Irak'taki Şii Örgütleri

Hanna Batatu

Hanna Batatu, Georgetown Üniversitesi, The Social of Foreign Service bölümünde Arap Araştırmaları profesörü ve The. Old Social Classes and the Revolutionary Movements of İraq adlı kitabın yazarıdır.

1970'lerde ve 1980'lerin başında ihyacı Şii unsurlar Irak yer altında çok etkindi; fakat bugün onlar, sadece izale edilmiş ve dağılmış bir kaç hücreden ibarettir. Son yıllarda bu örgütlerin faaliyetleri kendi ülkeleri dışında özellikle İran'daki Iraklı mülteciler ve savaş tutsakları arasında daha açık bir hale geldi. Örgütlerinin bazıları -mesela, İmam'ın Askerleri gibi- belirsiz, küçük çaplı ve az etkilidir. En önemlileri İslamî Davet [İslamî Çağrı] ve Mücahidin [İslam Savaşçıları]dır.

İran Devrimi'nden kuvvetle etkilenmiş olarak Mücahidin, 1979'da Bağdat'ta doğdu. Davet ise eski bir harekettir: Başlangıcı 1950'lerin sonuna ve 1960'ların başındaki kutsal Necef şehrine kadar gider.

Maddî kaynakları ve üye sayısı bakımından Davet; enerjileri, coşkunluğu ve cesur faaliyetleri ile temayüz eden Mücahidîn'i gölgede bırakır. Üstelik Mücahidin, Davet’in hala taşıdığı son İran Şahı'yla bağlantılı olma şaibesinden azadedir.

Din adamları, Davet liderliğinin can alıcı çekirdeğini teşkil ederler. Başkaları içinde onlar, partinin resmî sözcüsü Muhammed Mehdi el-Asafi, Seyyid Kazım Hayrı, Mehdi Ali Ekber Şeriati, Ali Muhammed el-Kuranî, Mehdi el-Halisî ve Hamid Muhacirden meydana gelir. Asafî, Hayri ve Şeriati, İran asıllıdır. Diğerleri Arap'tır: Muhacir ve Halisi Iraklı, Kurani ise Lübnanlı'dır. Davet'in üst liderleri arasında doğum ve vatandaşlık itibariyle İranlı olan, fakat uzun zamandır Irak'ta oturan Murtaza el-Askerî gibi din adamlığından gelmeyen bazı kimseler de vardır.

Modern okul ve üniversitelerde okumuş dindar eğilimli kimseler, Mücahidin içinde geleneksel dinî öğrenim gören öğrencilerden daha büyük bir rol oynuyorlar. Aynı zamanda Mücahidîn'in çoğunluğu, tabii olarak silahlı mücadelenin önce geldiği fikriyle hareket eden savaşçı kimselerdir. Önde gelen kadroları hakkında çok az bilgi vardır. Bununla birlikte en başta gelen rehberleri, son büyük Şii mercisi [otorite] Muhsin el-Hakim'in sağ kalan oğullarının en küçüğü olan Seyyid Abdulaziz el-Hakim'dir. Hakim ailesi, Peygamber'in soyundan gelenler için İran'da yaygın bulunan bir isim olan el-Tabatabaî soyadını taşımasına rağmen -İran aslından gelen sayısız diğer aileler gibi- kökleri kuşaklardır Irak içindedir ve Iraklılarla evlenmişlerdir. Bu ailenin mensupları Seyyid [Peygamber'in soyundan gelenler] olmakla Arap olduklarını ileri sürerler. Aynı zamanda Güney Lübnan'ın Cebel-i Amil adındaki Şii Arap bölgesinden geldiklerini ileri sürerler. Her halükarda Abdulaziz el-Hakim'in annesi, Lübnanlı el-Bezzi adlı bir Arap ailedendir.

Halihazırda Mücahidin, başka önemli bir hususta Davet'ten ayrılır: Mücahidin, su götürmez bir şekilde Ruhullah Humeyni'nin yüksek İslamî liderliğini kabul eder. Buna karşılık güvenilir bilgilere göre, son zamanlarda bağımsız bir Irak İslamî rejiminden yana oldukları söylenen bazı Davet liderleri arasında Humeyni'nin yüksek hakimiyetine karşı kuvvetli bir muhalefet ortaya çıkmıştır.

Ancak iki örgüt en azından bir şeyde müttefiktirler. Her ikisi de ilhamlarını, Iraklı ayetullahlar içinde en bilgini olan Seyyid Muhammed Bakır es-Sadr'ın düşüncesinden alıyor. Şii dünyasında alimliği ile meşhur Arap asıllı Lübnanlı bir aile içinde muhtemelen 1930'larda Necef’te doğan Muhammed Bakır Sadr, Felsefetuna [Felsefemiz-1959], iktisadıma [iktisadımız- 1960] ve el-Banku'l-Laribavi fi'l-İslam [İslam'da Faizsiz Banka- 1973] adlı eserleriyle meşhurdur. Velûd bir yazar olan Sadr, pek çok konuya el atmıştır. Burada onun sadece İslam devleti ve İslam iktisadının ana ilkeleri hakkındaki görüşü, yine ancak çok kısa bir tarzda ele alınabilmiştir.

Onun temel çıkış noktası ve bütün eserinin esas ipuçları geleneksel İslamî önermelerdir: Bunlar da, Allah bütün iktidarın kaynağıdır, tek yasa koyucudur ve bütün yeryüzünün biricik sahibidir.

Bu önermeleri desteklemek için o, uygun Kur'an ayetlerini ve Ali b. Ebî Talib'in şu sözlerini ilave eder: “Abitler, Allah'ın âbitleridir; mülk, Allah'ın mülküdür.” Allah'ın yüksek hakimiyeti ilkesinden ve insanın ancak Allah'a itaat edeceği ile ilgili fikrinden dolayı, Muhammed Bakır Sadr, “insanoğlunun hür olduğunu ve başka bir insanın veya sınıfın veya insan grubunun onun üzerinde tahakküm hakkı olmadığı” neticesini çıkarır. Benzer bir şekilde, Allah'ın tabiat zenginliklerinin yegane sahibi olması ilkesi, onun görüşüne göre, “insanın insan tarafından sömürülmesinin her şeklinin...” yasaklanmasını kapsar. Üstelik insan, yeryüzü kaynaklarından her neye sahipse Allah'ın bir lütfu olarak sahip olduğundan, onları Allah'ın emirlerine göre kullanmak zorundadır.

Aslında İslam'a dönüşe çağrı, Allah'ın takdir-i ilahisine dönüşe çağrıdır ve “adaletsizliğe” ve “sömürüye” karşı “toplumsal bir devrim”i gerekli kılar; ama bu devrim, “sınıf” karakterinden ziyade “evrensel” karaktere sahip olan, erdemli zengin ve erdemli yoksulun omuz omuza verdiği bir devrimdir.1

Toplumsal devrimin somut hedefi, hayatın her sahasında İslam'ın değerlerini uygulayacak ve onun mezkûr ilkelerinden gücünü alacak İslam devletinin gerçekleştirilmesidir. Bu İslam devletinin esas numunesi, mevcut İran İslam Cumhuriyeti'dir. Onun silahlı kuvvetlerinin yüksek temsilcisi ve komutanı; en yüksek merci, yani en yetkili Şii müçtehidi olur. Müçtehid, fetva yani bağlayıcı görüş vermeye yetkili hukukçudur. Onun en yüksek merci konumuna yükselmesi, uygulamada, uzun yıllar süren eğitiminin bir neticesidir. Aynı zamanda, İslamî bir devlette, müçtehidin âlimler topluluğu tarafından kapsamlı ve genel bir kabule mazhar olması veya ulema ve müslüman düşünürlerinin en iyileri arasından seçilen yüz kişilik bir kurul [Yüzler Kurulu] ve en az on kişilik bir müçtehit grubu tarafından aday gösterilmesi yahut da bir uzlaşmazlık durumunda genel bir halk oylaması yoluyla ümmet tarafından seçilmesi gerekir. Yüzler Kurulu'nun yardımıyla gaip imamın umumî vekili yetkisini taşıyan en yüksek merci, bu devlete tamamen nezaret eder; yürütme erkinin başkan adaylarını onaylar-ve halkça seçilen Ehlu'l-Hall ve'l-Akd [çözücü ve bağlayıcılar] meclisince2 (Şeriatın hüküm getirmediği meselelerde) kabul edilen kanunların anayasaya uygunluğunu ilan eder. iktisadî sahada İslam devleti, emeğe ve ihtiyaca göre gelir dengesini kurar, faizden veya tefecilikten kaynaklanan herhangi bir kazancı yasaklar, parayı mübadele aracı olarak tabii rolünde kullanır, bankaları kapitalin büyüme öğesi olmaktan çıkarıp cemaati zenginleştirme âletlerine dönüştürür, iktisadı hayatın her alanında tekelle mücadele ederek emeğin ve emtianın ücretlerini kendi hakiki mübadele değerlerine devamlı surette yakınlaştırır, herkes için makul bir maddî rahatlığı teminle ve masrafları, israfı ve kapitalin belli ellerde birikmesini önleyerek hayat standartlarındaki farklılıkları eşitler veya azaltır. Ülkenin petrol gelirinin beşte birini sosyal güvenliğe ve vatandaşlara konut inşasına tahsis eder.3

Sadr'ın iktisadî ve felsefî eserlerinde özgün olan belki çok az şey vardı, ama üslubu parlak ve taraftarları için hayranlık verici idi. Bundan başka, onun yazıları aklı bir tarafa bırakmayı değil, aksine onun önemini vurgular. Çok sayıdaki hayranı onu mübalağalı bir surette tanımlarlar. Onların nokta-i nazarından Sadr İslamî düşüncenin en iyi temsilcisi veya hayranlarından birinin ifade ettiği gibi “onun sembolü ve zirvesi” idi. Başka hususlarda bile o, kendi lehine olmak üzere Ruhullah Humeyni'yle mukayese edilir. Heyecanlı ve atılgan olan Humeyni'nin aksine, Sadr’ın ılımlı, teemmüllü [tedbirli] ve hükümlerinde sıhhatli olduğu söylenmiştir. Her halükarda bir şey şüphe kaldırmaz; Baas rejimince 8 Nisan 1980 yılında idamından sonra, Irak Şii hareketleri, entellektüel önemleri bakımından gerilemiştir.

1970'ler ve 1980'lerin başlarındaki alt seviyedeki Şii gruplarını Davet veya Mücahidin'e doğru yönelten şartlar, onların liderleri ve örgütçülerini harekete geçiren şartlardan tamamen farklıydı.

Her iki hizip de, desteğinin çoğunu başkent Bağdat'ın toplam nüfusunun dörtte birinden fazlasını barındıran ve içinde Bağdat'ın en kötü gettosu bulunan es-Sevra'dan4 devşirmiştir. Militan Şii edebiyatında es-Sevra, “kahramanların kalesi” olarak nitelenmiştir.5

es-Sevra sakinleri hayat şartlarının baskısı altındaydılar. İlk bakışta bunun ilgili istatistiklerle uyuşmaz olduğu görülür. Buna göre, kalifiye olmayan işçilerin günlük asgari Ücreti -es-Sevra halkının ekseriyetinin dahil olduğu bir sınıf- 1973'de 450-550 fîls6 iken 1977'de 1.100 filse, yani % 200 ilâ 244 oranında, 1980'de 1300 filse yani, % 236 ilâ 289 oranında artmıştır. Üstelik bir gündelikçi, 1930'de bir günde ancak 2 veya 3 dinar kadar kazanabilirdi.7 Aynı zamanda, devlet denetimi ve tahsisatları sayesinde, fiyatlar 1973'den 1978'e, resmî rakamlara göre, gıda maddelerinde sadece % 53,4; konutlarda % 54,7; elbisede % 55,9 ve ayakkabıda % 168,1 oranında artmıştır.8

Bununla beraber, hükümetin istatistik hesaplarında ne kadar dikkatli veya dürüst olduğunu belirlemek zordur. Mesela, konut maliyetlerindeki değişiklikler hakkında hükümetin verdiği rakamlar, işin gerçek durumunu yansıtır görünmüştür. Metropolitan Bağdat'ın nüfusunda aşırı artış (1965'teki 1,5 milyon nüfustan 1981'deki 3,2 milyon nüfusa) ve zikredilen ciddi konut sıkıntısı yüzünden, Iraklı işçilerin tenkit için “garaj” dediği yani bir yatak, bir oturma odalı ve en basit ihtiyaçlar sağlanmış mütevazi bir konutun aylık kirası 10 yıl öncesinde 10 ilâ 15 dinar arasındayken 1981'de 50 ilâ 60 dinara kadar çıkmıştı. Benzer şekilde 1 kg. koyun etinin fiyatı 1970'de 900 filsden 1981'de 2,5 dinara fırladı (müslümanların kestiği yerli koyun eti, kilosu sadece 750 filse satılan ithal ete tercih ediliyordu). Dahası, eğer çeşitli ürünlerin fiyatı görece düşük seviyede idiyse, onların fiilî arzı, devlet dağıtım hizmetlerindeki yetersizlik sebebiyle düzensizdi. Kalifiye olmayan sınıfların itibari kazançları bile en azından inşaat sektöründe, Mısır kaynaklı işgücünün Irak'a çok yoğun akışı dolayısıyla düşmeye başlamıştı. Yalnızca Bağdat ve civarında, tarım ve inşaat hizmetlerinde çalışan Mısırlılar'ın sayısı bir BM görevlisince 1980'de kabaca en az 700,000 olarak hesaplanmıştı.9

İran-Irak Savaşı da, çalışan halkın günlük yaşantısı üzerinde olumsuz etkide bulunmaya başlıyordu. 1980'lerin başında bir ithalat patlaması olduğu ve şehirlerdeki ticaretin hâlâ canlı olduğu ve hükümetin tüketicileri savaşın etkilerinden koruma yolunu tuttuğu doğrudur. Fakat petrol ve elektrik kısıntısı, sınaî faaliyetleri yavaşlatmıştır. Bundan başka uzun geçmişe dayalı uyuşmazlığın yükselen maliyeti, kötü şekilde zarar görmüş petrol ve diğer iktisadî tesislerin yenilenmesi veya onarılmasını finanse etme ihtiyacı nihaî olarak hükümetin toplumsal refaha harcama yapma gücünü törpülemişti.

Son olarak, es-Sevra halkının mağdur olması için ilave bir sebep daha vardı: Hükümet, kasabalarının altında zengin petrol yatağı uzanıyor inancı sebebiyle o bölgeye asfalt yollar ve kanalizasyon gibi hizmetleri sağlamıyordu.

Kısaca, es-Sevra'nın Şii halkı için hayat şartlarının, Davet ve Mücahidîn etkisine olan hassaslığı artırdığı açıktır. İlave bir delil olarak, Komünist Partisi'nin 1940, 1950 ve 1960'larda gücünün çoğunu devşirdiği kasabanın aynısı veya onun eski önemli bölgelerinden biri olduğunun altı çizilebilir. Gerçekten 1963'de komünistlerin aldığı derin yara, liderliklerini 1973'den 1978'e kadar yönlendiren Baas rejimiyle uzlaşma dönemi ve 1979'da sürgüne gidiş, Komünist Partisi'nin 3 binden daha az olmayan ateşli üyesi örgütlü olmayan protesto vasıtalarıyla avantajlı olmayan başkenti terkedip, yeraltında Davet ve Mücahidîn'in doldurmakta acele ettiği bir boşluk meydana getirdiler.

Fakat Davet ve Mücahidîn sempatizanlarının Şiiliği, bu militan hareketlerin ortaya çıkmasında nasıl bir rol oynadı? Elbette, kalplerindekine müdahale etmeye teşebbüs aptalca bir şey olur, bu çözümleme, kendini Şiiliğin objektif ve müsamaha edilebilir olgularına hasretmelidir. Bu bağlamda, şunu unutmamak gerekir ki, Sevra'nın sakinleri, kırsal bölgelerden yeni gelmiş kişilerdir ve aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere (muhtemel istatistikî eksiklikler dikkatlice hesaba katılmıştır) dinin çok zayıf örgütlenmiş olduğu bölgelerden gelmektedirler. Hatta Irak'ın toplam kırsal nüfusunun % 49'dan fazlasının yaşadığı Basra, Kerbela, Divaniye, Hille, Amara, Müntefik ve Kut vilayetlerinin baskın bir şekilde Şii nüfusun yaşadığı kırsal bölgelerinde, 1947'de sadece 39 dinî müessese bulunuyordu. Farklı bir ifadeyle, her 37,000 kişi için ortalama sadece bir dinî müessese vardı. 421 bine yakın kişinin yaşadığı Sevra kasabasının halkının ekseriyetinin geldiği Amara ve Kut'un kırsal kesiminde tek bir dinî müessese yoktu. Bu rakamların alındığı 1947 tarihli nüfus sayımında dinî müessese terimi tanımlanmamış, fakat açıkça cami, dinî okul ve hüseyniye (akrabalarının ölümü üzerine taziyetleri kabul için, daha özel olarak Muharrem ayında Hüseyin'in şehadetini anmak için normalde Şiilerin toplandığı yerler) gibi şeylere atıf yapılmıştır.

1947 Sayımına Göre Şehir ve Kırsal Şii Bölgelerinde Nüfus ve Dini Müesseseler

Eski (ve Yeni) Vilayet Adı

Nüfus (Bin Olarak)a

Şehir

Kır

 

 

Dini Müesseselerin Sayısıb

Şehir

Kır

 

 

Karma Şii Sünni Arap Vilayetleri

1

Bağdat

522

266

1,303

16

Basra

136

220

188

6

 

Ağırlıklı Şii Arap Vilayetleri

2

Kerbela

95

33

725

10

Divaniye (Kadisiye)

80

297

82

2

Hille (Babil)

72

189

308

20

Amara (Meysan)

61

246

98

-

Müntafik (Si-Kar)

54

287

71

1

Kut (Vasit)

48

175

36

-

 

3

Diğer Vilayetler

536

1,247

2,017

714

4

Toplam

1,604

2,960

4,828

769

a) Nüfusa dair bu rakamlar, 1947de kabaca 170,000 olarak tahmin edilen göçebe kabileleri içine almıyor.

b) Dinî müesseseler kaynağımızda tasnif edilmiş değildir. Fakat bunlar, başka şeyler yanında hüseyniyeleri (özellikle Muharrem ayında Hüseyin'in şehadetini yâd ve taziye için Şiilerin toplandığı yerler), tekyeleri (çoğunlukla Kürt vilayetlerinde bulunan dervişlerin inzivaya çekilme ve dua yerleri), makamları (türbe-camiler), medreseleri, mescitleri, camileri ve Hıristiyan ve Yahudî müesseselerini de kapsar.

Şii kırsal kesiminde dinî müesseselerin azlığı ne ifade eder?10 Bu kısmen aşın yoksullukla açıklanabilir; ama olgu, aynı zamanda şu gerçekle alakalıdır ki, bu asrın ilk on yıllarında, kırsal kesimin geniş kısımları yarı göçebe aşiret gruplarının yurduydu. Bundan başka son yıllara kadar Dicle ve Fırat mevsimsel olarak yatağından taşarak Kut'tan Basra'nın varoşlarına kadar uzanan geniş bölgeleri su altında bırakırdı. Amara ve Basra vilayetinin dörtte biri kadarı ve Müntefik'in %10'u veya ona yakın bir kısmı devamlı veya mevsimlik bataklıktan ibaretti. Bataklıklarda çebeseler üzerinde veya sun'i saz kümeleri üzerinde su yüzünde yükselen kamış kulübelerden başka herhangi bir bina bulunmazdı.

Kırsal kesimde dinî kurumların kıt oluşu, o kesimlerde yaşayan Şiilerde dinî gayretin noksanlığını ispat eder mi? Elbette, burada sebep ve sonuç arasında aslî bir yakınlık yoktur. Üstelik en azından geçmişte belirli köylerde ikamet eden kabilevi seyyidler, mudiflerini veya konukevlerini bir tür cami veya hüseyniye olarak kullandılar. Başka köylere gezici vaizler -müminler- komşu kasabalardan geliyorlardı. Mamafih, bu vaizlerin bazısı dinî okullarda eğitim görmüş ve Şii dinî liderlerin iyi niyetli temsilcileri olmalarına rağmen, bazıları da batıl itikatlarda veya hatta şarlatanlıkta uzmanlaşıp köylü aşiret mensuplarından geçimlerini sağlıyorlardı.

Aynı zamanda kırsal kesimde de Şiilerin bir çoğunun görece bedevi kökenli olduğunu ve bedevilerin de dinlerine gayret göstermekle tanınmadıklarını hatırlamak icap eder. İbn Haldun 1377'de onların "hak yolu" kabul etmekte çok hızlı insanlar olduklarına işaret etmesine rağmen, ilkel ve "lekesiz" tabiatlarına nazaran hiç bir dinî nitelik onlarda kuvvetli bir tarzda yerleşemez.11 Çok daha yenilerde, 1826'da Sünni bîr din adamı ve Bağdat Memlükleri tarihçisi olan İbn Sened, Şiiliğe girişleri çok eski olmayan Kuzey Iraklı kabilelere özgül bir atfında açık bir tarafgirlikle, fakat bir miktar hakikat payı ile “göçebe Araplar'ın saf insanlar olduklarından ve din fikri veya akidelerine sahip olmadıkları”ndan şikayet etmiştir.12 1907'de, kabileleri ilgilendiren meselelerde çok tecrübeli ve uzun süredir Bağdat'ta mukim olan Şiha, onun zamanında bedevilerin ekseriyetinin namazları ve İslam'ın diğer emirlerini,ihmal ettiklerini ve inançlarının neyi ihtiva ettiği sorulursa, basitçe şeyhlerinin dininin takipçileri oldukları cevabını verdiklerini teyit etti. Şiha; bedevilerin yalan yere Kur'an üzerine and içmekte tereddüt etmeyeceklerini, fakat bütün ömürlerince sefil düşme korkusuyla “şansları ve kaderleri” üzerine and içmekte tereddüt edeceklerini de ekliyor.13

Vurgulanması gereken diğer bir ilgili etken, kır kesimindeki Şiilerin dahil olduğu bir çok kabilenin, görece yakın zamanlarda Şiiliğe geçmiş olmasıdır. Meselâ, Rabia, Zubeyd ve Benî Temim gibi önemli aşiretler, ancak son 180 yıl civarında Şiiliğe dönmüştür.14 Bu hakikati 1869'da ortaya çıkaran Sünni bir münevver olan İbrahim Fasih el-Haydarî, onların ihtidasını 'içlerinde ulemanın eksikliği' ve 'münkirlerin şerri'nin iğvasına bağlamıştır.15 Şiiliğin yönetim karşıtı motifi, zulüm saplantısı, elemli hikayeleri ve Hüseyin tutkusunu temsil eden gösterileri, insiyaklar ve köylüleşen aşiret insanlarının açılarıyla uyum sağlamış ve gezici Şii müminlerin görevlerini kolaylaştırmış olmalıdır.

Şu da manidardır ki ziraatçılık, küçükbaş hayvancılık yapan ve bataklıklarda yerleşen aşiret insanları, Şiilik inançlarında katı veya imanlarında çok bilgili değillerdir. Onların belirli geleneksel ayinlere boyun eğdikleri ve büyük dinî hadiselere iştirak etikleri genel olarak doğrudur. Mesela onların ekseriyeti, -bataklık Şiileri dışında- şimdiye kadar sünnetsiz müslümanlarca kesilen hayvanın etini yemeyeceklerdir. Aynı zamanda bir çokları da Şehid Hüseyin matemlerine iştiraki ve takatleri yeterse ömürlerinde Necef ve Kerbela'daki mukaddes yerleri ziyareti kaçırmayacaklardır ve Usulî hizbinin takipçileri -Ahbariler'den karşıt olmakla ayrılmışlardır-16 ölümden sonra cesetlerinin Emirü'l-Müminin Ali Ibn Ebi Talip ve “Şehitlerin Ulusu” Hüseyin'in dinlenme yerleri arasındaki Vadiu's-Selam [Barış Vadisi]ne gömüleceği ümidini beslerler.

Diğer taraftan, kutsal Şii şehirleri civarında Fırat nehri üzerinde yaşayanlar dışındaki aşiret mensupları, genellikle, namaz ve oruç ibadetlerinde gevşektirler.17 Onlar aynı zamanda, tefeci ve vergi toplayıcılar tarafından ve şeyhlerin keyfî talepleri yüzünden, çok uzun süredir zulme maruz kaldıklarından yalan yere yemine çok mütemayildirler.18

Bundan başka, geçmişte bilinmeyen kimi noktalarda, 680 tarihinde tarihî Kerbela savaşında cesareti ve azimkarlığı ile direnen Hüseyin'in yarıbiraderi Abbas etrafında heterodoks bir kült geliştirdiler, inanışlarına göre hepsi şefkatli ve affedici olan Allah'a, Peygamber'e, onun kuzeni Ali ve torunu Hüseyin'e gerçekten yalan yere and içerler, ama (böyle bir şeye) kalkıştıklarında öfkelenmekte çabuk ve merhametsiz olan Abbas'a yemin edemezler. Ona içilen andın ihlali, hızlı ve münasip bir cezayla karşılık görmeye mahkumdur.19

Üstelik, 1958 ihtilaline geriye ve hatta ondan sonra bile, Oniki imam ve yüksek Şii mercilerince geliştirilip yorumlanan şeriat veya İslam hukukundan ziyade yerel olarak eski kabilevî âdetlerince daha fazla idare edilmeye devam ettiler.

1930'lar ve takip eden on yıllarda köylüler büyük dalgalar halinde, bazen bütün köyleri boşaltarak ve yüzbinlercesi nihayet es-Sevra kasabası diye bilinen yerde yerleştiklerinde, kırsal kesimden, Bağdat (ve Basra'ya) göç ettiklerinde komünistler dışında, onların ideolojik gelişmesi için başlangıçta çok az bir çaba gösterildi. Şii din adamları, 1960"lar sonrası ve göçmenler devamlı dikkatin nesnesi haline geldiği Davet hareketinin doğuşuna kadar onların bölgelerinde göze çarpmıyorlardı.

1950 ve 1960'larda Necef’te grupları örgütleyip Davet Hizbi'ne giden ulema çevresi [havzat u'l-ilmiye] içindeki unsurları harekete geçiren şey, canlanan İslam veya nüfuz kazanan Şiilik değildi.

Tersine, onlar, artan bir anlamda eski inancın gerilediği; şüphecilik ve hatta geleneksel ayinleri küçümsemenin, eğitim görmüş Şiiler arasında çok yaygın olduğu ve hatta şehirli Şii kitlelerinin inancının bile geçmişteki kadar sağlam ve eski uygulamalara uygunluğu geçmiş devirlerdeki kadar kuvvetli veya muhteşem olmadığı ve ulemanın zemininin kaydığı ve saygınlığı ve maddi etkisinin azaldığı duygusuyla harekete geçtiler. Halkın dinî duygularının zayıfladığına dair bir çok inanış vardı. Bunlardan biri din okullarının öğrenci sayısının belirgin bir şekilde azalmasıydı. 1918'de 6,000 civarındaki öğrenci, ilahiyat medreselerine veya Necef okullarına gidiyordu.20 1957'de öğrenci sayısı, 1954'e geriledi ki bunlardan sadece 326'sı Iraklıydı.21 Yıllar alan ve hayat boyu da devam edebilen öğrenme sürecinde herhangi bir zaman sınırlaması olmaması sebebiyle, öğrencilerin yaşları, 20 ilâ 60 arasında gidip geliyordu ve mezunların sayısı çok değildi. Bundan başka, bazı Iraklılar, bütün din öğrencilerine sağlanan bir ayrıcalık olan askerî hizmetten muaf tutulmayı güvencelemek üzere medreselere sadece ismen kaydoluyorlardı.

Başka bir nokta, Şii ulemanın 1920'lere kadar memnun kaldığı taraftarlarının dünya görüşlerinin biçimlenmesi üzerine kurmuş olduğu tekel, Şiilerin modern okullara girişi ve Avrupa etkisinin nüfuz etmesi sebebiyle kırılmıştı. Ta 1929'da kendi kalelerinde, bizzat Necef’te hükümet, bir kız okulu açma kararı aldığında bir meydan okumayla karşı karşıya kaldılar. Necef valisi “bencil motifler”in dikte ettirdiği söylenen bu adıma karşı yapılan şiddetli protestoları dikkate almadı. “Başka bir resmi görevli, eğitim ve bilginin gelişmesiyle cahil insanlar üzerinde egzersiz edilen ulemanın bugünkü etkisinin neticeten gelirlerinde doğacak bir düşüşle zayıflamaya mahkum olduğunu gözlemlemişti.”22

Madem ki hükümetten çok küçük bir malî destek bekleyebilirlerdi ve Sünni meslektaşları gibi zengin vakıflar23 üzerinde hakimiyetleri yoktu, gerçekte, ulemanın maddî konumu, eski dindarlığın gücüne dayanıyordu. 1933’de Kral Faysal I, güvenilir bir şekilde şunları yazmıştır: "Şii ulemanın hükümetle hiç bir bağlantısı yoktur ve özellikle Sünni ulemayı kendilerinin mahrum bırakıldığı fonların ve mülklerin sahibi gördüklerinden hali hazırda hükümetten soğumuşturlar. Ve bilhassa dini sınıflar arasında kıskançlık çok bilinen bir şeydir."24

Mamafih, sivrilmiş Şii uleması, eskiden zekat, humus, redd-i mezalim, savm ve sâlât formlarında dindaşlarından geniş katkılar sağlamıştı. Zekat fakirlere ayrılan öşürdü. Hums veya gelirin beşte bir kısmı, peygamber soyundan geldiklerini ileri sürenlerin imtiyazını teşkil ediyordu. Redd mezalim, koyu bir Şii için haram olan vergilerden kaynaklanan devlet maaşı alanların ulemadan satın aldığı özel bir bağışlama idi. Savm ve salat ise, ödenen meblağa göre değişen dönemler için muayyen kimseler adına namazları ve oruç tutuşu gözleme ücreti idi. 1918'de bu tür katkıları o kadar boldu ki Necef teki baş Şii mercisi olan Seyyid Muhammed Kâzım et-Tabatabai el-Yezdi, yalnız başına 100,000 İngiliz Sterlinini hayır olarak dağıtmıştı.25 Fakat 1953'de Necefli imam Ayetullah Muhammed el-Hüseyin Kaşif el-Gita şikayetini şöyle ifade ediyordu:

“Geçmiş günlerde aşiret halkı ve şefleri faziletli ve eli açıktı. Ulemaya hürmet gösterip yardıma koşarlardı. Medreseler onların hayır ve hediyeleri ile yaşardı... fakat şartların değişmesi sadakanın kesilmesi ve servetin getirdiği çürümeden beri... medreseler, kötü günlerle karşı karşıya kaldılar... Eğitim Bakanlığı bize hor yıl ancak ufak bir teberru gönderiyordu. Evkaf Dairesi'nin katkısı ise daha da önemsizdi.”26

1960'larda Necef i ziyaret eden bir seyyah, bir çok Şii hukukçu ve din öğrencisinin düştüğü zor durumlardan bahsetmeden kendini alamamıştır.27

1940 ve 1950'lerde komünizmin bizzat Necef’e derin nüfuzu da bir çok âlimin muhafazakar güdülerini harekete geçirmiştir. Ayetullah Kaşif el-Gıta, 1953'de, şaşkınlıkla karışık bir tehlike hissiyle, “mantık ve kanıttan yoksun olmasına ve fonlar, sınıf itibarı ve himayesince yardım görmemesine” rağmen “canlı ve hararetli genç insanları” içine alan “vahşi yuvalar”ın nasıl ismini Şii şehirlerinin en kutsalına soktuğunu kaydetmişti.28 Daha da sinir bozucu olanı, ulema ve taşra kasabaları seyyidleri soyundan gelenlerin komünizme yönelmeleri olmuştu.29

Abdusselam Arifin bariz Sünni rejimi [1963-1966] ve 1968'de iktidara gelen Baas idaresinin laik kökenli siyasetleri, Şii ulemanın hareketini tahrik eden öbür önemli etkenlerdi.

Davet'in menşeî hâlâ bir dereceye kadar belirsizdir, ilgili kaynaklar, olgular ve onların tam silsilesi hakkında mutabık değildir. Ayrıca, hizip ve Seyyid Muhammed Bakır Sadr arasındaki münasebetle ilgili de çeşitlilik gösterirler. Yakınlarda Le Monde diplomatique’in bir muhabiri hizbin İran'daki önde gelen üyeleriyle konuşmalarına dayanarak Davet'in 1957-1958'de, “Muhammed Bakır Sadr etrafında yeniden toplanan belirli sayıdaki Şii alimi” tarafından kurulduğunu belirtmiştir.30

Davet'in menşei hakkındaki bu versiyon, hizbin tutuklanan üyelerince Irak siyasi polisine verilen bilgilerden bir hayli farklılık gösteriyor. Bu bilgilere göre, 1958 ihtilalinden sonra, Necef’te Cemiyetu'l-Ulemau'd-Din [Bilginler Cemiyeti] diye adlandırılan bir grup ortaya çıkmış, fakat 1960'da Muhammed Bakır Sadr tarafından Hizbu'd-Davetu'l-İslamiye olarak yeniden isimlendirilmiştir. Muhammed Mehdi el-Asafı, Murtaza el-Askeri, Ali Muhammed el-Kurani ve hâlâ başkalarıyla birlikte31 İran'da Davet'i yöneten Mehdi Ali Ekber Şeriati, hizbin diğer kurucuları olarak zikredilmişlerdir.32

Üçüncü bir kaynak -bir Davet organı olan el-Mukatilun- Sadr'ı 1958 ve 1960 arasında Necef Cemaatu'l-Ulema'sının kurucusu olarak anlatmıştır; fakat kafi derecede ilginçtir; Sadr'ın tercüme-i halinde onu Davet hizbiyle herhangi bir şekilde bağlantılı görmemiştir.33

Bu olgunun esasıyla daha uyumlu bir bilgi, son baş merci olan Muhsinu'l-Hakim'in oğlu Muhammed Bakır Hakim tarafından sağlanmıştır. 1981'deki yazısında o, Sadr'ın Cemaatu'l-Ulema'nın kurucusu veya üyesi olduğunu açık bir şekilde reddetmiştir; 193234 veya 193535 yılında doğan Sadr, henüz çok gençti ve cemiyete girmek için hukuk öğreniminde gerekli dereceyi elde edememişti. Üstelik, 1960'da Cemaatu'l-Ulema'nın bazı üyeleri, Sadr'a şahsen saldırmış ve cemiyetin dergisi olan el-Advatu'l-lslamiye'den sorumlu olan genç ulema üzerinde yaptığı entellektüel tesiri teessüfle karşılamışlardı. Muhammed Bakır el-Hakim'in, aynı makalede, ne Sadr'ı, ne de Cemaatu'l-Ulema'yı Davet Hizbi'yle ilgilendirmemesi manidardır.

Sadr'ın Davet ile herhangi bir örgütsel bağlantısı olmadığı görülüyor. Bu, en azından 1981'de, Lübnan Mustazaf Şii Hareketi ve onun yavrusu Emel’in kurucu bir üyesi'nce, bu satırların yazarına yapılan bir açıklamayla desteklenmektedir:

“Davet Hizbi'ne yakınlıkla itham edilen beş alimin Irak yönetimince idam edildiği haberlerini teyid için 1974'de, Irak'ı ziyaret ettim. İlgili kimselerin, ulemadan olmadığı, üçünün dinî meslekten olmayan üç kişi ve iki sarıklı din öğrencisi olduğu belirtildi. Seyyid Muhammed Bakır Sadr'ı o zaman gördüm. O, adli işlemlerin yürütülme tarzını protesto etti, fakat Davet'ten de hoşnutsuzluğunu ifade etti. Bu hizbe karşı muhalefeti onun İran Şahı'yla bağlantısından kaynaklanıyordu. Davet'e yöneltilen ve daha sonra, -tamamen mesnetsiz olan idamı için zemin hazırlayan- suçlama, Irak yönetimince Seyyid Sadr'a yöneltilmişti. Seyyid Sadr Davet Hizbi'nin ne lideri, ne de dostu idi.

Ne olursa olsun, Davet'in ya 1960 veya 1960'ların başındaki dönemde Necef’te kurulduğu neticesine varmak mantıklıdır. İlk bir kaç yılın hizip için yeraltı hazırlığı dönemi olduğu da açıktır ve bu, niçin o on yılın büyük bölümünde Necef’te bile sadece bir iki Iraklı'nın onun varlığından haberdar olduğunu izah eder.1964'de Ruhullah Humeyni'nin İran'dan sürgün edilmesi üzerine önce Türkiye'ye, daha sonra Necef’e gitmesi, Şii ulemanın hayatında bir hadiseyi işaret etmişti. Başkaları üzerine kullandığı ve halen kullanmaya devam ettiği güç, onun sağlam ve şaşmaz ideal elliğinde yatmaktadır. O, Şah'ın elini öpmeyen ve ayaklarına kapanmayan bir kaç İranlı dinî üstaddan biriydi. O taraftarlarına; Hasan'ın, Ümeyyeliler'le, onların tahrik zehiriyle ölmek üzere uzlaşırken, Hüseyin'in metin bir şekilde prensiplerine yapışıp şehadete nail olduğu iddiasına yollama yaparak sık sık şunu hatırlatıyordu: “Ben bir Hüseynî'yim, Hasani değil.”

1968'den 1975'e kadar hedefi Baas rejimini alaşağı etmek olan. Şah ile, tarihinin en erken safhasında şimdi bahsedildiği üzere, belki de dolaylı bir şekilde, bağlantıları olduğu bilinen Davet Hizbi'nin gelişmesinde Humeyni'nin sürekli bir rolü yoktur.

Başlangıçta Davet, Necef, Kerbela ve Kazımeyn'deki din adamlarına nüfuz edip onların daha alt ve genç mertebelerin deki belirli unsurları cezbetmeye başlamıştı. Bu bağlamda şu belirtilmelidir ki, Şii ulema farklı derecelerden meydana gelir. Etkililik bakımından en alt seviyedekiler, Siqatu'l-lslam [İslam'ın Güveni] diye ifade edilen mütedeyyinler dindar kimselerdir ve hayır kabul etmeye ve küçük şeriat davalarını çözmeye yetkilidirler. Daha önemli olanları, küçük müçtehitler yani Hüccetu'l-İslam ve'l-Müslimîn [İslam'ın ve Müslümanların Hücceti] ve büyük müçtehitler yani Hüccetu'-İslam ve'l-Müslimîn, Ayetullah fî'l-Alemîn [İslam'ın ve Müslümanların Hücceti, Allah'ın Alemdeki Ayeti] olanlardır. Küçük ve büyük her iki müctehit grubu, fetva verme ehliyetine sahiptirler, fakat büyük müçtehitlerin fetvalarına, onların daha geniş tesirli ve daha çok sayıda takipçileri olması bakımından daha fazla ehemmiyet verilir. En önemli müçtehitler, Ayetullah-Uzma [Allah'ın Büyük Ayeti] şeklinde ifade edilen mercilerdir. Kural olarak, bunların fetvaları, en yüksek merci tarafından iptal edilmedikçe, ki bu olağan dışı dır, taraftarlarını bağlar. Şu ilave edilmelidir ki, baş merci Muhsinu'l-Hakim'in 1970'de ölümünden sonra, hepsi de Necef’te olmak üzere Irak'ta sadece üç merci vardı: Hakim'in halefi olan Ebu'l-Kasım el-Hoyî, Ruhullah Humeyni ve Muhammed Bakır Sadr. Yalnızca Sadr Arap'tı; diğer ikisi İran asıllıydı. Hiç biri Davet Hizbi'yle özdeşleşmemişti.

Ayrıca vurgulamaya değerdir ki, Irak'ta Şii din adamları, İran'da olduğu gibi insan başına o kadar fazla değildir. Yeni bir Fransızca kitap ispat etmektedir ki, 1979'da İran'da 180,000 molla vardı.37 Emin bir Şii kaynak bu sayı için daha mutedil bir tahminde bulunarak 120,000 olduğunu belirtiyor. Eğer doğruysa, bu demektir ki, toplam nüfusu 37 milyon olarak kabul edersek, o dönemde her 308 İranlı'ya bir molla düşmektedir. Irak'taki dinî tabakanın hacmi hakkında yeni istatistikler yoktur, fakat 1947'de, nüfus 4,5 milyon civarındayken (bugün 14 milyon) bütün isimlendirmelerle dinî hizmetlerde istihdam edilen kişilerin sayısı 7,763'ü38 aşmazdı ve bu rakam, cami ve kiliselerde hizmetçi gibi din adamı olmayan kimseleri de kapsıyordu. Beklenebileceği üzere, toplam rakamın altıda birinden fazlası kutsal Şii şehirlerinde yoğunlaşmıştı: 601'i Kerbela'da, 474'ü Necef’te ve 232'si de Kazımeyn'de.39

Davet’in fikirlerini yaymaya başladığı yerler bu şehirlerin camileriydi. Hizip ayrıca her sene, Safer ayının 20'sinde Hüseyin'in sehadetini anma törenlerine katılan büyük kalabalıklara hatırı sayılır bir ehemmiyet vermiştir. Necef-Kerbela bölgesini ve Suriye'nin Tabkah'da yeni inşa ettiği baraj yüzünden Fırat Nehri'nin sularındaki azalma sonucu 1970'ler ortasında diğer Şii bölgelerini de etkileyen kuraklık, Davet'in çalışmalarına büyük ölçüde yardım etmiştir. Kuraklık yüzbinlerce köylüyü etkilemiş, meyve bahçelerini ve pirinç tarımını tahrip etmişti.

Davet'in hükümetle ilk güç denemesi, 1974 yılında, Hüseyinî törenleri öfkeli siyasi protestolara dönüştüğünde meydana gelmişti. Fakat bu, 1977'de polis güçleri Necef ve Kerbela arasındaki yürüyüşlere müdâhale etmeye teşebbüs ettiklerinde kendilerini karşılayan hiddetle mukayese edilemezdi. Öfkeli kalabalıklar, ritmik bir şekilde “Saddam şil idak! Şa'bu'l-Irak ma yiridak!” [Saddam Defol! Irak Halkı Seni istemiyor!] şeklinde slogan atarak Haydariye yakınlarındaki polis karakoluna hücum ettiler.

1978-1979 İran Devrimi, Davet'i radikalleştirip Mücahidîn'in zuhurunu teşvik etti. Bu, mücadele metodunda hızlı bir değişimin işaretini verdi; her iki hareket şimdi polis, Baas Partisi ve Halk Ordusu hedeflerine münferit gerilla saldırılarına girişiyorlardı.

İran Devrimi ayrıca, Şiilerin nazarlarını gittikçe hatırlanacağı üzere, Irak'ın en sivrilmiş ve en yetkin Şii hukukçusu olan ve halk arasında büyük bir saygı uyandıran Seyyid Muhammed Bakır Sadr'a doğru çevirmelerine yol açtı. Bundan başka, ondan herhangi bir teşvik gelmeden, oldukça çok sayıda Şii, siyasî liderlik için ona bakmaya başladı ve İran'ın Arap dilindeki radyo yayınları tekrar tekrar ondan “Irak'ın Humeynisi” diye söz etti. Hükümetin gözünde o rakip bir cazibe kutbu ve yaklaşan tehlikenin sembolü olarak kocaman ve korkunç gözükmeye başladı.

Rejim militan Şii etkinliklerine nasıl tepki gösterdi?

Saddam Hüseyin, kuramsal olarak taraftarları için bir sürü ana ilkeler serdetti. tikin, o, Baasçılar'ın din ve “dinî ve mezhebi fanatiklik” hususundaki tavrının “muğlaklık ve baştan savmadan azat” olması gerektiği, çünkü kalıcı olmayan sorunlar veya sadece muvakkat sıkıcı durumları aşmak için “biz, muayyen geçici limitler içerisinde çoğunluğa, kendi fikrimizi kabul ettirme arzusunda değiliz” dedi ve şunları ekledi: “Bizim partimiz, imanla imansızlık arasında nötr değildir, o daima iman yanındadır, fakat dinî bir parti değildir ve öyle olmamalıdır.”

Ayrıca Saddam şunu da ilave ediyor ki, “belli muhalif güçler, din kisvesi altında” Baas'ı halktan tecrit etmek ve “onu kimin dost, kimin düşman olduğunu ayırmanın zorlaşacağı bir çukurun içine çekmek maksadıyla”, dinî konulara “ehliyetsiz ve duygusuz” bir tarzda burunlarını sokarak, rejimi tahrik etmeye çalıştılar. Bu güçlerin siyaseti “sonuçlarını, bizim stratejimiz aleyhine kullanabilecekleri taktik bir hata yapacağımız” varsayımına dayanıyor.

Bu yüzden hükümet ve parti için ne pahasına olursa olsun “dinin siyasileştirilmesi”nden kaçınmak ve her hizbe kendi arzularına göre ayinlerini yapmaya müsaade etmek gereklidir, inanç meselelerine burnunu sokmak rejim için sadece halkı inananlar ve inanmayanlar diye bölmeye değil, bizzat inançlarını da bağlılıklarına göre ayırmaya mahkumdur. Bu, en tehlikeli kanallarıyla önceden mahkum olmuş bir siyasete girmeye eşit değil midir?

Aynı zamanda Saddam Hüseyin, Şii hareketlere, herhangi bir yanlış anlamaya yer bırakmayacak şekilde, “dinin, siyaset için bir kılıf olarak kullanılması” veya “dinî âdetlerin Baasçı siyasetlerle uyumsuzluk veya çatışma” sürecine doğru kaymasının “sert ceza”ya sebep olabileceğini ve faillerinin “devrimin demir yumruğu”yla karşılaşacağını anlatmıştır.40

Fiiliyatta Saddam Hüseyin, biri gözdağı verme ve diğeri hırsı körükleme olmak üzere iki taktik kullandı. Iraklılar'ın söylediği üzere, bir eliyle dehşet, diğeriyle ödüller saçtı. 1974'de Davet Hizbi'nin 5 üyesini idam etti, 1977'de başka bir 8 Şii’yi ölüme gönderdi. Haziran 1979'da popüler ve geniş ölçüde saygı gören Seyyid Muhammed Bakır Sadr'ın tutuklanmasını emretti; Sevra halkı protesto eylemleriyle sokakları tuttuğunda onları şiddetle bastırdı. Şii muhalefete karşı bu sıkı tedbirler, ki izleyen Ağustos ayında onun (Saddam'ın) Baas’ı tenkitçi ve rakiplerinin yirmi ikisinin fizikî olarak azline yol açan yönetici Devrim Komuta Konseyi'nde bir parçalanmayı hızlandırdı.41 1980 yılının ilk çeyreğinde Bağdat civarında bombalı saldırıların yükselmesi neticesinde, nesillerdir Irak'ta yaşayan ailelerden gelen 15,368 İran asıllı vatandaşı sürgüne gönderdi.42 O yılın sonunda, Şii huzursuzluğuyla yakından ilgili olan İran-Irak Savaşı'nın patlamasından sonra, Saddam Hüseyin Davet Hizbi'ne baskıyı sertleştirdi. Hizb'in kendi abartılı değerlendirmesine göre, 1974'ten 1980 yılı sonuna kadar, “Irak'ın en iyi beş yüz adamından fazlası”, Şii merci Seyyid Muhammed Bakır Sadr, başka 8 alim ve bir zamanlar Irak Atom Enerjisi Kurumu'nun genel müdürü olan Dr. Alâ eş-Şehristanî de dahil, ölüme gönderilmiştir.43

Bununla yan yana, Saddam Hüseyin Şii ulemaya daha büyük hürmet gösterdi ve onları düzenine kazandırma için yoluna devam etti. Yalnız 1979'da, o, fonları taraf tutmayarak hem sünni, hem de şii kurumlara dağıtarak 24,4 milyon kadar büyük bir meblağı ayinlere, camilere, hüseyni yel ere, hacılara ve diğer dinî işlere harcamıştı.44 O ayrıca Ali ibn Ebî Talib'in doğum gününü milli tatil olarak ilan etmiş ve yeni hizmetler ve daha fazla reform vaad ederek kutsal yerleri sık sık ziyaret etme ve Şii bölgelerini gezme zahmetine katlanmıştı. Necef’te, o Alid iltiacagâhına yakın bir yerde toplanan kalabalığa yaptığı konuşmada “haksızlığa karşı imamların kılıçlarıyla döğüşmeyi” üstlenmiş ve “ilahi değerlerin yeniden canlandırılması” çağrısında bulunmuştu. Başka bir konuşmasında, ailesinin Peygamber soyundan gelme iddiasına atıf yaparak, “Bugün burada ilan etme hakkına sahibiz. Tarihi tahrif edici değiliz, İmam Hüseyin'in torunları olduğumuzu ilan etme hakkına sahibiz.”46 demişti. Ancak dine kendini vermiş ve hükümete tasdik etme ve karşı çıkma tonu kararlı olmuş olan en yüksek yetkili Şii hukukçu ve baş merci Ayetullahu'l-Uzma Ebu'l-Kasım el-Hoyî'nin teveccühünü kazanmaya muvaffak olamamıştır. Açık “gayr-i İslami” niteliği sebebiyle, rejimle münasebetlerin haram yani dinen yasak olduğu görüşü yüzünden idamının kuvvetlice haklı olduğu söylenen Irak'taki diğer tek Şii merci olan Seyyid Muhammed Bakır Sadr'la uzlaşmaya muktedir olamadı.

Bununla birlikte, Saddam Hüseyin, her ikisi de Necef’te olan İmam Şeyh Ali Kaşif el-Gıta ve Şeyh Ali es-Sağir gibi Şii dinî önderlerini kazanmıştı.47 Fakat militan Şii bakış açısından, bu din büyükleri ulemau'l-hafız yani hizmet uleması kategorisine aittiler.

el-Hafız, İngilizce office kelimesinin tahrif edilmişidir ve aslen İngilizlerle işbirliği yapan ulemayla bütünleşen bir itibarsızlık lakabıdır ve şimdi bilgilerini İslamca onaylanmayan rejimlerin emrine veren ulemaya yakıştırılmıştır.

Saddam Hüseyin'in Şiilere karşı ayrımcılık gütmediği ve mezhebi terimlerden çok bir Arap olarak düşündüğünün altının çizilmesi gerekir. Bu, Bağdat'taki birçoklarına ve önce Arap daha sonra da Şii olan ülkenin güney kesimindekilerin görüşlerine başvurmaksızın değildir. Onun rejiminde bir kaç Şiinin önemli mevkileri elde tuttuğu doğrudur. Ancak bu onun mezhepçi eğilimleri olduğundan değil, kendi akrabalarına veya kendi kabilesinin üyelerine yahut da kendisinin yer altı faaliyetleri zamanından kalma eski arkadaşlarına dayanmağa doğru itilmiş olmasının bir neticesiydi. Bundan da öte o, son beş senede Baas Partisi'ne yeni Şiiler kaydetmek ve onları rejime bağlamak gibi bir çabaya girmedi. Fakat onun cezbettiği Şiilerden çoğu inandıklarından dolayı değil, menfaatleri sebebiyle, kendilerini davaya adadıklarından değil meslekte ilerleme eğilimleri dolayısıyla bu işe dahil olmuş görünmektedirler.

Irak Şii hareketinin bugünkü durumu nedir ve gelecekteki durumu ne olabilir?

Tekrar vurgulamak gerekir ki son zamanlarda onların muhalif hareketi en iyi Irak dışında anlaşılmaktadır. Bu bağlamda en çok göze çarpan, 1982 senesinde, Dava, Mücahidîn ve diğer küçük grupların Tahran"da bir şemsiye altında, Irak İslam inkılabı Yüksek Meclisi adı altında bir araya gelmeleridir. Bu şura, yayınladığı ortak bildiride şuranın “Sünni-Şii bütün Irak müslümanlarını temsil ettiği ve İran İslam Cumhuriyeti'ni Dünya İslam devriminin temeli olarak gördüklerini ifade etmişti.”48

İran'da, Davet, Mücahidîn ve şuranın diğer grupları, desteklerini Iraklı mültecilerden ve aynı zamanda Iraklı savaş esirlerinden almaktadır. Bundan başka, şuranın “Irak'ın kurtarılmış bölgesi” diye adlandırdığı Hacc Umran Kürt bölgesinde de ağırlığı vardır. Şura üyesi gruplar, müttefikleri olan Mesut ve İdris el-Barzani'nin kontrolünde bulunan bölgede, bir kaç bini geçmeyen savaşçının olduğunu fakat bunların mesela Humeyni'nin devrim muhafızları kadar iyi eğitilmiş ve silahlandırılmış olmadıklarını iddia ediyorlar.

Davet Hizbi, ayrıca özellikle Bahreyn'de (16 Aralık 1983'te teşkilatın elli iki üyesinin gözaltına alınması bunun delilidir), Kuveyt'te (12 Aralık 1983'teki bombalama olayında teşkilatın on sekiz üyesinin dahli vardı), ve Irak'ın Suriye sınırındaki kamplarda veya Şam'ın Sitt Zeynep mahallesinde yaşayan on binlerce Iraklı mülteci arasında taraftar kazanmıştır. İran asıllı oldukları söylenen bu mültecilerin, aslında İran'a sürüldüğü, fakat bu yeni çevrede kayboldukları hissiyle "Suriye vasıtasıyla Arap kültürüne geri döndükleri" gerçeği manidardır.49

Bununla birlikte, Irak içinde Şii muhalefet teşkilatları hızla gerilemektedir. Günümüzde bunlar sadece karışıklık çıkarıcı faaliyetlerde -1 Ağustos 1982'de Planlama Bakanlığı'na yapılan bombalı saldırı ve S Nisan 1983'te Irak Hava Yolları bürolarına yapılan saldırı gibi- bulunabilmektedir. Bu gibi hareketler intihar saldırısı niteliğinde olup etkisi sınırlıdır. Bu teşkilatların çoğunun çöküşünde hükümetin eli olması tabiidir. Hükümetin güvenlik güçleri sıkı tedbirler almakta ve bu gibi hareketleri bastırmakta amansız davranmaktadır.

İran asıllı ulemanın ve İran sempatizanı olduğundan şüphelenilen ulemanın sürülmesiyle ve 1983 Mayıs'ında el-Hakim ailesinden altısının idam edilmesi ve bir çoğunun tutuklanmasıyla genel olarak bütün Şii dinî sınıf gözle görülebilir bir şekilde zayıflatıldı. el-Hakim ailesine yapılan bu muamelenin, onların İran'daki Baas karşıtı Şii muhalefetiyle meşhur olmaları durumuyla bağlantılı olduğu açıktır. Sadece belli bir din adamları kesiminin varlıklarını sürdürebildikleri söylenmektedir. Din bilimine dair faaliyetler fark edilebilir bir biçimde geriledi. Hatta, denildiğine göre, baş merci Ayetullahu'l-Uzma Ebu'l-Kasım el-Hoyî sadece kendi evinde ve belli sayıdaki öğrencilere ders vermektedir.

Bağdat'ın es-Sevra bölgesi artık 1970'lerde olduğu gibi Şii yer altı teşkilatlarının bir kalesi değil. 1980'den beri hükümet bu bölgeye bir hayli masraf ederek içme suyu, kanalizasyon hizmeti, geniş yollar ve diğer bazı hizmetleri getirdi ve adını da Saddam Kasabası şeklinde değiştirdi.

Bununla beraber Şii gizli teşkilatlarının kaderini, hükümetin faaliyetlerinden çok diğer sebepler olumsuz yönde etkiledi. Bunlardan biri, adı geçen teşkilatların -Mesut ve İdris Barzanî tarafından yönetilen Kürt Milli Birliği'ni hariç tutarsak- diğer Iraklı muhalefet gruplarıyla (geçici bir süre için bile olsa) bağlantı kuramamalarıdır. Aralarındaki dünya görüşü farklılığı -mesela laik muhalefet güçlerinden komünistler ile Celal Talabani'nin Kürt Demokratik Birliği arasındaki ideolojik farklılık- bunlar arasında güvenilir ve sürekli bir işbirliğine izin vermeyecek kadar büyüktür.

Bir diğer sebep ise, 1982 öncesine ait olan ve son aylarda yine ortaya çıkan Şii gruplar arasındaki bölünmedir. 1982 öncesi dönemde Davet'in Şii rakibi sadece Mücahidin değildi. Günümüzde Şeyh Muhammed el-Şirazi'nin yeğenlerinden Muhammed Taki el-Müderrisi'nin başkanlık ettiği, asıl üssü Kerbela'da bulunan ve önem bakımından daha küçük bir grup olan Munazzamatu'l-Emelu'l-İslamî [İslamî Hareket Teşkilatı] da rakiplerindendi. Değişik gruplar Tahran rejiminin teşvikiyle 1982'de saflarını sıklaştırdılar ise de, Davet Hizbi 1984 baharından beri -eğer bundan da önce değilse- fiilayatta kendisini diğer gruplardan uzak tutmakta ve artık İslam İnkılabı Yüksek Meclisi'nde temsil edilmemektedir. Hakim ailesinin altı üyesinin idam edilmesinin anısına, geçen Mayıs ayında Meclis tarafından düzenlenen bir toplantıda, Davet'in temsilcisi, kendisine söz hakkı verilmediğinden grubunun demecini verememiştir.

Davet Hizbi, bağımsız bir Irak İslam rejimi arzusunda olmaktan başka, Humeyni'nin yüksek liderliğini de zımnen reddetmektedir. Ancak, Dava liderlerinden bazıları, mesela Murtaza el-Askeri, Humeyni'nin sıkı sıkıya sarıldığı Velayetu'l-Fakih ilkesinin Irak için uygunluğunu sorgulamıştır.

Şii hareketlerin İran tarafından sıcak bir şekilde de kabul görmesi sadece Davet Hizbi için değil, bir çok inanmış Iraklı Şii için bir mesele teşkil etmektedir. 1981'de onlardan birinin bu yazara dediği üzere, “onların kalplerinin özünde Irak Şiileri, kendi topraklarında yetişmiş şeyler gibidir.” Bundan dolayıdır ki, kendilerinden biri50 ve Şii dünyasının sekiz mercisi içindeki tek Arap olarak düşündükleri Muhammed Bakır Sadr'la51 bu kadar çok gurur duymaktadırlar. Bundan başka, en azından geçmişte, Necef’in içinde, İranlı ve Arap uleması arasındaki gizli gerginlik, Suriye ve Filistin'deki Ortodoks kilisesi içindeki Rum ve Arap din adamlarınınkinden farklı değildir. Bazı İranlı din adamları Iraklı din adamlarına yukarıdan bakmakta ve genelde İranlıların Araplara göre inançlarına daha bağlı oldukları ve eğer dinî mesaj Arap peygamber tarafından getirilmemiş olsaydı hiç bir Arab'ın İslamiyet'e girmeyeceği tarzında bir anlayışa sahiptirler. Her halükarda, Iraklı Şiiler açıkça kendi cinsleriyle daha rahat olup gerçek liderliğin de Iraklı olan Şiiler'in elinde olmasını tercih etmektedirler.

Bundan başka, Irak-İran Savaşı'nın yan tesirlerinden biri de, Arap ve İranlılar arasında, en azından Iraklı Şiilerin bir kısmında, özellikle de Arap veya Iraklı olma kimliği Şii ve müslüman olma kimliğinin üstüne çıkan kimseler arasında farklılık duygusu gittikçe keskinleşmektedir. Diğerleri ise İran'daki Arap Şii azınlığın durumunun yeni dinî idare altında hiç de değişmediğini görmezlikten gelemezler. Ayrıca Irak'taki Şii olayının İran'ın askerî faaliyetleri ile özdeşleştirilmemesi gerektiği konusunda güçlü bir fikir vardır.

Gerçekte, Irak-İran Savaşı hakkında en anlamlı şey, Irak ordusunun saflarından en büyük kesimini oluşturan Şii askerlerin bugüne kadar vatanlarını dinlerine tercih etme konusunda hiç bir eğilim olmaması durumu gösteriyor ki millî bağlar daha kuvvetli ve dinî bağlar zannedildiğinden daha zayıftır.

Bununla beraber, eğer Saddam Hüseyin'in rejimi siyasi başarısızlık gösterse veya ciddi bir askerî yenilgiye uğrasa -ki şimdilik böyle bir şeyin olması muhtemel görünmüyor- Şii muhalefet bundan yararlanmaya hazırdır. Ayrıca, Şii muhalefetin talihi, küçümsenmeyecek oranda İran'daki teokrasinin talihine bağlıdır.

Çev.: Fethi Gedikli

 

 

Dipnotlar:

1- Muhammed Bakır Sadr, Lamhatun Temhidiyyetun an Meşru Dusturi'l-Cumhuriyyeti'l-İslamiyye [İslam Cumhuriyeti'nin Anayasa Taslağına Ön Bakış], (Beyrut: et-Ta'aruf Yayınevi, 1979), s. 17-18; ve Surata an Îktisadu'l-Müctemeatu'l-İslamî [İslam Toplumunda İktisadın Görünümü], (Beyrut: et-Ta'aruf Yayınevi, 1979), s. 7-8.

2- Muhammed Bakır Sadr, Lamhatun Temhidiyyetun, s. 19-22.

3- Muhammed Bakır Sadr, Suratu an İktisadu’l-Müctemealu'l-lslamî, s. 36-37; ve Hudud Tafsiliyye an lqtisadi'l-Müçtemati'l-İslamî [İslam Toplumunun İktisadı Hakkında Tafsilatlı Çizgiler], 2. baskı, (Beyrut: et-Ta'anif Yayınevi, 1979), s. 36-73. "Temel Özellikleriyle İslam iktisadı" ve "İslam iktisadında Devletin Sorumluluğu"nun ayrıntılı hır tartışması için yazarın iktisaduna, 11. baskı, (Beyrut: et-Ta'aruf, 1979), s. 293-307, 696-728'e müracaat ediniz.

4- İkincil derecedeki diğer taraftar kaynağı, es-Selâm ve büyük bir kesiminde kırsal kökenli emekçilerin yaşadığı el-Grayat ve öğretmenlerin, tüccarların, aşağı tabaka devlet memurlarının oturduğu Karrade'ş-Şarkiyye bölgeleri idi.

5- Davetu'l-İslamiyye Hizbi [İslamî Davet Partisi], Beyanu'l-Tefahum Sadır min Hİzbi'd-Daveti'l-hlamiyye ilâ el-Ummeti fî'l-Iraq (İslamî Davet Partisi'nce Irak'ta Halka Hitaben Yayınlanan Karşılıklı Anlayış Beyannamesi], basıldığı yer belirtilmemiş, 1980, s. 8.

6- Bir dinar veya 1.000 fils, 1975'de 3,37 $, 1980'de İran-Irak Savaşı'ndan önce 2,90 ve sonrasında ise 2,20 $'ından işlem görüyordu.

7- 1980 yılı rakamları için Irak Komünist Partisi Polîtböro üyeleri Fahri Kerim ve Abdurrezzak es-Safi'ye 10 Ocak 1981'deki konuşma için minnettarım. 1973 ve 1977 rakamları için bkz.: Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutianary Movements of lraq |Eski Toplumsal Sınıflar ve Irak'taki Devrimci Hareketler], (Princeton: Princeton Üniversitesi Yayını, 1978), s. 1095-1096.

8- Irak Planlama Bakanlığı, Yıllık istatistik Özetleri, 1978T s. 158.

9- BM Batı Asya iktisadî Kurulu'nun bir görevlisiyle 23 Ocak 1981 tarihinde yapılan konuşmadan.

10- Dinî müesseselerin Sünni Arap kırsal bölgelerinde de kıt olduğuna işaret edilmelidir. Bununla beraber, Sünni Kürt kırsal kuşağı Tekye ve hangâhlar [dervişlerin melce ve ibadet yerleri] ile doludur.

11- Mukaddimetu'l-Alleme îbn Haldun [Ibn Haldun'un Mukaddimesi], (Kahire: Mustafa Muhammed Yayını, tarih belirtilmemiş), 2. kısım, 27. bölüm, s. 151 ve 3. kısım, 52. bölüm, s. 329.

12- Ibn Senedu'l-Basri el-Vaili (1766-1834), Matali el-Suud Bitayyihi Ahbaru'l-Vali Davud [Vali Davud'un Mutlu Yılları ve Bahtın Başlangıçları], 1873'de Hasan cl-Helvahî el-Medonî tarafından kısaltılmıştır (Kahire, 1951), s. 169.

13- Habib K. Şiha, La Province de Bagdad. Son passe, son. present, son avenir (Kahire, 1908), s. 313-314.

14- İbrahim Fasih b. Sıbgatullah el-Haydarî, Unvanu'l-Mecd fi Beyan Ahval Bağdad, Basra ue Necd [Bağdat, Basra ve Necd'in Ahvali veya ihtişam işareti], (Bağdat: Daru'l-Menşuratu'l-Basrî, 1962), s. 110-112; ve Ali el-Verdi, Dirasetun fi Tabiati'l-MUçtemati'l-Iraq [Irak Toplumun Yapısı Hakkında Bir Etüd], (Bağdat: el-Ani Yayını, 1965), s. 225.

15- el-Haydarî, Unvanu'l-Necd, s. 111-112.

16- İki grup arasında temel farklılık, Ahbariler'in aksine Usulîler içtihad usulüne yani yetkili Şii hukukçuların (müçtehidlerin) bağımsız bağlayıcı görüşleri yardımıyla İslam hukukunun gelişmesinden yunadırlar. (Büyük Britanya, Personalities, Iraq (Exclusive of Baghdad and Kadhimain), [Bağdat, 1920], s. 51-52). Böylece Usuliler müçtehidleri izliyor; Ahbariler ise izlemiyorlar.

17- Bu, özellikle bataklık kesiminde yaşayan halk için doğrudur. Wilfred Thesiger, The Marsh Arahs [Bataklık Arapları], (Harmondsworth: Penguin, 1967), s. 105; ve "The Ma'dan or Marsh-dwellers of Southern Iraq", Journal of the Royal Central Asian Society, 41, kısım 1, (Ocak 1954), a. 20.

18- Ali el-Verdi, Dirasetun fî Tabiati'l-Müçtemau'l'Iraq, s. 240.

19- A. g. e., s. 240-242.

20- Büyük Britanya, "Annual Administration Report, Shamiyyah Division, 1918", Reports of Administration for 1918 of Divisions and Dîstricts of the Occupied Territories in Mesopotamia, c. 1 (Bağdat, 1919), s. 87.

21- Diğer öğrencilerin 896'sı İranlı, 665'i Hindistanlı, 47'si Suriyeli ve Lübnanlı, 20"si Bahreyn, Hasa ve Katifli idiler. Fazıl Cemali, 'The Theologica] Colleges of Najaf [Necef Medreseleri], Müslim World [Hartford] 50, no. 1 (Ocak 1960): 15.

22- Irak Kamu Güvenliği, Dosya no. 2198, “Necef Kız Okulu” diye adlandırılmıştır.

23- Mülkler veya fonlar dinî ve hayrî gayelerle vakfedilmistir.

24- Faysal'ın memorandumunun metni, Abdurrezzak el-Hasanî, Tarîhu'l-Vizarati'l-Iraqiyye [Irak Kabineleri Tarihi], c. 3, (Sayda: el-İrfan Yayını, 1953), s. 286-293. Alıntı, s. 291'den yapılmıştır.

25- Büyük Britanya, Reports of Administration for 1918, s. 106.

26- Muhaveratu'l-îmam el-Muslih Kaşif el-Gita eş-Şeyh Muhammed el-Hüseyin maa's-Safıreyn el-Baritani ve'l-Amiriki fi Bağdad [İmam Kaşifu'l-Gita'nın İngiliz ve Amerika'nın Bağdat Elçileriyle... Islahat Hakkındaki Konuşması], (Necef: el-Haydariye Yayını, 1954), s. 15-16.

27- Ali el-Verdi, Dirasetun fi Tabiati'l-Müçtemau'l-Iraq, s. 231.

28- Muhaverelu'l-İmami'l-MuslihKaşifu'l-Gıta, s. 5.

29- Bkz.: Hanna Batatu, The Old Social Classes, s. 752, 1000.

30- Chris Kutschera, "Nouveaux espoirs pour l'opposition chiite irakienne", Le Monde diplomatigue, Nisan 1984, s. 15.

31- Bkz.: s. 179.

32- Bu bilgi yazara 1984 Mayıs'ında Bağdat'ta, Baas Partisi'nin etkili bir üyesince verilmiştir.

33- el-Mukatilun, no. 20, (Nisan 1984): 1, 5.

34- el-Cihad, no. 14 (Nisan 1981): 13.

35- Lübnan Yüksek İslamî Şii Şurası'nın 23 Nisan 1980'deki açıklaması, es-Safir (Beyrut), 24 Nisan 1980.

36- el-Cihad, no. 14 (Nisan 1981): 22-26.

37- Paul Balta ve Claudine Rulleau, L'Iran insurgi (Paris, 1979), s. 152. Bu rakam hemen hemen kesinlikle abartılıdır.

38- Irak Hükümeti Sosyal işler Bakanlığı Nüfus Sayımı Genel Müdürlüğü, 1947 Irak Nüfus Sayımı (Bağdat, 1954). Verilen rakamlar, 1, 2 ve 3. ciltlerdeki çeşitli bölgelerle ilgili 7 numaralı tabloların tümüne istinaden hesaplanmıştır.

39- A. g. e., s. 48, 195, 205.

40- Saddam Hüseyin, Nazratun fi'd-Din ve's-Sevratun [Dine ve Tarihi Mirasa Bir Nazar], 11 Ağustos 1977'de yapılan bir konuşma; Saddam Hüseyin, es-Sevratun el-Arabi ve'l-Mu'assaratun [Arap Mirası ve Çağdaş Hayat] içinde (Bağdat: el-Hürriye Yayınevi, 1978), s. 5-17.

41- İslami Davet Hizbi, Beyanu'l-Tefahum, s. 7-9; Int. Herald Tribüne (Paris), 25 Şubat 1977; d-Havadis (Beyrut), 1 Nisan 1977; vo New York Times, 8 Ağustos 1979.

42- el-Safir (Beyrut), 15 Nisan 1980.

43- İslami Davet Hizbi, Beyanu'l-Tafahum, s. 7-8.

44- el-Cumhuriye (Bağdat), 20 Ocak 1980.

45- el-Havadia (Beyrut), 4 Ocak 1980.

46- Bağdat Radyosu, Arapça Servisi, 8 Ağustos 1979, Yabancı Yayın Bilgilendirme Merkezi, 9 Ağustos 1979, s. E4.

47- İmam Ali Kaşif el-Gıta ve diğerlerine rejime verilen destek için bkz.: Baghdad Obseruer, 7 Ekim 1980 ve el-Cumhuriye (Bağdat), 10 Ekim 1980.

48- Irak İslam inkılabı Yüksek Meclisi, Tahran, 1983, s. 21-25, 26.

49- el-Ğad ed-Demuqrati, no. 90, 20 Mayıs 1984, s. 3.

50- Ancak şurası kaydedilmelidir ki, Muhammed Bakır Sadr onsekizinci yüzyılın sonlarında veya on dokuzuncu yüzyılın başlarında Güney Lübnan'dan Irak'a göç etmiş bir ailedendir.

51- 1980'deki diğer yedi merci Necefli Ebu'l-Kasım el-Hoyî, Ruhullah Humeyni, Kazım Şeriat Medari, Gulpayganî Kumî, Abdullah el-Şirazi, el-Necefî el-Maraşî ve Meşhedli Hasan el-Kummî'dir. Bunların hepsi İranlı ise de, Şeriat Medari menşe itibariyle Azerbaycan Türklerin dendir.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 7 - Yaz 1991

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları