İslam Olgusuyla Yüzyüze

İslam Olgusuyla Yüzyüze
İ. Faruk Özkan

Bu, François Burgat'ın İslam Olgusu'ndan bahsettiği ikinci kitabı. 1988'de çıkan, daha sonra bir kaç baskısı yapılan kitabında Mağrib ülkelerindeki İslam olgusunu ele almış ve bu hareketlerin doğuşunu, gelişimini ve problemlerini incelemişti. Bu çalışmasını klasik oryantalistlerin yaptığı gibi sadece -yayınlanmış ya da basında çıkmış- belgelere, kullandığı dile ve bu konudaki literatüre değil, İslami hareketin düşünürleri, teorisyenleri ve liderlerinin çoğuyla kurduğu ilişki ve samimiyete de dayanarak meydana getirmişti.

"İslam Olgusuyla Yüzyüze" kitabı ise Batı'nın İslami hareketlere olan tutumunu, onun söylemini algılayışını, onunla medyatik ve siyasi ilişkisini ele alıyor. Yazara göre Batı'nın bu algılayışı çok sınırlı bir algılayıştır, hatalı bilgisel karşılaştırmadan kaynaklanmaktadır ve daima yanlı/taraflı, düşmanca bir tutumu üretmektedir.

Buradan yola çıkarak İslam olgusuyla ilgilenen düşünür, politikacı ve basın mensuplarının çoğu, bu olguyu, bağımsızlıklarından beri İslam ülkelerinde uygulanan iktisat politikalarındaki ani başarısızlığın bir sonucu olarak görüyorlar. Müellif İktisadi etkenin rolünü ve İslam toplumlarında neden olduğu derin krizi (işsizlik, fakirlik, toplumsal zulümler, rüşvet, fesat vb.) inkar etmiyor, ancak İslam olgusunun yayılmasında ve gelişmesinde temel etken olarak görmüyor. Bununla birlikte Avrupa ve Amerika'da egemen düşünceye göre İslam olgusu yalnızca ekonomik durumun kötülüğünün ürünüdür, yalnızca yoksulların ve başarısız kalkınma projelerinin kurbanı olan insanlarda yankı bulabilmektedir. Böylece onların toplumun tortusunu etrafında toplayan ve toplumda dini bir tecdidi yerleştirmek için bozuk siyasetin kurbanlarının sıkıntılarını kullananlar olarak takdim edilmeleri kolaylaşacaktır. François Bourgat tüm bunların siyasi etken olan kimlik sorununu ihmal eden hatalı bir analizin ürünündün başka bir şey olmadığını, İslam ülkelerinde birincil amacı kültürel kimliğe sahip çıkma, İslam ve Arap kültürünün içsel unsurlarından modernliğin temizlenmesi olan ciddi bir çaba, hatta büyük bir hareketliliğin olduğunu düşünüyor.

Fakat bu çaba birçok Batılının hayal ettiği gibi modernizmi toptan reddetme olarak algılanamaz. Aynı şekilde bu olgunun teorisyen bir kaç müfrit ve bağnaz azınlığa münhasır olduğu da söylenemez. Tam tersine o, değerlerin ithal edilmesini tasvip etmeyen Güney ülkelerinin insanlarını kapsıyor.

Yazar, Batı iletişim araçlarının İslami olgunun büyük hedefleri konusundaki cehaletini, medyanın İslami hareketlerin söylemini tahrifi, eksiklikleri ve olumsuzlukları ifşa, korku ve tedirginlik yaratma çabalarını sorguluyor. Kitap, gazetecilerin bu olguyu duygusal bir şekilde ele aldığını belirterek, buna İslami hareketi en ufak bir şekilde temsil etmeyenlerin açıklama ve sözlerini gündem yapmaya tevessül edenleri örnek gösteriyor. Bu konuda François Bourgat, Batı basınının İslami hareketleri egemen güçlerin yaymaya çabaladığı imajı yerleştirmeye çalıştığını belirtiyor. Yani; "sınırsız bağnazlık ve kanlı maceralara sürekli eğimli olma". Batı burada bu şeytani imajın etkilerinin tadili ya da hafifletilmesine çalışan veya bu imajı şüpheyle karşılayan her söz ve tutumu tam olarak es geçmekte ve ona mukavemet etmektedir. Batı basını bunu bilinçsiz kamuoyunun beklentilerine sürekli cevap verebilmek için yapmaktadır.

Yorumcular İslamcıların söylemini ve faaliyetlerini ancak her tür çağdaşlığa-ilerlemeye düşman olduklarını, gericiliklerini ya da kabalıklarını te'kid ettiği zaman sunmaktadırlar.

İslamcılardan saygıyı hak eden bir bilim ve inanç adamı ortaya çıkmışsa, çabucak ona bir kusur bulur, eleştirirler... Onların orada bulunmaları ya da sıradan bir çıkar mantığı olarak iktisadi dürtülerle, ya salt başlangıç ilişkisi olarak değerlendirilir. Fakat kadınların bu hareketlerdeki varlıkları ve onlara olan destekleri nasıl açıklanacaktır? Bundaki çıkarları ne, yoksa mecnun mu oldular? Sonra niçin bunun sebeplerini (özellikle de İslami hareketlerin sunulan tekçi görünümünün aksine çeşitliliğini) ciddiyetle ve dürüstlükle sorgulamıyoruz?

Bu aksak yorumun ve yüzeysel okumanın doğasının ilk sonucu, ortalama bir dinleyicinin ya da okuyucunun derinleşmeye ve gerçeği bilmeye ilgi göstermemesi veyahut da vakit kıtlığı mazeretine sığınmasıdır. Kendisine sunulan bilgileri dikkatli bir kontrole tâbi tutmayıp böyle bir bilginin varlığıyla yetinmekte bu da onu çekinmeden bu hareketlerin sözde bağnaz ve radikal şablonundan nefret etmeye sevk etmektedir. Yazara göre üzücü olan, Batı'daki birçok bilimsel merkezin İslami hareketlerin bu yanlış görüntüsünün pekişmesine katkıda bulunmasıdır. Hatta bu tür bilimsel merkezler bazen bu görüntünün meşruiyet zeminini bizatihi kendisi oluşturmaktadır. Bunun sebebini de Arap ve İslam dünyasında başta yabancı dile ve hitabete sahip bilimsel araştırmacı ve mütehassıs şahsiyetlerin olmaması oluşturmaktadır. Fakat medya ve gazetecilerin cehaleti ise tüm basitliğiyle tam bir cehalettir. Tüm bu sebeplerden dolayı İslam olgusunun boyutlarının ve amaçlarının batılı analizcileri kamuoyunun çoğunun hoşuna giden şeylerle medyatik tezler arasında uyumu sağlamakla yetinmektedir. Batılı analizcilerin denk bir muhatap bulamadıklarından dolayı ulaşmaktan aciz oldukları, İslam olgusunun ve onun ürünlerinin büyük zenginliği ve çeşitliliğidir. Bu konuda yazar, "Gerçek olan olguyu yaratanlar şahıslardır. Bunun tersi doğru değildir" demektedir. Kişinin İslamcı olması için tek bir yol değil, binlerce yol vardır. Bir sesin çıkıp diğerlerini bastırması ne adil, ne de ahlakidir.

Yazar bazı İslamcılarda bağnazlık bulunduğunu inkar etmiyor, fakat o bunu doğru bir yere koymaya çağırıyor. O, Cezayir'de İslami hareketleri radikalleştiren şeyin devletin 9O'!arın basındanken güttüğü zorbalığa dayalı siyaset ve diyalog kapısının kapatılması olduğunu söylüyor. FIS'in şiddetinin ise Cezayir askeri yönetiminin iktidarda kalma inatçılığından, Batı'nın da bunu desteklemesinden kaynaklandığını belirtiyor.

Son olarak şüphesiz ki, İslami hareketler kültürel işgale direnmek için güçlü bir iradeye, kendisini koruma ve kimliğini geri alma hususunda da büyük bir azme sahiptir. Batı'nın bunu böyle anlaması, bazı parçalarının özellikle de Avrupa'nın bunu kabul etmesi gerekir. Fakat vuku bulan bunun tersidir. Başarısızlık ve iflas içerisinde olan, Batı basınıdır, Oliver Roy'un zannettiği gibi İslam değil!

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 62 - Mayıs 96

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Kar Çiçeği17 Şubat 2015 Salı 01:12
  • Liberal Ahlâksızlığın Sufizmle Örtüştüğü Alan16 Şubat 2015 Pazartesi 21:03
  • Rivayetperestliğin Sonuçları14 Şubat 2015 Cumartesi 01:04
  • “Çağdaş Arap Düşüncesi"04 Şubat 2015 Çarşamba 00:05
  • Sudan İslami Hareketi02 Şubat 2015 Pazartesi 18:39
  • Bir Kitap Vesilesiyle: Bin Badis02 Şubat 2015 Pazartesi 00:30
  • Sünnetullah: Bir Kur'an İfadesinin Kavramlaşması01 Şubat 2015 Pazar 19:00
  • Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller31 Ocak 2015 Cumartesi 01:10
  • Eski Soruna Yeniden Bakmak30 Ocak 2015 Cuma 00:02
  • "Siyasal İslamın İflası" mı?28 Ocak 2015 Çarşamba 23:12