İmam Humeyni, 1902-1962: Devrim Öncesi Yıllar

Hamid Algar

1978-1979 İslam Devriminin temel dinamiğini teşkil eden İmam Humeyni'nin liderliği, bugüne dek yeterince anlaşılmış değildir. Çünkü bu liderlik öyle sanıldığı gibi ansızın veya tesadüfen gerçekleşen bir olağanüstülük olmaktan uzak, en az 15 yıldır sürdürülen siyasi, ideolojik ve örgütlenme alanındaki gayretli çalışmaların ürünüdür. Ve yine yeterince değerlendirilemeyen bir başka nokta ise İmam Humeyni'nin 1962 yılında aktif siyasette ön plana çıktığında, kendisini dini kurumların işlerine, araştırmalarına, eğitime, yazarlığı, düşünmeye ve İran toplumunun endişe verici durumunun incelenmesine adadığı yaklaşık 40 yıllık tecrübe dolu bir süreyi geride bırakmış olduğudur.

İmam Humeyni'nin bayatı başlıca üç periyoda ayrılabilir. Şöyle ki ilki manevi ve siyasi teşekkül yılları, ikincisi Pehlevi devletine karşı uzun bir mücadele dönemi ve üçüncü olarak da devrimin gerçekleştiği yıllar ve genç İslam Cumhuriyeti dönemi. Burada hemen belirtilmesi gerekir ki, her üç periyod arasında hiç bir kesintinin ve yon değişiminin olmadığı bir süreklilik vardır. İmam Humeyni oldukça erken bir yaşta, yarım yüzyıldan fazla sıkı sıkıya bağlı kaldığı manevi, fikri, sosyal ve siyasi boyutları içine alan müstesna bir İslam anlayışı geliştirdi. Gerçekten de yüksek ve az görülür tutarlılıktaki karakterinin en belirgin özelliği ünlü "uzlaşmacılığı reddedici" tavrıdır, işte bu tavır, onun kararlılığının ve tutarlılığının siyasi ve en belirgin ifadesidir.

Şüphesiz hiç bir devrim tek bir kişinin eseri olamaz, 1978-1979 İslam Devriminden yıllar Öncesinden beri müslümanlar kadar liberal milliyetçiler ve solcular gibi birçok grup da Pehlevi rejimine karşı idiler, en azından mevcut rejimin bir takım uygulamalarını beğenmiyorlardı. Bununla beraber İmam Humeyni'nin kararlı rehberliğinin etkisi, stratejik anlayışı ve manevi otoritesi olmaksızın devrimin bu zamanda ve bu nitelikte gelmeyeceği görüşü ileri sürülebilir. Açıkça görülmektedir ki devrim sonunda ortaya çıkan yönetimin şekli olan İslam Cumhuriyeti genel itibariyle onun ilerlediği teori ve direktifler doğrultusunda gerçekleşmiştir.1 İmam Humeyni'ni ismi günümüz İran basınında tam yerinde bir deyimle şöyle dile getirilmektedir: İslam Devriminin lideri ve İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu (Rehberi Inkılabi İslami ve banii Cumhuri İslami).

Görünen o ki, İmam Humeyni'ni kişiliğinin teşekkül yıllarına ait bilgiler bizlere gerek devrimin olaylarını ve gerekse bu yeni devrimci düzeni daha iyi anlamamızda yardımcı olacaktır. Daha o yıllarda İmam'ın dünya görüşünün temel esasları şu şekilde tanımlanabilir: Ulemanın İran toplumuna karşı rehberlik, liderlik görevi, toplumu bir takım hurafelerden temizleyerek muhafaza ve müdaafaa etmekle sorumlu olduğuna dair sağlam inanç; İslam'ın anlaşılmasında terbiye ve ilmi bakış açısı kadar irfani bakışın da gerekli olduğu inancı; Pehlevi devletinin reddi ve ona duyulan nefret; İslam topraklarını yabancı kontrolünden kurtarma azmi ve kültürel olarak toplumdan uzaklaşmış laik aydınlara karşı büyük bir güvensizlik, imam kendisine örnek teşkil eden, takip edilmesi gereğine inandığı güven veren şahsiyetlerin hayatlarını ciddi olarak inceledi. Kendisini adeta bir öğretmen, bir hatip gibi yetiştirdi. Çok sıkı çileli bir ibadet ve dua disiplini kurdu. Daha sonra devrimin önderliğinde hayati görevler alan öğrencilerinin gönülden bağlılığını kazanmıştı. İmam Humeyni'nin devrim öncesi ve devrim sonrası teşekkül yıllan arasındaki söylemlerinin paralelliği, takip edilen çizgide herhangi bir sapmanın olmaması, onun mükemmel kişiliğinin bir göstergesidir.

Ben ne İmam Humeyni'nin daha henüz gençlik yıllarında, ülkesinde bir devrimci dönüşümü başarmak için üzerinde ayrıntısıyla düşünülmüş bir plan belirlediğini, ne de İran toplumunun tüm Pehlevi dönemi boyunca olgunlaşarak, İmam'ın liderliğini şevkle benimseyecek noktaya geldiğini öne sürmek istemiyorum. Pek çok tarihsel vakıa, Pehlevi devletinin yıkımına giden tarihsel süreci hazırlamıştır. Ancak olaylara devrimden sonra geriye dönerek bakmanın verdiği imkanla, çağdaş İran tarihinin İkiz süreçlerinin -yani İmam Humeyni'nin kapsayıcı ve otorite sahibi olduğu tek rehber2 ve taklid kaynağı kısacası İmam' olduğu süreç ile ona biat etmiş İran toplumunun 'ümmet' oluşunun- ana çizgilerini rahatlıkla açığa çıkarabileceğimiz kanaatindeyim.

Humeyni ailesinin kökü Hindistan'da, eskiden Avad Sultanlığı'nın bulunduğu Lucknov'un kuzeydoğusuna 40 mil uzaklıktaki Kintur adlı küçük bir kasabaya uzanır.3 12 imamdan yedincisi olan Musa El-Kazım'ın soyundan geldiği iddia edilen Seyyid Nisapuri ailesi 18. yüzyılda oraya yerleşmiş, kısa sürede kendilerini birer din alimi ve bulundukları yerlerdeki toprakların işleticileri olarak kabul ettirmişlerdir. Ailenin bir kolu da Lucknow'da kök saldı ve bugüne kadar hem Kintur'da hem de Lucknov'da yaşamaya devam ettiler.4 Kintur'da Seyyidlerin en meşhurlarından Mir Hamid Hüseyin (öl. 1880) Lucknow'da dahil bir çok yerde devam ede gelen Şii-Sünni kelam tartışmalarına binaen, Sünni elştirilere5 karşı Şii imamet düşüncesini müdafaa etmek için Abaqat el-Anvar fi İmamet el-A'imma al-Athar adlı etkili bir eser yazmıştır. Eserin isminin ilk kelimesi (Abaqat) o soydan gelenlerin hala taşıdıkları bir nisbet sıfatı oldu: Abaqati.

İmam Humeyni'ni dedesi Seyyid Ahmed Mir Hamid Hüseyin'in akrabası ve çağdaşı idi. 19. yüzyılın ortalarında Necef’e uzun bir yolculuktan sonra ulaşan Seyyid Ahmed, İsfehan'dan 135 mil uzaklıktaki, İran'ın güney batısına düşen Humeyn'in küçük bir bölgesinin tanınmış liderlerinden olan Yusuf Han Kemal ile karşılaştı. Yusuf Han Seyyid Ahmed'den, Humeyn'de halkın dini ihtiyaçlarını karşılama sorumluluğunu üstlenmesi için kendisine eşlik etmesini istedi. Seyyid Ahmed bu teklifi kabul etti ve hatta Yusuf Han'ın kızıyla evlendi.6 Hakkında pek az şey şey bilinen Seyyid Ahmed7, Yusuf Han'ın ısrarları üzerine Hindistan'a geri dönmekten vazgeçti. Şii alimlerinin koruyucusu ve kollayıcısı olan Avad Sultanlığı ciddi bir siyasi ve ahlaki çöküntü içindeydi ve İngiliz sömürgesi durumundaki Hindistan'a tamamen bağlanması an meselesiydi.8 Bunları gözönüne alan Seyyid Ahmed ailesinin bir kısmını İran'a yerleştirmeyi uygun bulmuş olabilir.

Yusuf Han'ın kızı Seyyid Ahmed'ten bir kız bir erkek olmak üzere iki çocuk dünyaya getirdi. İmam Humeyni'ni babası Seyyid Mustafa 1885'de doğdu.9 Seyyid Mustafa İran'da dini öğrenimin başlıca merkezi olan İsfehan'daki mevcut ileri eğitimin geleneksel olarak ön hazırlığını kendi kasabasında tamamladı. Onun belli başlı hocalarından olan Mir Muhammed Taki Müderrisi, Rıza Şah'a karşı bir lider olarak tanınan Seyyid Hasan Müderrisi'ni babasıydı.10 Seyyid Mustafa mevcut geleneksel modele uygun olarak dini eğitimde en son aşamaya ulaşmak için büyük otoritelerin bulunduğu Irak Araplarının kutsal şehirlerine gitmek için İsfehan'dan ayrıldı. Bütün bunlardan başka, Şah'a karşı tütün boykotunu başlatan ünlü fetva'nın müellifi ve İmam Humeyni tarafından da hep örnek alınmış olan Mirza Hasan Şirazi'nin de öğrencisi olmuştu.11

Seyyid Mustafa İran'a döndüğünde babasının Humeyn'de sahip olduğu liderlik makamını ve bulunduğu konumu devraldı. O sadece Humeyn'deki köylüler için değil, Mahallat, Huvansar, Gulpeyagan ve Arak bölgesinin yakınındaki bütün köylüler için hayatını adamış mal sahiplerinin aç gözlülüğüne, onların en başta gelen düşmanlarından Gulam Şah Han ve Bahram Han'a karşı köylülerin haklan için mücadele etmiştir. Seyyid Mustafa'nın bu aktiviteleri toprak sahipleri tarafından öldürülmesine sebep oldu. Bir gün Humeyn'den Arak'a gitmek için yola çıktığında iki adam sözde onu korumak için birlikte gitmeyi teklif ettiler. Yolda biraz mesafe kat etmişlerdi ki iki adam sessizce Seyyid Mustafa'nın arkasında kaldılar. Onlara katılan bir üçüncü kişi de kendilerine tüfek getirmişti. Bir süre ilerledikten sonra aniden Seyyid Mustafa'ya saldırıp hemen uzaklaştılar. Fakat kısa bir süre sonra Yucan kasabasında yakalandılar ve tetiği çeken adam Tahran'a götürülerek Tophane Meydanı'nda halkın gözü önünde idam edildi.12

Aile meselelerinden bahsetmeyi pek sevmeyen biri olan İmam Humeyni benim bildiğim kadarıyla asla babasının hayatından ve ölümünden açıkça söz etmemiştir. İran'da sık sık işitilen Seyyid Mustafa'nın zalim toprak ağalarına karşı verdiği mücadelenin hikayesi tamamiyle doğrudur ve babasının şehid olmasının İmam Humeyni üzerinde birinci derecede ve derin bir etki bıraktığı düşünülebilir. Kendisi de şehitlik mertebesine ulaşmış olan en büyük oğluna Mustafa adını vermesi babasının hatırasını ebedileştirme arzusunun bir yansıması olabilir. Ayrıca Humeyni ilk gençlik günlerinden itibaren İran'ın kırsal kesimindeki toprak ağalarını baskıcı bir tutum izlediğinin farkındaydı, imam toprak ağalarının seçim yöntemini istisnasız bir şekilde nasıl saptırdıklarını şöyle anlatıyordu: “Toprak ağaları ve onların kiralık katilleri insanları seçim sandıklarının yanma zorla getiriyor ve onları kendi istedikleri şekilde oy kullanmaya zorluyorlardı.”13

Seyyid Mustafa öldüğünde arkasında 3 erkek çocuk bırakmıştı. Bunlar; Seyyid Murtaza (daha çok Ayetullah Pasandide olarak tanınır. Şu anda Kum'da ikamet etmektedir ve 90 yaşının üzerindedir), Seyyid Nureddin (1976'da Tahranda vefat etti) ve Ruhullah -İmam Humeyni-.14 Humeyni 1902 yılının 24 Eylül'ünde dünyaya geldi. İmam'ın doğum tarihi Peygamberimizin kızı Hz. Fatma'nın doğum yıldönümüne rastlıyordu. Bazıları doğum tarihlerinin çakışmasını anlamlı bulurlar.15 Humeyni daha beş aylıkken babası şehit edilmişti, imam bu yüzden annesi Hacer ve halası Sabiha tarafından yetiştirildi.16 İmam'ın annesi Necef ve Kerbela'daki medreselerde öğretmen olan Mirza Ahmet Müçtehid Hovansari'nin kızıydı. 1918 yılında önce halası ve ardından da annesi vefat etti. İmam böylece 16 yaşında kendisini tamamen yetim olarak buldu. İmam’ın yetişmesinin sorumluluğu büyük abisi Murtaza'nın üzerine kalmıştı.17

Seyyid Murtaza benimle yaptığı bir konuşmada İmam'ın kariyerinin çok açık bir özelliği olan kararlılığın daha çocukluk devresinde ortaya çıktığını belirtmişti. Mesela arkadaşlarıyla oynadığı oyunlarda bile kendine alışılmadık bir ciddiyet takmıyordu. İmam'ın tabiatında olan bu özelliğin babasız büyümenin zorluğu ve halasıyla annesinin ölümünü takip eden belirsizlik döneminin katkılarıyla kuvvetlendiği olasıdır. Sözgelimi iki kardeş elde tüfek evlerini nöbetleşe korumak zorundaydılar. Disiplinli mücadele duygusu aile hayatı şartlarında bile beslenerek sürdü.18

İmam Humeyni daha çocukluğundayken İran devletinin keyfi ve zalim özelliğiyle karşı karşıya gelmişti. Mesela bir keresinde (5 Ocak 1981) İranlı diplomat gruplarına hitaben yaptığı bir konuşmasında aşağıdaki hatırasını anlatmıştı.

Yeni bir eyalet valisi atandığında, bu vali insanlara sanki kral kendisiymiş gibi muamele ederdi ve insanları hiç bir şekilde kaale almazdı. Bir defasında, Gulpeyagan'a yeni bir valinin gelişine tanık olmuştum; tüccarlar onu karşılamaya gelmişlerdi. Vali onların önünde pazarın baş tüccarının bağlanmasını ve falakaya yatırılmasını emretti. O zamanlar çocuk olmama rağmen, saygıdeğer ve dindar bir insanın zalim bir adamın emirleriyle nasıl tutuklandığını ve falakaya yatırıldığını şimdi dahi hatırlıyorum. Bunu hiç sebepsiz yapmışlardı sanki biz istediğimizi yaparız siz de bize itaat etmek zorundasınız demek istiyorlardı.19

Bu, İmam'ın hafızasında birikmiş benzeri bir çok tecrübelerin ilkiydi. O, sık sık yetmiş yıldan uzun sürede edinmiş olduğu engin tecrübe birikimine atıfta bulunurdu. Onun devrimci eylemlerinin sebepleri arasında, şahit olunan keyfi hareketlere karşı duyduğu uzun süreli nefretin hiç de az yer tutmadığı da açıktır.

Eğitiminin Humeyn'deki ilk dönemi; önce ona ders vermeğe eve gelen özel bir hoca olan Mirza Mahmut'tan aldığı okuma-yazma dersleriyle başladı. Daha sonra Molla Ebu'l Kasım ve Şeyh Cafer'in öğretmenlik yaptığı bir okula devam etti. Arkasından Humeyn'de kısa süre önce açılan daha yeni bir okula giderek Aka Mirza Mahallari adlı birisinden hat dersleri aldı. Onbeş yaşında da Farsça eğitimini tamamlayarak Arapça ve İslam ilimlerini öğrenmeye hazır hale geldi. Bu yöndeki çabalarına ilk olarak Seyyid Murtaza'nın dersleriyle başladı, ama 1919'da, onyedi yaşlarındayken bir medresenin daha geniş imkan ve kaynaklarından yararlanması gerektiğine karar verildi. Önce, onun da, babasının izinden İsfehan'a gitmesi düşünüldü, fakat daha sonra, tıpkı İmam'ın babası gibi Mirza Hasan Şirazi'nin bir öğrencisi olan Şeyh Abdulkerim Hairi'nin kısa bir süre önce Irak'tan gelerek ders vermeye başladığı, yakınlarındaki Arak şehrine gönderildi.20

Böylece İmam Humeyni'nin dini müesseselerle, yaşam boyu sürecek ve kısa bir sürede onun için bir gelenek ya da miras sorunundan çok daha fazla şey ifade eden birlikteliği başladı. Yaşamı baştan sona ve çok açık bir şekilde; Peygamberin ve İmamlar'ın varisleri olan, İslami öğretimin yayıncıları ve muhafızları olan, İslam ümmetini eski zenginliğine yeniden kavuşturmak için muhtaç olunan ve aynı zamanda da ilahi takdirin bu görev için tayin ettiği ulemaya bağlılık ve kurumsal olarak tam bir teslimiyet anlamı taşıdı. Bu yönüyle o; dini kurumlar dışında faaliyet göstererek, ulema olmayan bazı gruplarla ittifaklar kurarak yakın İran tarihinde önemli siyasal roller oynayan Ayetullah Kaşani (öl, 1962) ve Ayetullah Talegani (öl. 1979) gibi kişilerden farklıdır, İmam Humeyni için, ulemanın rehberiyeti kavramı her zaman her şeyin üstünde olmuştur; İslam İnkılabı'nın banilerini sayarken, kendini sadece ulemayı zikretmekle sınırlandırmıştır.21 Humeyn'den Arak'a yaptığı yolculuk yaşamının birincil öneme sahip olaylarından sayılır.

İmam Humeyni'nin Arak'a varmasından yaklaşık bir yıl kadar sonra, Hairi, Kum alimlerinin ve halkının Kum'a yerleşmesi için yaptıkları çağrıyı kabul etti. Kum; İran'daki Şii-İslami dini şehirlerin en eskilerinden birisi olması ve sekizinci imamın kızkardeşi Masume'nin türbesinin bulunması sebebiyle her zaman hem bir eğitim, hem de hac merkezi olmuştur. Ama Irak'taki mukaddes şehirlerin ve hatta İsfehan medreselerinin bile büyük ölçüde gölgelerinde kalmıştır. Hairi'nin oraya gelmesi ve ardından dini eğitim kurumlarını ihya etmesi; Kum'u İran'ın manevi başkenti ve İslam İnkılabı'nın ilk müstahkem mevzii haline yükseltecek gelişmeler dizisinin ilk adımıydı. Hairi siyasi meselelerde genelde pasifist ve sessizdi, ancak onun Kum'u bir kurum haline getirmedeki başarısı ki 1945-1962 yılları arasında Ayetullah Burucerdi tarafından iyice kökleştirilip geliştirilmiştir. Kum'un İmam Humeyni'nin liderliği altında oynadığı devrimci rolün temellerini atmıştı.22

Hairi Kum'a gitmek üzere Arak'ı terkettikten dört ay sonra, genç Humeyni de ikametgahını Darü'l Şifa medresesine alarak onu takip etti. Kendini büyük bir gayretle çalışmalarına vererek 1926'da, Sath olarak bilinen müfredat aşamasını tamamladı. Sonra müfredatın özündeki konular olan fıkıh ve usul'ü (hukuk), Hairi'nin yanında aracısız olarak tahsil ettiği on yıllık bir döneme başladı.23 Bu ilimlere vakıf olmak, alim olmak için şarttı.

Fakat, diğer bir çokları arasında bir alimden çok daha fazlası olmak İmam Humeyni'nin kaderinde vardı. Fıkıh ve Usul'de kazandığı hızlı başarıya rağmen, hukuk tahsilinin İslam'ın zenginliklerini açığa çıkarmadığına ve dinin nihai ilgisinin fıkıh tahsilinden tamamen farklı bir düzlemde bulunduğuna daima inanmış görünüyordu. Kum'daki ilk yılları boyunca İmam Humeyni, Şii İslam'da uzun bir süreden beri gelişip serpilen, nihai gerçekliğin rasyonel ve ilmi idraki ile ilgili disiplinler olan hikmet (felsefe) ve irfan (tasavvuf)'ın derin bir şekilde tetkikine ve faal olarak canlandırılmasına ön ayak oldu. Bu uğraşıda ilk rehberi, Molla Hadi Sabzavari'nin (öl. 1872) talebelerinden biri ve irfan hakkındaki temel metinlerden biri olan Şerh-i Manzumenin tanınmış yazarı Mirza Ali Ekber Yezdi idi. öyle görünüyor ki, Humeyni'nin Kum'a varışından biraz sonra Yezdi vefat etmişti.24 Diğer bir ilk rehber de, Kum'da 1911'den beri ders veren Mirza Aga Cevad Maliki Tebrizî (öl. 1924) idi. O'nun, felsefe ve ahlak üzerinde, biri Medreseyi Feyziye'de umuma ait ve diğeri de aralarında genç Humeyni'nin de bulunduğu gözde ve kabiliyetli öğrencilerin devam ettiği, kendi evindeki özel sınıf olmak üzere iki sınıfı vardı, imam aynı zamanda Seyyid Ebul Hasan Rafii Kazvini (Öl. 1975 veya 1976) ile de çalıştı.25 İrfan ve marifette onun asıl hocası, Humeyni'nin irfan üzerindeki yazılarında hürmetkarca "ilahiyattaki Üstadımız" [ustad-i ilahiyi ma] diye bahsettiği Ayetullah Muhammed Ali Şehabadi26 idi (öl. 1950).27 Şehabadi ile, Kum'a varışından bir süre sonra (muhtemelen 1920'lerin sonu) karşılaştı ve irfan hakkındaki bir soruya aldığı cevap üzerine anladı ki o, konunun gerçek üstadıydı. Şehabadi başlangıçta Humeyni'nin onunla çalışma talebini reddettiyse de, daha sonra ona felsefe öğretmeyi kabul etti. Bununla beraber, Humeyni'nin peşinde olduğu şey irfandı ve Şehabadi ona bu ilmi öğretmeye razı oluncaya kadar ısrar etti. Her perşembe ve cuma, ilaveten tatillerde Humeyni genellikle yalnız, fakat bazen başka bir veya iki öğrenciyle birlikte Ibn Arabi'nin Fusus al-Hikem'ine Davud Keysari'nin (öl. 1350) yaptığı şerh; Sadreddin Konevi'nin (öl. 1274) Miftah al-Gayb'i ve Hoca Abdullah Ensari'nin (öl. 1088) Minazil al-Sairin'i üzerine Şehabadi'nin derslerini dinliyordu.28

İrfan ve hikmet'in Şii geleneğindeki derin köklerine rağmen, bu konular üzerinde dini kurumlarda çok nadiren çalışma yapılmıştı ve çok sık olarak açık bir düşmanlık konusuydu; kısa vadeli itibar edişler de yerini uzun dönemli reddiyelere bırakıyordu. İmam Humeyni Kum'daki ilk günlerinde irfanın maruz kaldığı kuşkulan şöyle hatırlıyordu:

Kum'a ilk geldiğimde... merhum Mirza Ali Ekber Hakim [Yezdi] henüz yaşıyordu. Tanınmış bir takvalı şahıs şöyle dedi: "İslam'ın içine düştüğü durumu görün; Mirza Ali Ekber'in kapılan öğrencileri kabul için açık." Onunla irfan üzerinde mütelaa etmek için, aralarında merhum Hvansari ve merhum Işraki'nin de bulunduğu, ulemadan bazıları Ali Ekber'in evine giderlerdi. Şu anda Ali Ekber çok değerli biri, fakat öldüğünde etrafında o kadar çok kuşku vardı ki, minberdeki bir vaiz onu Kur'an okurken görmüş olduğunu söylemeyi zorunlu buldu. Ulemadan bazılarının bu kuşkulan gözönünde bulundurmak zorunda kalması ve irfanın mütelaasından sağlanacak faydalardan kendilerini mahrum etmesi esef vericidir. Benzer tavırlar gerçekte çok açık olan felsefe ilmi karşısında da baskındır.29

Bu kuşkulara rağmen yılmadan ve bağlılığını sürekli kontrol altında tuttuğu dini kurumlara karşı bağımsız ve eleştirel bir tutum sergileyerek, İmam Humeyni hocalık kariyerine yirmi yedi yaşında, bu tartışmalı sahada başlamayı seçti. Konuların ve öğrencilerin seçiminde büyük itina göstererek ve sadece itikatlarını tehlikeye atmadan meta fiziki mütalaa edebilecek zihni kapasite ve manevi olgunluğa sahip talebeleri kabul ederek, ilk başta hikmet üzerinde dersler verdi.30

İmam Humeyni hikmet üzerinde ders vermeye başladıktan kısa bir süre sonra, Kum öğrencileri arasından yalnızca seçilmiş bir kaç kişiye açık, irfan üzerine özel dersler organize etti. Öğretilen konular, Molla Sadra'nın Asfar el-Erbaa’sındaki ve Şerh-i Manzumedeki nefisle ilgili kısımlardı.31 Bu özel, hemen hemen gizli toplantılar 1940’lara kadar sürdü ve bu toplantılarda İmam Humeyni en yakın yoldaşlarını eğitti ve onlara ilham verdi; bilhassa merhum Ayetullah Mutahhari (ki Mayıs 1979'da yapılan suikastle öldürülmesinden sonra İmam onu, "benliğimin en kıymetli özü" şeklinde vasıflandırmıştı) ve Ayetullah Hasan Ali Muntazari (ki İmam Humeyni'nin anayasal konumu olan İslam Cumhuriyeti liderliğine halef seçilmişti).

İmam Humeyni'nin ilk yazıları aynı zamanda tefekküre ait ve irfani meselelerle de ilgiliydi.32 Ramazan boyunca okunan, imam Cafer el-Sadık"a ait duaya, 1928'de ayrıntılı bir Arapça şerh yazdı (Şerh Du'a el-Seher). İmam Humeyni bu ilk kitabında sadece irfan dilinde bir üstad olduğunu değil, aynı zamanda kendini ömür boyu Oniki İmam'ın öğretilerine adamanın ne olduğu, hem murakabe hem de Kur'an'ın ezberlenmesi ile ilgili bahislerde gösterdi.33 Bunun, tam olarak belirlenemeyen bir tarihte yine Arapça olarak uzunca ve karmaşık bir analizle kaleme alınmış, dinin ibadetle ilgili esaslarım içeren Sırr-ı Salat adlı kitap takip etti.34 Bu çalışmada, baştaki abdestten en sondaki selam bahsine kadar ibadetin her cüzünün sembolik boyutları ve manevi yönü, İbn Arabi'nin terminoloji ve kavramlarından borç alınmış zengin, ağır ve beliğ bir dille izah edildi. Sırr-ı Salat'ın editörü ve mütercimi Seyyid Fihri'nin dediği gibi çalışma sadece seçkin kişilere [eşhas-ı havas] yönelikti ve yazarını da onlardan biri olarak tanıtıyordu.35 İmam Humeyni Sırr-ı Salat'ı tamamladıktan kısa bir süre sonra, ibadetin manevi yönü üzerinde, yanma biraz daha yaklaşılabilir bir eser olan Adab al Salat'ı yazdı.36

İmam Humeyni'nin ilmi boyutu, 1930'da tamamlanmış ve Arapça yazılmış olan başka bir kitapta, Misbah el-Hidaya ila el-Hilafa ve'l-Vilaya'da tam yazılı ifadesini bulur.37 Kitap, içinde basit değimlere yer vermeyen, basitçe özetlenmesi38 mümkün olmayan irfanın büyük meseleleri üzerine yoğun, sistematik ve mükemmel bir çalışmadır ve irfanın kavram ve terminolojisini önceden tanımadan faydalı bir şekilde okunamaz. Kitapta Humeyni, sadece Kur'an'dan, peygamber ve imamların sünnetinden değil, aynı zamanda Hoca Abdullah Ensari, Celaleddin Rumi (öl. 1273), Sadreddin Konevi, Abdurrezzak Kaşani (Öl. 1330) ve Davud Keysari gibi sufi kaynak ve otoritelerden; Şii muasavvıfı Gazi Said Kummi (öl. 1691) ve Muhammed Rıza Kumşai (Öl. 1918) ve kendi hocası Muhammed Ali Şehabadi gibi çağdaş irfan üstadlarından da yararlanıyor. Bununla beraber, Misbah el-Hidaye’nin sergilediği engin bilgi, temellerini oluşturan irfan sanatındaki gerçek üstünlüğünden daha az önemlidir; o, kabul edilmiş fikir ve formülasyonların bir özeti değil, güçlü ve orijinal bir görüş açısının apaçık bir ürünüdür. Seyyid Ahmed Fihri'den tekrar alıntı yaparsak, "Açıktır ki o [Humeyni] yazdıklarının hepsinin tecrübi ilmine sahipti."39

İmam Humeyni hep irfani ve ilmi içerikli40 eserler yazmış olsa da, daha farklı meselelerde hayatında ön planda yer almaya başlamıştı. Bununla beraber, hikmet ve irfanın bu ilk ve ciddi ihyası geçici bir dönem olarak algılanamaz, çünkü bu dönem, dini ye siyasi bir lider olarak bütün kişiliğinin oluşmasına güçlü bir şekilde katkıda bulunmuştu. Bir alim olarak eğitim ve ilgilerinin genişlik ve mükemmelliği, onun, geleneksel fakihlerin çoğu kez sınırlı kalıplarını aşmasını mümkün kılmıştır. Fıkıh ve irfan üzerinde eşit bir hakimiyet sergileyen, "iki cenahın da profesörleri" [dhu'l-Cenaheyn] olan alimlerin geleneksel tavırları kullanmaları, özellikle son zamanlarda oldukça nadirdir. Bu; zahiri ve batini bilgisine, Humeyni'nin siyaset sahasına olan şiddetli ve devrimci ilgisi eklenince, bir çok İranlı'nın niçin onu; mütefekkir, hoca, alim ve mücahid rollerini şahsında mükemmel bir şekilde birleştirmiş emsalsiz bir şahsiyet olarak gördüklerini anlaşılır kılar.41

Fıkıh öğretimi ve 1962 sonrasında bütün açıklığıyla gözler önüne serilen Pehlevi monarşisine karşı aktif mücadele gibi sonraki faaliyetler ile irfanın ortak bir platforma oturtulması basit bir yan yana gelme meselesi değildir; bu faaliyetler İmam Humeyni'nin manevi yönlendirmesiyle, farkedilecek şeklide içice kaynaştırıldılar. İmam'ın fıkıh derslerinin, öğrenciler için diğer hocalarınkinden daha önemli ve cazip olmasını sağlayan hususlardan biri, onun, hukukun teknik ayrıntılarıyla, metafiziksel ve manevi meselelerin birbiriyle bağlantısını sağlamadaki kabiliyetidir veya ifade edildiği gibi, “Şeriat'ın irfanın mantığına uygunluğunu olduğu kadar, irfanın da Şeriat'ın mantığına uygunluğunu göstermek.”42 Aynı zamanda İmam Humeyni'nin yeni kategoriler oluşturarak ve öncelikleri yeniden düzenleyerek fıkıhta bir devrime43 neden olduğu da söylenir ve bu devrim onun belli açılardan fıkhın izafiliği diye adlandırılabilecek bakış açısıyla mümkün olabilmişti.44

Siyasi aktivizm bakımından, irfanın içerdiği irade ve bakış açısının arıtılması doğal olarak zamanla dış düzlemde de kendi karşılığını üretmiş olan bir çeşit içsel devrim şeklinde İmam Humeyni'ye hizmet etmiş görünüyor. Bu bağlamda İmam'ın değer ölçülerini, tevhidin manevi anlamı üzerine konuşma yapan ve aşağıdakileri söyleyen Ali b. Ebu Talib'in davranışlarına atfetmiş olması kayda değerdir:

Kişi manevi disiplin açısından doğru birisi olduğunda, insanlar arasında faaliyet açısından da etkili olacaktır. Toprağı işleyecektir, fakat Allah rızası için işleyecektir. Savaşa girecektir, çünkü inanmayanlara ve zalimlere karşı yapılan bütün savaşlar, ilahi vahdetin anılmasını kendilerine şiar edinmiş, Allah'ın değişmez adının yüceltilmesi ve Allah'a kulluk ile meşgul insanlar tarafından yapılmıştır.45

1978'de İslam Devrimi başarıya ulaşınca, İmam Humeyni bu başarının nedenlerini, insanların kendilerini ilahi varlığa yöneltmiş ve böylece ilahi varoluşun sorumluluğunu üstlerine almış olduklarını söyleyerek dikkat çekecek şekilde irfanı terimlerle açıklıyordu.46 Daha yakına gelecek olursak, Iraklı işgalcilere karşı savaşta şehit düşenleri sık sık, irfan üzerindeki ilk eserlerinden birine adını vermiş bir tabir olan “Allah'ın anılması” [liqa'ullah] yolunda şehit düşenler olarak tarif etmişti.47

İmam Humeyni'nin irfan hakkındaki sürekli ilgisinin yakın geçmişteki en önemli delili, 1979 Aralık ve 1980 Ocak'ında Fatiha Suresi'nin yorumu üzerine verilen bir seri derstir.48 Kum'da ders verdiği küçük, yan gizli çevrelerin tam aksine, İmam Humeyni şimdi, kırk yıldan daha önce yazılmış eserlerde ilgisini ilk defa çekmiş bir çok benzer mesele üzerinde tartışarak, vahdet-i vücud'un (varlığın birliği) daimi konulan ve ilahi sıfatların anlamı üzerinde ülke çapında televizyon izleyicilerine hitap ediyordu. Daha önce hayal bile edilemeyen koşullar altında verilen bu dersler devrimin sebep olduğu dönüşümlerin bir ölçüşüydü.

İmam Humeyni'nin medresesinin sınırlarını aşma ve geniş bir dinleyici halk kitlesi çekmedeki kabiliyetinin ilk belirtisi, 1930'ların ilk yıllarında Kum'da başladığı ahlak derslerinde ortaya çıktı. Şehabadi ile birlikte çalıştıkları ahlakı tekamülün ünlü sufi el kitabı, Abdullah Ensari'nin Menazil el-Sairin'i referans noktası alarak ilk önce her hafta bir avuç öğrenciye ders verdi. Çok az bir süre sonra aralarında, bir hoca olarak Humeyni'nin büyüyen şöhretiyle Kum'a gelmiş bazılarının da bulunduğu yüzlerce öğrenci ve alim gelip hazır bulunmaya başladı. Aralarında geçenlerde “Bu dersleri takip ederek harcadığım süreyi hayatımın en kıymetli saatleri olarak sayıyorum. Bu derslerde imam, devrimden ayrılamayacak doğru İslam ahlakını, devam eden herkesin Üzerinde derin bir etki bırakarak öğretiyordu” diye yazan Seyyid Ahmed Fihri de vardı.49 Derslerde toplanan öğrenciler ve alimlere daha sonra, Kum'un kendi halkı ve hatta diğer şehirlerden Kum'a özellikle Humeyni'yi dinlemeye gelen yolcular da katıldılar. Derslerin sürdürüldüğü Medreseyi Feyziye'nin büyük avlusu doldu ve İmam Humeyni haftada bir yerine iki ders vermeye ikna edildi.50 O zamanlar böyle bir olayın bir eşi daha yoktu. Pehlevi rejimi ilk başlarda hatırı sayılır bir başarıyla, dini kurumlan tecrit etmeye, okumuşların gözünde kötü göstermeye ve hatta dahili fonksiyonlarına mani olmaya çabalıyordu. Bununla beraber, İmam Humeyni, iyi takip edilen ahlak dersleri sayesinde bu eğilime karşı çıkmada başarılı olmuştu. Sonuçta devlet otoritesi ile ilk açık çatışması vuku buldu. Kum'un polis şefi derslerini durdurmasını söylediğinde, "bu toplantıları her ne şekilde olursa olsun sürdürmek benim görevimdir. Eğer polis bunların durmasını istiyorsa beni ders vermekten zor kullanarak alıkoyması gerekecektir." diye cevap verdi. Polis dersleri zor kullanmak yerine, dini kurumlardaki ajanları vasıtasıyla baltaladı, İmam Humeyni derslerini, Feyziyye'den daha küçük ve ulaşılması daha güç bir medrese olan Medreseyi Molla Sadık'a transfer etmek zorunda bırakıldı. 1941'de Rıza Şah'ın ittifak kuvvetleri tarafından azledilmesinden sonra dersler tekrar Medreseyi Feyziye'ye taşındı ve yine büyük kalabalıkları kendine çekti. Bununla beraber rejim entrikalar yoluyla derslerin bir kere daha askıya alınmasını ve sonra da durdurulmasını sağlamaya muvaffak oldu.51

Ahlak derslerine böylece son verilmesi sözkonusu dersten bir vazgeçme manasına gelmiyordu.52 İmam Humeyni'nin fıkıh dersleri irfanla renklendirildiği gibi ahlaki meselelerle de içice geçti. Buna ilaveten, farklı ahlak öğretilerini en azından bir kere gündeme getirdi. Necef teki sürgünü boyunca Şeyh Ensari Mescidi'nde öğrencilere ahlaki tekamül üzerine, daha sonra 1972 yılında Cikad-ı Ekber ya Mubaraza ba Nefs adı altında aynı şehirde basılacak olan bir seri ders verdi.53 Bu dersler bir çok açıdan, Hükümet-i İslami adı altında basılmış, iyi bilinen bir seri dersi tamamlıyordu.

Dikkatler bilhassa Humeyni'nin bir bakıma bir çeşit kişisel düstur, manevi özlemlerin bir özeti olarak kabul edilebilecek yazı ve beyanatlarına da akseden, Kum'da verilmiş ahlak derslerinin bir özelliğine çekilebilir. Dersleri daima, Münacat-ı Şabandan alınan ve Oniki İmam'ın tamamı tarafından okunmuş olması bakımından emsalsiz bir münacat olan aşağıdaki cümleyle kapatırdı:

Allah'ım! Senden başka herkesten tamamen uzaklaşmayı ve sana bağlanmayı ihsan eyle, kalp gözümüzü senin saygınla aydınlat ki nurunun perdesini delip geçebilsin ve azametin kaynağına ulaşabilsin ve ruhlarımız senin kudsiyetinin ihtişamında yok olsun.54

Bu cümle otuz küsur yıl sonra Necef’te55 verilen derslerde ve daha sonra yukarıda adı geçen ve televizyonda yayınlanan derslerde yinelenir.56 Bir taraftan bütün dikkatleri “(Allah)'ın azametinin kaynağı ve kudsiyetinin ihtişamına” çevriliyken başarılı bir devrime de önderlik etmek İmam Humeyni'nin hiç de önemsiz görülemeyecek bir özelliğidir.

İmam Humeyni'nin Kum'daki ilk yirmi yılı Şah Rıza Pehlevi'nin iktidarda olduğu zamana rastladı. Ve baba-oğul hanedanına karşı tavırlarının bu devirde şekillenmesi şaşırtıcı gelmemelidir. Bildiri ve konuşmaları 1962'den itibaren ilk Pehlevi diktatörüne atıflarla doludur ve İmam Humeyni'ye göre Muhammed Rıza Şah hiç bir zaman "Rıza Han'ın oğlu" olmaktan geri durmadı.

İmam Humeyni, Rıza Şah'ın esas amacının İslam'ı, İran'da sosyal, kültürel ve politik bir güç olmaktan çıkarmak olduğu şeklinde tanımladı. Bu amacın da ona başta İngiltere olmak üzere emperyalist güçler tarafından telkin edildiğine emindi. Zira emperyalistiler, ulemayı ve özellikle de İslam'ı kendi isteklerinin yerine getirilmesinde tek engel olarak görüyorlardı. Dini kurumlara karşı Rıza Şah tarafından alınan bazı tedbirlere bizzat kendisi tanık oldu. Bana bahşettiği bir mülakatta şunları anımsamıştı:

Rıza Han İran boyunca ravzaları [imam Hüseyin'in Kerbela'da şehadeti için hüzünlü beyitler okuma] yasaklamıştı. Hiç kimse bir ravza organize edemezdi; hatta bir kaç kişi bile burada bulunamazdı. O zaman da şimdiki gibi dini kurumların merkezi plan Kum'da dahi ravza toplantıları yoktu veya olsa da güneşin batmasından doğuşuna kadar olan zamanda gerçekleşiyordu. Sabah namazından önce, beş on kişilik kısa bir Kerbela'yı anma toplantısı oluyordu. Ezan sesiyle birlikte veya kısa bir zaman sonra toplananlar dağılıyordu. Bazen toplantılarda muhbirler de bulunuyorlardı. Bunlar raporlarıyla beraber döndüklerinde, toplantıya katılan herkes tutuklanıyordu. Rıza Han dini kurumlan tamamen yıkma planları yapmaktaydı.57

Bir takım nedenlerden dolayı bu tedbirlere çok az açık tepki gösterildi. En önemlisi, saltanatın başlangıcında Rıza Şah, ulemanın ondokuzuncu yüzyıla kadar uzanan monarşi karşıtı ünlü geleneğine rağmen önde gelen dini otoritelerin birçoğunu tesirsiz bırakmanın yolunu bulmuştu. Hatta, Şeyh Abdulkerim Hairi ve merce-i taklid Ebul Hasan İsfehani'nin de aralarında bulunduğu bazıları 1924 Martı’nda Kum'da Rıza Şahla buluşmuşlar ve İslami değerlere saygı gösterdiği müddetçe kendisini destekleyeceklerine dair güvence vermişlerdi.58 Hairi ancak 1928'de Rıza Şah tarafından Kıyafet Kanunu çıkarıldığında ılımlı ve ihtiyatlı ifadelerle de olsa rejimin politikalarına karşı protestolarda bulunmuştu.59 Genç Humeyni'nin Hairi'yi daha fazla eylemlilik yolunda harekete geçirmek için uğraşması pek olası gözükmüyor. Fakat genç Humeyni'nin Pehlevi rejimine karşı kısa süreli başkaldırılara önderlik eden bir çok ulemayla ilişkileri olduğu biliniyordu.60

Örneğin, 1924'te İsfehan ulemasından Hacı Aga Nurullah ve Molla Hüseyin Pişaraki, hükümet tarafından afyon üretimini devlet tekeline alma teşebbüslerini sebep göstererek bir başkaldırıya önderlik ettiler. Hacı Nurullah Ağa, esnaflardan, zanaatkarlardan ve çiftçilerden oluşan kalabalık bir grup topladı. Bu grubu, başında olduğu halde Kum'a kadar götürdü. Amacı ek bir destek sağlamak ve Tahran'a kadar ilerlemekti. Fakat Kum'dayken hareket durdu; çünkü Hacı Nurullah şüpheli bir şekilde ölmüştü.61 İmam Humeyni 1977 yılında Necef’te verdiği bir hutbede Hacı Nurullah'ın bu hareketine katıldığından söz etmişti.62

Dört yıl sonra yani 1928 Ekim'inde ulemanın öncülük ettiği bir protesto hareketi askerlik hizmetinin zorunlu hale getirilmesine bir tepki olarak, Tebriz'de meydana geldi. Asker toplama heyetinin başkanı Tahran'dan geldiği zaman, pazar esnafı dükkanlarını kapadı. Pazarın girişine yeni ithal edilen 3 tane makinalı tüfek yerleştirerek pazar esnafını dükkanlarını yeniden açmaya ikna ettiler. Hareketi Tebriz kentinin belli başlı müçtehidlerinden olan Ayetullah Ebu Hasan Angaci ve Mirza Sadık Ağa düzenlemişti. İkisi de tutuklandı ve önce Kürdistan'a ardından da Kum'a sürgüne gönderildiler.63 Angaci nihayette Tebriz'e döndü. Fakat Mirza Sadık Ağa öldüğü yıl olan 1932'ye kadar Kum'da kaldı. İmam Humeyni, Mirza Sadık Ağayı sık sık ziyaret ederdi.64

1935 Temmuzu'nda Meşhed'deki bir hareket Gohar Şad Camii katliamıyla çok feci bir şekilde bastırılmıştı. Kentin başta gelen alimlerinden biri olan Hacı Hüseyin Kummi Ağa bazı şikayetlerini hükümete bildirmek amacıyla Tahran'a gitmişti. Orada birdenbire kendini fiili bir göz hapsinde bulmuştu. Onun zor durumda olduğu haberleri Meşhed'e gelmeye başladığı zaman, halk imam Rıza'nın türbesinde toplandı ve ancak top ateşiyle dağıtılabildi. İkinci protesto mitingi bir kaç gün sonra Gohar Şad Camii"nde yapıldı ve insanların katledilmesiyle son buldu. Kentin önde gelen alimlerinden ikisi; Seyyid Yunus Erdebilî ve Ağazade tutuklandı ve Tahran'a gönderildiler, İmam Humeyni, o sıralarda Tahran'a kısa bir ziyaret yapmıştı ve o günü daha sonra şöyle anlatıyordu: “Merhum Ağazade'yi gördüm; yolun karşı tarafında polis gözetimi altında oturuyordu, sarığı çıkmıştı. Kimseyi onunla konuşturmadılar ve sonra onu duruşma için Adalet Bakanlığı'na kadar sürükleyerek götürdüler.65 Açıkça görüldüğü üzere Meşhed'deki katliam haberleri İmam Humeyni üzerinde derin etkiler bırakmıştı. Öyle ki Feyziye Medresesi 1963 Martında komandolar tarafından baskına uğradığı zaman, İmam bu yeni zulmü Meşhed'deki olaylarla defalarca karşılaştırmıştı.66

Rıza Şah'a karşı eylemci muhalefette örnek bir alim olan Seyyid Hasan Müderris (öl. 1934), kuşkusuz, İmam Humeyni'nin üzerinde en büyük etkiyi bırakan kişiydi.67 O, Müderris'i şöyle tanımlamıştı: Baskıya ve eşkiya Rıza Han'a karşı kıyam edenlerin lideri68 Müderris sade bir hayat yaşamasının yanında, istibdada ve yabancı idaresi altında olmaya karşı mücadelesiyle İmam'ı derin bir şekilde etkilemişti. İmam Humeyni'nin Müderrisi büyük bir hayranlıkla hatırladığı olaylardan birisi de onun İsfehan valisinin onurunu kumaşıydı. Müderrisi bu olayda valiye tıkanan su borusunun ağzını temizlettirmişti. Müderris meclise seçildiği zaman bir at arabası satın aldı, bütün eşyalarını arabanın üzerine yükledi ve İsfehan'dan Tahran'a kadar arabayı kendisi sürdü. Tahran'da İmam Humeyni'nin kendisini ziyaret ettiği mütevazi evi kiraladı.69

Müderris hakkında imam tarafından çeşitli defalar belirtilen en önemli anekdot, O'nun Rus ültimatomuna karşı yapmış olduğu mücadeleyle ilgili olanıdır. Rus askeri kuvvetleri isteklerini kabul ettirmek amacıyla Kazvin'e kadar ilerlemişlerdi. Fakat Müderris hiç bir tavize meydan vermemek için, Meclis'te ayağa kalkarak şunları söyledi: “Şayet biz yıkıma uğradıysak, yok olmamız anlamına gelen belgeyi neden imzalayalım?” Bu olay hakkında İmam şöyle diyordu: “Bu, gerçek bir dini liderin davranışıdır; çok zayıflamış adeta bir deri bir kemik haline gelmiş bir adam, Rusya gibi güçlü bir devletin ültimatom ve isteklerini çekinmeden reddediyor.”70

İmam Humeyni bu olayla ilgili anısını, Amerika Birleşik Devletleri'ne kapitülasyon haklarının verilmesini şiddetle eleştirdiği 27 Ekim 1964'teki tarihi konuşmasında dile getirmişti. Müderris 40 yıl önce nasıl Rus isteklerine başarılı bir şekilde karşı çıktıysa, İmam Humeyni de bu vesileyle Amerika'nın küstah isteklerine karşı çıkmayı kendine bir görev bildi. Müderris'le ilgili hatıraları İmam'ın şu sözleriyle bitirelim: “Meclis, Müderris'in muhalefet hareketinden cesaret aldı ve ültimatomu reddetti. Rusya hiç bir şey yapamadı.” Kasım 1979'da Amerikan elçiliğinin işgalinden hemen sonra verilen bildiride İmam Humeyni aşağı yukarı aynı ifadeyi kullandı: “Amerika hiç bir şey yapamayacak.”71 ilham kaynağı Müderris gibi, İmam Humeyni de süper bir gücün gururunu ayaklar altına aldı ve bu gücü aciz bir duruma düşürdü.

Rıza Şah'a muhalefet eden ulemayla ilgili ilişkilere ek olarak, İmam Humeyni'nin daha 1930'ların başlarında bağımsız siyasi yorumlara başladığına dair işaretler vardır. Daha önce belirtildiği üzere ahlakla ilgili dersler siyasi bir içerik kazanmıştı. Dersler, din müessesesini insanlardan soyutlamak isteyen rejimin arzularının aksine hareket etmişti. Ayrıca İmam Humeyni özel olarak Kum'da dağıtılan siyasi içerikli şiirler yazdı. Mesela, Rıza Şah, kapitülasyonları kaldırarak kendisini ateşli bir vatansever olarak göstermek istediği zaman, İmam Humeyni bir şiirle ona tepki gösterdi. Şiir şu dizelerle sona eriyordu: “Evet, doğru o bütün kapitülasyonları yıktı. Fakat bunu milletin yıkılışını (sizden) saklamak için yaptı.”72

O günlerden günümüze kadar tam olarak gelen bir bahariye [Bahar] şiiri vardır. Bu şiir Onikinci İmam'ın doğum gününe rastlayan bir Nevruz'u karşılamak için yazılmıştı. Baharın gelişi zalimleri deviren ilahi bir orduya benzetilir ve şiir Mehdiye, yardımını esirgememesi için yapılan bir yakarışla sona erer:

“Ey Sultan, İslam'ın ve müslümanların durumu çok fenadır. Neşeli bir günde, bütün herkes neşeyle şarkı söylemesi gerekirken etrafa bak, bütün başlar büyük bir üzüntüyle eğilmiş. Ortaya çık ve sonra inanmış İnsanlara yardımını bahşet. Özellikle de Ayat'a [Hairi ?] ki o müslümanların yardımcı sidir. Öyle ki, bu çağda senin yönetimin kurulmalıdır. Muhammed (s)'in peygamberliği ve Ali'nin velayeti aşkına.”73

İmam Humeyni'nin siyasi meselelerle ilgili en kapsamlı ve en önemli yorumları bir nesir çalışması olan Keşfü'l Esrar adlı kitapta mevcuttur. Kitap, ilk olarak 1944 yılında imzasız olarak basıldı. Kitap öz olarak [Şii] İslam'ın ibadet uygulamalarına ve inançlarına saldıran ya da eleştiren yazarlara karşı yapılmış uzunca bir kalem kavgasıdır, İmam Humeyni öncelikle Kumlu alim Hacı Şeyh Mehdi'nin74 oğlu Hakemzede'nin75 “Bin Yıllık Sırlar” adlı eserini reddeder. Şüphesiz, İmam Humeyni'nin eleştirisinin alanı sadece bir kişinin çalışmasına karşı yapılmakla sınırlı kalmamıştır. Meşhur laik yazar Ahmet Kesrevi, bir çok defalar çok ağır bir şekilde suçlanırken, dini reformist sayılabilecek Şeriat Sanglaci de bu suçlamalardan nasibini almıştır.76 İmam Humeyni'nin amacı [Şii] İslam'ın inançlarını tahrif ederek din kurumunu kötülemeye çalışan ve bu suretle emperyalizmin kurbanlarına ve maşalarına yardımcı olan herkese sert bir tepki göstermekti, imam onları kalemlerini ahlaksızlığı, düzensizliği ve bozulmuşluğu teşvik etmek için kullanmakla suçladı. Onlar bu şekilde davranmakla toplumun temellerini bozuyorlardı.77 Laik aydınlar İslam Cumhuriyeti davasını seçkinci bir şekilde reddettikleri zaman, İmam'ın bu suçlamalarının yankıları devrim dönemi konuşmalarında sıkça işitildi.78

İrfan üzerine yazılarındaki sakin ve anlaşılır tarza karşın Keşfül Esrar sert ve kavgacı bir tarzda yazılmıştır ve daha sonraki bir çok konuşma ve bildiriye kaynaklık etmiştir. Geniş çapta dini ve akli argümanlar kitapta yer alır ve İbn-i Sina, Suhreverdi ve Molla Sadra gibi otoritelerden alıntılar yapan İmam Humeyni, muhaliflerine büyük bir etkinlikle hücum eder. İmam, bu saldırılarına ancak daha zararlı kişilerle mücadele edilmesi gerektiğinde ara verir. Ulema karşıtlığının gelişmesi kısmen Pehlevi rejimi tarafından uygulanan politikaların sonucu olduğundan ulema karşıtı eserlerin reddedilmesi siyasi bir hareketti. Fakat ayrıca Pehlevi rejiminin açıkça ve kesin bir şekilde eleştirildiği kısımlar da vardı Keşfül Esrar’da. Rıza Şah kaba askeri güce dayanan bir hükümet kurmak ve devam ettirmekle suçlanıyordu.79 Bu anahtar deyim 1962'den sonraki bildirilerde hükümetin her sahadaki durumunun acınacak bir halde olduğunu anlatmak için kullanıldı. “Nereye giderseniz gidin, kiminle karşılaşırsanız karşılaşın düzensiz düşünceler, karışmış fikirler, aykırı kanaatler ve bencillikler, şehvet düşkünlükleri, kibirlilikler, suçlar, vefasızlıklardan başka bir şeyle yüz yüze gelemeyeceksiniz.”80

Şahlığın bu şekilde eleştirilmesi henüz onun tamamen yıkılması talebini içermiyordu. Humeyni bir keresinde 'ulemadan bir çok kişinin şahlık ilkesine muhalefet ettiğini' söylemişti.81 Herşeye rağmen İmam Humeyni'nin kabul edilebilir olduğunu düşündüğü Şahlıkla, mevcut İran Şahlığı arasında çok az bir benzerlik olduğu açıktır, İmam'ın tasarısına göre liyakatli müçtehitlerin oluşturduğu bir meclis, “Allah'ın kanunlarına aykırı hareket etmeyen, baskı ve zulümden kaçınan, insanın tabiatına, onuruna ve yaşamına karşı hareket etmeyen” adil bir şah seçmelidir.82 Diğer bir ifadeyle şah müçtehidler tarafından atanmalı ve onun tahtının süresi İslam yasalarına saygılı olması şartına bağlı olmalıdır. Açıkça görüldüğü üzere bu düzenleme bile kesin bir ideali oluşturmuyor, İmam Humeyni şahlığın ulema tarafından kabul edilmesinin "daha iyi bir düzen kurulana kadar" geçerli olduğuna açıklık getiriyor.83 Büyük bir ihtimalle imam o sıralarda şahlığın kesinlikle ortadan kaldırılması fikrini benimsiyordu. Fakat imam kendi görüş ve kararlarını saklamasını bilen ve kamuoyunun taleplerine ve hedeflerine olumlu cevap vermesini sağlayacak şaşmaz bir stratejiye sahip bir kişiydi.

Keşfül Esrar'daki her olayda, İslam Cumhuriyeti anayasasının temel taşı olan Velayet-i Fakih doktrininin ilk olarak ima edildiğini anlıyoruz. Velayet-i Fakih kavramı imamlığın şii öğretisinin açık ve kaçınılmaz bir sonucu olarak sunulmuyor, ta ki 1969 Necef derslerine kadar. Gerçekte İmam Humeyni Velayet-i Fakih'i dikkate alarak konuyu gözönüne çıkardığı ilk günden itibaren, bu durum ulema arasında ihtilaf mevzuu haline geldi.84 Öğretinin temel ilkeleri açıkça ortaya konmasına rağmen, Necef derslerinde aynı argüman ve delillerle tekrar ve daha detaylı bir şekilde sıraya konuldu.85

Keşfül Esrar bir çok bakımdan İmam Humeyni'nin daha sonraki kariyeri hakkında ipuçları verir. Bu kitabın içeriğiyle daha sonraki ifade ve bildirileri arasında önemli bir farklılık vardır. Keşfül Esrar'da Sünni ve Şiileri bölen akidevi ve tarihi meseleler tartışıldığı zaman, imam her iki kampın eserlerinde geleneksel olarak mevcut bulunan bazı sert polemiklere yer verir.96 Necef derslerinde ise aynı konulara daha kısa, daha farklı ve hemen hemen gönülsüz bir şekilde temas eder.87 O'nun İslam birliği için açık ilgisi gelişirken, özellikle devrimin zafere ulaşmasından sonra, imam Sünni-Şii uzlaşmasının temel savunucusu olmuştur.

Şeyh Abdulkerim Hairi, 1936'da öldüğünde, din kurumunun idaresi başlangıçta onun üç yakın arkadaşının üzerine kaldı. Bunlar; Ayetullah Hvansari, Ayetullah Sadr ve Ayetullah Huccet'ti. Fakat devamlı bir eksiklik duygusu mevcuttu. Bu duygu Necef’te ikamet eden Baş Merci-i Taklid Ayetullah Ebu Hasan İsfehani'nin Kasım 1946'da ölmesiyle daha da belirgin bir hale geldi. Hairi ve İsfehani'yi takip edecek, İran'da yaşayan ve savaş sonrası İran'ında oluşan şartlar altında etkili ve kapsamlı bir liderlik yapacak bir kişi aranıyordu. Savaş sonrası İran'ında göreceli olarak açık bir siyasi sistem vardı. Bu sistem farklı siyasi ve ideolojik güçler arasında yoğun bir rekabetin olduğu ve dış güçlerin bu rekabete yoğun olarak katıldığı bir tarzda ortaya çıkıyordu.

Ayetullah Burucerdi, sonunda birleştirici bir halef olarak ortaya çıktı. İmam Humeyni kırk yaşları ortalarında Burucerdi'nin adaylığını geliştirmek için aktif bir duruma geçti ve Hamadan'a seyahat etti. Amacı şehrin kıdemli alimlerini Burucerdi'yi desteklemek için ikna etmekti.88 Burucerdi kendi memleketinde Rıza Şah'a ara sıra muhalefet ederken rejimin yanlış ve kanunsuz hareketlerine asla sessiz kalmayacağı yolunda açıklamalar yaptığı duyuluyordu.89 Baş Merci olduğu zaman, Burucerdi mevkisinin verdiği yetkiyi rejime karşı gelmek için daha tutarlı ve etkili bir şekilde kullanacaktı. Bu İmam'ın umuduydu, fakat bu umut hayal kın kliğin a uğradı. Burucerdi Hairi kadar bile siyasi olamadı. Başarılan Kum'da dini kurumların yaygınlaşması ve bu kurumların maddi olarak gelişmesiyle sınırlı kaldı.90 II. Dünya Savaşı'nı takip eden ilk yirmi yıl boyunca, bütün önemli olaylarda asıl mercinin sesi rehberlik ve yönlendirme için hemen hemen hiç yükselmedi. Bu durum Burucerdi'yi siyasi eylemciliğe yöneltmek için imam tarafından çaba harcanmamasını gerektirmiyordu. Mesela, İmam Humeyni 21 Nisan 1949'da kendi imzasını taşıyan mektubunda, Burucerdi'den hakkındaki şayiaları açıklamasını istemişti. Burucerdi hakkındaki şayialar şu temelde toplanıyordu: Burucerdi, anayasayı değiştirmek için bir kurucu meclis toplanmasını öngören hükümet planına rıza göstermişti. Burucerdi'nin cevabı biraz kırılmış bir tarzdaydı. Şah tarafından Burucerdi'ye verilen güvenceler dinle ilgili anayasa maddelerinden hiç birine dokunulmayacağı yolunda olmasına rağmen o, hükümet planları lehinde açık bir beyanatta bulunmamıştı.91 Güvenilir kaynaklara göre Burucerdi daha sonraki yıllarda çeşitli meselelerde sık sık İmam Humeyni'ye danıştı. Rejimin ajanları Burucerdi'nin zihninde O'nun bu genç meslekdaşı hakkında şüpheler uyandırmaya çalıştılarsa da, imam ve Burucerdi daima samimi kaldı. Fakat bu anlatılanlar Kum kentinin önde gelen ulema ailelerinden birinin torunu tarafından (benle yapılan görüşmede) anlatılanlarla çelişiyor. Bu kişi İmam'ın Kum'a vardıktan sonra ilk bir kaç ay zarfında Burucerdi'nin evine sık sık gittiğini, fakat Burucerdi çevresinde daha az azimli insanları tercih ettiğinden İmam'ı da gelmekten vazgeçirdiğini hatırlamaktadır.

Meselenin gerçekliği ne olursa olsun kesin olan bir şey varsa o da, Bahai karşıtı bir kampanya meşhur vaiz Felsefi tarafından başlatıldığı zaman, İmam'ın Burucerdi üzerinde baskı uygulamaya çalıştığıdır. İmam 1955 yılı yazında Tahran'ı ziyareti esnasında radyodan Burucerdi'nin kampanyaya destek verdiğini öğrendi. Kampanya ikinci dereceden bir meseleyle ilgili görünüyordu ve hükümet tarafından kullanılmaya çok açıktı, imam bu sebepten dolayı haberden rahatsızlık duydu. Daha da önemlisi, şayet Burucerdi meseleyi sonuna kadar götüremezse, mercinin prestiji ve otoritesi zarar görecekti. Buna meydan vermemek için Humeyni hemen Kum'a döndü. Burucerdi'ye düşüncesizce girişmiş olduğu işte sabır göstermesi gerektiğini belirtti. Fakat çabaları boşa çıkmıştı; Tahrana döndüğünde Burucerdi'nin kampanyadan çekildiğini öğrendi. İmam büyük bir şaşkınlık ve sinirlilikle arkadaşı merhum Dr. Mufatteh'e şunları söyledi: “Ayetullah Burucerdi'nin evinde kimin elleri işbaşında bilmiyorum, onu ziyarete gidiyorum. Onunla konuşuyorum, mücadeleyi sürdüreceğini söylüyor. Fakat ertesi gün bakıyorum fikrini tamamen değiştirmiş.”92

İmam Humeyni, Bahai karşıtı kampanyanın bir sonuç almamadan sona vereceğini önceden sezmişti. 1955 Ağustosu'nda bütün taşra valilerine Bahailer'in toplantı yerlerinin Bahailer'e. geri verilmesi emri gönderildi ve 1957'de resmi bir Bahai kaynağına göre "Savaş kazanılmıştı."93 Hem de gelecek on yıl için Bahai etkisi mümkün olan en büyük genişlemesini yapmıştı.

Şüphe yok ki, Rıza Şah'ın tahttan indirilmesiyle 1953 Ağustos darbesi arasındaki yıllarda tutarlı ve ciddi siyasi hareketlere katılan mümtaz dini şahsiyetler de vardı. İmam'ın bu şahsiyetlerden bazılarıyla ilişki kurduğunu görüyoruz. Savaş sonrası yakın dönemin başta gelen eylemci alimi Ayetullah Kaşani'nin İmam Humeyni'ye evliliğini gerçekleştirmede yardımcı olduğu söylenir. İmam Humeyni Tahran'da ikamet eden Ayetulah Sakafi'nin kızıyla evlenmiştir (1930). Keza, İmam'ın Tahran'a yapmış olduğu düzenli seyahatler esnasında sık sık Kaşani'nin evinde kaldığı anlatılır. Hatta Musaddık yanlısı göstericiler 1953 yılının 31 Temmuz gecesinde Ayetullah Kaşani'nin evine saldırdıklarında İmam da onunla birlikteydi.94

İmam Humeyni'nin eylemci Fedaiyan-ı İslam'ın kurucusu Nevvab Safavi'yle de tanışıklığı vardı. Nevvab Safavi'nin dul eşinin tanıklığına göre, Nevvab İmam'ın Kum'daki evini sık sık ziyaret ederdi. Tabii ki bu ziyaretler polisleri atlatmak için gece yarıları yapılırdı.95 Ek olarak, Fedaiyan-ı İslam'ın programıyla Keşfül Esrar’ın içeriğinde bir çok benzerlikler vardır. Bu durum ikisinin arasında bir takım danışmalar olduğunu gösterebilir.96

İmam'ın Ayetullah Kaşani ve Nevvab Safavi'yle olan ilişkilerinin ehemmiyeti fazla abartılmamalıdır. Humeyni 1941-1953 yılları arasında büyük çapta açık bir siyasi hareketten uzak durmayı uygun gördü. İmam 1944 Mayısı'nda Kur'an-ı Kerim'den bir ayetle başlayan bir bildiri yayınladı. “De ki: Size bir tek öğüt veriyorum. Allah için ikişer ikişer ve teker teker kıyam edin.” (Sebe, 46) ve bildiri peygamberlerin nasıl Allah için kıyam ettiklerini belirtiyordu. Fakat İmam Humeyni bunun aksine, çağdaş müslümanların sadece dünyevi istekleri için mücadele ettiklerini söylüyordu. Sonuçta da yabancılar onlar üzerinde egemenlik kuruyorlardı. Rıza Şah (cahil bir Mazandaranlı) ölmüş olmasına rağmen onun kurumuş beyninden çıkan fikirler hala yerine getiriliyordu. Bu durum İranlı müslümanlar bilinçlenene kadar devam edecektir.97

İmam'ın 1962'den önce genel bir sessizliği tercih edişine ilişkin bir kaç yorum ileri sürülebilir. En önemlisi İmam Humeyni'nin dini müesseseye bağlı olmasına dayanır. Yukarıda belirtildiği gibi, İmam’ın kanaatine göre, devletin ve toplumun İslami kurallara uygun olarak değişmesi ancak merci taklidin önderlik ettiği bir bütün olarak hareket eden ulemanın desteğiyle sağlanabilirdi. Fakat gördüğümüz gibi Burucerdi esas itibariyle siyasetle ilgilenmiyordu. Onun yetkisine meydan okumak sadece şahsına karşı değil, aynı zamanda merci’nin bütün fonksiyonlarına yapılmış saygısız bir hareket olacaktı. Kum'daki genel kanatta meydana gelen böyle ayrılıklar kesin bir sonuç üretmediği gibi Üstelik ulemanın çoğunluğu açıkça siyasetle ilgilenmedi ve uzun yıllar böyle kaldı. İmam Humeyni'nin 1969 yılında dini müesseselerde "sahte alimler”in varlığına dair belirttiği üzüntüsü, (yani güya dünya işlerine karşı duydukları hoşnutsuzluk yüzünden siyasi faaliyeten uzak duran ulemadan yakınması) kendisinin çok uzun zamandır şahit olduğu sıkıntıların bir ifadesiydi.

Ayrıca, 1941 ile 1953 yılları arasında faaliyet gösteren siyasi ve ideolojik gruplar oldukça heterojen bir yapıya sahiptiler; o dönemde İmam Humeyni'nin görüş ve mizacına ters düşen bir çok şeyde uzlaşmayı gerektiriyordu. Görünüşte, petrolün millileştirilmesi ve Şah'ın yetkileri üzerine odaklanan bu politik mücadelenin, sonuçta bir İslami düzenin kurulmasına sebep olacağına dair bir garanti veya en azından bir ihtimal dahi yoktu. 1906-1907 Anayasası'nın çok çeşitli partiler tarafından öne sürülen istekler doğrultusunda oluşturulduğu önemle hatırlanmalıdır ve İmam Humeyni'nin o yıllarda dahi bu anayasaya pek fazla önem vermediği muhtemeldir. İmam Humeyni Keşfül Esrar’da, 1906-1907 Anayasası'nın 2. maddesi kapsamına giren meclisi denetleyen bir müçtehidler ilkesinin uygulanmasını ileri sürdü,99 ancak bu teklif gerçekte maslahat gözetilerek yapılmıştı. Humeyni'nin 1962 yılındaki bazı demeçlerinde anayasayı kullandığı doğrudur, ancak, o bu konudaki görüşlerini Necef mektuplarında açıkça ortaya koymuştur; anayasanın içeriği Belçika, Fransız ve İngiliz yasalarından alıntılarla oluşturulmuştur. Onun bu konudaki fikri, 1941-1953 dönemindeki fikirleriyle de örtüşmektedir.100

Üstelik 20. yüzyılın ilk on yılında cereyan eden bu anayasa hareketi, bir çok ulema tarafından, başlangıçta İslami olan bir hareketin laik unsurlar tarafından bozulması, tahrip edilmesi olarak görülüyordu. İmam Humeyni diğer birçokları gibi benzer bir olayın 1950'lerde de cereyan ettiğini düşünüyordu. Kaşani, halkın, Musaddık'ı ve İran petrol endüstrisinin millileştirilmesi kampanyasını desteklemesinde oldukça etkili olmuştu.101 Musaddık daha sonra bir çok ulema tarafından, nankörlükle karşılık verdiği için, tipik bir laik olarak değerlendirildi. Hiç şüphesiz böyle bir sonuç, eğer Humeyni 31 Temmuz gecesi Kaşani'nin evinde idiyse, kaçınılmaz olurdu. Çünkü, O Musaddık'a hiç bir zaman itibar etmemiş veya onu işbirliğine layık biri olarak görmemişti. Musaddık'ın İslam Cumhuriyetinde aşamalı olarak itibardan düşürülmesi bunun göstergesidir. 1941-1953 yılları arasında, dini liderliğin durumu oldukça kötüydü. Siyasi sahne karışık ve ümitsizdi. İmam Humeyni'nin o yıllardaki en önemli etkinliği fıkıh ve usul öğretmekti. Onun bu çalışması yalnız merci olarak ortaya çıkabilmesi için gerekli olan bir şey değil, aynı zamanda Kum'da süregelen politik ve entellektüel tavırları değiştirmek ve ileride bir İslam cumhuriyetinin kurulmasında önderlik edecek olan militan ulema neslinin yetiştirilmesi için bir vesileydi.

İmam Humeyni 1946 yılında, meslektaşları ve öğrencileri arasında Kum'da kendisine en yakın olan Ayetullah Muntazari ve Ayetullah Mutahhari'nin ısrarları sonucunda hariç seviyesinde fıkıh ve usul dersleri vermeye başladı. Seçilen ilk metin, Ahund Kurasani'nin Kifayet-ül Usul adlı eserinin ikinci cildinden alman, akli ispatlardan oluşuyordu.102 Ayetullah Beheşti'ye göre, sayılan otuzdan fazla olmayan az bir Öğrenci nüfusu derslere iştirak ediyordu.103 Kademeli olarak bu öğrenim halkası genişledi, İmam Humeyni'nin 1951 yılında usul üzerine olan ikinci dersi başladığında bu sayı 300'dü.104 Aynı ders üçüncü kez verildiğinde bu sayı, ileride merciiyet makamına gelecek olan Ayetullah Burucerdi'nin sınıfından sonra Rum'daki en kalabalık sınıftı, beş yüze ulaşmıştı.105 Burucerdi'nin ölümünden sonra, bu sınıf, Humeyni'nin Kasım 1964'de sürgününe kadar en geniş sınıf olmaya devam etti. 1964 döneminde, onun sınıfına devam edenlerin sayısının 1200'e ulaştığı tahmin edilir ki bu sayı yakın tarihteki Şii dini kurumlarında benzeri görülmemiş bir sayıydı.106

Benzeri görülmemiş olan yalnızca sınıfının hacmi, genişliği değildi. İmam Humeyni henüz Şeyh Abdulkerim Hairi'nin öğrencisiyken, sınıf arkadaşı Ayetullah Amuli'ye dini kurumlarda öğrencilere serbest düşünmeyi ve öğrendiklerini sosyal hayata tatbik etmeyi basitleştirecek radikal reform düşüncelerinden bahsetmişti.107 Kendi öğretim faaliyetleri, bu reformlara giden yolda önemli bir basamaktı. Geleneğe uygun olarak, onun fıkıh ve usul sınıf Şeyh Murtaza Ensari'nin Mekasib ve Kifayet-ül Usul'ü, yakın arkadaşlarından Aka Ziyaüddin Iraki'nin ve Mirza Hüseyin Naini'nin ve kendi öğretmeni Hairi'nin yazıları üzerinde ayrıntılı olarak duruyordu. Fakat onun tutumu, bu otoriteleri kayışız şartsız bir kabul değildi: O, Kum'da genel kabul gören Naini'nin usul teorisini oluşturan kabullenmeleri eleştiriyordu.108 O, öğrencilerini de aynı eleştirel tavırları göstermeleri için teşvik ediyordu; Muntazari'nin İmam Humeyni'nin öğretim halkasında sık sık meydana gelen bu tür tartışmalara etkin olarak katılan biri olduğu söylenir.109

Onun öğretiminin üstün olan yönleri, konunun takdiminin açık, düzgün ve basit oluşu, teknik terimlerin kullanımından, gerektiği yer hariç sakınılması ve en önemlisi fıkıh ve usulün ilgi alanına giren teknik konuların İslam'ın diğer boyutlarına -ahlaki, ilmi, felsefi, siyasi ve sosyal- ustaca bağlanmasıydı.110 Fıkıh ve usul çıkış noktasıydı, ancak öğrencileri onun sınıfında İslam'ın bir bütün olarak sergilenmesini tecrübe ediyorlardı.

Bilindiği gibi medrese sisteminin temelini teşkil eden pedagojik normlar, her zaman için öğrenciye kuru bilgi verilmesinin dışında bir çok şeyi daha gerektirmiştir. Dünyanın bütüncül bir değerlendirilmesi, düşünce ve davranışlarımız için sahih kriterlerin geliştirilmesi ve aktarılması medreselerin daimi bir fonksiyonu olagelmiştir. Fakat nadir olarak bir medrese öğretmeni, İmam Humeyni'nin fıkıh ve usul sınıfındaki öğrencileri ve onlar aracılığıyla çevre üzerinde bu derece belirleyici bir etkiye sahip olmayı başarabilmiştir. Mutahhari ve Muntazari'nin yanında, İslam devriminin ve İslami Cumhuriyetin yönetiminde önde gelen kalabalık bir grup, İmam Humeyni'nin bu öğretim halkasında, İslam'ın devrimci gücünü fark etmişti. Bunlardan biri olan Ayetullah Bahoner bana şöyle demişti: “İmam bize öyle bir manevi asalet, sorumluluk, teslimiyet duygusu, entellektüel ve manevi zenginlik aşılamıştı ki, Ramazan boyunca vaaz etmek için Kum'dan ayrıldığımızda onun sesi kulaklarımızda günler boyunca yankılanırdı.”111

İmam Humeyni, bir çok kişiye Ayetullah Burucerdi'nin 1961'de ölümünden sonra onun merci makamını doldurabilecek kişi olarak görünüyordu. Fakat o, daha en başında, onun adaylığım güçlendirmek için çaba gösterenlerin şevkini kırdı. Bir gazete muhabiri İmam Humeyni'den, Burucerdi'nin muhtemel halefleri hakkında yazılacak olan bir makalede kullanılmak üzere, fotoğrafım ve biyografisini istediğinde o bunu reddetmişti.112

Merci konumunda bulunabilmenin usuldeki yolu genelde fıkıh ve dini pratikler için bir el kitabı mahiyetindeki risale-i ameliye üzerine çalışmaların yayınlanmasıydı. Humeyni, ilk başta yakın dostlarının kendisine ait olan fıkıh üzerine yazdıklarını yayınlamasına izin vermedi, ancak daha sonra, onlar bunun kendisi için yerine getirilmesi gereken dini bir görev olduğu hususunda ikna edince biraz yumuşadı. Böylece, masrafları kendileri karşılayarak, ilk olarak Ayetullah İsfehani'nin Vesilet-un Necet'ine ilave mahiyetindeki seçme fetvalarını, daha sonra Humeyni'nin, Seyyid Muhammed Kazım Yezdi'nin Urvet-ül Vuska tefsirini ve son olarak da onun kendi risale-i ameliyesi olan Tenzih-ül Mesailisini yayınladılar.113

Merciyet olabilmenin geleneksel yolu böylece tamamlanmıştı ve bir çok insan İmam Humeyni'yi merci olarak takip etmeye başlamıştı. Ancak İmam Humeyni'nin liderliği geleneği aşıyordu ve Şah rejimine karşı yapılan uyarı protestosu, onun gerçek nitelikte milli ve dini bir lider rolünün başladığına işaret ediyordu. Bu yerel ve eyalet meclislerine seçimi kapsayan yeni yasaların kaldırılmasına ilişkin 1962 sonbaharında düzenlenen bir kampanyaydı.114 Bu olay kendi başına önemsiz bir olaydı, ancak bu Pehlevi hanedanına karşı yapılan hareketlerin çıkış noktasıydı, ki bu hareketler çok iyi düşünülmüş bir seri aşamadan sonra, Şubat 1979'da zafere ulaşacaktı. Hüccet-ül İslam Haşimi Rafsancani'nin de bana söylediği gibi, 1962 sonbaharında yalnız, Burucerdi'nin ölümüyle açılan boşluğun kapandığı görülmekle kalmamış, aynı zamanda daha anlaşılır, sağlam ve etkili bir liderliğin meydana geldiği de fark edilmişti.115

1962'den beri vuku bulan her şey -1963 Haziran ayaklanması, sürgün ve sebat dolu yıllar, monarşinin yıkılmasına öncülük edecek olan mücadele ve fedakarlık dolu 13 ay, İslam Cumhuriyetinin çalkantılı ilk altı yılı- için İmam Humeyni'nin yaşamının ilk altmış yılı, bilinçli veya bilinçsiz bir hazırlanma süreci olarak görülebilir. Onun dünya görüşünün farklı unsurları yerlerine oturmuştu, olgunlaşarak liderlik-imamet (genel ve özel anlamıyla) sorumluluğunu üzerine almaya hazır hale gelmişti. Dini kurumlardaki çağdaşlarından farklı olarak, o imamete, çağın baskın laikleştirme eğilimlerine açıkça karşı olan sosyo-politik bir rol veriyor, gençliğinde kendisine hayat veren coşkun ve anlaşılır bir İslam görüşünü önce meslektaşlarına ve öğrencilerine daha sonra da halkına aktarıyordu. İran örneğinin, yakınçağ İslam tarihinde bir benzeri yoktur ve başka yerlerde tekrarlanması imkansız, yalnızca kendisine has bir takım özellikleri vardır (en önemlisi, ulemanın, halkın kendilerine itaat etmelerinden doğan bir güce sahip olması ve laik güçlere karşı var olan geleneksel düşmanlık). Diğer yandan, bu devrim, İslam tarihinin en yaygın temalarına -mutlak bir ahlaki ve sosyo-politik liderin ortaya çıkmasından ve halkın büyük bir istekle ona itaat etmesinden doğan tecdid hareketlerine- bir örnek olarak görülebilir. Bu hareketlerin sayısı, müslümanların 18 ve 19. yüzyılda emperyalist saldırılara uğramasıyla artmıştı ve Senagal'den Endonezya'ya kadar da bu saldırgan Avrupalı güçlere verilen cevap, sufi şeyhler tarafından idare edilen cihad hareketleri olmuştu. Bu ilk cihad hareketlerini İran İslam Devrimi'nden ayıran siyasi durum ve ideolojik bilinçteki büyük farklılıklara rağmen, her ikisinde de temel olan ortak bir unsur vardır: Siyasi mücadele boyunca biatin, geleneğin İslami yapılanmasını en özgün ve saf yönüyle temsil eden bir lidere verilmesi. Geniş İslam tarihi perspektifinden bakıldığında, İmam Humeyni yalnızca kendisinin örnek olarak gösterdiği militan Şii ulemanın değil, fakat aynı zamanda Hindistanlı Seyyid İsmail Şehid, Cezayirli Emir Abdulkadir ve Dağıstanlı Şeyh Şamil gibi şahsiyetlerin de varisi olarak görülebilir. Şahlık rejiminin yıkımına yol açan İslam Devrimi'nin ilk evresi bir kitlesel siyasi parti, gerilla ordusu veya modern dünyanın aşinası olduğu başka bir siyasi kurum yapısı olmaksızın başarıldı. Bu evrenin kesin başarısı İran halkının, bütün bir İslam geleneğinin ahlaki otoritesi olarak gördükleri bir şahsiyete bağlılık ve itaatleriydi.

İmam Humeyni'nin sürekli çağrısı hiç bir şeklide İran'la ya da Orta Doğu'daki Şiilerle sınırlı değildi. Afrika'nın ve Asya'nın her yerinden bir çok müslüman onun İslami dayanışma çağrısına büyük bir şevk ve sıcaklıkla cevap verdi; posterleri Mombasa'dan Manila'ya kadar müslüman şehirlerin duvarlarında görülüyordu. İmam'ın bütün genişliğiyle İslam ümmeti üzerinde gördüğü rağbetin yaygınlığı ve müslümanların yaşadığı topraklardaki mevcut siyasal ve toplumsal yapıların bir çoğunun yapaylığı ve zayıflığının ışığında, İran İslam İnkılabı'nın yalıtılmış ve istisnai bir vak'a olarak kalacağı tahmini çok cüretkar olurdu. Bu noktada İmam Humeyni'nin rehber olarak kişiliğinin oluşumu, İran tarihinden çok daha fazla değinilmesi gereken bir konu olarak görülebilir.

Çev.: Murat Yörükoğulları - Ersin Acar - Bülent Sayan

 

Dipnotlar:

1- Bu ifade İslam Cumhuriyeti'nin Humeyni rejimi olarak basit bir şeklide adlandırılmasının haklı çıkarılması olarak anlaşılmamalıdır. Bu tür bir tanımlama, yeni düzenin derin köklerini görmezlikten gelir ve diğer şeylerle birlikte, yeni anayasanın, İmam Humeyni'nin görüşüne göre, Velayet-i Fakih doktrinin hakkını gözetmediğini dikkate almaz. Bkz.: İmam'ın yazara 29 Aralık 1979 yılındaki bir görüşmede söyledikleri; Hamid Algar tarafından derlenen ve çevrilen İmam Humeyni hakkındaki, İslam and Revolution adlı kitapta yer almaktadır (Berkeley: Mizan Press, 1981), s. 342.

2- Her ne kadar bu hususta söylentiler olsa dahi, Humeyni'ye imam unvanı verilmesinin hiç bir şekilde onun gaiblikten çıkan 12. İmam olduğuna inanıldığı anlamı taşımadığının veya ona 12. İmam'ı tanımlayan ismet sıfatının atfedildiği anlamına gelmediği bilinmelidir. Bu unvan ona ilk defa 1964 ve 1969 yıllarında Ni'mat Mirzazada tarafından şiirlerde verilmiştir, ama bu ona başka yüzlerce kişinin de aynı unvana sahip olması dolayısıyla açıkça yetersiz olan Ayetullah unvanının yerine geçmesi veya ek olması için bazı unvanlar verilmesi ihtiyacı hissedildiği 1977 yılına kadar genel kabul görmedi, imam sıfatı, -teknik veya hususî manasıyla, orijinal ve genel manasıyla değil- kabul görmüştü. Bkz.: Hamid Algar, İran ve Inqılab-i İslam (Tahran, 1360/1981), s. 215-216.

3- Gazetteer of the Province of Qudh, (Allahabad, 1877), c. 2, s. 112.

4- Bkz.: "Humeyni Spiril Pervades Pamily's Ancestral Home", 8 Şubat 1979, Kayhan International. S. A. A. Rizvi'ye göre, Kinturi ailesi daha 14. yüzyılın başlarında Nisapur'dan Hindistan'a ulaştılar: A Socio-Intellectual History of the Ithna Anhari Shi'is in India, (Canberra, 1986), c. 2, s. 164.

5- Mir Hamid Hüseyin'le ilgili olarak, bkz.: Muhsin Emin, Ayan el-Şi'a, c. 18 (Beyrut, 1893/1973), s. 110-112 ve Abaqafla ilgili olarak,' bkz.: Muhammed Rıza Hakimi, "Çahar Sad Kitab der Şinaht-ı Şia", Hakimi'nin derlediği Yadnameyi Allama Amini'nin içinde (Tahran, 1352/1973), s. 552-554. İmam Humeyni kitabı 1930'larm başlarında Kum'da okuttu. Bkz.: Ayetullah Sadıki ile Peyam-i Ingılab, 52'deki görüşme, (İsfand 1356/Şubat 1982) ve Humeyni, söz konusu eseri, ilk kitabı Keşfül Esrar'da (Tahran, tarihsiz, özellikle s. 141 ve 157) Hık sık tekrarlamış ve övücü referanslarda bulunmuştur.

6- S. H. R., Barrasi ve Tahlili ez Nihzal-i İmam Humeyni (Necef, tarihsiz), s. 20.

7- Muhsin Emin, A'yan el-Şi'a (Beyrut, 1380/1960,-c 9, s. 211) adlı kitabında büyük, büyük, büyükbabası Zeynelabidin el-Musavi olan isimli bir zata, Seyyid Ahmed'e değinir. Kintur seyyidlerinin atası tarafından taşınan bir isimdir, bu yüzden sözkonusu edilen Seyyid Ahmed (bu kişi 1886'da, Farsça Mümin el-Varisin adlı bir kitap tamamlamıştır) İmam Humeyni'nin büyükbabası olabilir.

8- Avad Sultanlığının son yıllarının genel bir izahatı için, bkz.: Abdul Halim Sharar, Lucknow: The Last Phase of an Oriental Culture, çev.: E. S. Harcourt ve F. Hussain (Londra: Elek, 1975, s. 50-75). İmam'ın oğlu Hüccetül İslam Seyyid Ahmed Humeyni büyük, büyükbabasının İran'da yerleşme kararının bir nedeninin, Avad Sultanlığı'nın hakimleriyle olan gergin ilişkilerinin olduğunu ileri sürmektedir. (Görüşme, Camaran, 12 Eylül 1982).

9- S. H. R., Barraai ve Tahlili, s. 23.

10- Merhum Ayetullah Seyyid Muhammed Hüseyin Beheşti ile görüşme, Tahran, 28 Aralık 1979. Beheşti'nin eşi, Mir Muhammed Taki Müderrisi'nin büyük kızıdır.

11- Humeyni, İslam and Revolutian, s. 124, 234 ve ayrıca Şirazi'ye değindiği diğer pek çok konuşmasında olduğu gibi. Şirazi ile olan çalışmalarına ek olarak, Seyyid Mustafa, Necef’in bütün önde gelen alimlerinden icazet almış olduğu söylenir. Bkz.: Ali Rabbani Halhali, Şudadeyi Ruhaniyet-i Şi'a der Yek Sad-salayi Ahir(Kum, 1403/1983, s. 112).

12- Şudade-yi Ruhaniyet, s. 110-111 ve Heinz Nussbaumer, Humeyni: Revolutionar in Allahs Namen, (Münih: W. Heyne, 1979, s. 20-23). Seyyid Mustafa'nın katlinin renkli ve farklı bir hikayesi bana Seyyid Ahmed Humeyni (Görüşme, 12 Eylül 1982) tarafından aktarılmıştı. Buna göre, Seyyid Mustafa, Humeyni'nin Şeriat Hakimi yetkisiyle, Ramazan orucunu halkın gözü ününde ihlal eden birisini idam ettirmişti. Ölen adamın yakınları intikam almak için plan yaptılar, Seyyid Mustafa'nın öldürülmesi için O'nun Arak'a yapacağı seyahat zamanını uygun buldular. Seyyid Mustafa'nın kızkardeşi Sahiba, katilin yakalanması için bir grup oluşturdu ve katilin idam edilmesi için onu Humeyn'e geri getirdi. Güçlü iradeli bir kadın olarak, İdama başkanlık etti, ama önce kendi kızının suçlunun bağışlanması için yakarışlarını dinlemek zorunda kaldı. Kızı, dayısının katiline aşık olmuştu ve Humeyn'de herkesin bildiği gibi Sahiba'nın kızının uzun ve acılı matemi kurban için değil, katilin kendisi içindi.

13- 11 Mart 1979'da İran halkına seslenirken. Rahnamuda-yi İmam'daki metin (Tahran, 1359/1981).

14- S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 23. Seyyid Mustafa'nın üç kızı daha vardı, Mevlüde, Ağazande ve Fatma. Bütün çocuklar aynı eştendi. Bkz.: Halhali, Şudade-yi Ruhaniyet, s. 22.

15- Anon'dan aktarılan anonim şiir için bkz.: Biyografiyi Pişva, (tarihsiz, yayıncısı yok, s. 22).

16- Sahiba çok güçlü ve cesur bir kadın olarak görünmektedir; Örneğin, erkek kardeşinin katilinin idamına başkanlık etmesinin yanında (bkz.: 12 nolu dipnot), bir keresinde kendisini; birbirlerine ateş açan, kan davası güden iki ailenin arasına atmıştı ve aralarında bir uzlaşma sağlamıştı: Seyyid Ahmed Humeyni ile görüşme (12 Eylül 1982).

17- S. H. R,, Barrasi ve Tahlili, s. 25. İmam'ın hayatının sonlarına doğru geliştirdiği kusursuz ve düzenli alışkanlıklar açıkça çocukluk döneminin ilk yıllarında muazzam enerjisinin aşikar olmasına rağmen, mevcut değildi. Aile kaynaklarına göre, İmam, bütün gün Humeyn'in meydanlarında ve hendeklerinde dinç bir şeklide oynar, akşamın geç vakitlerinde eve elbiseleri kirlenmiş ve yırtılmış bir vaziyette gelirdi: Seyyid Ahmed Humeyni'yle görüşme (18 Eylül 1982).

18- Seyyid Murtaza'yla mülakat, şimdi Ayetullah Pasandida olarak bilinir. Kum, 17 Ekim 1979.

19- Konuşmanın metni Cumhuriye İslamın 16 Day 1359/6 Ocak 1981 tarihli nüshasındadır.

20- S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 26. Humeyni'nin dini eğitim kurumlan için duyduğu derin saygı, O'nun Şeyh Abdulkerim Hairi ile olan ilk ilişkisinde harekete geçmekten alı koymamıştı. Oğluna hatıralarını anlatırken, bir gün Arak’ta Suyuti'nin Arap grameri metnini, Arapça öğrenmeye yeni başlayan öğrencilerle birlikte çalıştığını söylemişti. Hairi de aynı yerde, bir grup ileri seviyedeki öğrenciye fıkıh dersi öğretiyormuş ve Hairi'nin sınıfının yaptığı gürültülü genç Humeyni'nin ve arkadaşlarının konsantrasyonunu bozu yormuş. Bu yüzden, Humeyni Hairi'ye dönerek, kibarca, ama sebatlı bir şekilde daha yumuşak konuşup konuşamayacağını sorar. Seyyid Ahmed Humeyni'yle görüşme, 12 Ekim 1982.

21- İmam'ın bildiğim kadarıyla hiç bir zaman Seyyid Cemaleddin Esadabadi'ye değinmeyişi özellikle dikkat çekicidir. Zira Esadabadi çağdaş dönemin İslami hareketler tarihinde mitik ölçülerde geniş yer tutar.

22- Hairi'nin hayatı ve başarılarıyla ilgili olarak, bkz.: Muhammed Mehdi Müsavi el-İsfehani, Aksak el-Vadi'a (Necef, 1388/1968), s. 268-269 ve Muhammed Şerif Razi, Anar el-Huccet (kum, 1332/1953), c. 1, s. 15-72.

23- S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 26-27.

24- A. g. e, s, 26-27. Yezdi'nin kısa bir biyografisi için bkz.: Manuçihr Saduki Süha, Tarih-i Makarnayı Mulaahhirin-i Sadrü'l-Mutaallihin (Tahran, 1359/1980), s. 67.

25- Mirza Ağa ve Cevad Ağa'yla ilgili olarak bkz.: Asar el-Huccet, c. 2, s. 183; Süha, Tarih, s. 67, 133-134; ve Seyyid Ahmed Fihri'nin Mirza Ağa Cevad Maliki Tebrizi’nin Risale-yi Uqaullah (Tahran, 1360/1981) adlı kitabına yazdığı önsöze bakınız. Seyyid Ebul Hasan için, Razi'ye bkz.: Şerh-i Dua-yi Seher (Tahran, 1359/1981), s. iv; ve Hasan Hasanzade'nin Seyyid Ebul Hasan'a önsözü, Rafii Qazvini, İttihad-i Akil be Makul (Tahran, 1361/1982, s. 1-3).

26- Şahabadi için bkz.: Süha, Tarih, s. 68 ve Muhammed Ali Müderris, Rayhanat el-Adab (Tebriz, tarihsiz), c. 3, s. 167-168.

27- Bkz.: Seyyid Ahmed Fihri, (der.), Misbah el-Hidaye ila'l-Hilifa ve'l-Vilaya (Tahran, 1360/1982), s. 53.

28- İmam'ın, oğlu Seyyid Ahmed Humeyni'ye aktardığı hatıralarına bakınız. M. Vucdani, Sergüzeşta-yi Vizha ez Zindegi-yi İmam (Tahran, 1362/1983) içinde, c. 1, s. 144-145.

29- 1980 kışında Fatiha Suresi üzerine verilen son beş konferanstaki sözler. Bkz.: Humeyni, İslam and Revolution çevirisi, s. 424.

30- S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 38.

31- Ayetullah Muntazeri'yle görüşme, 12 Aralık 1979. Muhammed Vaiz Horasani, Seyri dar Zindegi-yi İlmi ve lnqılabi-yi Ustad-i Şehid Murtaza Mutahhari; Abdulkerim Suruş, (der.), Yadname-yi İhtad-i Şehid Murtaza adlı kitap içinde (Tahran, 1360/1981).

32- İmam'ın kendisinin hatırladığı kadarıyla yazmalarının ilk bolümü Ra's el-Calut [Golyat'ın Başı] olarak bilinen hadis üzerine bir izahattı, ama Seyyid Ahmed Humeyni bunun muhtemel olamayacağını düşünüyordu. Vucdani'nin kitabındaki sözlere bakınız: Sergüzeştçi, c. 1, s. 43.

33- Bu çalışma ilk olarak devrimden sonra, bir önsözle birlikte yayınlandı. Farsça çeviri ve dipnotları Seyyid Ahmed Fihri tarafından (Tahran, 1359/1980) yapıldı. Arapçası ayrı olarak Beyrut'ta 1402/1982'dc yayınlandı.

34- Bu çalışmanın üç ayrı neşri bulunmaktadır. Bir tanesi Seyyid Ahmed Fihri tarafından hazırlanan, Arapça metin ve Kuran ayetlerinin sadece Farsça çevirisinin yer aldığı kitap. Bu ayrı bir kitap olarak Tahran'da 1360/1980'de yayınlandı. Öteki iki baskı sadece bütün çalışmanın Farsça çevirisinden oluşmaktadır. Bir tanesi İmam Humeyni'nin Yadname-yi Ustad-i Şehid Murtaza Mutahhari'ye katkısı olarak c. 1, s. 31-100 ve öteki de Kum'da (tarih yok) ayrı bir kitap olarak görünmektedir. Son iki kitabın her ikisi de Miraç es-Salihin ve Salat el-Arifin adını taşımaktadır.

35- Fihri'nin Sırr el-Salat baskısına yazdığı önsöz, s. IX.

36- Adab el-Salat ayrı bir metin olarak yayınlanmadan kalmıştır. Onun bazı bölümleri buna rağmen, Seyyid Ahmed Fihri tarafından Pervez der Melekut adlı çalışmasına dahil edilmiştir. Bu çalışmanın ilk cildi devrimden önce yayınlanmıştı. Bu yüzden İmam Humeyni'den yapılan alıntılar daha çok [Ustad-i Ilahi-yi ma] "Teosofi Üstadınız" ifadeleri olarak geçmektedir, ikinci cildi devrimden sonra çıktı ve burada Humeyni tam ismiyle geçmektedir.

37- Misbah el-Hidaye'nin yayınlanması devrim sonrasına kadar mümkün olamamıştı. Yine Seyyid Ahmed Fihri'nin çabalan sonucunda yayınlandı. (Farsça çeviriyle birlikte Arapça metin, Tahran 1360/1981). Onun derlenmesinden daha sonraları, buna rağmen, müsvedde olarak elden ele dolaştı ve Kum'daki Humeyni'nin büyüklerinin bir çoğu müsveddeleri üzerlerine şerh yazılması için yeterli derecede iyi olduğunu düşünüyorlardı. Bkz,: S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 56-57.

38- Kitabın kendi çıkardığı baskısına Fihri'nin önsöz şeklinde yazdığı değerli özete bakabilirsiniz.

39- Şerh-i Dua-yi Seher'a giriş, s. VIII

40- Yazılarının listesi için bkz.: S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 52-53 ve Anon, Biyografi-yi Pişva, s. 55-61. Ayetullah Muntazeri'ye göre (Görüşme, Tahran, 12 Aralık 1979). İmam Humeyni'nin ilk çalışmalarının bir çoğu, SAVAK 1964'le kütüphanesini yağmaladığı zaman kayboldu.

41- İmam Humeyni'de müşahade edilen bu normatif mükemmelliğe atfen merhum Ayetullah Mutahhari O'nun için "Ali b. Ebu Talib'in gerçek bir hayaliydi" demişti. Yine, bazen İran basınının O'nun için kullandığı peygambarene liderlik ifadesi de bu mükemmellik çerçevesinde anlaşılmalıdır.

42- Fihri, Şerh-i Dua-yi Seher a giriş, s. IX.

43- Muhammce Rıza Hakimi, Tefsiri Aftab (Tahran, 1357/1979), s. 152.

44- Kanunlar ve uygulamaları "Peygamber'den gözlemleyebildiğimiz bir yol veya araçtan başka bir şey değildir... Nihai hedefimiz, bu dünyanın arkasında yatan dünyadır." Humeyni, İslam and Revolution, s. 400.

45- Suretü'l Fatihada üçüncü konferans. Çevirisi Humeyni'nin İslam and Revolution içerisinde, s. 331.

46- Kum halkına hitap, 22 Aralık 1979.

47- Liqaullah, Mirza Ağa Cevad Maliki Tebrizi tarafından aynı adlı ilmi esere ek olarak yayınlandı. Derleyen: Seyyid Ahmed Fihri, (Tahran, 1360/1981), s. 253-260.

48- İlk konferans 22 Aralık 1979'da ve beşincisi de 19 Ocak 1980'de verildi. Tamamlanmış çevirisi için bkz.: Humeyni, İslam and Revolution, s. 365-425.

49- Şerh-i Dua-yi Sehere giriş. Merhum Ayetullah Mutahhari, derslerden "fikri ve ruhi kişiliğimin iyi yanlarının mimarı" şeklinde söz eder. Bkz.: O'nun Hal-i Girayiş ha Maddigari, 8. baskı, (Kum, 1978), s. 9.

50- S. H. R-, Barrasi ve. Tahlili, s. 39-40; Anon, Biyugrafi-yi, s, 35.

51- S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 41.

52- İmam Humeyni'nin ahlaka verdiği önemi gösteren bir başka işaret de, ilk çalışmalarında seçtiği 40 hadisten 33'ünün ahlaki meselelerle ilgili olmasıydı. Erbain ya Çihil Hadis, (İngilizce tercümesi El-Tevkid'di 2. cildinin 3'üncü sayısında yayınlandı (Recep-Ramazan 1405/Nisan-Haziran 1985).

53- Necef'te 1973'te.

54- Bkz.: Razi, Anar d-Huccet, c. 2, s. 45. Münacat-ı Şabanın tamamlanmış metni için bkz.: Şeyh Abbas Kummi, Ma fatih el-Cinan (Tahran, tarihsiz), s. 213-217.

55- Cihad-ı Ekberya Mubaraza ha Nefs, s. 59.

56- 5. konferansta. Bkz.: İslam and Revolution, s. 420.

57- Kum'da görüşme, 29 Aralık 1979. Metin için bkz: Humeyni, İslam and Revolution, s. 333-334.

58- Hüseyin Mekki, Tarihi Bist-sala-yi İran (Tahran, 1325/1946), c. 3, s. 15.

59- Bkz.: Razi, Asar el-Hüccet, c. 1, s. 51.

60- İmam Humeyni ile 1928 yılında Kum'u ziyaret eden başörtüsüz kadınları toplumun önünde azarlayan, Rıza Şah yönetimi boyunca Kumun en militan alimi olan Ayetullah Muhammed Taki Bafki (öl. 1946) arasındaki ilişkiye dair bir kayda rastlanmaması dikkat çekicidir. Bkz.: Ali Davani, Nehzat-i Ruhaniyim i han (Kum, 1360/1981), c. 2, s. 156-157.

61- Bkz.: Yahya Devletabadi, Tarih-i Muasır ya Hayati Yahya (Tahran, 1331/1952), c. 4, s. 294-297 ve Davani, Nehzat, c. 2, s. 157-158.

62- Metin için bkz.: Şadidi Digar ez Ruhaniyal (Necef, tarihsiz), s. 41.

63- Ahmed Mahrad, İran ünler der Herrshaft Reza Schahs (Frankfurt, 1977), s. 98; Davani, Nehzat, c. 2, s. 156.

64- Kasım 1977'de yapılan konuşma. Metin için bkz.: Şadidi Digar ez Ruhaniyat, s. 42.

65- A. g. e., Gevhar Şad'daki olayların tam dökümü için bkz.: Sina Vahid, Qıyam-i Gevhar Şad (Tahran, 1361/1982).

66- Bkz.: Sahifa-yi Nur (İmam Humeyni'nin konuşmalarının ve deklarasyonlarının bir derlemesi), (Tahran, 1361/1982), c. 1, s. 46, 168, 247, 269.

67- Müderris'le ilgili olarak bkz.: Hüseyin Mekki, Müderris: Qahraman-i Azadi, 2 cilt (Tahran, 1358/1979) ve Nadali Hamadani, Müderris: Si Sal Şehadet (Tahran, 1360/1981).

68- Kasım 1977'de yapılan konuşma. Metni için bkz.: Şadidi Digar ez Ruhaniyat, s. 43,

69- A. g.e.

70- 27 Ekim 1964'tc yapılan konuşma. Çevirisi için bkz.: Humeyni, İslam and Revolution, s. 187.

71- İsfehan Üniversitesi’nin bir fakültesine hitaben 5 Kasım 1979. Çevirisi, Selected Messages and Speechus of imam Khomeini'dedir (Tahran 1989), s. 56.

72- S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 102-103.

73- A. g. e., s. 55-59. Sözkonusu şiir, Razi tarafından, Asar el-Huccet'de (c. 2, s. 191-196) daha önceden basılmıştı. Burada yazarın adından bahsedilmemesi için ısrar ettiği belirtilmektedir.

74- Seyyid Ahmed Humeyni'nin, Vucdani'nin kitabındaki sözlerine bakınız.: Sergüzeşta, c. 1, s. 144-145.

75- Keşfül Esrar, (Tahran, tarihsiz), s. 73, 133.

76- A. g. e., s. 57-64.

77- A. g. e., s. 2.

78- Bkz.: Örneğin, Hordad ayaklanmasını yıldönümünde, 5 Haziran 1979'da yapılan konuşma. Tercümesi için bkz.: Humeyni, İslam and Revotulion, s. 270-274.

79- Keşfül Esrar, s. 221.

80- A. g.e., s. 222.

81- A. g. e., s. 186.

82- A. g.e., s. 185.

83- A. g. e., s. 186.

84- A. g. e., s. 185.

85- A. g.e., s. 187-188.

86- A. g.e., s. 110-119.

87- Bkz.: İmam Humeyni, Hükümet-i İslami (Necef, 1391/1971), s. 56. İngilizce çevirisi için bkz.: Humeyni, Ulam and Revolution, s. 57.

88- Ayetullah Saduki ile görüşme, Peyam-i Inkdab 52 (Isfand 1360/Şubat 1982).

89- S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 98.

90- Bkz.: Ayetullah Murtaza Mutahhari, "Mazaya ve Hadamat-i Merhum Ayetullah Burucerdi", Bahsi dar bara-yi Marce'iyat Vp. Ruhaniyat, 2. baskı, (Tahran, tarihsiz), s. 233-249.

91- Mektup metinleri ve Burucerdi'nin cevabı için bkz.: Mecmua-i ez Mektu-bat, Suhanraniha, Peyamha ve Fatavi-yi İmam Humeyni (Tahran 1360/1981), s. 7-8.

92- Bir görüşmede (Tahran, 16 Aralık 1979), Dr. Mufatteh ifade etti.

93- The Baha'i World, 1954-1963 (Hayfa, 1970), s. 295-296.

94- Richard Yann, "Ayatullah Kashani -ein Wegbereiter der İslamischen Republik?" Religion und Politik im İran: jahrbuch zur Geschishte und Gesellshaft des Millleren Orienls (Frankfurt, 1981), s. 301. Diğer bir bilgiye göre ise, İmam Humeyni ile görüşen Ayotullah Lavasani idi (S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 31).

95- Nevvab Safevi'nin dul eşi ile görüşme, Surus 130, 26 Day 1360/16 Ocak 1982), s. 35.

96- İmam Humeyni'nin Keşfül Esrar'daki monarşi yorumu ile Fedaiyan-i İslam'ın 1944'te yayınladığı programı Rahnama-yi Hakaik'teki monarşi bölümü arasında bir çok benzerlik vardır.

97- Metin için bkz.: Sahifa-yi Nur, c. 1, s. 3-7.

98- Humeyni, Hükümeti İslami, s. 196-199; çevirisi için bkz.: Humeyni, İslam and Revolution.

99- Humeyni, Keşfül Esrar, s. 222.

100- Humeyni, Hükümet-i İslami, s. 11-13; [Türkçe çevirisi için bkz.: "İslam Fıkhında Devlet", Düşünce Yayınları, İstanbul-1980], İngilizce çevirisi için bkz.: Humeyni, İslam and. Revotulion, s. 30-31.

101- Bkz.: Muhammed Hasan Fagfoory, "Tho Role of the Ulama in Twentielh Century İran wilh Particular Reference to Ayatullah Haj Sayyid Abul-Qasim Kashani", Wisconsin Üniversitesinde yapılmış bir doktora tezi, 1978, s. 220.

102- Horasanı, "Sayr der Zindegi", s. 329.

103- Ayetullah Beheşti ile görüşme, Tahran, 28 Aralık 1979. Humeyni'nin sınıflarının sürekli olarak büyümesi 1949'da Şah'a yönelik bir suikast girişiminin ardından kesildi. Humeyni'nin Feyziye Medresesi'nde ders vermesini engellemesi için Hükümetin Burucerdi'yi ikna ettiği söylenir. Humeyni Önce sınıfını Kum'un Yakşal semtindeki evinin yakınında bulunan Solması Camii'ne, daha sonra da Türbenin yakınındaki Mahmudi Camii'ne taşımaya zorlandı. Bkz.: Dilip Hiro, İran under the Ayatollahs (Londra, 1985), s. 51, Ayetullah Pasandida ile yapılan görüşmeden alıntı.

104- Horasani, "Sayr der Zindegi", s. 331. ikinci kursta sunulan materyaller Şeyh Cafer Subhani tarafından kaydedilmiş ve Takrir el-Usul adı ile basılmıştı.

105- Dikkate değer olan bir husus, Burucerdi ile çatışma görüntüsü vermekten kaçınmak ve O'nun üstadlığına saygı göstermek için İmam Humeyni'nin; bütün sınıfının, Burucerdi'nin derslerinde bulunmalarını sağlamasıydı. Bkz.: Horasanı, "Sayr der Zindegi", s. 42.

106- S. H. R., Barrasi ve Tahlili, s. 42.

107- Ayetullah Amuli ile görüşme, Kum, 16 Aralık 1979.

108- Horasani, "Sayr der Zindegi", s. 330.

109- A. g. e., s. 331.

110- A. g. e, s. 330.

111- Hüccetül İslam Muhammed Cevad Bahoner ile görüşme, Tahran, 15 Aralık 1979.

112- Ayetullah Pasandida ile görüşme, Kum, 17 Aralık 1979.

113- Anon, Biyougrafi-yi Pişua, s. 55.

114- Ayrıntılı bilgi için bkz.: S. H. R., Barrani ve Tahlili, s. 141-216.

115- Hüccetülislam Haşimi Rafsancani ile görüşme, Tahran, 22 Aralık 1979.

 

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 6 - Bahar 1991

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları