İletişim Tekeli ve Müslümanlar

İletişim Tekeli ve Müslümanlar
Hamid Mevlana

Uluslararası İlişkiler profesörü olan Hamid Mevlana, Washington'daki Amerikan Üniversitesi'nde Uluslararası İletişim Programı'nın kurucusu ve yöneticisidir. Aynı zamanda Uluslararası Enformasyon iletişimleri ve Medya Araştırmaları Kurumu 'nun yardımcı yöneticisidir. İletişim konusunda pek çok yayınlanmış eseri bulunan Hamid Mevlana, İran asıllı olmakla birlikte uzun yıllardır Amerika'da yaşamakladır.

Prof. Hamid Mevlana ile; geçtiğimiz ay içinde yapılan “Haber Medyaları ve Uluslararası Çatışmalar” konulu konferansa katılmak amacıyla geldiği İstanbul'da, dergimiz adına Cemil Aydın ve Mehmed Demirhan'ın yaptığı söyleşiyi sunuyoruz.

 

C. Aydın; Bizim öncelikle sizinle konuşmak istediğimiz konu, çağdaş dünyamızda medyanın yeri ve önemi. Medyanın insanların kendileri ve gerçekliği algılamadaki etkisi, üçüncü dünyanın denetimi için nasıl süper güçlerin elinde bir araç haline geldiği ve daha da özelde İslam dünyasındaki yeri.

M. Demirhan: Enformasyon teknolojileri ve genelde enformasyon olayı neden çağdaş dünyamızda böylesine kuşatıcı bir yer kazandı? Ona bu özelliğini kazandıran ne oldu? Ve örnek verecek olursak, endüstri toplumundan enformasyon toplumuna geçişin önemi nedir?

H. Mevlana: Sizin de bildiğiniz gibi, enformasyon olayı tüm insanlık tarihi boyunca ekonomik ve toplumsal hareketlerin ve hayatın merkezinde bir yere sahip olmuştur. Dolayısıyla, belli bir bakımdan enformasyon, ister tarım, ister endüstri ve isterse de güya "endüstri sonrası dönemden" söz edelim; sürekli birincil öneme sahip bir mesele olagelmiştir. Onun için daha söze başlamadan önce daha önce hiç enformasyon devrimi olmadığı, bir tek şimdi böyle bir şey olduğunu düşünmenin bir "mit" olacağını belirtmek istiyorum. Bu bir nolu "mit"tir. Doğru, yaşadığımız dönemi çok farklı kılan bir takım yönler var ve bunlardan söz edeceğim, ancak bunu biricik enformasyon dönemi veya toplumu olarak görmek doğru olmaz. Bunun güzel bir örneği, hristiyan Orta Çağ dönemidir. Ya da İslam medeniyetinin ilk iki-üç yüzyıllık dönemi. Avrupa'nın Orta Çağ dönemi karanlık çağ diye düşünülmüştür. Fakat aynı dönem İslam medeniyeti için altın çağlardı. Bunu hepimiz biliyoruz. Ama şunu hepimizin bilmesi gerekirdi. O dönem aynı zamanda çok önemli bir enformasyon devrimi dönemiydi. O dönemde üretilen, işlenilen ve yayılan enformasyon ve bilgi miktarı, bazı yönlerden aynı toplumların şimdiki durumundan bile üst seviyedeydi. Bu anlamda şimdiki çağın çok ayrı ve farklı bir dönem olduğunu düşünmek bir mittir. Bence bu yaşadığımız çağı eşsiz kılan şey bizim şu anda enformasyon ve bilgi yerine daha çok ölü bilgi üretmemizdir. Şu anda daha çok enformasyon teknolojisine sahip olmamızdır. Önemli fark bu. Yani enformasyon ile ölü bilgi birbirinden farklı şeylerdir. Ölü bilgi belli aşamalardan sonra enformasyon dönüştürülebilir. Enformasyon bilgi değildir. Enformasyonda daha sonra bilgiye çevrilebilir. Hatta bilgi bile sadece kuru bilgi olarak yeterli değildir. Bilgi de erdeme dönüştürülebilir. Böylece yükseğe doğru çıkan aşamaları görüyoruz. Benim kanaatim odur ki, bunları yazmaya da çalıştım, şu anda şahit olduğumuz ölü bilgi [deadocratic] toplumudur, bir enformasyon toplumu değil. Dolayısıyla, enformasyon bilgisi kavramı bana oldukça problematik gelmektedir. Bunu yakından irdelemeliyiz. Kimin bilgisinden söz ediyoruz? Kimin enformasyonu? Peki niye böylesine merkezi bir öneme sahip? Çünkü, global siyasi-iktisadi-kültürel gücün aracı merkezi haline geldi ve her kim enformasyon ağının denetimini ele geçirirse, eğer kullanırsa tabii, ticaretin, ekonomik faaliyetlerin ve kültürel üretimin de önemli bir kısmım kendi denetiminde tutar. Dolayısıyla, enformasyon teknolojileri ve ölü bilgi içinde yaşadığımız adaletsiz dünya bağlamında enformasyon haline dönüştürülürse, sahipleri korkunç derecede güçlü hale gelirler. Bugün de bu yüzden dolayı enformasyon teknolojileri böylesine her şeyin merkezinde yer alıyor ve bunu henüz tam olarak fark ettiğimiz kanaatinde de değilim. Fars Körfezi Savaşı, teknolojik hakimiyetin ve enformasyon hakimiyetinin ne derece öneme sahip olduğunu açıkça gösterdi. Teknolojik hakimiyet I. ve II. Dünya Savaşları sırasında da önemli bir rol oynamıştı. Fakat bunlar Fars Körfezi Savaşı'ndakinden çok farklıydılar. Şimdi artık enformasyon teknolojisi ağırlıklı öneme sahip oldu.

C. Aydın: Burada başka önemli bir boyut karşımıza çıkıyor. Enformasyon denetimi ile güç arasındaki ilişki... Bu bağlamda uluslararası kitle iletişim araçlarının tekelleşmesi ile bunun sonucunda doğan enformasyonun araçsallaştırılması olayını görüyoruz. Enformasyon akışının Batılı güçlerin tekelinde kontrolüyle, onun global uluslararası ilişkiler üzerindeki etkileri hakkındaki kanaatlerinizden söz eder misiniz?

H. Mevlana: Evet, bence bu konu şu anda tüm dünyada süren en önemli tartışmalardan birisi durumunda. Enformasyon akışını kim kontrol ediyor? Sırf kitle iletişim enformasyonu değil. Emlak tahvilleri, döviz kurları vb. tüm şeyler hakkındaki enformasyon sırf spekülasyonlardan değildir. Şu ana kadar yapılan araştırmalardan öğrendiğimiz kadarıyla ki, ister eleştirsin ister övsün, herkes bunda mutabıktı: Dünyadaki enformasyon akışı adaletsizdir ve eşitsizlik aynı zamanda ekonomik ayırımlara paralel gitmektedir. Yani ne kadar fakirseniz, o kadar az enformasyona ve yeteneğe sahipsiniz. Dolayısıyla bu açıdan modern iletişim araçlarına baktığımızda, endüstriyel toplumlar, daha özelde süper güçler ya da şu anki tek süper güç, enformasyon üzerinde daha fazla denetime sahipler. Bu noktada enformasyonu sadece kitle iletişimle ve ölü bilgiyle bir tutmak yanlışına düşmemeliyiz. Yine toplumda benim potansiyel enformasyon kaynakları dediğim yönleri de görebilmeliyiz. Bunlar toplumun kendi içinden çıkardığı kaynaklardır. Bu da bazen mahalli elitlerin kontrolünde olabilir. Ya da henüz keşfedilmemiş maden kaynakları gibi de olabilirler. Fakat eğer bir kere değerleri anlaşılıp üzerlerine düşülürse, bu enformasyon kaynaklan çok güçlü olabilir. Eğer çok iyi bir örnek vermek gerekecek olursa İran'daki İslam İnkılabı'nı gösterebiliriz. İran İslam Devrimi benim gözümde sırf bir ekonomik, politik ya da sıradan rutin bir kültürel devrimden de öte bir anlam ifade ediyor. O halkın içinden çıkan bir kültürel devrimdi; çünkü o öz kaynaklardan enerji ve enformasyon üretebilmeyi başarabilmişti. Tıpkı bir volkan gibi. İşte bu patladı. Sözünü ettiğim dışardan gelen yabancı mesajlara karşı kendini koruyabilme özelliğidir ve İslam ülkelerinde son yüzyılın en önemli çatışmaları, çelişkileri, belli bir tip enformasyonun yani laik-ulus devlet kökenli enformasyonun, ithal edilmiş enformasyonun; İslami, yerel, kültürel öze ait bir tip enformasyonla olan rekabetidir.

M. Demirhan: Sizin de bildiğiniz gibi sözünü ettiğiniz potansiyel enformasyon kaynakları, Batılı iletişim organlarınca çarpıtılarak aktarılmak: tadır. Bu hususta neler söyleyeceksiniz?

H. Mevlana: Evet, öyle: Çünkü, bugün enformasyon kanallarının denetimi belli çıkarlar doğrultusunda yapılmaktadır. Ticareti hepimiz biliyoruz. Askeri operasyonları da hepimiz biliriz. Ama sanırım sizin kastettiğiniz siyasi çıkarlar için enformasyonun alet edilmesidir. Yani içinde düşündüğümüz ve hareket ettiğimiz sembolik çevreyi değiştirme, bozma olayı. Öyle ki, özcesi enformasyon teknolojisi ve kitle iletişim kültürümüzü şekillendiren enformasyon ekolojisini değiştirmek için kullanılıyor.

M. Demirhan: Enformasyonun belli merkezlerce üretilmesinin, mutlak anlamda olmasa da genel olarak dünyamızın da sınırlarını çizdiğini söyleyebilir miyiz?

H. Mevlana: Şüphesiz. Zaten tüm tartışmalar ve ihtilaflar da buradan kaynaklanıyor. Kısaca kimin enformasyon biçimi ve kimin sembolleri şu an dünyaya hakim? Sözgelimi dünyadaki siyasi gündemi kim belirliyor? Sovyetler Birliği mi, ABD mi, İngiltere mi ya da güya "Üçüncü Dünya" veya "İslam Dünyası" mı? II. Dünya Savaşı sonrasının en belirgin yönlerinden biri de, gündemin öncelikle Sovyetler ve Amerika tarafından belirlenmesiydi. Birleşmiş Milletler buna iyi bir örnektir. Aynı şey kitle iletişimine de yansıdı. Ancak son yirmi yıldır, hatta son on yıldır ülkeler, gruplar, cemaatler bu gerçeğin yeterince farkına varmaya başlıyor. Sembolik çevrenin önemi şimdilerde daha iyi anlaşılıyor. Bir örnek vermeme müsaade ederseniz: Daha yüz yıl öncesine kadar çocukların hikayelerini ve masallarını genellikle ebeveynlerden olmak üzere, tanıdık bireylerden öğrenmeleri mümkündü ve öyle yapılırdı. Yani bireylerin bizzat kendilerinden, fakat şimdilerde bu olanaktan yoksunlar. Hep ticarî kurumlardan, TV'den, radyodan öğreniyorlar. İşte değişen çevrenin bir boyutu bu. Diğer bir boyut ise medyanın İran-Irak Savaşı'nı 8 yıl ve son Fars Körfezi Savaşı 100 gün boyunca nasıl aktardığına bakarak görülebilir. İstanbul'da bir konferansta bu konuları tartışırken, benim özellikle vurguladığım husus şuydu: Eğer dünya basını İran-Irak Savaşı'nı hiç olmazsa makul ölçülerle aktarsalardı, düşünce atmosferi ve ekolojisi şimdikinden çok daha olumlu olurdu. Fakat benim takip ettiğim kadarıyla ki o dönemler Washington'da yaşıyordum ve dünyanın pek çok yerinde de bulundum, neredeyse savaş olmuyormuş gibiydi. Sanki böyle bir savaş sürmüyordu. Düşünün eğer aktarılsaydı ne kadar insan buradaki kötülükleri, çevre tahribatını görecekti ve bundan ders alacaktı. Görüldüğü gibi, insanların eski tecrübeleri onlara kültürel ekolojik çevreyi kirletme veya düzeltme yönlerine kanalize edebilirdi. Bunun Fars Körfezi Savaşı için de çok önemli sonuçlar yarattığı kanaatindeyim.

M. Demirhan; Burada bir tuzak var. Aktarmak kelimesiyle de ilgili. Edward Said'in vurguladığı gibi (cover) kelimesi hem aktarmak ve hem de üzerini örtmek, gizlemek anlamı taşıyor ki pratikte de bu öyle cereyan ediyor.

H. Mevlana: Ben, sizin bu konudaki kanaatlerinizi öğrenmek istiyorum. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

M. Demirhan: Bence her şeyden önce güç ile kitle iletişim arasındaki ilişkinin açığa çıkarılması gerekli. Herhangi bir olayın aktarımı da bu güç ilişkilerinden oldukça etkileniyor.

H. Mevlana: Kesinlikle size katılıyorum. Doğru. Biz medyayı diğer toplumsal olgulardan soyutlayarak anlayamayız. Bana göre de sizin belirttiğiniz gibi medya araçsallaştırılmış durumda. Dolayısıyla medyayı anlamak için onun ötesini görmek gerekir. Güç ilişkisinin ne olduğunu bilmeliyiz. Maalesef, iletişim, medya ve haber aktarımına ilişkin tahlillerin çoğu, sanki kendi başına bir kutuymuş gibi sırf medya üzerinde duruyor. Tabii onun arkasını, ötesini göremiyor.

C. Aydın: Burada olayın diğer boyutuna geçmek istiyorum. Batıda Edward Said gibi medya olayının arkasındaki güç ilişkilerini açığa çıkaran bazı sesler duyuluyor. Ancak bu eleştiriler hiç dikkate alınmıyor. Yani medyanın bugünkü durumu sürüp gidiyor. Peki biz, yani İslam dünyasını kastediyorum, bu araçsallaştırmayı nasıl yenip, güvenilir bilgi kaynaklarına ulaşıp, sağlıklı enformasyon elde edebiliriz? Güç ilişkilerinin dayatmasına karşı yapılabilecek şeyler neler olabilir?

H. Mevlana: Kanaatimce, bu eşitsizliği yenmek için her şeyden önce yapılacak iki temel şey var: Birincisi olup bitenin farkında olmaktır. Yani iletişimin, ki bunu bir süreç anlamında kullanıyorum, önemini çok iyi kavramak gerekir. İkinci olarak, eğer bunun farkına varmışsanız ki burada stratejinizi belirlemenizi sağlayacaktır. İşte ondan sonra öz kaynaklarınızı nasıl seferber edeceğiniz üzerinde kafa yormaya başlarsınız. Bence bugün bile İslam ülkelerinin epey bir kısmı daha hala iletişimin önemini yeterince kavramış bile değiller. Yani en azından iletişim olayına uygun perspektiften yaklaşmıyorlar. Onlar bu işi basit bir reklam olayı ya da işte sıradan bir broşür basmak olarak görüyorlar. Dahası, iletişimin her şeyi birbirine bağlayan genel bir sinir sistemi olduğunu göremiyorlar. Bence İslam enformasyonu kuşatamasaydı şimdiki gibi canlı yaşanamazdı. Dünyanın her tarafındaki dinlere, ideolojilere, sosyal sistemlere baktığımızda, İslam'ın diğer tüm ideolojilerden, dünya sistemlerinden ve dinlerinden daha fazla iletişim olayını vurguladığını göreceğiz. İslam iletişimi; birliği sağlayan, ümmeti bir arada tutan önemli bir faktör olarak ele alır. Maalesef, İslam dini on yıllardır batıda ve hatta İslam dünyasında sırf bir teoloji ya da sıradan bir din olarak araştırılıyor, üzerinde çalışılıyor. Konuya hayatın tümünü kapsayan bir dünya görüşü şeklinde yaklaşılmıyor. Sonuç olarak da doğru bir tanımlama, yeniden kurma [reconstruction] yapılamadığını düşünüyorum. Burada sözünü ettiğim İslam'ın tam olarak tanımlanması değil. Zaten o pek mümkün de değil. İslam'ın anlaşılmasını sağlayacak öz metodolojinin yeniden kurulamamasıdır. Bu sebeple sırf İslam tarihi çalışarak iletişim teorisi hakkında kazandığım bilgiler ve yeni ufuklar beni hep şaşırtmaktadır.

C. Aydın: Amerika'da bulunan bir müslüman akademisyen olarak, genelde İslam dünyası özelde de İran devrimi ve devleti hakkında haberlerin, medyalarca nasıl çarpıtılarak aktarıldığına yakından şahit oluyorsunuzdur. İran hükümeti ve aynı zamanda kamuoyu, bu çarpıtmaların farkında ve sürekli bu enformasyon tekellerinin insanlığa ve İslam dünyasına yaptıklarını vurguluyorlar. Zira bu tekellerden kendileri en çok etkilenenler arasında. Ancak sizce İran hükümetinin ve kamuoyunun bu tekelleri kırmadaki başarısı ne derece oldu? Örneğin İran gazeteleri ve radyo-tv'sinin kendi kaynaklarından enformasyon edinme oranı arttı mı? Ya da hala ne kadarıyla kitle iletişim tekellerine bağımlılar. Devrimden sonra geçen on küsur yılın ardından İran'daki durumu değerlendirebilir misiniz? Kitle iletişim, enformasyon, basın araçlarının İran'daki gelişmelerini nasıl yorumluyorsunuz?

H. Mevlana: Ben size ancak İran'da kaldığım kısa sürede edindiğim izlenimleri ve bu husustaki bilgilerimi aktarabilirim. Ancak tam bir analiz olmayacak bu. Bence İranlılar bazı hususlarda başarılı, bazılarında ise başarısız oldular. Tabii son on yıldaki gelişmeleri ve olayları hesaba katmalıyız. Mesela İran-Irak Savaşı. Bu savaş sadece siyasi, iktisadi, kültürel gelişimlerin önünde bir engel oluşturmakla kalmadı, ayrıca dışardakilerin bunu kullanarak İran'ı dışarıda yanlış tanıtmalarına vesile oluşturdu. Kanaatimce, İranlılar geleneksel iletişim sistemlerini kitle iletişim araçlarıyla kaynaştırmada önemli ölçüde başarılı oldular. Fakat hem kitle iletişim araçlarının ve hem de geleneksel enformasyon kanallarının gerçek potansiyelini açığa çıkarmak için hala önlerinde katedilecek uzun bir yol vardır. İran'a ilişkin dış dünyada Batı'nın daha başarılı olduğunu şüphe etmeden söyleyebilirim. İran devletini, İslam devrimini, liderliği ve hatta önemli şahsiyetleri oldukça olumsuz şekilde aktarmada başarılı oldular. Bu gelişmeyi iyi tahlil edip, buna karşı bir şeyler yapılmalıdır. Şahsen umutluyum da. Ama gerçekliği iyi görüp, iyi tahlil etmek şart.

C. Aydın: İran'da yaşayan müslümanlar, diğer müslüman halklara nazaran enformasyon ve iletişim bakımından daha şanslılar. Gerçekten de güçlü bir genel iletişim ağları var ve bunun olumlu yönleri de tezahür ediyor. Bir önceki sualimle alakalı bir hususa değinmek istiyorum. Hepimiz Batı dünyasının güç ilişkileri, kültürel ön yargılar ve çıkar düşkünlüğü vb. sebeplerle İran olayını ellerinden geldiğince çarpıttığını biliyoruz. Ancak bu çarpıtma hadisesinin asıl kurbanları müslüman ümmet oldu. İslam dünyasının çoğu yöresinde doğru enformasyon akışını sağlayabilecek yerel kaynaklar, ağlar bulunmuyor ya da çok zayıf. Batı'da üretilen enformasyon buralara yerli elitler vasıtasıyla aktarılıyor. Sonuçta da İran'daki müslüman kardeşlerine sempatiyle bakabilecek olan, güç ilişkilerinde zayıf tarafta bulunan, enformasyonun çarpıtılmasında hiç bir menfaati bulunmayan müslüman halklar da, mevcut iletişim tekelleri yüzünden sağlıklı değerlendirmelerde bulunamıyorlar. Sonuçta İran devrimi ile müslüman halkların bağ zayıf kalıyor. Aslında İran'daki müslüman hükümetin en çok bir şeyler yapıp, iletişim tekellerini yıkması gereken alan buydu. Siz bu konuda yapılanları nasıl değerlendiriyorsunuz? İran önündeki engelleri aşıp, müslüman halklara mesajını doğrudan anlatma yönünde ne derece ilerlemeler kaydetti"?

H. Mevlana: Müslüman olmayan ülkelerin iletişim sistemlerine baktığımızda bunların en güçlü olanlarının iletişim sistemleri en entegre olanları olduğunu görürüz. Gazeteler sadece gazete değildir, televizyonu da içerir. Televizyonları sinemayla ilişkilidir, sinema TV ile vs. Hepsi bir bütünlük içinde. Bir iletişim aracını kullandığınızda, diğerleri hakkında da çok şeyler öğreniyorsunuz. Tarihsel olarak, kişiler ve gruplar arası iletişim, temel enformasyon kaynağıydı. Fakat son yüzyıl içinde artan fiziksel, psikolojik ve toplumsal dönüşümler bu tabloyu değiştirdi. Benim İslam ülkelerine ya da herhangi bir İslam ülkesine tavsiyem şudur ki, mesajları tam anlamıyla iletmek ancak çok kapsamlı bir iletişim siyaseti ile mümkün olabilir ve dünyanın karmaşıklığı çok iyi anlaşılmalıdır. Niyet ya da samimiyet yetmiyor. Bir planınız olmalı ve bu plan kapsamlı olmalı, çağın gerçeklerine uygun olmalı ve dünyanın karmaşıklığını anlıyor olmalı. Bu anlamda korkarım ki İslam ülkeleri henüz bu tür bir plan için hazırlıklı değiller. Bir şeyler isteyebilirler, fakat daha çok çalışmalılar. Dolayısıyla benim tavsiyelerim ümmetin eğitimi, iletişimi, kitle iletişim araçlarının yaygınlaştırılması ve öğretim sahalarında çok daha fazla yatırım yapılması noktasındadır. Dünyanın karmaşıklığını anlayabilecek insanlar yetiştirmek her şeyden önce geliyor. Dünyanın kendisi de, iletişim sistemleri de artık çok karmaşık. Tek sorun teknik aksama, binalara ve paraya sahip olmak değil. Eğer böyle olsaydı, mesela, Fars Körfezi ülkeleri istedikleri her şeyi yapabiliyor olurlardı. Ama paraları ne kadar çok olursa, dışarıya da o kadar bağımlı oluyorlar.

Bir örnek vermek istiyorum: Körfez Savaşı artık en azından doğrudan karşılıklı fiziksel çatışma anlamında sonuçlanmış durumda. Şimdi son üç ay ile gelecek üç ay arasında kimlerin bu savaş hakkında kitaplar, anılar yazdığına, filmler yaptığına bakalım. Benim kastettiğimi bu örnekten sanırım daha iyi çıkarıyorsunuzdur. Eğer mesajını iletmek istiyorsan, diğerlerinden daha önce davranıp, bir şey hakkındaki ilk izlenimi sizin oluşturmanız gerekiyor. Bir şeyler düzeltmeye çalışan savunmacı tavra girmemeliyiz. Şu anda tam olarak görmesem de kesinlik derecesinde tahmin edebiliyorum ki, matbaalar çalışıyor, stüdyolarda filmler çekiliyor, şairler ve karikatüristler diğer bir taraftan uğraşıyor. Yani batıda her kes savaşta tam olarak neler olduğunu kendilerince açıklıyorlar ve üstelik nelerin olmadığını gündeme getirip eleştiri yapacaklar da, yine onlar olacak. Bilmem anlatabiliyor muyum? Peki biz ne yapabiliriz? Ümmet bu konuda şu an neler yapıyor? Bu çok çok önemli bir husus.

C. Aydın: Modern zamanlara kadar müslümanların daha çok kişiler ve gruplar arası iletişime sahip olduğunu belirttiniz. Bu bence önemli bir zenginlik. Ama modern zamanlarda bu iletişim şeklini oldukça zayıflattık. Yeni metodlara doğru dürüst ayak uyduramadığımız gibi, geleneksel ve güçlü iletişim kaynaklarını da kaybettik. Sözgelimi, tüm iletişim tekellerine rağmen, öz zenginliğimizin yardımıyla dünyadaki değişik İslami hareketlerle çok iyi iletişim kurabilirdik. Sınırlarla birbirimizden ayrılmış olsak da. Yani İhvan-ı Müslimin ile, İran'daki İslami hükümet arasında ya da diğer İslami hareketler arasında çok iyi bir iletişim kurulabilirdi. Ne var ki bu kanalları da kullanamıyoruz. Sizce bu neden kaynaklanıyor? Sözgelimi hac farizası. Niçin bu denli tesirli bir kanaldan layıkıyla yararlanılamıyor?

H. Mevlana: Bildiğiniz gibi İslam, içinde bugünkü ulus-devlet kavramı bulunmayan bir zamanda doğdu ve ümmet kavramını yerleştirdi. İslam iyi kötü hep ümmet kavramıyla birlikte yaşadı ve ümmet de bir şekilde kendi devlet kavramım üretti. Bu belki nihai anlamda ümmet anlayışından sapmalar gösteriyordu, ama asla bugünkü ulus-devlet kavramı gibi değildi. Yaklaşık bir yüzyıl önce, müslüman ülkeler ulus-devlet kavramım kabullenmeye başladılar. Bir anlamda I. ve II. Dünya Savaşı sonrasında ulus-devlet anlayışını benimseye ümmet zorlandı. Öyle ki, II. Dünya Savaşı sonrası haritasına baktığımızda ümmetin çok küçük parçalara bölündüğünü gördük ve doğal olarak bu yeni anlayışa uygun bir devlet anlayışı üretildi: Laik-ulus-devlet. Peki sonuç ne oldu?: Birbirine zıt yönde giden iki paralel hareketlilik kaynağı ortaya çıktı. Devlet meşru değildi her zaman, fakat ümmet meşru idi. Devletlerin ortaya çıkışına kadar iletişim sistemleri ümmetin denetimindeydi. Camiler, Hüseyniyeler, hac ve hatta kitaplar vb. Ama şimdi devlet hacca bile tahakküm etmeye başlamış durumda. Ezher, devletin denetimine girmiş durumda ve camilerde de devlet denetimi var artık. Devlet ümmet içinde çelişkiler yaratmakla kalmadı, ümmete mahsus öz kısımlara da nüfuz eder oldu. İşte şimdilerde yaşadığımız ikilem buradan kaynaklanıyor. Körfez Savaşı'nın sonuçlarından bir tanesi de bu ikilemin açığa çıkması, netleşmesi oldu. Devlet mefhumunu zedeledi ve ümmetin meşruiyetini de arttırdı. Fakat ne var ki devlet her şeyi denetimine aldığında ümmetin gücü kalmamış durumda, ilginç olan bir nokta da şu ki, devlet kavramını kabule zorlanan ümmet, devletten belli hizmetleri sunmasını istemeyi de öğrendi. Yani oldukça karmaşık bir tablo. Zira ümmetin epey bir çoğunluğu devletin meşruiyetine inanmıyor, fakat devletten hizmet bekliyorlar. Yiyecek, barınak, korunma, güvenlik vb. Devlet ise bunları karşılayamıyor, gerekli hizmetleri sunamıyor. İşte içinde bulunduğumuz durum kanaatimce bu şekilde. Bence İslami hareketler de bu arka plan gözönüne alınarak değerlendirilmeli. Kanaatimce İslami hareketlerin geneli ümmet mefhumu ile ulus-devlet mefhumu arasındaki bu çelişkiyi çözmeyi öneriyor, bunun için uğraşıyor. Bu birinci boyutu.

İkinci olarak, İslami hareketler iletişim kanallarının elindeki gücü kendi yanlarına çekme mücadelesi veriyorlar. Buradan İran İslam Devrimi'ne değinmek istiyorum. Sözünü ettiğim vakıayı en iyi şekilde İran İslam Devrimi'nde görüyoruz. Devlet kitle iletişim araçlarını elinde tutuyordu. Fakat hatırlayın, İmam Humeyni ve takipçileri geleneksel iletişim kanallarına sahip olduğundan ve onları etkili bir biçimde kullandığından dolayı, kitle iletişim araçları hiç bir nüfuz gösteremedi. Hatta devrimci kadrolar kitle iletişim araçlarını kullanmalarına rağmen, bu araçlar yeterli ilgi uyandırmada yetersizdiler, zira bir anlamda kitle iletişim araçlarının kendileri müslüman halkın gözünde pek meşru değildi. Şimdilerde bile, Washington'daki üniversitemde müslüman öğrencilerle konuştuğumda ki bunlar genç öğrenciler değiller, hepsi de doktora öğrencileri, ilginçtir, Washington Post, New York Times vb. gazeteleri okudukça karşılaştığımızda "Ne haberler var?" diye soruyorlar. "Gazeteleri okumadınız mı?" deyince "Yo, hayır. Gerçekte neler olduğunu merak ediyoruz?" diye yanıtlıyorlar. Onların ima ettikleri şey, bu resmi enformasyon kanallarına hiç güvenilemeyeceği ve doğru haber alacakları kanallar oluşturmak gerektiğidir. Bu şüpheyi Batı toplumlarında göremezsiniz. Hiç bir zaman "acaba gerçekten neler oluyor" sorusunu sormazlar. Çünkü almak istedikleri haberleri alıyorlar.

M. Demirhan: Kitle iletişim araçları meşruiyetlerini nereden alıyorlar? Neden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında böyle bir fark var?

H. Mevlana: Aslında kitle iletişim meşruiyetini ilk kez Batı'da kazandı. Endüstri toplumlarında, insanların kırsal kesimi terkederek şehirlerde yoğunlaştığı toplumlarda. Avrupa'da kilise devletten ayrılınca ve sivil toplum denilen olgu ortaya çıkınca, bunlar hız kazandı. Sözgelimi Fransız Devrimi. Fransız Devrimi'nin "kardeşlik-eşitlik-özgürlük" gibi sloganları bir şekilde halka ulaştırılmalıydı. Tüm bunlar bir takım kanallarla iletilmeliydi. Kilise artık bunu yapacak güçte değildi. Devlet müdahalesi gerekiyordu. Fakat insanlar kiliseyi de istemiyordu. Devlet dışı katılımcılar ve failler; mesela ticari merkezler, kitle iletişimini sağlamak durumunda kaldılar. Böylece kitle iletişimi temel enformasyon kaynağı oldu. Çünkü geleneksel kanallar zayıflamıştı. Eğer geleneksel kanallar zayıflamamış olsaydı, kitle iletişim bu denli güçlenemezdi. Dolayısıyla Batı tarihinde olan şey, geleneksel iletişim kanallarının endüstri devrimi, kilise-devlet ayırımı ve burada üzerine duramayacağımız sosyolojik ve demografik sebepler yüzünden zayıflaması ve neredeyse tamamen silinmesidir. Şimdi günümüzde de, güya ABD ve Almanya'nın "endüstri sonrası toplumlarında" insanlar biribirlerinin yüzünü neredeyse hiç görmüyor. Neredeyse doğru dürüst hiç konuşmuyor. Konuştuklarını zannediyorlar, ama sadece telefon, faks vb. araçlarla konuşuyorlar. Eğer insanları yüz yüze görüşüp konuştuğu zaman da bir takım araçlarla haberleştiği zamanı karşılaştırırsanız, toplumlar arasındaki farkları çok iyi anlarsınız. Bu ne anlama geliyor? Oldukça merkezileşmiş bir kitle iletişim sisteminde, güç dağılmamıştır ve o noktada kitle iletişim araçlarım kimin denetlediğini sormalısınız. Wall Street Journal, hükümetler, şirketler, halklar, çıkar grupları, Eğer birbiriyle rekabet halinde kanallar varsa, ki bence İslam ülkelerinde şu andaki durum budur, işte o zaman güç dağılmış demektir. Zaten bunun için İmam Humeyni Şah'a meydan okuyabilmiştir ve İslam ümmetinin tarihindeki tüm iletişim kanalları devlete meydan okuyabilmiştir.

M. Demirhan: Acaba İslam dünyasında kitle iletişim araçlarının meşruiyetiyle modernizasyon süreçlerinin başarıya da başarısızlığının bir ilişkisi var mı?

H. Mevlana: Daha önce Orta Doğu'da kitle iletişim araçlarının tarihini araştırmıştım. Zaten öyle uzun bir tarih değil. Yaklaşık yüz yıllık bir tarihi var. Orta Doğudaki herhangi bir ülkenin kitle iletişim tarihini incelediğimizde, tarihsel bakımdan iki temel özelliğe sahip olduğunu görürsünüz: Birinci olarak, kitle iletişim araçlarının özünde ithal bir olgu olduğudur. Fikir, teknoloji, her şey ithal. İkinci özellik ise, bu ithalle birlikte ideolojinin de alınmış olmasıdır. Avrupa liberalizmi, milliyetçilik, sosyalizm, komünizm var olan tüm izm'ler, varoluşçuluk vb. Dolayısıyla kitle iletişim araçları Orta Doğuluların bilinç altında yabancı bir şeydir. Bu son yüzyılda ihsanların kendilerinin mükemmel ölçüde pek çok dergiler, kitaplar, gazeteler çıkarmadığı anlamına gelmez. Başarıları görmek gerekir. Kastettiğim şey, Orta Doğuluların kafasında, kitle iletişim araçları laik bir çağrışım yapıyor, Avrupalı çağrışımı, Amerikalı bir şey çağrışımı ve kitle iletişim araçlarını mevcut İslami iletişim sistemine entegre etmeye yönelik hiç bir ciddi çaba da gösterilmedi.

M. Demirhan: Zaten hep geleneksel kanalların dışında kaldı.

H. Mevlana: Evet, mesela radyo ve TV tarihine bakınız. Çok yakın bir tarihe sahip radyonun (1920'ler) İslam ülkelerine gelişi hep hükümetlerin radyo üzerindeki mutlak denetimi ile beraber olmuştur. Televizyonda da aynı şey oldu. Ancak tam kontrolden sonra, İslami yayınlara da izin verdiler. Diğer türlü olmadı.

M. Demirhan: Müslümanlar günlük hayatlarında yeni iletişim biçimleri geliştirmeye muktedirler mi?

H. Mevlana: Benim üzerinde durduğum hususlardan biri de bu. Müslüman toplumlara bakıldığında potansiyel olarak yeni iletişim biçimleri geliştirmek için zengin kaynaklara sahip oldukları görülüyor. Fakat gördüğüm kadarıyla sanki hiç bir başka alternatifimiz yokmuş gibi, kitle iletişim araçlarına takılıp kalıyoruz. Bu çerçevede iletişim araçları merkezli [media-centric] bakış açısının, toplum merkezli [society-centric] bakış açısıyla değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İslam toplumunda bunu gerçekleştirecek çok çeşitli araçlar bulunmaktadır. Yaklaşımımız parça parça değil, bütüncül olmalıdır.

M. Demirhan: Müslümanlar birbirleriyle konuşuyorlar mı?

H. Mevlana: Öyle olduğunu umuyorum. Öyle olmazsa meselemiz var demektir. Ne var ki müslümanların birbirleriyle daha çok bireysel zeminde konuştuklarını görüyoruz. Grup zemininde ise bu daha az gerçekleşiyor, zaten devlet zemininde ise hiç bir şekilde. Bir örnek vereyim, buraya sizinle görüşmeye gelmeden önce çevrede dolaşıyordum. -Şunu da hatırlatayım ki bu gittiğim bir çok müslüman ülkede karşılaştığım bir olaydır.- Aileme götürmek için küçük bir hediye almak için bir dükkana girdim. Dükkan sahibi benim müslüman olduğumu, İranlı olduğumu hemen anladı. Oturmamı rica etti ve sohbete başladık. Bir anda ticari alış veriş ikincil konuma düştü. İşte burada alış veriş yalnızca ticari olmaktan çıkarak, bir çeşit iletişim kanalına dönüşmüş oldu. İşte eski dönemlerdeki İslam şehirlerinde olan ve halen de devam ede gelen bazar [çarşı]ın yalnızca bir alış veriş merkezi olmayıp, aynı zamanda bir sosyal sistem fonksiyonu görmesi aynı nedenledir. Hatırlarım, çocukluğum bazarda. geçti. Tahran hazarı yalnızca bir ticari merkez değildi, benim için aynı zamanda bir mektepti. İşte burada şu soru devreye giriyor: Gelişkin batı teknolojisi bazarın bu fonksiyonunu yitirmesini mi getirecek, yoksa bazar yaşamaya devam edecek mi? İnsanlar alıştıkları biçimde yaşamaya devam edecekler mi?

M. Demirhan: Günümüzde enformasyon, genelde satılmak için üretiliyor. Tabii doğal olarak da bir kültür üreticileri, bir de bunun tüketicileri var. Üçüncü dünya bu tüketici grubun içinde.

H. Mevlana: Ben buna, alıcı [reci-pient] taraf eliyorum.

M. Demirhan: Acaba devrim sonrası İran'ında, bu tüketici konumun aşılmasında ne kadar mesafe kat edildi? Artık kendi kültürümüzün ne kadarını üretebiliyoruz? Daha iyi anlaşabilmek için yeni bir düşünsel ekoloji, zaman-mekan bilincinin gelişimi ne durumda?

H. Mevlana: Gerçeği söylemek gerekirse, bu konuda yakın gözlemlere sahip olamadım. Bu nedenle fazla bilgim yok. Ancak izlenimlerim alınan mesafenin çok olmadığı yönünde. Henüz aşılacak epey yol var. Bununda makul gerekçeleri var tabii. Zira yoğun bir yatırım gerekiyor. Önemli bir teknik birikim şart ve bir de dışarının baskıları var. Sizin ürettiğiniz bir birim enformasyona karşılık dışarıda on birim üretiliyor. Bilmem anlatabiliyor muyum? Şüphesiz belli aşamalar oldu. Ama belki çarpık yönlerin tamamıyla silindiğine inanacak kadar naif olmamalıyız. Gerçekleri görmek lazım. UNESCO ve BM'den edindiğimiz istatistikler, okuyucu sayısının çok arttığını, gazete, dergi, üretilen film miktarının, öğrenci sayısının devrim sonrasında çok yükseldiğini gösteriyor. Bunların verilerine sahibiz ve kanaatimce İranlılar ümmetin bir bölümü arasında makul ölçüde uygun bir iletişimin sağlanmasında da ciddi ölçüde başarı kaydettiler. Kısacası, İran dışarıdaki müslümanların yakından izlediği önemli merkezlerden biri haline geldi. Bu da İran'ın ümmet içindeki konumunun anlamlı bir boyutudur.

C. Aydın: Kitle iletişim araçlarının kilisenin, gazetelerin bir nevi İncil'in yerini aldığı Avrupa'ya kıyada, belki de İran müslümanlarının önemli bir avantajı bu dönüşümün tam olarak gerçekleşmemesi ve insanların hala güvenilir enformasyon kaynaklarına sahip olmalarıdır. Camiler, Hüseyniyeler, Mollalar... ve şimdi onlar için Şah dönemiyle karşılaştırıldığında çağdaş iletişim araçları da daha bir güvenilir hale geliyor.

H. Mevlana: Evet, çok doğru. Benzer bir devlet-kilise ayrımı yaşanmadı. Protestan türü bir deformasyon da olmadı. Ama İran'da müslümanlar hep kitle iletişim araçlarına şüpheyle yaklaşmışlardır. Bunun daha önce değindiğim önemli tarihsel sebepleri var tabii. Bu nedenle şimdilerde bile, güvensizlikleri sürüyor. İnsanların bir şeye karşı güven duymaları tabiatıyla zaman alacaktır.

Kitle iletişim araçlarından söz ederken sırf gazeteleri ve dergileri kastetmiyorum. Genelinden söz ediyorum. Radyolardaki uluslararası yayınlar da buna dahildir, diğerleri de. Gerçekçi olalım ve şunu gözönüne alalım. İran Devrimi daha sadece on-on iki yaşında. Herhangi bir ülkenin devlet ve cemaat arasında güven oluşturabilmesi epey zaman alacaktır. Zaten bir de İran-Irak Savaşı vardı ki, bu savaş her iki ülkenin savaş dışındaki çabalarını önemli ölçüde engelledi.

C. Aydın: Körfez Savaşı ve krizi döneminde kitle iletişim araçlarının rolüne değinmek istiyorum. Canlı olarak yayınlanan bir savaşa şahit olduk, evimizden bir savaşı seyrettik. CNN her ne kadar ara sıra Saddam Hüseyin'le röportaj yapsa da savaşın aktarımı yine tek prespektiftendi ve yanlıydı. Ancak İslam dünyası değişik kanallarla krizin değişik bir perspektifini gördü ve ona göre tepki gösterdi. Basına ya da televizyona güvenmedi. Haberleri ya başka kaynaktan aldılar ya da batılı kaynaklardan gelen haberleri yeniden yorumladılar ve tepkiler de buna göre şekillendi. Bu olumlu bir olaydı. Ama tabii hala enformasyon üretimi ve yorumu yine Batı tekellerinin elinde. Savaş sonrasının getirdiği atmosferde, yeni dünya düzeni, kitle iletişim ve globallaşma olguları arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Soğuk savaş sırasında pek çok olayın en azından iki versiyonu vardı: Doğu ve Batı. Ama şimdi daha bir tekelleşme var. Sizce kitle iletişim araçlarının yeni dünya düzeni içindeki yeri, ekonominin, toplumun, siyasetin globalleşmesindeki fonksiyonu ne olacak? Siz de onun hayati bir işlev üstleneceğini düşünüyor musunuz?

H. Mevlana: Bildiğiniz gibi, şu çok sözü edilen 'yeni dünya düzeni' Başkan Bush'un çok fazla tekrarladığı bir kavram. Geçenlerde Washington Post Bush'un en az bu kavramı 35 kez kullandığını yazıyordu. Gorbaçov biraz daha az kullanmış, 10-15 kez galiba. Bu kavramdan ne kastettiklerini iyi anlamak lazım. Benim gördüğüm kadarıyla şunu kastediyorlar, Sovyet İmparatorluğu'nun çökmesi ile birlikte, Amerika kendini en azından potansiyel olarak hakim konumunda, tahakküm edici konumunda hissetmeye başladı. Mr. Bush'un kendisi Ağustos ayında Amerika'nın Aspen adlı kentinde şu çok önemli konuşmayı yapıyordu: "Şimdi yapacağımız şey kaynaklarımızı -askeri kaynaklar kastediliyor- Avrupa'dan çekerek, ABD'nin çok hayati ulusal çıkarlarının bulunduğu dünyanın sorunlu bölgelerine kaydıracağız." Burada yeni bir şey yok gibi görünüyor. Fakat aslında çok önemli bir nokta görüyorum burada. O da tüm bu yapılanların bir enformatik tahakküm şemsiyesi altında gerçekleşmesidir ve Fars Körfezi çatışmasında bunun nasıl işlediğini hep birlikte gördük. Bence, Fars Körfezi çatışmasının en önemli hususlarından biri, Amerika'nın sahip olduğu enformatik tahakküm paradigmasının nasıl çalıştığını bu çatışma vesilesiyle test etmiş olmasıdır. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, 'yeni dünya' Amerika'nın dünyasıdır. Amerika ve Batı Avrupa arasındaki kısmi rekabet, yine Amerika ve Japonya arasındaki çok önemsiz rekabeti pek önemsemiyorum. Önemsiz, çünkü üçüncü dünya ülkeleri, dünyanın diğer ülkeleri, müslüman dünya açısından hiç bir şey ifade etmiyor. Evet, aslolan kimin dünya düzeninin değerlerini konuştuğumuzdur. Dikkatlice gözlemlendiğinde açıkça görülecektir ki, bu 'yeni dünya' Amerikan perspektifinden sanayi sonrası bilgi toplumu şemasından algılanmaktadır.

M. Demirhan: Jean Boudry gerçek dünya ile hayali dünya arasındaki farklılıkları yitirdiğimizi söylüyor. Körfez Savaşı'nın gerçek bir savaştan ziyade bir video oyunu gibi algılandığını söylüyor. Örneğin, savaş uçaklarının pilotları hedeflerini, aşağıda üzerlerine bomba yağdırdıkları hedeflerini görmüyorlar. Sadece ekranda bir takım noktalar görüyorlar ve bombalıyorlar.

H. Mevlana: İşte bu insansızlaşma [de-humanization] denilen, yeni askeri strateji denilen olgu bu. Yapılan şey günlük ticari hayatın, günlük askeri hayata dönüştürülmesidir. Böylece askeri operasyonlar gündelik hayatın bir parçası haline gelmektedir. Askeri operasyon, ticari operasyon hatta eğlendirme operasyonu ile iç içe geçmektedir. Çok enteresandır, savaşın başında çok uluslu gücün komutanı General Schwarzkopf ve diğer yetkililer cesetleri sayacak değiliz diye demeç vermişlerdi. İnanılmaz bir şey ama Batılı iletişim araçları bunu makul karşıladılar. Cesetleri saymadığınızda ortaya bu durum çıkmaktadır. Bombalarsınız, fakat gördüğünüz şey asıl hedef değil, yalnızca kompüterlerdir. Ben Körfez Savaşı’nın ayrıca Batılı hayat tarzına ilişkin çok önemli bir diğer boyutu; kapitalist demokrasinin niteliğini de açığa çıkardığını düşünüyorum. ,Bu günlük hayatın askerileşmesine [militarization] tekabül ediyor. Washington'dan yeni geldim. 23 yıldır orada yaşıyorum. Şimdiye kadar Washington'da hiç tankların, füzelerin sergilendiği askeri bir geçit töreni yapıldığını hatırlamıyorum. Bu sadece bir kutlama değil, aynı zamanda bir hoşça vakit geçirme, bir eğlence olarak sunuldu. Çok enteresan bir fenomen bu. Hollywood, Pentagon, Wall Street hepsi bir arada. Eğer bu yapılanlar bir başka yerde olsaydı, muhakkak ki bunu fanatizm diye, şu diye, bu diye adlandırırlardı. Batı Avrupa ve Amerika'da neler olup bittiği hakkında ne kadar şey bildiğinizi bilmiyorum, ama şunu söyleyebilirim ki, inanılmaz işlerle karşılaşıyoruz.

C. Aydın: Söyleşimizin başında müslümanlar olarak çevremizde olup bitenleri tahlil etmemiz, kuşatıcı bir bakış açısıyla ele almamız ve ötesine geçebilmemiz gerektiğinden söz etmiştiniz. Fakat önemli bir nokta şu ki, iletişimin araçsallaştırılması [instrumentalization of communication] bilginin araçsallaştırılması Batılı güçlere yanlışlarını düzeltme noktasında, hatalarını tekrarlama noktasında hayati bir güç veriyor. Vietnam Savaşı'nda enformasyon akışı çok süratliydi, fakat sonradan bunun kontrol etmeleri gereken bir hata olduğunu öğrendiler. İran-Cezayir karşılaştırması bir başka örneği oluşturabilir. İran devrimi sırasında kitle iletişim araçları nisbeten, çok fazla değil ama nisbeten tarafsızdılar; fakat daha sonra İran'da neler olup bittiğini diğer müslüman halklara duyurmanın kendileri için bir hata olduğunu anladılar ve aynı hatayı bugün Cezayir'de tekrarlamıyorlar. İletişim araçları vasıtasıyla diğer müslümanların Cezayir'de olanları öğrenmelerini istemiyorlar. Sonuçta iletişimin ve bilginin araçsallaşmasıyla yanlışlarını düzeltebiliyorlar. Belki iktidar ilişkileriyle çok yakından bağlantılı bir husus bu, fakat aynı düzeltme fonksiyonu, bizler, müslümanlar arasında gerçekleşmiyor. Bu konuya ilişkin sizin önerilerinizi alabilir miyiz? Müslümanlar arasında güçlü bir iletişim ağı kurmak için neler yapılmalıdır?

H. Mevlana: İslam dünyasını Endonezya'dan Afrika kıyılarına kadar bir bütün olarak ele aldığımızda İslami yönetimler görmek pek mümkün olmamaktadır. Bireylerden, gruplardan oluşan İslami cemaatlerin varlığı söz konusudur. İki önemli öğe belirleyici rol oynamaktadır: İnsani ve ekonomik kaynaklarınızın ne kadarını harekete geçirebiliyorsunuz? İletişim alanına ne kadar yatırım yapabiliyorsunuz? Burada iletişim kavramını en genel anlamda kullanıyorum. İkinci önemli öğe, bu problemleri çözebilmek için 'iletişim'i nasıl kullanabileceğimizi bilebilmek noktasında kendinizi bu dünyanın kompleks yapısını anlayabilmek için ne kadar yetiştirebildiğinizdir. Üzülerek söylüyorum ki, İslam dünyası bu iki noktada da çok çok geri kalmıştır. İletişimi kültürel ve eğitimsel anlamda ele aldığımızda, bu alana yeterli kaynak ayrılmadığını görüyoruz. Eğitim sistemine, üniversitelere bir bakın. Bana göre hem ümmeti, hem de dünyayı kavrayabilecek yetişmiş insan unsuru sağlamaya yönelik hiç bir ciddi girişim gözükmüyor. Tekrar vurgulamak isterim ki, insani kaynakların harekete geçirilmesi hayati öneme sahip bir konudur. Müslüman toplumlar dengesizlikleri giderme yönünde ciddi adımlar atmak ve bir araya gelmek hedeflerine ulaşmak istiyorlarsa bu alana doğru yönelmeliyiz.

C. Aydın: İran'da basın ve kitle iletişim araçları hakkında çok ayrıntılı malumat sahibi olmadığınızı söylediniz, fakat bilebildiğimiz kadarıyla şunu öğrenmek istiyoruz. Devrimin İran basını üzerinde, İran iletişim sistemi üzerinde yapısal açıdan, halkın algılaması açısından, kitle iletişiminin muhtevası ve söylem biçimi açısından nasıl bir etkisi olmuştur?

H. Mevlana: Son beş altı yıl içinde, İran'ın bu alanda önemli gelişmelere sahne olduğunu gözlemleyebiliyorum. En bariz gelişme radyo, televizyon ve basının kimliğinin İslamileşmesi olgusudur. Bu alanda önemli gelişmeler gerçekleşmiştir. Diğer yandan süreli yayınların, alan dergilerinin, gazete ve dergilerin sayısında son yıllarda önemli bir artış sağlanmıştır. Tahran'da ve diğer eyaletlerde yayınlanan gazete ve dergilerin kalitesinin yükseldiği rahatlıkla görülebilmektedir. Üçüncü olarak, bu alanda İran'da gerçekleşen en önemli gelişmelerden biri de farklı gruplar ve bireyler arasında özeleştiri ve diyalog havasının hakim olmasıdır. Örneğin 5-6 süreli yayının bünyesinde yayınlandığı tek bir kurum içinde 5-6 değişik fikrin, siyasetin savunulduğu, tek sesliliğin egemen olmadığı görülebilmektedir. Bu benim için büyük bir gelecek vaad eden bir olgu. Düşünün ki, tek bir vakfın bünyesinde yayınlanan bir yayın organında değişik fikirler, değişik yaklaşımlar ileri sürülebilmekte. Bunu çok sağlıklı bir gelişme olarak yorumluyorum.

Bu arada bir çok engel de var tabii ki, İran basını açısından. Örneğin, baskı makinesi, kağıt darlığı gibi. Yine uzak eyaletlere ulaşmayı kısıtlayan alt yapı yetersizliği gibi, teknik bir takım yetersizlikler ciddi engeller oluşturuyor.

C. Aydın: İran basınını Türkiye hasını ile karşılaştırabilir misiniz?

H. Mevlana: Türkiye basınının özellikle renkli basının dünyada bir benzeri daha olabileceğini sanmıyorum. Çok nev'i şahsına münhasır bir olay, Türkiye basını. Tabii ki kaliteli örnekleri de yok değil.

C. Aydın: İran halkının algılaması açısından İran basınını değerlendirecek olursanız neler söylenebilir?

H. Mevlana: İran da dahil olmak üzere tüm Orta Doğuda tarihsel olarak halk arasında bu konuya yaklaşım yaygın bir şüphe içermektedir. İnsanlar, camide duydukları her şeye inanırlar. Fakat İran İslam Cumhuriyeti'nde bile gazeteler camide dinlenenlere nazaran farklı bir yaklaşımla ele alınırlar. Çünkü halkın gözünde, gazeteler hükümete aittirler. İran İslam Cumhuriyetinin bu alanda daha çok çaba sarfetmesi lazımdır. Tarihi kökleri olan algılama biçimlerinin bir gecede değişmesini beklemek mantıklı olmaz.

Bir müddet evvel Tahran'da yapılan "İran'da Kitle İletişim Araçlarının Durumu" konulu kongreye gönderdiğim çalışmamda vurguladığım bir noktayı burada da belirtmek istiyorum. İslam ümmeti, İslami bir kitle iletişimine ihtiyaç duymaktadır. Bu çerçevede yapılması gereken şey, İslami kitle iletişiminin teorik temellerinin neler olduğunun çok kapsamlı bir biçimde ortaya konulabilmesi için geniş çalışmalar yapmaktır. Şimdi Doğu Avrupa'da insanlar neyi istemediklerini çok güzel ortaya koydular, fakat ne istediklerini bir türlü belirleyemiyorlar. Tüm zorluğuna rağmen alternatif teoriler geliştirilebiliri eli, bunlar üzerinde kafa yormalıyız.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 7 - Yaz 1991

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler