İnsan Hakları ve Başörtüsü Zulmü

Macide Göç Türkmen

Ben müslümanım ve Türkiye toplumunda müslümanlar var.

Bir dine inanmak ve o dinin gereklerini yerine getirmek evrensel insan haklarının en temel ilkelerindendir.

Ben müslümanım. Benim müslümanlığımı belirleyen tek tartışmasız kaynak Kur'an'dır.

Kur'an; insanı yaratan, toplumsal hayatı yaratan ve bu nedenle insan doğasını, toplum doğasını en iyi şekilde bilen Allah'ın insanlara ve toplumlara sosyal ilişkilerinde ve inanç yapılarında temel rehber edinmek için Elçileri aracılığıyla gönderdiği bir hidayet Kitabıdır.

O Kitap'ta ortaya konulan ölçüler, bir müslüman için uygulanması gereken değerlerdir. Bu temel değerlerden birisi de BAŞÖRTÜSÜ emridir.

Kur'an'a göre zulüm; fıtri olanı, doğal olanı bozmak, doğru olanı engellemek, hakikatin üstünü perdelemektir.

Bugün Türkiye'de ve tüm dünyada zenginlerin azgınlaşması, yoksulluğun yaygınlaşması, öksüzlerin itilip kakılması, ölçüde yapılan haksızlıklar, terazinin yanlış tartılması, kavmiyetçiliğin hortlatılması ve tüm hak gasbları çok büyük bir zulmü, diğer bir deyişle insan hakları ihlallerini oluşturmaktadır.

Bu hak ihlallerinden birisi de egemen çıkar çevrelerinin başörtüsüne karşı takındıkları tavırdır.

Egemen çıkar çevrelerinin Türkiye'deki ortak paydası, kendi toplumumuza zorla, tepeden inmeci yöntemlerle batılı yaşam tarzının aşılanması misyonudur. Yani toplumumuzun tarihten devraldığı bazı olumlu değerleri de kazıyarak onun bir KÖLE TOPLUM bir SÖMÜRÜYE MÜSAİT TOPLUM haline getirilmesidir.

Çünkü Türkiye'deki egemenler modernizmin veya uluslararası kapitalizmin gönüllü ya da fiili uzantılarıdır.

Türkiye egemenleri kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için; Türkiye toplumunu kişilikten, katılımcı bir kimlikten, kendine yeter bir şahsiyete sahip olmaktan uzaklaştırmak ve bir tüketim toplumu haline getirmek istemektedirler.

Türkiye insanının bir tüketim toplumuna dönüşmesinden çıkarı olan Türkiye egemenleri ve emperyalistler için KADIN bir tüketim aracıdır,

Kadın, dün fabrikalarda on altı saat karın tokluğuna çalıştırılan ucuz bir meta idi.

Bugün, reklam spotlarında bir cinsellik aracı olarak kullanılan ve cinselliği tahrik edilerek tüketim ekonomisine malzeme yapılan bir araçtır.

Emperyalist toplumlarda FEMİNİST hareketler ise kapitalizmin, kadın uyanışını saptırmak, olayın özünü bulandırmak için gündeme getirdiği ve ilkeleriyle yine kapitalist yaşam tarzını öneren aldatmaca bir akımdan başka bir şey değildir.

Ancak insanı yaratan Rabbimiz onun doğasına, kötülüğe de iyiliğe de meyletme özelliği vermiştir. Ve insanı akıl nimeti ile donatıp hayat yolunu seçmesi konusunda özgür bırakmıştır. Fakat başıboş ve şaşkın da koymamıştır. Peygamberleri aracılığı ile gönderdiği vahiyle insana yol göstermiştir.

İhlal edilen insan hakları ve zulme uğranılan birçok konu yanında tekrar başörtüsü konusuna değinecek olursak; biz müslüman kadınlar, aklımızı özgürce kullanarak Allah'ın bildirimi olan Kur'an'ı düşünerek tercihimizi yapıp, iyiliğe yöneldiğimize inanıyoruz. Ve bu inancımızın gereği olarak Kur'an'da emredildiği için de başörtüsü takıyoruz.

İnsan haklarına bağlı olduğunu iddia ettiği halde en azından bir inanç ve düşüncenin sonucu olan başörtüsünü okulda, işyerinde, baroda, hastanede hatta hatta sokakta görmekten rahatsız olan, karşı tavır koyan ve başörtüsünün kadına yakışmadığını, kadın özgürlüğünü kısıtladığını iddia eden insanlara sormak istiyoruz.

Biz müslümanız. Allah'a inanıyoruz ve soruyoruz:

Toplumsal yaşama ve kadının doğasına uygun olanı, toplumun ve kadının fıtratını, doğasını, kanuniyetini yaratan Allah mı daha iyi bilir; yoksa sermaye ilişkilerinin belirlediği yağmacılığa, sömürüye dayanan kapitalist yaşam biçimi mi?

Temelinde sömürü, kan, gözyaşı bulunan modernizm olgusunu, çağdaş yaşam biçimi olarak dayatmak hangi vicdana, hangi akla sığar ve hangi insan hakları ile bağdaşır.

Ama bu vicdansızlığı, bu çarpıklığı Fransa'da, Hollanda'da, Türkiye'de Cezayir'de başörtüsü taktıkları için müslüman kız arkadaşlarımızı okullardan atan, okuma ve çalışma hakkını elinden alan uygulamalarda görüyoruz.

Bu uygulamanın temelinde modernite vardır. Bu uygulamanın temelinde hakim egemen sınıfların iradesi vardır. Bu uygulamanın temelinde Türkiye'de olduğu gibi Allah'ın koyduğu ölçüye müdahale etmeye kalkışan Hukuk Devleti iddiasındaki işbirlikçiler, darbeciler, sermaye sınıfı ve şakşakçıları tarafından meşrulaştırılan CUNTA ANAYASALARI vardır.

İnsanın fıtratını, eşyanın kanununu keşfetmeye yönelen "tabii hukuk"un ve tabii hukuk bağlılarının çabaları sonucu batıda ulaşılan insan hakları konusu ile ilgili değerler bugün yine batıda egemen çıkar çevreleri ve pozitif hukuk teorileri tarafından saptırılmaya ve sınırlandırılmaya çalışılmaktadır.

Bu ülkede insan hakları konusunda yaşanan çelişkilerin nedeni de budur. Yaşadığımız ülkede yargısız infazları, adam kaçırmaları, gözlem altında kayıp ve işkenceleri oluşturan mantık ne ise başörtüsü zulmünü oluşturan mantık da odur.

O mantık daha geçen aylarda tesettürlü bir müslüman kardeşimizi, SEVGİ ENGİN'İ mesnetsiz suçlamalarla gözlem altına alıp, örtüsünden soyarak çırılçıplak filistin askısına alan, mahrem yerlerine elektrik veren zalim anlayıştır.

Burada başörtüsü hakkımıza karşı çıkan resmi veya sivil tüm kişi ve örgütleri de aynı zalimliği paylaşmış olmakla suçluyorum.

Şunu da belirtmek istiyorum ki, gerek uluslararası alanda, gerek yerel uygulamalarda insan haklarının tanınması egemenlerin isteği ile değil, ezilenlerin, mazlumların, onurlu insanların direnişi ile elde edilmiştir.

Egemenlerin yer yer tanıdığı bu haklar bir lütuf değil, insanın en doğal hakkıdır.

Çünkü bu doğal hakları ve temel özgürlükleri en başta yaratıcımız olan Allah bizlere vermiştir.

Önemli bir konunun altını da çizmek zorundayız. Her din veya her ideoloji kendi doğrularını yaşamak ve yaygınlaştırmak ister. Türkiye'deki laikler ve sahte inşan hakları savunucuları, başörtüsünün siyasi bir tavır olduğunu, mevcut rejime karşı İslami radikalizmin bir sembolü olarak kullanıldığını söyleyerek, başörtüsünü yasaklamak istemektedirler. Terimleri atlayacak olursak bu tesbit mana itibarı ile doğrudur. Bu açıdan bakıldığında sadece başörtüsü değil; orucumuz da, haccımız da, namazımız da İslami yaşamı yaygınlaştırmanın bir ifadesi, bir sembolüdür ve bu bir kimliktir.

Kapitalizm nasıl ki kendi din anlayışını ve sermaye sınıfı nasıl ki tüketim kültürünü yaygınlaştırmak istiyorsa; İslam dini ve müslümanlar da İslami kimliği, doğruların şahitliğini/örnekliğini yaygınlaştıracaklardır.

Ancak kapitalizmin ve tüm batılı değerlerin dün olduğu gibi bugün de en temel hakimiyet aracı şiddet ve terördür.

İslamın hakimiyet yolu ise TEVHİD, ADALET ve İKNA yoludur. Ve İslam'ın yolu; tüm haksızlıklara, şirke, zulme karşı direniştir.

İnsan hakları ihlalleri başta emperyalizmin mantığından doğar. İnsanlara ve topluma barış, adalet, özgürlük getirecek düzenlemeler, çıkar çevreleri ve emperyalist güçlerce ve pozitif hukuk normları ile değil; yaratıcımızın temel ölçülerini vahyettiği ilahi hukukla sağlanabilir.

Bu mücadelemizde dün dostluklarını paylaştığımız doğru yoldaki Nasraniler, Yahudiler, Sabiiler gibi bugün de insan hakları konusunda çifte standarta sahip olmayan, tabii hukuku önceleyen kişilerle sorumluluğu, hakkı, adaleti ve özgürlük mücadelesini paylaşmak istiyoruz.

Sözlerimi bitirirken Nazım Hikmet'in bir dizesi geliyor aklıma: "Yok edelim kullara kulların kulluğunu.."

Ve ALLAH buyuruyor: "İnananlar bir zulme ve haksızlığa uğradıkları zaman birlik olup karşı dururlar."

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 46/47 - Ocak-Şubat 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları