense isyana teşvik eden bir dünya görüşü ve ideoloji sunuyordu. Devrimin ani başarısının önemli bir sebebi, muhalefet liderlerinin İran halk kitlelerini bu dünya görüşünün doğruluğuna ve ona uygun tavır takınmanın meziyetlerine başarıyla ikna etmiş olmalarıdır.

Örnek İmam Hüseyin; Siyasi Devrim

Aliabad sakinlerinin geçmişte, gerçekliğin yorumlanmasında ve eylemlerine yol gösterici olarak neden Şefaatçi İmam Hüseyin ideolojisinin kullanılışlığını ve geçerliliğini kabule devam ettiğinin iki temel sebebi vardır. Birincisi, ekonomik ve toplumsal gerçeklerin hiç bir yönü ideolojiyle çelişmiyordu, ikincisi, İmam Hüseyin'le alakalı dini sembolizm hem ideolojiyi ve hem de ona tekabül eden siyasi yapı ve davranışları bir doğallık ve kaçınılmazlık atmosferinde çevreler. Fakat devinme yakın yıllarda ve aylarda uzlaşma olgusu gerek ekonomik ve gerekse ideolojik bakımdan sorgulanmaya başlandı. Daha önceleri köylüler topraklarını kullanmak açısından toprak ağalarına bağımlıydılar. Başka herhangi bir istihdam imkanı bulunmadığından, rızıklarını kazanmak için toprak ağalarının isteklerine boyun eğmek zorundaydılar. Ancak 1960'lardaki toprak reformundan sonra tarım sektörü geriledi. Bir yandan tarım gerilerken, yetmişlerin petrol zengini ekonomisi sayesinde geniş iş imkanları doğdu: Köyden bir kaç kilometre ötede Şiraz yakınında kurulan fabrikalarda köy dışında çalışan ve artık toprağı kullanmak ve geçimini sağlamak için köy siyasi elitine muhtaç olmayan erkekler için bağımlılık ideolojisi ve dünya görüşü inanılırlığını kaybetti. Bundan böyle bir ideoloji ve davranışı geçimlerini sağlamanın dile getirilmeyen koşulu olarak kabullenmek zorunda değillerdi. Eğer bir ustabaşı ya da patron insanın tahammül sınırından daha fazla itaat isterse, geniş iş pazarında başka bir işe girilerek bu durumdan kaçınılabilirdi. Kırsal kesimdeki bu insanların pek çoğu için daha önceleri bildikleri şekildeki bir din, cazibesini ve hayatları ile düşüncelerindeki merkezi konumunu yitirmeye başlamıştır. İş ve okul için hergün Şiraz'a gidip gelenlerin bazılarına farklı fikirler ve ideolojilerde ilginç ve düşünülebilir geliyordu. Gizlice Marksist kitaplar okunabiliyor, demokrasi ve temsili hükümet fikirleri tartışılabiliyordu.

Koy dışında çalışıp okuyanlar kendilerini ekonomik ve bunun sonucundada belli ölçüye kadar politik bakımdan bağımsız olarak görüyorlardı. Büyük ölçüde Dr. Ali Şeriati'nin görüşleri yoluyla popülerleşen İslamın radikal-muhalif bir yorumu, yani kendine güven ve zalim iktidara karşı isyan ideolojisi itibarını ve çekiciliğini arttırıyordu. Çünkü bu, köye bağımlılıktan kopanların durumunun daha doğru bir modeli ve eylemekten hoşnut olacakları eylemlerin ise daha iyi bir temsiliydi. Devrim'in hızı arttıkça, bu yargı daha da geçerli hale geldi. Hükümet kuvvetlerinin muhalefete karşı her acımasız saldırısıyla birlikte, Hüseyin-Yezid modeli Şah rejimi için daha bir uygulanabilir oluyordu. Kendi içinde bulundukları ekonomik ve siyasi ortam, çevrelerinde her geçen gün daha da arttığını gözledikleri vahşice siyasi baskılar yüzünden direniş ideolojisi gün geçtikçe onların tutum ve dünya görüşlerini yansıtır oldu. Devrimci Şii ideoloji etrafında farklı düşünsel yaklaşımlara sahip grupların toparlanabileceği birleştirici bir sembolik sistem sundu.

Alternatif Şii İslam görüşünde, imam Hüseyin'in şehadeti, diğer inananların davranışlarına örnek olur. İranlıların bana söylediğine göre, eskiden çokları Hz. Hüseyin'in niye şehit olduğunu dahi bilmezmiş. Mülakat yaptığım bir İranlı "Ancak son on yılda Hz. Hüseyin'in gerçek hikayesini öğrenmeye başladık", imam Hüseyin canını feda etti çünkü dinsiz bir zalim olan Muaviye'nin hükümranlığını tanımayı reddetmişti. Her türlü tavizi reddettiği için Hüseyin ve yaranları Kerbela çöllerinde çok adaletsiz bir savaşta şehit edildiler. Savaşın sonucunun ne olacağım bilmesine rağmen, Hüseyin savaşma kararı verdi. Çünkü o bu savaşın herşeyden önce Muaviye ve rejiminin gayri-İslamiliğini tüm müslümanlara ispat edeceğini biliyordu. Ayrıca Hz. Hüseyin şehadetinin tüm çağlar için bir örnek oluşturacağını, sonraki nesilden müslümanları zulüm ve küfre karşı ayaklanıp, savaşa çağıracağını da biliyordu. Hz. Hüseyin ölümü bilerek göze alıp, tüm çağlar için bir İslam şehidi (hem Allah yolunda öldürülen ve hem de hakikatin şahidi anlamındadır) olarak dünyevi yenilgiyi kabul ettiği için, Hüseyin ve onun Aşura gününde şehadeti Şii İslamın temel paradigması haline gelmiştir. Bu İslami bakışta, tüm insanlık tarihi iyilik ve kötülük güçleri arasında cereyan eden kesintisiz bir mücadele olarak tanımlanmıştır. Köylüler bana her asırda Allah için savaşan bir Hüseyin'le Allah'a karşı savaşan bir Yezid olduğunu söylemişlerdi.

Kerbela'daki olayların miti ya da hikayesi iki ideolojide de biri birinin aynısı. Fakat mitlerin üzerine kurulu inanç sistemleri ve Aşura olaylarının anlamı ve önemi, örnek imam Hüseyin çerçevesiyle, Şefaatçi imam Hüseyin çerçevesi karşılaştırıldığında tamamen farklılaşmış oluyor. Aynı ölçüde zıt olan başka bir şeyde inanan ile Hüseyin arasındaki ilişki; diğer insanlara karşı takınılan tutum ve davranışlar; inananların kendilerini algılayışları ve siyasi faaliyet.

Her iki farklı bakışta da imam Hüseyin merkezi şahsiyet ve onun Kerbelada'ki şehadeti merkezi olay. Fakat birincideki şehadet Hz. Hüseyin'e şefaat edebilecek gücü kazandırırken, ikincisinde ise aynı şehadet tüm inananlar için örnek bir davranış sunuyor. Yeryüzünde insan hayatının anlamı da berraklaşıyor: İnsanın hakiki varlığı, bir imana sahip olup onun uğrunda savaşıp ölmeye hazır olmaktır ve burada da inananlar Hüseyin'e yakın olmaya çalışırlar. Fakat onunla geçişli ilişkiler kurarak yakın olmaktansa onu taklit ederek yakın olmak tercih edilir. "Hüseyin'in dostları, Hüseyin gibi imanı savunmak için ölmeye hazır olanlardır.11 Müminler Hüseyin gibi olmalıdırlar. Nasıl O "İslam ağacını kanlarıyla suladıysa", müminlerde onun gibi davranmalıdır. Birincil önemi kendi dünyevi sorunlarına ve maddi kalkınmalarına vereceklerine, manevi ilerleme, tekamül yolunda yoğunlaşmalıdırlar. İnsanın benliğini aşması, bencilliğin yerini almalıdır. Kutsal şahsiyetlerle "ticari"12 pazarlığa girmektense, inanan kişi dini için herşeyini feda edebilmelidir, ilişkinin katı hiyerarşik yapısı yok olmuştur. Herşeye gücü yeten ile güçsüz arasındaki bağlantı yerini, aynı ortak hedefe ulaşmak için işbirliği yapan dostlar ve yoldaşlar arası eşitlikçi ilişkiye bırakır, insanlar kendilerini Hüseyin’le mutlak olarak değil de sadece derece açısından farklı görmeye başladılar. Sözgelimi, Devrim sırasında şehit düşen bir gencin kızkardeşi, kardeşini Hüseyin'le, kendisini de Hz. Zeynep'le karşılaştırarak "O Büyük Hüseyin'i feda etti; bense Küçük Hüseyinim'i" diyebilmekteydi.

Güçlü bir figürle ikili ve aracılı bir ilişki üzerindeki tüm vurgu, insanlığın menfaati yolunda beraberce çalışmaya kaymaktadır. Böylece insanın yoldaşı müslümanlara saygısı ve ilgisi artmaktadır; diğer insanlar hem mücadelede bir ortak ve hemde kişisel fedakarlığın sebebidir. Benzer bir şekilde, ikinci anlayışta imam Hüseyin'in kişisel meziyetleri üzerinde çok durulmaktadır. Karakterine, tutumlarına ve davranışlarına daha fazla Önem verilir. Çünkü O'nu böylesine değerli ve örnek alınmaya layık kılan fiilleri ve fiillerinin arkasında yatan sebeplerdir, insanlar Hüseyin'i yaşam felsefesi ve eylemleri yüzünden sevmekte ve O'na kendilerini adamaktadırlar.

Nasıl Hz. Hüseyin'in kişiliğinin niteliği hakkındaki algılayış değiştiyse, müminin kendi kimliğini tanımlaması da değişmişti. Burada "Örnek İmam Hüseyin" diye adlandırdığımız ideolojinin sunduğu dünya görüşü ile, müminler artık kendini aciz, bağımlı ve yardımsız olarak görmüyordu. Hz. İmam'la daha eşit bir düzlemde bulunma ve O'nun dostu olma anlayışı ve yine geçmişi ve şimdiyi kapsayan geniş bir ümmetin parçası olma bilinci dolayısıyla, mümin kişisel bir güç ve değer duygusu kazanmaktadır.13 Artık kişi pasif değil aktiftir. Kendini hayatta belirlediği bedeller için çalışmaya, kendi selameti için mücadele etmeye muktedir hissetmektedir. Bunları gerçekleştirmek için başkalarına bağımlı değildir. Kişisel teşebbüslerin ve çabaların bir etkisi olduğuna inandığından, kendi kararlarının ve eylemlerinin de tarihte bir farklılık yaratabileceğini düşünmektedir. İhtiyaçlarını karşılamak için başka bir gücün hoşnutluğunu kazanmak amacıyla davranışlarını şekillendirme yoluna gitmektense, istediklerinin peşinden kendisi aktif ve doğrudan bir biçimde koşmaktadır.

İran Devriminin zaferinin yaklaştığı aylar boyunca, ikinci tip alternatif İslami dünya görüşünün siyasi tavır öğütleri adeta kasırgaya meydan okumak gibiydi. "Kargaşadan uzak durmak", Yezid'in ordusuna katılmak demekti; Hayatın anlamı, işleri idare etmek ve başı belaya sokmamak olamazdı. Ya da güçlü olana kendini bağlamak da olamazdı. Aksine zalim iktidara karşı isyan etmekti. Spesifik olarak pratik siyasi tavır önerileri şunları içeriyordu.

1) Zalim iktidara boyun eğme ve isyan et. Bir siyasi lideri sırf güçlü diye kabul etme.14 Bir insanın kim olduğunu ve değerini kaba güç, konum ve bağlantılarıyla ölçmeliyiz. Tiranlığa karşı diren ve bir lider ancak kendisini değil başkalarını düşünüyorsa, adil ve Allah'tan korkuyorsa. Asla taviz verme ve başkaları senin kendi güvenlik, iyilik, refah ve maddi avantajlarına karşılık ne yapmanı istiyorsa onu yap.

2) Kişisel, maddeci ve dünyevi çıkarlarını unut. Bencilliği bırakıp fedakar ol. Toplumdaki yerini düzeltmektense, toplumun genel durumunu düzeltmeye çalış. Toplumda sadece güçlü ve imtiyazlıların değil, her bir bireyin kendinde taşıdığı içsel değeri farket ve tüm toplumun menfaati uğruna sıradan insanlarla elele vererek, kardeşçe ortak hedefler için çalış. Kısıtlı kaynakların kullanımı ve güç odaklarıyla yakın ilişkileri için başkalarıyla çatışacağına, seninle aynı konumdaki başkalarıyla bir olup zalimlerin sultasını devir.

3) Tedbir ve korkuyu unut; cesur ve emin ol. Gerçekten düşündüklerini gizleme, sürekli hayat ve rızkı kaybetme korkusuyla yaşama, inançlarını, sonuçları ne getirirse getirsin yaşamalısın. Başına bir iş gelmesin diye hep olayların dışında kalmaktansa, sen de müdahale et. Çünkü çabalarının da mutlak bir siyasi etkisi olacaktır. Eğer giriştiğin mücadelede hayatını yitirsen bile, ölümün tesirsiz ve önemsiz olmayacaktır; insanın bu dünyada ulaşabileceği en yüksek manevi seviyeye yükselmiş olursun. Şehadetin örnek olup, diğerlerini de eyleme katabilir ve zulme karşı verilen mücadeleyi yoğunlaştırabilir.

Bu tavırlar, devrim yanlılarınca Şah'a karşı verilen siyasi mücadelede sürekli sergilendi. Dini eylemciler arasında, Şah ile onun karşıtı devrimci müslümanlarla iyi-kötü; Hüseyin-Yezid ikiliklerini karşılaştıran uzun konuşmalar gerçekleşiyor ve bu devrimci Şii dünya görüşünün siyaset sahasındaki yansımaları tartışılıyordu. "Kardeş", "bacı", "birlik" ve "hamebahem (hep beraber elele)" gibi bütünlük ve beraberliğe çağıran terimler sık sık duyuluyordu. Artık insanlar vurgulu bir biçimde "utançla ve ezikçe yaşamaktansa, onurluca ölmeyi tercih ederim" diyebiliyordu. Olaylar karşısında sadece bir kenarda durup seyretmeyi yeğleyenleri kendi saflarına çekmek isteyen göstericiler, Ali Şeriati'ye ait şu sözleri haykırıyorlardı. "Şehitler Hüseyin'in yaptığını, onların geride kalanları ise Zeyneb'in yaptığını yapıyorlar. Dışarıda seyirci gibi kalanlar ise Yezid'inkini". Aynı mesajı iletmek isteyen diğer bir slogan ise, "Hz. Hüseyin'in şehadeti esnasında hiç seyirci yoktu". (Yani eğer ondan yana değilsen, onun karşısındasındır, tarafsız kalamazsın). Özellikle de 1978 sonbaharında büyük ve yaygın grevler patlak verdiğinde ve ciddi bir yiyecek, benzin ve diğer temel ihtiyaçların kıtlığı baş gösterdiğinde, insanlar sık sık hareketin nihai başarısına olan inançlarını belirtiyor ve zorluklar karşısında dayanma güçlerini ilan ediyorlardı. "Yakacak mazotumuzun veya bulaşık kreminin ya da benzinin olmaması bizi yıldıramaz. Soğuktan donabilir, aç kalabiliriz. Evlatlarımızı ve kızlarımızı şehit verebiliriz. Onlar istedikleri kadar insan öldürebilirler ancak biz asla taviz vermeyeceğiz. Bu hal yıllarca da sürebilir fakat nihayette galip gelecek olan bizleriz. Çünkü bizler iman sahipleriyiz."

Devrimci Şii ideolojinin ateşlediği dayanışmacı ve korkusuz davranışların, grevler, gösteriler, yürüyüşler ve devrime yakın günlerde Şah'ın heykellerini yıkma, Savak bürolarıyla hükümet ve askeri merkezlerini tahrip etme eylemi erin deki hakimiyeti ve yaygınlığı açıkça fark ediliyordu.

Olaylara katılan İranlıların çoğunun gözünde Şii İslamın temel anlamının algılanışındaki bu değişim en azından kısmi olarak devrimin başarısının sebebidir. 1979 yılının Aşurasından iki gün önce bir İranlı Şii dünya görüşündeki dönüşümü söyle tanımlıyordu.

“Bu senede Aşura gününde yine yas törenleri yapılacak. Fakat büyük bir farklılıkla. Bu sene içeriğinde zafer olan bir yas türeni yapılacak. Artık Hz. Hüseyin'in inandığı ilkeleri daha iyi anlıyoruz. Şimdi niçin Hz. Hüseyin'in Yezid'e karşı savaştığını herkes çok iyi biliyor. Daha önce bunu tam anlamıyla bilmiyorlardı. Bundan üç gece evvel bir ruze'ye gitmiştim ve oradaki ruzehan Hz. Hüseyin için Rehber-i inkılap diye sözcük. O adam çok fazla bilgili olmayan, sıradan bir ruzehandı. Daha evvel hiç Hz. Hüseyin'den bu şekilde bahsetmemişti. Önceleri Hz. Hüseyin'in cesaretine hayranlık duyulmayıp, sadece onun ölümüne üzülünürdü. Şimdi artık insanlar dinin tam anlamını daha iyi kavramış durumdalar. Artık Hz. Hüseyin hacetlerin (dileklerin) yerine gelmesi için, dünyada birtakım sıkıntıların giderilip, arzuların gerçekleşmesi için tutunulan bir kulp değil. Sıradan bir İranlı için eskiden Hz. Hüseyin Allah yolunda ki fedakarlığı ve ona yakınlığından ötürü bir hacet vericiydi. O insanlara istedikleri her şeyi verebilir, tüm dilek ve arzularını yerine getirebilirdi. Ruzehan şöyle derdi: "Siz sadece bir dilekte bulunun, Hz. Hüseyin muhtaç olduğunuz herşeyi size verir." Bu sene mesaj şehadet'ti. Eğer Allah yolunda öldürebiliyorsan öldür. Eğer öldüremiyorsan, bu uğurda canını ver. Hz. Hüseyin gibi zulme ve tiranlığa karşı çarpışın yeter. Ya öldürürsünüz ya da şehit olursunuz.”

Yukarıda sözlerini aktardığım kadının dini bilgisi oldukça zengin olmasına rağmen tavırları o dönemdeki Şiilerin çoğunluğunu oldukça iyi temsil ediyordu. Aslında, belli ölçüde, eylemciler arasında hem devrim öncesinde ve hem de devrim sonrasında çok iyi işleyen haberleşme ve iletişim sisteminden olsa gerek, dini şahsiyetlerin televizyon, radyo, basın, kaset ve miting yoluyla yaydıkları fikirleri ile İran köylülerinin kendi aralarındaki tartışmaları arasında dikkat çekici ölçüde benzerlik fark ediliyordu.

Uzlaşma ve Devrim Simbiotik İdeolojiler

Devrimden sonrada pek çok insan, imamlardan medet umma, herhangi bir dileğin yerine gelmesi için imamların sevgisini kazanmak umuduyla onlar adına yemek vermek gibi "hurafe" uygulamaları kınamayı sürdürdüler. İnsanlar imam Hüseyin'den dilek gerçekleştirici olarak sözedilmesine şiddetle karşı çıkıp, Şah'ın ve hükümetinin nasıl İslam'ın gerçek anlamını gizleyip halka İslam'ı sadece göğüs dövüp ağlayarak, dünyevi arzuların yerine gelmesini sağlamak olarak öğrettiği üzerinde uzun söylevler veriyordu. Onların söylediğine göre hükümet halkın kafasına bu tür hurafeleri sokarak akıllarını ve duygularını meşgul ediyor ve böylece insanların, imam Hüseyin'in gerçekten niçin şehit edildiğini, niçin Allah'ın çok kıymetli bir kulu olduğunu öğrenmelerini önlüyordu. Yine bu insanlar Aşura merasimleri boyunca ağlamanın ve dövünmenin faydasız olduğunu belirterek bu uygulamalardan yakmıyorlardı Ağlamak hiçbir yere götürmezdi. Hem imam Hüseyin'in yolundan böyle gidilmezdi. Devrimci felsefeye sahip bir kadın bana kendisinin bir müddet önce imam Hüseyin adına düzenlenen bir Havza'da bulunduğundan söz etmişti. Orada Ruzehan çok iyimser bir şekil de "bu ev imam Hüseyin'den hacet alma bakımından hep şanslı olmuştur" deyince arkadaşım hiddetlenerek "Hayır! Hüseyin'den hacet dağıtıcı olarak bahsetmeyin. Onun ölüm karşısındaki büyük cesaretinden söz edin. O, tüm arkadaşları gözlerinin önünde şehit olmasına rağmen cesaretini hiç kaybetmedi. Düşmanlarıyla sonuna dek göğüs göğüse çarpıştı. En sonunda bir tek o kalmasına rağmen asla taviz vermedi" der.

Fakat zamanla insanların eski uygulamalara karşı tavrı yumuşamaya başladı. Ağlamanın, dövünmenin ve hatta şefaat için İmam Hüseyin'e yakın olma çabalarının dahi belli bir yere ve öneme sahip olduğu söylenmeye başladı. Zira tüm bu gelenekler önemli bir işlev görmüşlerdi: Hz. Hüseyin ve onun mücadelesinin hatırası insanların zihinlerinde ve kalplerinde bu yolla canlılığını korumuş ve sonraki nesillere taşınmıştır. İmkanlar elverdiği zamanda örnek Hüseyin ideolojisi su yüzüne çıkarak insanlara zulme karşı mücadelelerinde yardımcı olmuştur. Bu konularda bilgili bir İranlı bana Hüseyin için gözyaşı dökmek bir tür pasif direniştir" diye açıklamıştı. "Hüseyin için ağlamayı hala bir hurafe şeklinde değerlendirenleyiz. Gerçekte o Hüseyin ve Hüseyin'in adil yönetiminin unutulmamasının sağlamıştır". İnsanlar her türlü olumsuzluklarına rağmen, ağlama ve dövünme törenlerine yüzyıllar boyunca Hz. Hüseyin'in hatırasını taşıdığı için değer veriyorlardı. Bu hususta bir devrimci İranlı bana şunları söylemişti: "Kerbela'daki Aşura'dan 1360 yıl sonra, bu yılki Aşura gününde bütün İran'da neler olduğunu gözlerinle gördün, insanlar kendilerinde ağlamanın dışında bir şeyler yapabilme gücünü hissedince, sokaklara döküldü, yumruklarını sıkarak "Kahrolsun Şah" diye haykırdı".

Yukarıda konuşmalarından alıntı yaptığım iki kişide dini konularda oldukça bilgili ve eğitimli olsalar da, sözkonusu tavırlar köyde hiç okur yazar olmayan insanlarda da görülüyordu. Bu yazıda iki farklı ideoloji diye sunduğum dünya görüşlerinin aslında aynı madalyonun iki yüzü olduğu anlayışı yaygınlaşıyordu. Köylüler bana Şii İslam'ın insana bir dünya görüşü kazandırdığı ve rehberlik ettiğini ve hayatları boyunca karşılaştı ki an her türlü toplumsal ve siyasal şartlarda bir çözüm önerebildiğini belirtiyorlardı, İslam tüm zamanlar ve sorunlar için geçerliliği olabilen esnek bir dindi. Her türlü duruma ilişkin önerisi vardı. Böylece, güçlü baskıcı bir iktidar Şiilere hükmettiğinde, İslam takiyye yapmayı tavsiye ediyordu. Çünkü inananların inançlarını yaşatmaları birincil öneme sahipti. Bu tür dönemlerde direniş, pasif olmakta ve sadece ağlama, gözyaşı dökme ile sınırlı kalınmaktadır.15 Bu tür ortamlarda şefaatçi ideolojinin, hayatın zorlukları karşısında insanın konumunda hiç bir gerçek değişim umudunun kalmadığı zamanlarda kişiye rahatlama sağlayabildiğini eklemek gerekir. Sözkonusu yorumun sahiplerine göre Şii İslam'ın asıl özü olan İslam'ın devrimci yönü, Şefaatçi imam Hüseyin ideolojisine, siyasi baskı döneminde Hz.Hüseyin'in hatırasını canlı tutması bakımından bağımlıdır.16 Ancak verilecek mücadelenin boşa gitmeyeceği ortamın oluşması durumunda, İslam zulüm ve tiranlığa karşı isyanda bir ilham kaynağı sunar. Her iki bakışta varlığı için bir diğerine bağımlıdır ve İslam'da ancak her iki dünya görüşü ve stratejinin yardımıyla hayatiyetini sürdürebilir. Öyle zamanlar olur ki insanlar Hz.Hüseyin'in hatırasını canlı tutarlar çünkü onun için gözyaşı dökme ve hatırlamanın dünyevi ve uhrevi mükafatlar getireceğine inanırlar. Öte yandan şefaatçi yorum, dinin asıl yaşayan özü olan devrimci İslam olmadan kısa sürede söner gider.

1979 yılının Aşura günü geldiğinde, İmam Hüseyin'le ilgili geleneksel törenlerin önemi yaygın olarak anlaşılmıştı. İşte bunun içindir ki Ayetullah Humeyni "geçmiş Aşuralar'da ne yapıyor idiyseniz, bu yıl da aynısını yapın" diyebilmiştir. Çünkü bu uygulamalar gerçek dini değerlerin hayatta kalmasını sağlamış ve silinmesini engellemiştir. Böylece Aşura geleneksel pratiklere dönüşü yaşadı. Aslında insanlarda 1979 yılı Aşurasının geçmişteki tüm Aşuralar'dan daha iyi ve daha büyük olmasında kararlıydılar.

Devrimden önceki yıllarda, Aşura günü yas törenlerine katılanlar göğüslerini dövüp, sırtlarını zincirlerken bir yandan da ağıt mısraları okuyup hep bir ağızdan "Hüseyin, Hüseyin, Hüseyin" diye haykırırlardı. Bunun aksine, 1978 yılı Aşura gününün devrimci gösterileri sırasında, yürüyüş yapan göstericiler yumruklarını havaya kaldırarak, ritim içinde "Merg berg Şah (Kahrolsun Şah)" diye bağırıyorlardı. 1979 yılının devrim sonrası Aşura günü adeta Şefaatçi ve Örnek imam Hüseyin imajları arasında bir uyum sağlandığını sembolize edercesine bu her iki uygulamanın bir karışımına şahit oldu. 1979 yılının Aşura yürüyüşçüleri, sırtları döven zincirlerin sesleri eşliğinde, hem geleneksel ve hem de devrimci beyitler okuyorlardı.

İdeoloji ve Şii Olmayanlar

Şii olmayanların harekete kazandırılmasında ideolojininde katkısı olmuştur. Bu gruptan bazıları hakikaten devrimci hareket liderlerinin sunduğu ilerici ideolojiye samimi olarak ilgi duymaktaydı. Bu ideolojinin kendi tavır ve ihtiyaçlarını da ifade ettiği kanısındaydılar. Devrimin, eylemci liderlerin ilan ettikleri hedefleri doğuracağına inanıyorlardı. Diğerleri ise hareketin sadece temel ve acil hedefiyle; Şah'dan kurtulmak, ile hareketin hedefe ulaşmayı öngördüğü metoduyla ortaklaşıyordu. Devrimden birkaç ay sonra, solcu bir Kürt militan bana şunları söylemişti. "Kürtler, daha devrimin ilk günlerinden beri sonuçta neyle karşılaşacaklarını biliyorlardı. Dini bir devletin temsili hükümete izin vermeyeceğini, Kürtlere kendi kaderlerini tayin hakkını tanımayacağını biliyorduk. Fakat, herşeyden evvel Şah'dan kurtulmadıkça hiç bir şey başaramayacağımızı da biliyorduk. Şah'ın devrilmesi ilk aşamaydı. İşte bunun için devrim sırasında faaldik".

İran'daki devrimci ideolojinin bir karakterinin, Gerlach ve Hine'nin, hareket ideolojisinin "ayrık düzeyli" (split-level) doğası diye adlandırdığı özellik olduğu açıkça görülmektedir. Bu araştırmacılara göre, "herhangi bir hareketin ideolojisinin bir düzeyinde, tüm "katılımcıların üzerinde mutabık olduğu birkaç temel kavram bulunur... İdeolojinin daha 'alt düzeyinde' ise neredeyse sonsuz değişkenlikte ideolojik vurgular, yorumlar, uyarlamalar vb. bulunması her harekette görülebilir."17

İran olayında da, Merg berg Şah sloganı harekete katılan herkesin üzerinde ortaklaştığı duyguları ifade eder. Şah karşıtı, tiranlık, adaletsizlik karşıtı, kendine yeterlilik duygusu ve ulusal onur. Fakat bu mutabıklık düzeyinin altında daha pek çok ideolojik düzey mevcuttur. Alt düzeylere inildikçe, gittikçe daha az insanlar arasında bütünlük ve birlik bulunabilir. 'Kahrolsun Şah' sloganı, değişik inanç sistemlerindeki bir kaç önemli kavram üzerinde dikkatleri yoğunlaştırarak, geniş halk yığınlarının ortak duygu ve arzularını dile getirebiliyordu. Tabii ki Şah'ı devirmek için ortak davranan bu gruplar arasında aslında ciddi ideolojik farklılıklar vardı.

Şii İslam’dan doğan örnek imam Hüseyin ideolojisinin tiranlık ve baskı karşıtı anlamı, Şiilere olduğu kadar Şii olmayanlara da cazip geliyordu. Dolayısıyla, halkı Şah'ın zulmünden kurtarmakla sınırlı birincil hedef başarıldıktan sonra yapılması gerekenler hususunda görüş farklılıkları bulunmasına rağmen, ideoloji gerek Şiiler ve gerekse Şii olmayanlar için sürükleyici faktördü.

Hem Şiileri hem de Şii olmayanları devrimci sürece katan yol ideoloji ve mevcut şartlar ile olayların gözlemlenmesi idi. Yine her iki grupta devrimin diğer yönlerinide benzer şekilde yaşadılar ve tecrübe edindiler. Hem Şiiler ve hemde Şii olmayanlar arasında devrimci ideoloji; teşkilat ağlan, basın-yayın, kasetler, konuşmalar, dostlar ve yoldaşlar arasında kesintisiz tartışmalar yoluyla yayıldı. Bir kaç insan tartışma, bilgilendirme ve akıl yürütme vasıtasıyla devrimci ideolojinin geçerliliğine ve doğruluğuna ikna edilince, hareketin bağlıları devrimci eylemlerin içine yine hepsi Şii olmayan güçlerce çekiliyordu. Farsça 'az hod guzeştah' ya da 'az can guzeştan' tabirleri İranlılar’ın bir kenarda sessizce durmasını imkansız kılan ve onu karışıklığın içine iten duyguları ve tavırları çok güzel yansıtmaktadır. Bu tabir, insanlar bana onları neyin belli bir devrimci olaya katılmaya ittiğini tanımlarken kullanılmıştı ve hayatını feda etmeye arzulu olup artık hiç hayatımı nasıl kurtarırım hesapları yapmayan insanı anlatır. Bir köylü, sözkonusu kavramı şöyle açıklamıştı.

“İnsan hesabını yapmalıdır. Aksi halde başına kötü şeyler gelebilir. Ölüme aldırmadığın zaman, artık hayatınla ilgili hesapta yapmazsın. Eylemlerinin nihai sonuçlarını düşünmelisin. Acaba sonuca katlanabilir misin yoksa katlanamaz mısın? Fakat, birisinin yüzünden artık bayatından bezip ölüme aldırmayacak derecede bıkmışsan ve mutsuz bale gelmişsen, zaferin kesin olmadığını bilsen de, ne olursa olsun sonuna kadar mücadele edersin. Tıpkı insanların artık makineli tüfeklerden çekinmeyecek ölçüde Şah'ın yönetiminden bezmeleri gibi. Artık ölüme aldır mı yorsam, hayattan bu denli bezmişsem, başka binlerinin ne yapacağına da bakmam. Ölümü göze almışsam, başkasının yardımına da ihtiyacım yoktur. Eğer öleceğimi biliyorsam da, beni bayattan bezdiren insanı vururum. Onun hana karşılık vereceği umurumda olmaz, çünkü ben zaten her halükarda öleceğim.”

İnsanlar bu duyguları hissetmeye ve böyle bir tavrı kazanmaya, hükümet kuvvetlerinin halka acımasızca ve adaletsizce davrandığı olaylara katılmak veya onları işitmek suretiyle başlıyordu. Etkin köylülerin çoğu bana en az bir kere bu korkunç olaylarla ilgili kendi şahsi tecrübelerini anlatabilmekteydi. Şiraz'daki Şah Camii'nde ya da Habip Camii'ndeki katliamlar; polisin liselere ya da öğretmen okullarına saldırıları; sokaklarda göz yaşartıcı gaz bombaları ve polisin tartaklaması arasında silahlı kuvvetlere karşı koymalar. Köylülerin bizzat kendilerinin katıldığı pek çok olayın yanısıra, Şiraz ve yakın kasabalarına ülkenin diğer yörelerinde korkunç koşullar altında insanların öldürülüp, yaralandığı bu türden acı haberler sürekli gelirdi. Bunların sadece birkaçını sayacak olursak: Abadan'daki Rex Sineması'ndaki yangın katliamı, hükümet kuvvetlerinin Jale Meydanı ve Kirman Camiindeki silahsız göstericilere ateş açması, yine hükümet kuvvetlerinin Meşhed'de bir hastaneye saldırarak doktorları, hastaları ve küçük çocukları öldürdükleri haberi. Olaylar kısa aralıklarla biribirini izliyor ve halk arasında sıcak tartışmaların konusu oluyordu. Köylüler bana bu tür olayların haberleri karşısında hissettikleri dehşet, kızgınlık ve hayal kırıklığından bahsedip, kendi kardeşlerine karşı yapılan bu tür insanlık dışı cinayetlerin faili Şah ve hükümeti devrilmedikçe rahat uyuyamayacaklarını söylerlerdi. Bir arkadaş ya da akrabanın ölüm haberi bu duygulara yol açabildiği gibi, daha önce tanımadığın bir şehidin, nasıl bir insan olduğunu ve hangi şartlar altında şehit olduğunu öğrenmekte aynı tesire yol açabiliyordu. Şiilerin ve Şii olmayanların beraberce duyumsadıkları bu duygular İranlıları her türlü çekingenliği ve korkuyu atarak, devrimin ibadetleri halini alan yürüyüş ve gösteriler gibi devrimci faaliyetlere katıyordu.

Benzer şekilde, yürüyüş ve gösterilere katılımın canlandırdığı duygu ve tavırlar, dini ve ideolojik bağlılığı ne olursa olsun herkesi etkilemekteydi. Baskıcı bir diktatörlüğe karşı uzun süredir korkudan açığa vurulmamış aynı şiddetli nefret ve kızgınlığın patlak vermesi; sevinç, kıvanç ve gurur; ve artan güven ve fedakarlık, sırf önceki yıllarda Aşura tören ve yürüyüşlerine katılmış Şiiler değil herkesin ortak tecrübesiydi.

Sonuç

Başta yürüyüş ve gösteriler şeklindeki dini merasimler ve spesifik olarak 1978 yılının Tasua ve Aşura gösterileri olmak üzere genelde dini merasimler İran devriminde önemli bir rol oynadı. Bu tür merasimler nihai zafere olan güveni ve imanı arttırdı, hareket saflarına yeni üyeler kazandırılmasına yardımcı oldu, birlik ve bütünlük duygusu aşıladı, davaya olan bağlılığı ve kararlılığı güçlendirdi. Sinir ve moral savaşında öyle karşı konulamaz bir güç sağladı ki silahsız halk dev bir askeri gücü mağlup etti. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, devrim merasimlerine -gösteriler ve yürüyüşlere- katılım ve devrimin kendisine katılım otomatik bir refleks, Şii müslümanların kalplerinin derinliklerinde dini bir devlet çağrısına karşı verilen düşüncesiz bir yanıt sonucu doğmadı. Tam aksine, Şii müslümanlar için Tasua ve Aşura yürüyüşlerine katılmak geleneksel dini uygulamalardan ve imam Hüseyin'in şehadetini anan geleneksel dini merasimlerden bir kopuş anlamına geliyordu. Hatta pek çok samimi Şii müslüman, bu davranışlar karşısında şaşkına uğrayıp, insanların bu iki dini günün kutsallığını siyasi-laik içerikli meseleleriyle kirletmesini dehşetle karşılamışlardı. İnsanlar yürüyüş ve gösteri gibi alternatif dini merasimlerde, ancak daha önce belli bir karara varıp, bir dereceye kadar kendini davaya adadıktan sonra yer almışlardır.

İran halkını birlik içinde Şah'a karşı isyana sürükleyen güç geleneksel dini merasimlere çevreden etkilenmek sizin süren bir duygusal bağlılık değil, ideolojiyle içice geçmiş bir biçimde reel siyasi, ekonomik ve toplumsal koşulların akılcı yeniden değerlendirilmesi olmuştur. Şii düşüncesi, dünya gerçeklerinin ve ona karşı bireylerin takınması gereken tutumun algılanmasında iki temel alternatif sunar. Her ikisi de imam Hüseyin'in şehadetini kendine eksen almıştı: Şefaatçi imam Hüseyin, mevcut güç ilişkilerine kendini uydurabilen pasifist ideoloji; Örnek imam Hüseyin, zulme karşı mücadelenin devrimci ideolojisi. Genel toplumsal baskılar ile birlikte köylerdeki ekonomik ve toplumsal ilişkilerinde değişmesi, geleneksel Şefaatçi imam Hüseyin ideolojisini zayıflatan bir ortam yarattı. Hz. Hüseyin'in kişiliğinin devrimci yorumla algılanışı, Şii kitlelerin kendi dinlerini algılayışlarımda dönüştürdü ve pek çoğu için İslami miraslarının ve kimliklerinin canlanmasına yol açtı. Diğerleri için ise, devrimci İslamın ilerici ideolojisi, kendi hedef ve siyasi menfaatlerine ulaşma umuduyla olaylara katılmaları için itici kuvvet sağladı. Sözkonusu devrimci ideoloji her halükarda, oldukça farklı fikirler ve inançlara sahip değişik grupların üzerinde mutabık olabilecekleri ortak paydalarına seslenerek, en azından ortak hedefleri olan Şah'ın devrilmesini başarana dek daha geniş sayıda insanların sosyal eylemlerini birleştirmeyi becermiştir.

Çev.: Cemil Aydın

 

Dipnotlar:

1- Bu yazı Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi ve Amerika ilim Cemiyetleri Konseyi'nin sağladığı mali olanaklarla İran'da gerçekleştirilen onsekiz aylık bir araştırmaya dayanıyor. Makaledeki hükümler, sonuç yargıları ve diğer ifadeler yazarına aittir. Saha araştırması tüm İran Devrimi süresine denk gelmiştir, 1978 Haziran ayından 1979 Aralığı'na kadar. Araştırma bölgesi Güneybatı Fars Eyaleti'nin başkenti Şiraz'dan otobüsle yarım saat uzaklıktaki üç-dört bin nüfuslu "Aliabad" Köyü'dür. Çalışmam süresince benden dostluk ve yardımlarını esirgemeyen kibar ve açık görüşlü pek çok İranlı'ya çok şeyler borçluyum, özelliklede dini ilimler hususunda oldukça bilgili iki kişiye. Richard Antoun, Kurt Greussing, Nikki Keddie ve Bruce Lincoln'e makaleyi okuyup yaptıkları değerli yorum ve eleştirileri için teşekkür ederim.

2- Nikki Keddie yakın zamanlarda Şii İslam içindeki görüş ayrılıklarını tartışan bir makale yazdı. Bkz. Nikki R. Keddie, "İran: İslam'da Değişim; İslam ve Değişim," International Journal of Middle Eastern Studies 11 (1980):527-42.

3- Bkz. Mahmud Eyüp, İslam'da Kurtarıcı Eziyet: İmamiye Şiası'nda Aşura'nın Manevi Yönleri Üzerine Bir Çalışma (The Hague: Mouton Publishers, 1978), sayfa:142-43.

4- Gustav Thaiss, "Dini Sembolizm ve Toplumsal Değişim: Hüseyin Draması", Doktora Tezi, Washington üniversitesi, St.Louis, 1973, p.165.

5- Bkz. ayrıca Nancy Faik ve Rita Gross'un ortaklaşa derledikleri Sessiz Dünyalar: Batı dışı Kültürlerde Kadınların Dini Yaşamları adlı kitapta yer alan Anne Betteridge, "İran'da şehirli müslüman kadınların çelişkili adakları ", adlı makale. (New York: Harper ve Row, 1980), şayia: 144-45.

6- Bkz. Anne Betteridge, "Ziyaret: İran'da Kutsal yerlere hürmet," Ortadoğu Araştırmaları Birliği'nin onuncu yıllık toplantısında sunulan tebliğ. Los Angeles, California (1976) sayfa: 11

7- Köylülerin köy ağalarına bağımlılığı konusunu, AMESS (Alternatif Orta Doğu Araştırmaları Semineri)'de sunduğum "Köylüler ve Devrim Süreci: Bir İran Saha Çalışması" adlı tebliğimde çok daha ayrıntılı olarak ele almıştım (Washington D.C. 1980). Bkz. ayrıca Mary Hooglund, "Devrim Sırasında bir Köy," MERIP Reports 9 (1980): 7-12. {Bundan önceki yazılarımda Hooglund soyadını kullanıyordum).

8- Bkz. Abner Cohen, Çift Boyutlu İnsan: Karmaşık Toplumlarda Güç ve Sembolizmin Antropolojisi Üzerine bir Deneme (Berkeley: California Üniversitesi Basım Evi, 1976), sayfa:53; James Peacoek, Modernizasyon Ayinleri: Endonezya'daki Proletarya Dramasının Sembolik ve Toplumsal Yönleri (Şîkago: Şikago Üniversitesi Basımevi, 1968), sayfa244; ve David Kertzer, "Siyasi Değişimde Ayinlerin Rolü," Amerikan Siyasal Bilimler Birliği Yıllık Toplantısı'na sunulan bir tebliğ, Washington, D.C. (1980), sayfa:13.

9- Bkz. Peacoek, Ayinler... sayfa: 236-239. Richard Antoun ve Bruce Lincoln'unda bu kanaatin gelişmesinde kişisel tartışmalar yoluyla katkıları olmuştur.

10- Bu tabiri Richard Antoun'a borçluyum.

11- Thaiss, "Dini Sembolizm," s.367.

12- Betteridge, "Çelişkili Adaklar," s.145

13- Gerlach ve Hine'de gerek Pentecostal ve gerekse Kara Güç hareketlerine yeni katılmış Üyeler üzerine yaptıkları ortak çalışmalarında, bir tür "kişisel güç duygusu" ve "kökten bir biçimde değişen ben imajı" bulmuşlardı. Bkz. Luther Gerlach ve Virginia Hince, insanlar, Güç ve Değişim: Toplumsal Dönüşüm Hareketleri (Indianapolis; Bobbs-Merrill Educational Publishing, 1970), sayfa: 143.

14- Devrimden Önceki yaygın diğer karşıt görüşü çok iyi göstermesi açısından, Askari kardeşlerin bana niçin şahı savunduklarını izah edişlerinden bahsetmek istiyorum. "Şah'ın iyi veya kötü oluşunun hiç bir önemi yok. Önemli olan güçlü olması".

15- Thaiss'de ağlamanın negatif mücadelesini tartışmaktadır. Bkz. Thaiss, "Dini Sembolizm," sayfalar: 324, 325 ve 402.

16- Eyüp'te bu hususta şunları kaydetmektedir: "... karşı çıkma, zorluk ve baskılara rağmen mevcut tüm imkanlarla bu trajedik olayın hafızalarda canlı tutulması için büyük çabalar gösterilmiştir. En başından beri, insanların gözyaşlarına karşılık büyük mükafatlar vaadeden imamların bizzat kendileri asıl muharrik olmuşlardır." Eyüp, "Redemptive Suferings," s:148.

17- Gerlach ve Hine, İnsanlar, Güç ve Değişim, s:165.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 6 - Bahar 1991

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları