İslam Devrimi: Yolun Sonumu Yoksa Başı mı?

Hidayet Gulpayegani

İslam Devrimi zaferinin 13. yıldönümü, istikbar dünyasında ilginç ve baş döndürücü bir propagandanın yapıldığı bir döneme rastlıyor. Bu propagandaya göre devrimler dosyası bütünüyle kapanmıştır. Şimdi artık dünya hep birlikte mevcut statükoyu koruma yanlısıdır. İdealizm dönemi sona ermiş olup dünyaya egemen olan görüş, düşünce ve hareket tarzı realizmdir. Bu realizm, bütün dünyanın, Batının güçlülüğünü kabul etmesini ve onunla çekişip düşmanlık yapmak yerine, bağışlarından yararlanabilmesi için ona teslim olmasını gerekli kılmaktadır. Batı bu bağışları dağıtırken de ayrıcalıklar oluşturuyor.

Soğuk savaş döneminin, Batının zaferi ve doğu blokunun (siyasi anlamda Sovyetler Birliği bloku) düşüşüyle, hatta Sovyetler Birliği isminin dünya siyaset sahnesinden silinmesiyle son bulması, bu propagandanın genişliğinin en büyük şahidi ve en güçlü aracı olmuştur. 20. yüzyılın ilk yıllarında Lenin’in bu çağın devrim ve dünyada kapitalizm düzeninin yok olma çağı olduğuna dair yaptığı tahminler, ileri sürdüğü görüşler, kapitalizm dünyasının ileri gelenlerinin en büyük zihinsel meşgalesini oluşturmuştur. Ama bu çağın son on yılında da kapitalizm dünyası Lenin’in mirasının çökmesini ve onun haleflerini kutlamıştır.

Bugün dünya emperyalizmi, İslam devrimi için komünist devrime benzer bir yazgı çiziyor ve İslam devriminin ya yok olmasını ya da dünya bloklarından birine teslimiyetini –ki bu da gerçekte yok olmaktır- kesin ve kaçınılmaz bir iş olarak gösteriyor.

Acaba gerçekten böyle midir? Acaba dünyada devrim dönemi bitmiş midir?

Bu sual, Batılı siyasetçilerden sarf-ı nazar etmeye özen gösterdiğimiz zaman daha ciddi oluyor. Çünkü Batılı siyasetçiler böyle olmasını istiyorlar. Tabii Batılı teorisyenler de böyle düşünüyorlar. Bundan önce de Marksizm düşünce havzası dışındaki Batı’da dikkate alınan bütün siyasi teoriler, ekol ve ideolojiler devrimi ne kaçılmaz ve zaruri olarak biliyorlardı, ne de olumlu ve faydalı. Yalnızca Batı düşüncesinin bu dalında (Marksizm de) devrim kesin ve de istenilen bir iş olarak telakki olunuyordu. Dolayısıyla Marksizmin düşüşüyle birlikte Batı kendisini devrime karşı koymada bir bütün, bir görüş ve bir seda olarak görmeye başladı.

Bu düşünce ve isteği uygulama alanı yıllardır devrime veda etmiş, en sol siyasi hizip ve akımların sadece yasal mücadele çerçevesinde ve tanınmış resmiyette faaliyet yaptıkları birkaç asırdır “Batılı insan”a uygun düzen ve egemenliğin istikrarı için gerekli dönüşüm, değişme ve mücadeleyi geride bırakmış ve uzun süredir kendi istedikleri denge ve eşitlik ortamına erişmiş Batılı ülkelerle sınırlı değildir. Bu düşünce ve isteği uygulama alanı bütün dünyadır. Bugün siyasi rakibin ortadan kalkmasıyla zahiren egemenlik ve sulta alanında Batılı güçlerle kavga eden kimse kalmamıştır. Bu noktada Batılı güçlerin amacı, öncelikle Doğu’da ve üçüncü dünyada her tür siyasi hareketi, önceden belirlenmiş zeminlere çekmek ve her tür devrimin meydana gelmesini engellemek, ikinci olarak da mevcut devrimlerin devam etmesini isteyenlerin teneffüs yollarını kapatmak ve onları çizginin sonuna yerleştirmektir. Bu bağlamda İslam devrimi yazgısının, somut olarak incelenmesi ve tahlil edilmesi gereken özel bir hassasiyeti vardır.

Bu incelemede şuna dikkat edilmesi gerekmektedir; aslında “devrim” bugünkü anlamıyla, (Orta Çağ’dan sonraki) yeni dönemle telakki olunan ve dünya siyasal kültüründe ortaya çıkışından birkaç çağdan fazla zaman geçmeyen siyasi bir olgudur. Acaba İslam devrimi de yeni dönem devrimlerinin devamını mı yaşıyor ve yeni dönem devrimleriyle aynı temeli mi paylaşıyor? İslam devriminin o devrimlere karşı nasıl bir yeri ve konumu vardır? Gelecek manzaranın tasvir edilebilmesini ve çizilebilmesini sağlamak amacıyla İslam devriminin dünyanın siyasal dönüşümleri sürecindeki yerini belirleyip ortaya koymak için yeni dönem devrimlerinin hangi alanlarda ve nasıl meydana geldiğine kısaca bakmamız zaruridir.

Dünyada “Devrim”in Kök Bulması

Bütün devrimlerin veya yeni dönem, Orta Çağ’dan sonraki dönem değişimlerinin büyük ve temel bir devrimde kökü bulunmaktadır ve o da “rönesans”tır. Rönesans, sadece kültürel ve bilimsel yaşamın bir yenilenmesi değildi. Bilakis insanı, dünyayı ve o ikisi arasındaki ilişkiyi anlamada içerik değişikliğinin ortaya çıkmasını sağladı. Ve sonuçta hümanizm şeklini aldı ve insan, varlık odağı haline gelerek soylulaştı.

Hümanizm, “din reformu” ile başladı. Bu din reformu, aşamalı olarak dini, yaşamın bütün kademelerinden ayırma ve de açık ve nihai bir sapıklık (ilhad) noktasına erişti. “Protestanizm”, dinsel reform savıyla kilise havzasının içinden yükseldi ve bir kilise ruhanisi olan “Luther”, onun önderi ve teorisyeni idi. Dayanak noktası mahrum sınıflar olan ilk Hıristiyanlığın tersine, bu yükseliş “burjuva” adında yeni ortaya çıkan şehirli esnaf ve sanatkar sınıfına dayalı idi. Protestanizm ve kapitalizm dini, diyaneti ve kiliseyi reddetmede birbirini tamamlayıcı da olmuşlardı. Belki temel fonksiyonu protestanizm görmüştür. Albert Male tanınmış tarihinde diyor ki: “Martin Luther’in öğretileri, kapitalist toplumda üretici güçler şeklinde kendini gösteren ve onlarsız yeni ekonomi ve toplumun gelişimi mümkün olmayan bütün unsurlar idi.” Dinsel reform hareketi, gerçekte Hıristiyanlıktaki kapitalist ve dünyaperest ruhun canlanması, kilise yerine saltanatın güç kazanması, Hıristiyan imparatorluğunun yerine dünyanın bugünkü siyasal birimlerinin doğması (yeni nasyonalizmin ortaya çıkmaya başlaması) idi. 1948’de Avrupa’daki 30 yıl süren dini savaşların son devresinden itibaren nihayet Vestfalya Barışı’yla birlikte devletlerin dünyadaki hakimiyetinin yeni konumunun (millet-devlet düzeni) temeli atılıyor, bağımsız krallıklar oluşuyor ve kilise sultası altından resmen çıkılıyordu.

Sonuç olarak reformcuların iddiasının tam tersine, insan, kilise bağından bu vasıtanın atılmasıyla gök ve “Tanrı”ya daha bir yakınlaşmak için kurtulmadı. Bilakis göğü yere getirdi ve her şey “yersel”leşti, hatta “Tanrı” bile!

Bütün alanlarda hepsi yeni bir dünya kurmakla meşgul olan birtakım bilginlerin meydana çıkışıyla her şeyin anlam ve hedefi değişti. Bu iki örnek devredeki iki “ilim” anlayışının kıyaslanması ifade edilmeye değerdir. Yeni hümanist insan artık Aristo’nun “İlimlerin en iyisi hayattır, çünkü hayatın öğretisinde hedeflenen hiçbir kar yoktur.” şeklindeki sözüne önem vermiyordu. O, “Kazanç veren bilimin peşinde koşun, kazanç vermeyen bilimi terk etmek gerekir. Veya sana dünya hakimiyetinde fayda getiren (yani hakim gücün hizmetindeki) bilimi takip edin.” diyen Francis Bacon gibilerinin teorilerinin bir türedisidir.

Elbette yeni dünya ve de ondan oluşan devrimler, bir gece veya bir yıl içerisinde gerçekleşmedi. Yeni devrimlerin başlaması 200 yıldan fazla zaman aldı. Yeni insan, kendine uygun dünyayı inşa etmeli ve engelleri ortadan kaldırmalıydı. Tabii ki bu da zaman alıyordu.

Aslında yeni dönem devrimleri, sırf, sosyal, siyasal devrimlerdir. İnsan ve dünyaya yeni bir anlam kazandırma hedefi gütmemişlerdir. Bütün bunlar da yeni insan ve dünya kabul edilmiştir. Yalnız hükümetsel ve toplumsal ilişkilerin ona uygun olarak değişmesi şartı aramıştır. Bu yüzden yirminci yüzyılın çeşitli nasyonalist ve sosyalist devrimlerinin hiçbiri Batının genel teneffüs atmosferinin dışına çıkmamıştır ve aslında dışına çıkmasını da istemiyorlardı.

Büyük Fransız Devrimi ve Etkileri

18. yüzyılda (1772-1751 yılları arasında) Fransa’nın büyük ve meşhur Maarif Dairesi, yeni düşünce önderleri ve tanınmışlarından bir grup yani Voltaire, Jean Jacques Rousseau ve Montesqui gibi şahsiyetler tarafından kuruldu. Gerçekte de bütün bilimleri ve yeni düşüncelerin bir araya gelmesi, rönesanstan sonra olmuştu. Yeni dönem düşünsel, bilimsel ve sanatsal yapıtların damıtımı, bu şekilde bir ansiklopedide baştan başa tüm dünyada yayınlanarak yeni devrimin gelişip yayılmasında temel bir rol oynadı. Kilise onun konularındaki mevcut sapkınlık (ilhad) sebebiyle, önce yayınlanmasına engel oldu. Ama artık esaslı bir girişimde bulunmaya güç yetiremiyordu.

Fransız Devrimi’nin, Maarif Dairesi’nin yayınından sonraki 20 yıldan daha fazla bir zaman içerisinde gerçekleşmesi (1789), yeni dönem için bir dönüm noktasıdır. Bu devrim, her ne kadar zaman açısından bağımsızlık savaşından veya başka bir deyişle Amerikan devriminden az sonra olsa da ondan çok daha önemlidir. Ondan sonra sadece ayaklanmalar, kıyamlar ve devrimler değil; aynı zamanda Batının olay yaratan siyasal ekollerinin (sağ ve sol) temeli de ondan kaynaklanmıştır. Bu devrimin de, ifade edildiği gibi rönesansta kökü vardır.

Fransız Devrimi’nin önderlerinden Robespierre diyor ki: “Fransa devrim planı, apaçık bir belirginlikle Machiavelli’in kitaplarında yazılıdır.” (Arent, Devrim isimli kitabı:) Hanna Arent şunları ekliyor: “Robespierre, ‘Biz de vatanımızı kendi canımızın kurtuluşundan daha çok seviyoruz’ diye ekleyebiliyordu.” Machiavelli, “Ben” demişti, “dünyaya geldiğim şehri, ruhumdan daha çok severim.”

15. yüzyılın tanınmış çehresi Machiavelli; ahlak ve diyaneti reddetmedeki açıklığı, siyasette yalanı ve diğer ahlak dışı her türlü aracı tavsiye etmesi nedeniyle birkaç asra kadar nefret edilir bir kişilikti. Daha sonra yavaş yavaş yeni düşüncenin şekil almasıyla birlikte Batı’da üzerindeki suçlama kaldırılıp yükseklere çıkartıldı. Hanna Arent’in ifadesiyle yeni dönem devrimlerinin “manevi babası” olan o, siyaset ve toplumun “dünyevileştirilmesi” ve “gelenekselleştirilmesi”nin seçkin öncülerinden sayılır ve “Cennet ve cehennemi bırakın! Gerçek ve her şey dünyadır!” ilkesini Batılı insana öğretin ilk kişilerdendir. Bu esas üzere demokrasi (kapitalist düzenin hükümet yöntemi anlamında), özgürlük (liberalizm anlamında), nasyonalizm vb. hümanizm temeli üzerinde kuruldu ve neticede kapitalist düzen doğdu.

Sosyalizm-Marksizm

Fransız Devrimi’nin çeşitli ideolojik dalları, 19. yüzyılın yöntem tartışmalarının temel boyutudur. Liberaller, “özgürlük”ün “eşitlik”ten önce geldiğine inanıyorlardı. Sosyalistler, “eşitlik”in ön plana çıkarılmaması halinde özgürlük seçkin sınıflara özgü olacağından “eşitlik”i öncelikli sayıyorlardı. Tabii bütün bunlar için ideal toplum, işte bu demokrasi, eşitlik, özgürlük ilkeleriyle birlikte bina edilmeliydi. Bu yüzdendir ki sonraları hem kapitalist liberal demokrasi düzenleri ve hem de demokratik sosyalist düzenleri, kendi halkını “demokrat” diye nitelendirdiler. Bunların her biri de gerçek demokrasinin kendileri olduğunu iddia ediyordu.

Bu çağdaş, Marksizmin, sosyalizmi bilimselleştirme iddiasıyla ortaya çıkışı, birçok gelişmiş sanayi ülkesinde devrim ateşini körükledi. Devrimi aslında kaçınılmaz bir iş olarak kabul etti ve tarihin çağ kapamasıyla sosyalizmin kapitalizmin yerine geçeceğini iddia etti. 19. yüzyılın diğer önemli belirgin unsuru emperyalizmdir. Bu konuyla ilgili olarak bu çağda Afrika’daki birkaç ülke ve İran gibi Asya’daki birkaç ülke hariç bütün Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin büyük Avrupa güçlerinin sömürgesi olduklarına işaret etmek yeterlidir.

Bütün dünyayı yağmalama, Batı’da sanayi ve teknolojinin yıldırım gibi ilerleyişinin temel faktörlerinden olan büyük sermaye birikimini beraberinde getirdi. Sanayi ülkelerinde de kadın, erkek ve çocuklardan oluşan işçileri acımasızca sömüren ve onlara zulmeden kapitalizm, bu sermaye birikimini dağıtmaksızın tamamıyla kapitalizmin gelişiminin hizmetine veriyordu. Fransız ve Alman sanayi şehirlerinde işçilerin, İngiliz, Fransız ve Alman sanayi şehirlerinde yaşam bakımından en dayanılmaz bir vaziyette bulunduklarını görürüz. Marks, teorisinde onları belirleyici bir konuma getirdi. Marksizmin devrim modeline baktığımızda bu sınıfın önem ve rolünü görürüz. Bu modelde sanayi proletaryası gelişmiş kapitalist ülkelerde öncelikle “kendine yabancılaşma”ya (mesh, insani kimliği kaybetmek ve kapitalist için üretim aleti haline gelmek) duçar oluyor. Sonra sanayi ve makinenin gelişmesinden doğan işçi toplumunda kendi sınıfını buluyor, “sınıfsal bilinç” elde ediyor. Devrimin zorunlu gereği olan bu zihinsel şartın; aynı şartın gerçekleşmesi, yani gelişmiş ileri kapitalizmin varlığı ve işçi toplumlarının meydana gelmesiyle birlikte vücuda gelmesi gerekir. Bu iki zihinsel ve ayni şart tahakkuk etmeksizin devrim olmayacaktı. İşçi sınıfı, organizasyon ve toplu teşebbüsle sonuçlanacak sınıfsal bilinç taşımaksızın devrimci sınıf olmazdı.

Muhakkak kapitalizm, fabrikaların ve işçilerin durumlarını devrime sebep olacak şekilde serbest bırakacak kadar aptal değildi. Dünya servetinin büyük bir kısmının sanayi Avrupası tarafından yağmalanması ve çarçur edilmesiyle birlikte, işçilere mümkün mertebe az bir pay bırakıldı ve durumları da bir dereceye kadar iyileştirildi. Şimdi artık proletarya, zincirin dışında kaybetmek istemediği başka bir şeye de sahipti.

İşçi devrimi sadece gerçekleşmemekle kalmadı, buna ek olarak Marksist görüşe göre devrime müsait ülkelerde ümit verici bir manzara da yoktu. Marksizmin çıkmazı, bu düşünceye birtakım eleştirilerin yapılmasına yol açtı ve yeni görüşlerin ortaya çıkmasına ve bölünmelere sebep oldu. Bu arada Leninist Marksizmin doğuşu Marksizmin kurtuluş yolu idi.

Marksist Devrimin Akıbeti

Özetle, Marksizm Leninist bir analizle Rusya’da muzaffer oldu ve II. Dünya Savaşı’nın etkisiyle Avrupa’nın diğer bölgelerine de sıçradı. Lenin ve Mao gibileri, Marks’ın görüşlerinde dikkate değer eklemeler ve değiştirmeler yaparak Marksizmi doğmalarındaki dar boğaz ve durgunluktan kurtarmaya muvaffak oldular. Ama işçi sınıfının mütevellileri hiçbir zaman gücü bu sınıfın eline vermedi.

Marksizm, insanın ilahi fıtratına uygun devrimcilik, zulme karşıtlık ve mücadelecilik gibi boyutları üzerinde taşıması nedeniyle birtakım ilerlemeler kaydedilebildi. Bu boyutlar için de Batı’da bir yere varamadı ve onu daha çok Doğu insanları sahiplendiler. Fakat felsefi sapkınlık (ilhad) fizik ötesi ile ilişkiyi kesip atma ve madde ve toprak dünyasından daha üstün olan her tür ulviyetle savaşma -ki bu, Batılı ekollerin ortak varlığıdır- onun devrimcilik ve sömürü ile savaşım boyutları ile çelişkiye düştü. Bu temel çelişki çabucak bir zaman diliminde tüm dünya çapında bazı zaferler elde eden Marksist devrimciliği etkisi altına alarak mahvetti.

Diğer yandan Marksizmin muzaffer olduğu ve tüm iddialarının gerçekleştiği farzedilse bile yine de bu, insanın yüceliği için nihai bir başarı ve kazanç olamazdı. Sadece insanların maddi refahının temin edileceği iddiası olan sınıfsız toplum, insanın nihai istek ve hedefi değildir. Genel refahı Batı kapitalizmi de vaadediyor ve üçüncü dünyayı yağmalaması nedeniyle bu refahı yaymada daha da başarılı olmuştur. Fakat fesadın, pisliğin, kötülüğün, zulmün, yağmanın ve akla gelebilecek her türlü çirkinliğin artışı, her insanı, Medinetü’l-Fazıla’yı böyle bir seyir çizgisinin sonuna yerleştirmekte umutsuzluğa düşürüyor.

İslam Devrimi ve Konumu

İslam devrimi, 1979’da zafere ermesi bakımından 20. yüzyılın son yıllarına ait bir olaydır ve en son devrimlerden, diğer bir ifadeyle bu yüzyılın en son devrimi sayılır. Fakat aslında yeni dönem devrimlerinden değildir. Bu devrimin kökü, içeriği, nihai amacı ve hedefi bütünüyle yeni dönem devrimlerinden farklılık arzetmektedir. Bu devrim, sadece Batı köklü olmamakla kalmayıp ayrıca esasında Batı’yı reddetmede kendini bulmuş, meydana gelmiş ve muzaffer olmuştur. Ne Batı, ne Doğu sloganı, aslında Batı’yı red ve inkar demektir. Çünkü Doğu’yu siyasal olarak reddetmek de Batı’yı reddetmektir. Bundan daha önemlisi, Batılı düşüncenin temelini, yeni insanın firavunluğunu reddeden ve büyüklüğü/ululuğu o “Allah”a atfeden ve yeni Batının dini olmayan ve din karşıtı düşüncesinin bütünüyle esiri olan dünyada, dini düşüncenin seçim ve istikrarını ilan eden “Allahu Ekber” sloganıdır.

İslam devrimi, Batılı ve dini olmak üzere iki düşüncenin karşı karşıya gelmesinin nihai bir sonucudur ki, bu, İran ülkesinin çağdaş tarihini meydana getirmiştir. Çağdaş İran tarihi, meşrutiyete zemin hazırlayan yeni Batı düşüncesinin girişiyle başlar. Bu yeni düşünce, dini düşünceyi reddedip ortadan kaldırma gücüne sahip değildir. Bunun için başlangıçta dini düşüncenin yanında yer alıyor, dış görünüşte kendisini dini düşünceyle birlikte varlığa kavuşturuyor. Çağdaş tarihimizin tamamı bu iki düşüncenin uzlaşmasından oluşmuştur. Bu uzlaşıları mantıksal ve zahiri olurken karşı karşıya gelmeleri ve kavgalar şiddetli kincilik ve katılığı beraberinde getirmiştir.

Yeni düşünce, öncelikle meşrutiyet kanalıyla girmektedir. Fakat onun topluma yabancı olması, halkın dini kültüründe kökünün bulunmaması, aynı şekilde öncülerinin zayıflığı, güçsüzlüğü veya bozgunculuğu ve demokrasi denilen yönteme bağımlılığı sebebiyle işi götürememektedir. Meşrutiyet, istibdadı ortadan kaldırmada güçlü varlığına rağmen yeni kurumların yerleşmesine güç yetiremiyor.

Dini düşünce ve Batı kültüründen doğan farklı iki akımın birleşmesi, Kaçar istibdadını yok etme aşamasında düğümü çözüyor. Laik hükümetin kuruluş aşamasında bozuluyor ve kısa zamanda ortak teşebbüsün yürümeyeceği ortaya çıkıyor. Bu yüzden bazıları hemen başlangıçta bu işten el çekerek istifa ediyorlar.

Bazıları muhalefete kalkıştılar ama ezildiler. Bazıları ise bilahare meselenin derinliğini anladılar (mesela merhum Naini gibi).

Meşrutiyet eğer muvaffak olsaydı istibdadın yerine demokratik kurumları geçirmesi gerekirdi. Tabii bu da mümkün olmadı. İlerlediği aşamaya kadar da din adamlarının ve dini kitlenin desteğine sahipti. Netice itibariyle Müderris ve Musaddık gibi etkili çevrelerden oluşan sayılı birkaç kişinin dışında, başlangıçta önde gelen şahsiyetler ve mevcut akımların talep ettikleri ve bekledikleri Rıza Han diktatörlüğüne Batıcı bir düzen kurup yerleştirme görevi verildi.

Bundan sonra dini düşünceye dayalı akım tam anlamıyla yalnız bırakılıp bastırıldı. İkinci akım ise, ister düşünsel ve kültürel açıdan olsun ve isterse hasletler ve çalışabildiği yöntemler bakımından olsun sadece aşırı zalim bir diktatörlüğü takip edebilen Rıza Han’ın özel kişiliği nedeniyle iki kısma ayrıldı. Galip kesim, hakimiyette dini ortadan kaldırmak ve silmek, İran toplumunun var olan hüviyeti yerine Batılı hüviyeti getirmekle meşgul oldu. Mağlup kesim ise Batının siyasal ve kültürel akımlarından etkilenmiş sosyalist ve nasyonalist şekillerde şartlara bağlı olarak faaliyet yürütmekle meşgul oldu.

Mağlup kanadın sol kesimi, güçlü konumu ve bazı devrimci sloganlarla açıkça zıtlaşması nedeniyle sadece yıkma ve bozmada gücünü gösterdi ve hiçbir kurum oluşturmaya güç yetiremedi. Fakat sağ kesim (milliyetçiler), dini görünüşleri nedeniyle dini güçleri de kendilerine çekebiliyordu. Bir kısım kesitlerdeki niteliksel zaafına rağmen bazı göz alıcı teşebbüslerle başarılı oldu. Bunların da en önemlileri, milli cephenin kurulması, Musaddık hükümetinin iki dönemi ve petrolün millileştirilmesi hareketidir.

Muhammed Rıza’nın saltanatının son yılları, bu düşüncenin galip kanadı için iktidarın en zirve noktası özelliğini taşımaktadır. Özellikle 50’li yıllardan sonra tüm gücüyle toplumun dini kimliğini yok etmek ve onun yerine Batı’ya bağımlı kimliği getirmek siyasetini izlemektedir. Bu zafer döneminde Batılı akım, geçen tüm yıllardan daha fazladır. Öyle ki onun bozuk eserleri, hatta İslam devriminin zaferinden sonra da düzenin ve halkın yakasını bırakmamıştır.

Bu devrede Batı’ya olan kültürel ve ekonomik bağımlılık üst tabakadan halk kitlelerine intikal etmektedir ve kitleler, ustaca bir şekilde geniş bir düzeyde kültürel bağımlılığa (laubalilik, eğlenceye düşkünlük ve Batı tipi kayıtsızlık) ve ekonomik bağımlılığa (kaynaklara ve üretim ölçüsüne dikkat etmeksizin tüketim) esir edilmektedirler. Toplumun dini kimliğini değiştirme hareketi köklü bir şekilde ve Rıza Han dönemi gibi sinsice, büyük bir dikkatle programa alınarak bu işi yürütme görevi de bu dönemin garpzede öncülerine bırakılmaktadır. Rejimin istikrar ve iktidarıyla birlikte yeni kimliğin aşılanması, düzenin her muhalif akımı ezmedeki gücünü, daha bir şiddetlendiriyor. Öyle ki bu güç artışı, rejimin kendisinde, İslam tarihini sahte Şehinşahlık tarihiyle değiştirecek, caddelerde, ülkenin en üst kültürel organlarının gözetimi altında cinsel gösteri başlatacak, bölgede Amerika’nın jandarması olacak ve İran ekonomisini tümüyle Batı kapitalizmine bağımlı kılacak cesareti bulmasını sağlıyor.

Fakat bütün bu dönem boyunca Şah rejiminin günden güne artan iktidar ve istikrarıyla birlikte, sürekli deneyim kazanan, ortam hazırlayan, gelecek hükümetinin birincil, fakat zorunlu plan, program ve tasarımlarını hazırlayan, genel olarak kendiliğinden bir devrimin temel zeminlerini oluşturma amacını taşıyan gelişip olgunlaşama aşamasındaki devrimci dini bir akım da vardır. Gerçek şu ki 1961-1963 yılları arasındaki kriz dönemi, her ne kadar görünürde Şah ve Amerika’nın zaferiyle sonuçlandıysa da, aslında İmam Humeyni tarafından, geçmişin tersine tam anlamıyla dini kimlik ve içerik kazanan ve belirgin liderliği, belirgin tedrici hedefleri olan gelişime yüz tutmuş İslami bir akımın temelleri atılmıştı.

Bu tarihe kadar dini güçlerin hareketli unsurlarının ister istemez ya başkalarının sancağı altında faaliyet yapmaları ya da mücadeleyi bir kenara bırakmaları gerekiyordu. Havza’da görüş sahibi, mütefekkir ve meşhur insanlardan olan İmam tarafından dini düşüncenin kültürel ve bilimsel boyutunun, siyasetten ayrı olması anlayışına son verilmesi -ki bu ayrı bir araştırma konusudur- sadece dindarlığın siyasi mücadeleye katılma durumunda felaket görme şaibesini ortadan kaldırmakla kalmayıp, ayrıca temelde her sorumlu dindarın, ancak kendisine katılarak dini kimliğini ispat edebildiği bir akım yarattı.

İmam’ın bir taraftan halk İslam’ı ile Saray İslam’ı arasında, diğer taraftan ise İslam ile Şah ve Amerika arasında çizdiği kesin sınır, Şah rejimini, her zaman için inançsal meşruiyet açısından geleceksiz yapmıştı. Muhammed Rıza’nın din ile yaptığı kavga ve mücadeledeki firavunca tavrı, bu geleneksizliği şiddetlendirip güçlendiriyordu. Fakat Amerikalı tahlilciler, bu güçlü akımdan ve bunun rejimin meşruiyetinden sonraki ehemmiyetinden habersiz bir şekilde sadece rejimin siyasi meşruluğunu çözümlemek ve bir nevi çeşitli akımlar için siyasi katılımı hazırlayan reformlar yapmak ve neticede Şah diktatörlüğündeki görünürde göz alıcı değişikliklerle ona istikrar kazandıracaklarını ve onu daimi kılacaklarını düşünmüşlerdi. Bu macera, İslami ve Batılı olmak üzere iki akımın mücadelesini beraberinde getirdi.

İmam bu kez de ansızın heyecanlı halk dalgalarını harekete geçirdiği 1961-1963 yılları arasındaki kriz döneminde olduğu gibi beklenmeyen (rejime ve Amerika’ya göre) ve gafil avlayıcı bir çıkışta bulunmuştur. Tabii bu iki dönem arasında değişik farklılıklar vardır. Bu defa Hordad 1963’de kitlesel kıyam karşısında edilgen olmaktan başka bir işleri olmayan siyasi önderlik savunucuları yok olmuş, fakat yalan liderlik savunucularının küçük tavanının sönüp sessizliğe bürünmesi için hareket mahkum edilmişti.

Bu gafil avlanma, infial ve bundan kaynaklanan gerileme o kadar şiddetliydi ki Şah rejiminin yıkılışının son aşamalarına kadar tesirini sürdürdü ve arka arkaya meydana gelen değişikliklerde daima ilk adım İmam ve devrimle atıldı. Şah ve Amerika, olayların peşinden koşuyorlar, onların bütün çaba ve girişimleri, geç kaldıkları için sonuçsuz kalıyordu. Bu infial, Şah rejiminin son yıllarına ait olaylar kısacak gözden geçirilip incelendiğinde apaçık ortaya çıkmaktadır.

Şehriver 1356/1977’de seçkin teknokrat Amuzegar, Huveyda’nın yerine Amerika’nın istediği yeni dönemi başlatmak için saray sadrazamı yani başbakan oluyordu. Altı aydan daha kısa bir zaman zarfında devrim Kum ve Tebriz olaylarıyla gücünü gösteriyor. Kum’daki 19 Dey 56/1977 olayı hareketin gerekli inançsal desteğini ve 29 Behmen Tebriz olayı (Kum şehitlerinin 40. günü) kitlesel hareketin ilerlemesi için gerekli kutsal huşuneti devrime kazandırmaktadır. Bundan sonra rejimi ezmenin yanında yangın çıkarmalar, içki satış merkezleri, sinemalar, bankalar gibi rejimin kültürel, ekonomik ve fesat odaklarını yok etme dalgası da, devrimin cadde ve sokaklardaki egemenliğini gösteriyor. Rejim artık başına buyruk değildir ve her sertlik devrimin bir askerini alırsa bu, on askerin rejimden kopup devrime bağlanmasına sebep olur.

Fakat bütün bunlar da Amerika ve rejim tarafından kaale alınmamaktadır. Amerika, ciddi bir buhran ve krizle karşı karşıya olduğunu anlayıncaya kadar aradan ikinci bir altı ay geçiyor.

Şehriver 57/1978’de Ulusal Barış adı altında hareketi uyutmakla sorumlu olan Farmason Vecihu’l-Mille Şerif İmami, işbaşına geldiği zaman aldatmak maksadıyla harekete birtakım imtiyazlar veriyor. Ama artık geç kalınmıştır. Rejimin verdiği her imtiyaz, halkın devrimin rejim karşısında güç kazandığını ve istikrar elde ettiğini daha çok anlamasına vesile oluyor. Ondan sonra Ezhari’nin askeri hükümeti ve Bahtiyar’ın sosyalist demokrat hükümeti de esasında halk tarafından kaale alınmıyor. Şimdi artık devrim hareketi, o kadar müthiş olmuştur ki milliyetçi hükümetler bile işbaşına getirilseler, hiçbir şey değişmiyor. İran’da saltanatın sona ermesinden daha az bir şeye rıza göstermiyor. Bu zafer, sadece dini düşünceye dayalı akımın, Batı düşüncesinin galip kanadına karşı kazandığı galibiyet olarak sayılmayıp aynı zamanda devrim atmosferinde her biri kendi dükkanını açmış olan, sağ ve solu da içine alan Batılı akımlar da mağluplardandır. İmam İslam kavramının yanında demokratik kelimesine bile rıza göstermiyor, liberaller, nasyonalistler, sosyalistler, sosyal demokratlar ve komünistler gibi kökeni Batı’da olan akımlar, devrimin hızlı akışından kovuluyorlar.

Tanımlanan iki düşüncenin mücadelesi, bu aşamada dini düşüncenin zaferiyle son buluyor. Fakat rakip akımların destekçisi ve kaynağı olan batı, İslam devrimine karşı aleni düşmanlığa devam ediyor. İçeride de onun kollarından bir bölümü, ayakta kalmak için sarfettikleri çabalarda uzlaşmaz mücadeleye çekiliyor ve yok oluyor. Bir bölümü de yalnız kalıyor, susuyor ve uygun şartlarda devrimin ve tuttuğu yönlerin değişimi konusunda yapılan çalışmalardan uygun olanını temel alma beklentisi içerisinde bulunuyorlar. Her gün daha çok kendisini gösteren Batı’nın İslam devrimi ile olan uzlaşmaz ve barış kabul etmez düşmanlığı aynı zamanda sona erecek de değildir. Bu yüzden hemen devrimin durumunu sadece Şah rejimini yıkmakla özetleyenler bile bunun açıkça kendisini gösteren daha büyük bir hareket olduğunu idrak ediyorlar. İslam devrimi ile dünyaya egemen zalim düzenin uzlaşmazlığının en bariz göstergesi, 22 Behmen zaferinden sonra ortaya çıktı. Ve gerçek ve derin her devrimin özellikleri gereği, devrimciler, uygulama anında kendilerinin yeni bir dünya kurmakta olduklarını, görevlerinin sadece siyasi bir rejimi yıkmak değil; asıl devrimci sorumluluğun dayanılmaz ağırlığının devrimin zaferinden sonra yeni başladığını idrak ediyorlar. Devrim, kendilerini bir düşman dünyası ile yüz yüze getirdi. Fakat yol, her ne kadar tehlikelerle dolu ve korkunç ise de açılmıştır, kapanacak gibi de değildir. Gerçi devrimi yürütenlerin her birinin belirli bir yere kadar ilerleyip durmaları çaba ve güce bağlı bir olaydır.

Devrimimiz, tarifler ve mevcut siyasi kültür noktasında büyük bir devrimdir. Fakat bu, onu tarife yetmiyor ve İslami niteliği onun gerçek tamamlayıcısı oluyor. İslam devrimi yeni bir dönemin başlangıcıdır ve muvaffak olduğunda mevcut evrensel istikbar düzenini yerle bir edecek dünyadaki Batı sultasına son verecektir. Nitekim Batı da İslam devriminin yok olmasını istediğini inkar da etmemiştir.

İslam devrimi, Batının onu yansıtmak istediği şeyin tersine İran’a özgü bir devrim değildir. Batı da zaten İslam devrimi ile sadece İran’da kavgaya tutuşmamıştır. İstikbar dünyasının ırak’a yaptığı kapital yatırım ve Irak’ın bölgesel bir güce dönüşmesi, sadece ve sadece İslam devriminin bütün bir bölgeye yayılmasını önlemek içindi. Fakat Batının bütün çabası bu değildir. Bütün dünyada bütün boyutlarda bu devrimin ortaya çıkış öncüllerinin her tür zemin oluşturma ve gelişmesine karşı mücadele ediyor. Bu bağlamda Fransa’da birkaç kız öğrencinin başlarını örtmesine bile göz yummuyor. Bu karşı karşıya gelmenin son örneğini Cezayir’de görüyoruz. Bu olaydan anlıyoruz ki Batı, demokrasi ve liberalizm oyuncağı üzerine yaptığı birkaç yıllık çalışmasının semeresini, sosyalist ve yarı-sosyalist ülkelerdeki siyasi reformları Müslümanların zaferiyle karşılaşınca rahat bir şekilde bir kenara atıyor. Elbette bu olayda Cezayir mücadelecilerinin zihinlerinde Batı ile İslam’ın uzlaşmaz kavgası gün geçtikçe daha çok yerini buluyor. Bu, İslam devriminin Cezayir’deki gelişiminde önemli bir adımdır. Müslümanların kendileriyle Batılı düzenler arasında hiçbir anlaşma ve barışın mümkün olmayacağını idrak etmeleri, parlamentodaki zaferden ve siyasi gücü ele geçirmekten -ki bu, daima tehditle yüz yüze kalacaktır- daha büyük bir öneme sahiptir.

İslam devriminde “ulusal çıkarlar”, İslam halkının çıkarlarıdır. Hiçbir devrimci Müslüman, falan İranlı vampir kapitalistin çıkarlarının fakir bir Afrika ülkesindeki falan siyah devrimci Müslümanın çıkarlarından önce geldiğini kabul edemez. Batının istediği ve meydana gelmesini önlemek hatta teorik temellerini bile ortadan kaldırmak için çalışıp didindiği şey budur. Çünkü bu, bugünün dünyasının mevcut “millet-devlet” düzeninin temelini sarsan bir düşüncedir ve doğal olarak yeni Batının, uluslararası hakları, uluslararası kurumlar ile uluslararası toplulukların ilişkilerini örtüp gizleyerek dünyaya zorla yüklemiş olduğu düzeni yerle bir edecektir.

İslam devrimini, sosyal ve ekonomik ilişki ve münasebetlerde geçmişte bir benzeri yoktur ve Orta Çağ’ın ve öncesinin kabile, kölelik, feodal ve hatta kilise toplum düzeninin bir tekrarı olmak amacında da değildir. Ayrıca birkaç asırda dünyanın büyük bir bölümünün yeni medeniyetin öncüleri tarafından yağmalanması, çapulculuk edilmesi ve katliamı üzerine kurulmuş olan bugünkü yeni kapitalizmi de kabul etmiyor. Belki bazıları bunun günümüzün mahvedici modernizmini ve beşerin keşif ve gelişimlerini reddetmek olduğunu zannedebilirler. Ama bu maslahata binaen bile mümkün değildir. Evet beşerin maveradan kopmuş sapık gelişim ve ürünlerini reddetmek aslında bu beşeri, gerçek insani konumuna döndürmenin ve onun kurtuluş zeminlerini hazırlamanın gerek şartlarındandır. Ki İslam devriminin misyonu da budur. Para tanrısını reddetmek; kendisi ve temennileri her şeyin ölçütü olan beşeri arzu, heva, görüş ve şehvetlerin ilahlığını reddetmek; gücün tanrılığını reddetmek ve bugün insanoğlunun kendisi için yonttuğu bütün tanrıları, bütün putları reddetmek İslam devriminin ilk sloganlarındandır. Bazı korkaklar, “Batı’yı, Batının düzen ve münasebetlerini reddettiğimizde onun yerine geçirebileceğimiz neyimiz var?” diyorlar. Bunlar hatırlamalıdırlar ki büyük Batı devriminin başlangıcından beş asırdan fazla bir zaman geçmiştir. Ve hala Batılı insanın günlük ve normal yaşamının önemli sorunlarından birçoğunun çözümü zorluk ve çıkmazlarla iç içedir. Batılı insan da kendi devriminin başlangıcında ne istediğini tam olarak bilmiyordu. Onun bildiği şey, mevcut statükoyu reddetmesi gerektiği idi. Hatta eğer bugün Batının kendi istediği dünyayı kurmaya muvaffak olup bütün engelleri geride bıraktığını kabul edersek, şunu da kabul etmemiz gerekir: Bu başarı, asırlar sonra düşüncelerin çatışması, mücadelesi ve savaşımı,  Batılı düşüncenin çeşitli dal ve ekollerinin kavgası ile kazanılmıştır. Durum bu iken beşerin bütün bir ömrünün en korkunç ve en işe yarar olanaklarını elinde bulunduran, kurnaz ve güçlü bir düşman dünyası ile karşı karşıya bulunan İslam devrimi konusunda nasıl oluyor da bu kadar telaşlı ve aceleci davranıyor ve her şeyin önceden hazırlanmış olması gerektiğini düşünüyoruz?

İslam devrimi, İmam Humeyni’nin izleyicilerine öğrettiği gibi ahir zaman evrensel devriminin zeminini oluşturmuş ve devrimin bayrağını sonunda sahibine bırakacaktır. Birtakım kimselerin, kendi sınırlarını İslam devriminin sınırları olarak bilmeleri ve İslam devriminin çizginin sonuna vardığını zannetmeleri bir şey değiştirmez. Eğer bir kimse, hatta bir ülke bu kervandan geri kalırsa, endişelenenin kendisi olması gerekir, kervan değil. Kervan hızlıca gidiyor ve özel bir kemanda durma taahhüdü de yoktur.

İslam devrimi, kısa ömründe sadece zayıflık, duraklama ve çıkmazdan eser ve işaretler vermemekle kalmayıp, ayrıca başlangıçta tasavvur edilenden daha güçlü bir şekilde ilerlemiştir ve bugün dost ve düşmanın itirafıyla bütün Batılı izmlerin yerine geçme iddiasını taşımaktadır. Fakat bu hususu idrak etmek için, dünyanın konumunu ve İslam devriminin dünyadaki yerini derin bir şekilde anlamak gerekmektedir. Kendi zaaf, muhafazakarlık, katılık ve asıp kesmelerimizi devrime genelleştirmemek için bu şarttır.

Özet

“Devrim” bütün dünya siyasi teorisyenleri, görüş sahipleri ve aydınlarının itirafıyla, tanımında bile görüş birliği bulunmayan yuvarlak bir olgudur. Fakat onun tümel ve derin mefhumunda, “red” ve “ispat” boyutları ile “dönüş” ve “gelişim” boyutları zikredilmeye değerdir.

İslam devriminin “red” etmedeki galip boyutu, Batı’yı reddetmektir. Nitekim Batılı Şah rejimini yok etmesi ve Batı’yla çok boyutlu sürdürdüğü mücadeleleri, bu red boyutuna işaret etmektedir. Ama ispat ve kuruluş aşaması, dönüş ve gelişim boyutlarını beraberinde getirmektedir.

“Dönüş”; hakikate, hale ve sadr-ı İslam’ın durumuna dönüş, başka bir ifadeyle bir ve tek olan Allah’la ahid yenilemesi yapmaktır ki Batılı sorumsuz insan bunu unutmuştur.

Ve “gelişim”. Devrimin nihai hedefi yönünde zemin oluşturma ve ilişkilerde bulunma noktasında ilerleyen bir hareket ve netice itibariyle tahakkuk edecek ülkü ve ideallere uygun münasebetlerin yerleşmesi, yani evrensel devrimin gerçekleşmesi ve evrensel adaletin istikrarı.

(Beyan dergisi, Şubat 1992, Çeviren: Malik Eşter – M. Said Okumuş)

Kaynak: Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 10 - Bahar 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları