İslamcı Meydan Okuyuş: Tunus'da Reform Başarısızlığı

Mark J. Gasiorowski

Mark J. Gasiorowski, Louisiana State Üniversitesi'nde siyasal bilimler dalında öğretim üyesidir. U. S. Foreign Policy and the Shah: Building a Client State in Iran [Birleşik Devletler'in Harciye Siyaseti ve Şah: İran'da Bağımlı Bir Devletin Kuruluşu] kitabının yazarıdır. Ayrıca Nikki Keddie ile birlikte Neither East nor West: Iran, the Soviet Union and the United States [Ne Doğu, Ne Batı: İran, Sovyetler Birliği ve Birleşik Devletler] (1990) adlı kitabın da yazarıdır.

7 Kasım 1987'de Cumhurbaşkanı Habib Burgiba'nın 30 yıllık iktidarının kansız bir şekilde yıkılması, Tunus'da kısa zamanda demokratik bir rejim kurulabileceği ihtimalini yarattı. Burgiba'nın devrilişi, ülkenin siyasal sistemini liberalleştirmede başarısız kalmasından kaynaklanan ve gittikçe artan bir kitlesel hoşnutsuzluk ve müzminleşmiş enflasyonla dolu bir on yılın sonucunda gerçekleşti. Ülkede süren hoşnutsuzluk manzarası ve demokratikleşme için dış baskıların artması ile karşılaşan Burgiba'nın halefi Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Ben Ali derhal ülkenin siyasal sistemini demokratikleştirmede uzun sürecek bir reform programını uygulamaya koydu. Her ne kadar, Ben Ali'nin tamamen demokratik bir rejim mi yoksa daha sınırlı, himayeci türden bir demokrasiyi mi hedeflediği açık olmasa da, bu reformlar, Tunus'un demokrasiden beklentileri hakkında oldukça iyimserlik sağlayan demokratik bir açılım oldular.

Bununla beraber ne yazık ki, siyasal reformların hızı 1989 yılı başlarından sonra yavaşladı. Başlıca engel Ben Ali'nin, devletle çatışmaları Burgiba'nın düşürülmesinde büyük rol oynayan, hızla büyüyen İslami hareket Hizbü'l-Nehda [Diriliş Partisi]'yı yasal tanıma kapsamına almayı reddetmesiydi. Ben Ali, birçok Tunuslu gibi, Nahda'nın daha özgür siyasal ortamı hoşnutsuzluğu kışkırtmak ve demokratik olmayan bir İslam devleti kurmaya çalışmak için kullanacağından korktu. Tanımama kararı Nahda ve Ben Ali yönetimi arasındaki anlaşmazlıkları şiddetlendirdi. 1990 sonbaharında çatışmaları giderek arttı. Kasım 1987'de başlayan demokratik açılım, o zamandan beri büyük eksikliklerle karşılaşıyor ve Tunus'un geleceği belirsizliğini sürdürüyor.

Ben Ali'nin Nahda'yı tanıma hususunda karşılaştığı ikilem, I. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan sol ve sağ kitlesel totaliter hareketler karşısında birçok Batılı liderin yaşadığı ikileme benzemektedir; demokrasiye yönelik şüpheli tutumlara sahip bir kitle hareketinin yasal tanınması demokratik rejimi zayıflatabilecek veya ortadan kaldırabilecek iken, böyle bir hareketi yasal olarak tanımayı reddetme, demokrasinin temel ilkelerini ihlal etmek olacaktır ve baskıcı yönetimlerde ortaya çıkan toplumsal huzursuzluğu arttıracaktır. Son yıllarda, İslam dünyasında potansiyel olarak anti-demokratik kitlesel İslami hareketlerin ortaya çıkmasıyla şimdi birçok İslam ülkesinin demokrasiye yönelmiş siyasal liderleri de benzer ikilemler ile karşı karşıyalar. Sorun, demokratik açılımın müthiş bir seçim zaferi kazanan İslami Kurtuluş Cephesi [FIS]'nin yolunu kesmek için silahlı kuvvetlerin Ocak 1992'de yönetime el koymasına dek yavaşça genişlediği Cezayir'de en keskin biçimde ifadesini buldu. Bugün, benzer ikilemlerde, demokratik açılımların meydana geldiği diğer İslam ülkelerinde de mevcuttur.

Ben Ali'nin Reformları

1987'nin sonbaharında, Tunus'da durum son derece gergindi. Fransız sömürge iktidarına karşı mücadeleye liderlik eden ve ardından 1956'daki bağımsızlıktan bu yana ülkeyi kişisel hakimiyeti altında tutan Cumhurbaşkanı Burgiba'nın sağlık durumu kötüydü ve giderek daha kararsız ve baskıcı olmuştu. Burgiba yönetiminin müstebit karakterinin ve gittikçe kötüleşen ekonomik koşulların beslediği hoşnutsuzluk 1970'lerin sonunda ve 1980'li yıllarda hızla büyüdü. Burgiba ilk olarak, muhalefet gruplarının daha aktif olmalarına izin veren ve hatta bazı muhalefet partilerine yasallık sağlayan bir siyasal liberalizasyon programı ile duruma müdahale etti. Ne var ki, hoşnutsuzluğun artmasıyla, Burgiba giderek baskısını arttırdı. Binlerce muhalefet eylemcisini hapse attı ve temsili kurumlar üzerindeki kontrolünü sıkılaştırdı. Radikal İslamcı gruplar 1980'lerin ilk yıllarından başlayarak, Burgiba yönetimine ve ülkede Batı etkisinin sembollerine karşı şiddetli saldırılar düzenlediler. Bu saldırılar, 1987 Kasım ayı başlarında Burgiba ve Ben Ali (yakın zamanda Başbakan olarak atanmıştı)'yi öldürmeyi ve hükümet yönetimini ele geçirmeyi amaçlayan gizli bir plan ortaya çıkarılmasıyla en yüksek noktasına vardı. Ülkede krizin büyümesine karşılık olarak Ben Ali iktidarın anayasaya uygun devredilmesini sağlamak amacıyla bir doktor heyeti topladı ve bu heyet yaşlı Burgiba'nın ülkeyi yönetecek durumda olmadığını açıkladı.1

Cumhurbaşkanı olunca Ben Ali derhal Burgiba döneminde sürdürülen baskıcı uygulamaları sona erdirmeye yönelik adımlar attı. Burgiba'nın muhalefet eylemcilerini hapsetmek ve haklarında dava açmak için kullandığı belirli yasal mekanizmaları süratle iptal etti. Görevdeki ilk dört ayı esnasında Ben Ali birçok muhalefet lideri dahil beş binden fazla siyasal tutukluyu ve diğer mahkumları serbest bıraktı. Temmuz 1988'de terörist faaliyetlerle suçlananlar dışında tüm siyasal tutukluları serbest bıraktı ve binden fazla eski mahkumun vatandaşlık haklarını geri verdi. Çok sayıda siyasal sürgünün Tunus'a geri dönmesine ve siyasal faaliyetlerine devam etmelerine izin verildi. İnsan hakları ihlalleri yeni yönetimin ilk yılında neredeyse tümüyle önlendi. Ben Ali yönetimi Tunus İnsan Hakları Derneği [TİHD] ve diğer insan hakları örgütleri ile yapıcı bir diyalog başlattı; Uluslararası Af Örgütü'nün Tunus'ta bir büro açmasına izin verildi ve işkenceye karşı Birleşmiş Milletler'in 1984 Anlaşmasını imzalayan ilk Arap yönetimi Ben Ali'ninki oldu. Burgiba devrinde kapatılan muhalefet gazetelerine yayın izni verildi. Ben Ali ayrıca Burgiba'nın yakın arkadaşlarının çoğunu devlet aygıtındaki yüksek mevkilerinden uzaklaştırdı ve bazıları aleyhine rüşvet veya diğer suçlardan dava açtırdı.

Aynı zamanda Ben Ali, Burgiba'nın oluşturduğu son derece merkezi devlet aygıtını liberalleştirmeyi ve siyasal rekabeti arttırmayı hedefleyen bir dizi tedbir aldı. Çok geçmeden, 1959 Anayasasını tekrar gözden geçirip düzeltmek için taslaklar sundu ve Tunus'un tek meclisli parlamentosu, Meclis-i Mebusan'ın onayına sunulan kanun tasarılarının anayasaya uygunluğu hususunda kendisine tavsiyede bulunması için bir konsey oluşturdu. Takip eden aylarda, Cumhurbaşkanı'nın görev süresini sınırlamaya, Başbakan'ın yetkilerini arttırmaya, basınla ilgili düzenlemeleri liberalleştirmeye ve Şubat 1988'de Demokratik Anayasa Partisi [DAP] adını alan iktidar partisi Sosyalist Düstur Partisi'nin devletle bağlarını azaltmaya yönelik kanunları da içeren reform tekliflerini meclise sundu. Bu kanunların tümü meclisin onayından geçti. Anayasa konseyi çok kısa sürede bağımsızlığını kazandı ve parlamentonun faaliyetlerini izlemede etkin hale geldi. Benzer şekilde Burgiba tarafından kurulan ve Ben Ali'nin yeniden işler hale getirdiği Sosyal ve Ekonomik Konsey [SEK], toplumsal ve ekonomik konularla ilgili yasamayı takip etmede ve ülkenin acil sosyo-ekonomik sorunlarını incelemede giderek etkinleşti. Meclisin kendisi de -gerçi hala DAP meclise hakimdi- daha müzakereci oldu ve yürütmeyle karşılıklı olarak daha bağımsız davranmaya başladılar. Ben Ali ayrıca Burgiba'nın başlattığı, ekonomik kararların bir merkezden alınmaması ve ekonominin özelleştirilmesi gibi ekonomide devlet hakimiyetini azaltan uygulamalara devam etti.

Ben Ali'nin siyasal rekabeti arttırma gayretlerinde en önemli girişim, daha rekabetçi çok partili bir sistem yaratmaya yönelik bir dizi tedbirdi. Nisan 1988'de siyasal partilerin yasal tanınmaları için ölçütler ve yönetimleri için kurallar getiren kanun meclisten geçti. Yasal olabilmeleri için partilerin, şiddeti, fanatizmi ve ayrımcılığı yasaklayan şartları dahil anayasaya sadık kalmaları gerekiyordu. Dış ülkelerden yardım almaları veya dinsel, ırksal, bölgesel veya dile ait amaçlar peşinde faaliyet göstermeleri yasaktı; ve belli siyasal suçlardan mahkum olmuş kimseler tarafından yönetilemeyeceklerdi. Ayrıca partilerin büyük toplantılar için, önce hükümetten izin almaları gerekiyordu. a1988'de bu koşullar altında üç parti kuruldu ve yasal muhalefet partilerinin sayısı altıya yükseldi. Her ne kadar faaliyetleri üzerindeki bazı kısıtlamalar varlığını sürdürdüyse de, yasal partiler Burgiba dönemindeki muhalefet partilerinden çok daha fazla serbest davranabildiler. Ayrıca Ben Ali, DAP'ın devletle bağlarını azaltmak için anayasayı düzenleme, partinin bütçesini devletin bütçesinden ayırma ve parti içinde çeşitli reformlar yapma gibi DAP'ı rekabetçi bir parti haline dönüştürmeye yönelik önlemler aldı.

Bu dönem boyunca Ben Ali, partiler dışındaki temsili teşkilatları güçlendirmek için de çaba harcadı. İki güçlü öğrenci grubunun yasal olarak tanınmasını sağladı: Sol eğilimli Tunus Birleşik İslami Öğrenci Birliği [TBÖB] ve İslamcı eğilimli Tunus Birleşik İslami Öğrenci Birliği [TBİÖB] tanınmış oldu. Devletin Tunus Birleşik İşçiler Birliği [TBİB]'ne yönelik sert tutumu yumuşattı. TBİB 1988'de kendini yeniden organize etmeye başladı ve Nisan 1989'da yeni, bağımsız bir liderliğin seçildiği olağanüstü kongreyi topladı. Ulusal siyasi meselelerle alakasını azalttı ve bu dönem boyunca daha dar biçimde işçi sorunları ile uğraştı. Ben Ali'nin DAP ve devlet arasındaki bağları azaltma gayretleri, Tunus Ulusal Kadın Birliği [TUKB] ve Tunus Sanayi, Ticaret ve Sanat Birliği [TSTSB] (sıra ile Tunus'un en büyük kadın ve işadamları dernekleri) gibi DAP ile çok sıkı ilişkileri olan teşkilatların bağımsızlığını arttırdı. Burgiba zamanında TBİB, TUKB ve TSTSB genelde atama ve kontrol araçları olarak hizmet görmüşlerdi. Ben Ali'nin reformları bu teşkilatları gerçekten temsili örgütler haline getirdi.

Ben Ali'nin ilk siyasal reform programı yeni, daha demokratik bir siyasal yönetim için yol gösterici ilkeleri ortaya koyacak olan Milli Misak'ı oluşturma çabasında kendisine katılmaları için Tunus'un başlıca siyasal teşkilatlarının tümüne Eylül 1988'de çağrıda bulunması ile en yüksek noktasına vardı. Bu teşebbüs Tunuslular ve yabancı gözlemciler tarafından geniş ölçüde takdir edildi. Çok geçmeden yasal olarak tanınan partilerle, el-Nahda ve diğer bazı yasa dışı partilerle ve TBİB, TSTSB, TUKB, TBÖB, TBİÖB'yle ve diğer teşkilatlar ile görüşmelere başlandı. Resmen 7 Kasım 1988'de -Burgiba'nın emekli oluşundan bir yıl sonra- yürürlüğe giren Milli Misak, Tunus'un demokrasi, insan hakları ve hoşgörüye bağlılığını ilan ediyor; belirli temel siyasal özgürlükleri garanti altına alıyor; kadın hakları ile eşitliğin önemini belirtiyor ve ülkenin Arap ve İslami kimliğini yeniden teyit ediyordu. Ayrıca 1991'de yapılması gereken parlamento seçimlerini de Nisan 1989'a alıyordu.2

Büyüklüklerine rağmen Ben Ali'nin 1989 Nisan seçimlerinden önce gerçekleştirdiği siyasal reformlar Tunus'a demokrasiyi tam olarak getirmedi. El-Nahda ve 18 kadar teşkilat yasal olarak tanınmamıştı ve bu milyonlarca Tunuslunun siyasette arzuladıkları şekilde yer almalarını engelliyordu. Yasal partiler halen çeşitli yollarla sınırlanmışlardı ve kendilerini kısıtlanmış hissetmelerine yol açan yeni yönetimde siyasal özgürlüğün sınırları hususunda kararsız kaldılar. Bazı önde gelen muhaliflere henüz siyasal hakları iade edilmemişti ve böylece siyasi faaliyette bulunmaları önleniyordu. İşkence ve diğer insan hakları suiistimalleri neredeyse tamamıyla son bulduğu halde, emniyet birimleri muhalefet eylemcilerini sürekli gözleyip baskı yaptılar. Devlet radyo ve televizyonu kontrol ediyor, gazetecileri kendi kendilerini sansür etmeye zorlayarak basını yakından izliyordu. Devlet, imamları atayıp maaşlarını ödemek suretiyle ülkenin camileri üzerinde de kontrole sahipti ve işyerlerindeki işçi toplantılarını yasa dışı ilan edip grev hakkını sınırlayarak sendika faaliyetini de kısıtlamaya devam etti. DAP ve ona bağlı teşkilatlar halen önemli yollardan devletle bağlantılı idiler ve güçlü tayin etme araçları olarak hizmete devam ettiler. Seçim kanunu nisbi temsilden ziyaret -büyük ölçüde DAP'ı kayıran- çoğunlukçu sisteme dayanıyordu ve parlamentonun güçleri herhangi bir durum oldukça sınırlı etkiye sahiptiler. Ben Ali sonunda tamamen demokratik bir yönetim kurmayı amaçlamış olabilirse de, açıkça en azından birkaç yıl daha demokratik açılım üzerinde ve genelde Tunus siyasetinde etkili bir idareyi sürdürmek istedi.

İslamcılar ve Demokrasi

Siyasi rekabeti engelleyen kısıtlamaları kaldırırken Ben Ali'nin karşılaştığı en zor soru Nahda'nın yasal tanınma kapsamına alınıp alınmayacağıydı. 1979'daki kuruluşundan 1989 başlarına dek İslami Yöneliş Hareketi [İYH] diye bilinen Nahda'nın en önemli lideri Şeyh Raşid el-Gannuşi'ydi. 1960'ların başında Tunus'taki Zeytuna Camii'nde öğrenim gören Gannuşi, birkaç yıl İhvan-ı Müslimin ile ilişki kurduğu Suriye'de yaşadı. 1970'de Tunus'a dönerek, Abdülfettah Moro ve Zeytuna Camii'ndeki diğer birkaç genç şeyhin başlattığı İslami diriliş hareketine katıldı. Bu sırada Dava olarak bilinen Pakistan kökenli hareketin üyeleri Tunus'a geldiler ve İslamcı fikirlerini yaymaya başladılar. Bu kaynaklardan çıkan ve radikal bir İslam devletinin kurulmasını savunan küçük şiddet yanlısı gruplardan, İslam'ın daha liberal bir yorumunu tercih eden ilerici İslamcı harekete dek uzanan çok farklı İslamcı gruplar 1970'ler ve 1980'lerin başında Tunus'ta ortaya çıktı.3

Kısa sürede bu grupların en önemlisi olan İYH, geleneksel İslami pratiğe dönüşü sağlayacak ortak toplumsal ve siyasal eylemi savunmasıyla diğerlerinden farklıydı. Genel yönelimi tamamen açık olduğu halde, İYH, özellikle demokratik kurumlara ve pratiklere bağlılık derecesi dahil birçok özel konuda muğlaktı. Cezayir'deki FIS'in liderleri gibi Gannuşi, Moro ve İYH'nin diğer yöneticileri şiddet kullanımını reddettiler ve tekrar tekrar demokrasiyi desteklediklerini ifade ettiler; komünistlerin, genelde ateistlerin ve kadınların siyasete tam olarak katılma ve diğer kamu özgürlüklerini kullanma hakları gibi özel konularda tereddüt ettiler. Bu konulardaki muğlaklığı İYH'yi, demokrasiye ve bireysel özgürlüğe desteklerinde çok daha net olan ilerici İslamcılardan ayırdı. Dahası, birçok İYH taraftarının, demokrasiye bağlılıklarını ilan eden liderleri ile tümüyle aynı fikirde olmadıkları da açıktı. 1985'te, Moro bir grup demokrasi karşıtı İYH üyesini açıkça eleştirdiğinde örgüt içinde demokrasinin önemi üzerinde bir tartışma başladı. Eleştiriye hedef olanlar örgütten ayrıldılar. 1980'lerin başında ve ortasında İslamcı eylemcilerin gerçekleştirdikleri şiddetin büyük bir kısmı, İYH'nin işi gibi görünmüyorsa da bu dönemde örgüt içinde gizli silahlı bir şebeke kurulmuştu ve görünürde 1987 Kasımındaki darbe planını da bunlar hazırlamıştı.41980'lerin başlarında ve ortalarında şiddet yanlısı İslamcı gruplarla İYH'nin ilişkisi hiçbir zaman açık değildi. İYH ve bu gruplar arasında resmi bağlantılar bulunmayabilirse de, bir çeşit gayri resmi ilişkinin devam ettirildiğinden, kadro ve taraftar yönünden kısmen örtüştüklerinden şüphe edilemezdi.

Günümüzde, Cezayir'de ve İslam dünyasının başka yerlerinde ortaya çıkan İslami hareketler gibi İYH en büyük desteği Tunus'un alt sınıflarından alıyordu. 1970'lerde benimsenen liberal gelişim stratejisi, 1980'lerin başında ve ortalarında dünyada yaşanan ekonomik durgunluk ile petrol fiyatlarında düşüş ve ülkenin yüksek doğum oranı nedeniyle hızla büyüyen, siyasi olarak çabuk harekete geçirilebilen alt sınıftan işsiz veya yeterli derecede çalıştırılmayan gençlerden aldığı destek özellikle güçlüydü. Alt sınıfların patlama noktasına yaklaşan hoşnutsuzluklarıyla beslenen İYH, 1980'lerin ortasında Tunus'un en geniş muhalefet grubu haline geldi. Öte yandan, ülkedeki laik muhalefet tamamıyla, Burgiba zamanında oldukça zenginleşen fakat tamamıyla demokratik bir yönetimin var olmaması nedeniyle huzursuzluğu süren orta ve üst-orta sınıflara dayanıyordu. Laik muhalefet 1980'lerde faal ve görünür olmaya devam etti, ancak alt sınıflardan destek alamaması bir bütün olarak Tunus toplumu adına konuşmasını engelliyordu ve bu yüzden ülkede tırmanan siyasi krizde hiçbir etkinlikleri olmadı.

Ben Ali 1987 Kasımında Devlet Başkanı olduğunda, devlet ile İYH arasındaki ilişkilerin acilen geliştirilmesine öncelik verdi. Burgiba'nın hapse attırdığı binlerce İYH eylemcisinin çoğunu hemen salıverdi ve 1988 ilkbaharında da İYH'nin liderlerinin büyük kısmını serbest bıraktı. İYH ile gayri resmi bir diyalog başlattı ve namazların devlet televizyonundan yayınlanmasına izin vermek gibi sembolik jestler yaptı. Ayrıca, siyasal bir parti olarak tanınmanın yasal ölçütlerine uyar uymaz, kanunlaştırmakta olduğu siyasal özgürlüklerin İYH'yi de kapsamına alacağına söz verdi. İYH, Ben Ali'nin iktidara gelişini, "ülkeyi iç savaştan korumak amacıyla Tanrı'nın bir lütfu" ilan ederek karşılık verdi.5 Liderleri Ben Ali'nin reformlarını müsrifçe övdüler ve anayasayı koruyup, tanıma için diğer ölçütleri kabul edeceklerini ilan ettiler ve İslamcı yöneliminin üzerinde dikkatleri azaltmak için İYH'nin adını Hizbü'l-Nahda olarak değiştirdiler.

Ben Ali, yakın gelecekte el-Nahda'yı tanıyabileceğini belirtti ise de, bunu hemen yapmayı reddetti. O sırada kanunlaştırmakta olduğu diğer birçok siyasal reform göz önüne alındığında Ben Ali'nin yalnızca iktidarda kalmak için Nahda'yı tanımadığı söylenemezdi. Her ne kadar neden tereddüt ettiği çok açık değilse de, bazı kaygılar etkili olmuş olabilirdi. Birincisi, Ben Ali muhtemelen, Nahda'nın yaklaşan parlamento seçimlerinde, reform paketinin geri kalanında değişikliğe zorlayabilecek veya belki de engelleyebilecek çok sayıda sandalye -belki de çoğunluğunu- kazanacağından korktu. Seçimlere dek tanımayı geciktirme, 1994 yılına kadar Ben Ali'ye parlamento desteği sağlayacak, reformlarını tamamlaması için gerekli zamanı ona verecekti. İkincisi, şüphesiz Nahda'nın, Burgiba'nın kanunlaştırdığı, diğer şeyler yanında birçok konuda kadınların haklarını güçlü garanti altına alan ve geniş takdir gören bir dizi kanunu, Kişisel Hak Kanunu'nu iptal etmeye çalışacağından korktu. Son olarak, serbestçe hareket etmesine izin verildiğinde Nahda'nın, kendi başlattığı demokratik açılımı zayıflatabileceği veya iptal edebileceği de şüphesiz Ben Ali'yi ilgilendiriyordu. Daha önce bahsedildiği gibi Nahda'nın demokrasiye bağlılığının derecesi şüphe götürürdü. Dahası 1990'ların ortasında Ben Ali askeri haber alma şefiydi ve bu yüzden muhtemelen Nahda'nın şiddet yanlısı İslamcı gruplarla ilişkilerini ve 1987 Kasımındaki darbe planındaki rolünü, tereddüt etmesine yol açacak kadar biliyordu.

Ne sebeple olursa olsun, Ben Ali siyasal partiler hakkındaki yeni kanunun Nahda'yı tanımasını engellediğini iddia etti; çünkü liderleri, henüz affetmeye hazır olmadığı siyasi suçlardan mahkum edilmişlerdi. Yasallık kazanma umudunun, Nahda liderlerini daha ılımlı olmaya ve hatta belki radikal arkadaşlarıyla ilişkilerini kesin olarak kopartmaya ikna edeceğini ümit etmiş olabilirdi. Laik muhalefet bunun Nahda'yı ılımlı yapmaktan çok radikalleştireceğini söyleyerek cumhurbaşkanının tutumunu sertçe eleştirdi.

Nisan 1989 Seçimleri

Nahda'nın aday çıkarması engellenmişken, daha önce bahsedilen çoğunlukçu seçim sistemi ve siyasal faaliyetteki yasaklar varken, önemli sayıda muhalefet üyesinin parlamentoya seçilebilmesi çok zordu. Bu yüzden Ben Ali altı yasal muhalefet partisini bir koalisyonda birlikte çalışmaya davet etti ve bazı bölgelerde DPA adaylarını çekerek onlara sandalye garanti etmeyi teklif olarak sundu. Bu teklif reddedildi. Ardından, DAP ülke çapında toplam oyların %80'ini alıp 141 sandalye kazanarak ve meclisin de %76'lık çoğunluğu sağlayarak seçimlerde oyları süpürdü. Nahda ile ilişkisi olan bağımsız İslamcı adaylar 25 seçim bölgesinin 19'unda seçimlere katıldılar ve laik partileri kolayca geride bırakarak ülke çapında toplam oyların %13'ünü aldılar. Ben Ali toplam oyların %99'u ile Devlet Başkanı seçildi ve seçimi Burgiba'nın görev süresini uzattığı kimselerin çoğunu DAP'ın parlamento grubundan tasfiye etmek için kullandı. Muhalefet grupları seçimlerde geniş çapta usulsüzlük yapıldığı suçlamasında bulunarak, Ben Ali'nin reformcu imajını lekelediler.

Nisan 1989 seçimleri yalnızca Ben Ali ve DAP'ın 1994'e kadar devlet aygıtı üzerinde hakimiyetini sağlamakla kalmadı, ayrıca laik muhalefetin geniş halk desteğine sahip olmadığı ve Nahda'nın Tunus'un en önemli muhalefet örgütü olduğunu kesinlikle ortaya koydu. Ben Ali, Nahda'yı dengelemek ve reformlarını meşrulaştırmak için idare edilebilir sayıda laik muhalefet mensubunun parlamentoya seçileceğini ummuştu. Laik muhalefetin parlamentoda hiçbir sandalye kazanamaması ve Nahda'nın üstünlüğü, hükümet ile güçlü fakat resmen tanınmamış İslamcı örgüt arasındaki çatışmanın bundan sonra Tunus siyasetinin en önemli meselesi olacağını kesinleştirdi. Ben Ali'nin, Nahda'yı tanımayı redde devam etmesi ile Tunus'un demokratik açılımı kördüğüm oldu.

Ben Ali Nisan 1989 seçimlerinden sonra, hemen hemen tüm eski siyasi mahkumların siyasi özgürlüklerini geri vermek ve birkaç muhalefet mensubunu kabinede görev atamak gibi birkaç yatıştırıcı jest daha yaptı. Sorumluluğun dağıtılması ve özelleştirme programları, TBİB'in güçlendirilmesi, anayasal konseyin ve SEK'in faaliyetleri gibi reformlarda ilerlemeye devam etti. Fakat, aynı zamanda seçim sonrası dönem muhalefetin giderek daha çok rahatsız edilmesine ve insan hakları ihlallerinde bir artışa tanık oldu: Nahda liderleri sıkı gözaltına alındı, bazı arkadaşları ve aile üyeleri sorgu için alıkonuldu. Nahda ve diğer muhalefet gruplarının alt sınıfa mensup eylemcileri sık sık tutuklandılar, bazen dövüldüler veya işkence gördüler.

Kasım 1989'da Ben Ali, Nahda'nın resmen tanınmayacağını, devletin yasal muhalefet partilerini güçlendirmek için artık hiçbir çaba göstermeyeceğini ve nisbi temsil sisteminin uygulanmayacağını ilan etmesiyle seçim sonrası kördüğüm daha da sıkılaştı. Laik muhaliflerin tahmin ettiği gibi Nahda'nın tanınmayacağına dair açıklama, hareketin takip eden aylarda çok daha radikal olmasına yol açtı. Nahda liderleri hemen artık yasal tanınma istemediklerini ilan ettiler. İslamcı eylemciler ülkenin her yerinde Aralık ayının ilk günlerinden başlayarak Şubat 1990 sonlarında altı yüz göstericinin tutuklanması ile sona eren şiddetli gösteriler düzenlediler. Bu dönem boyunca sayısız insan hakları ihlalleri bildirildi. Artan bu huzursuzluğa, Ben Ali Mart 1990'da kabineyi değiştirerek karşılık verdi. İçişleri Bakanlığına sert birini atadı ve gösteri yapan İslami öğrencilerin istifasını istedikleri Eğitim Bakanını görevinde bıraktı.

1990 Haziranında ülke çapında yapılacak belediye seçimlerine hazırlanırken yönetim seçimlere sınırlı miktarda nisbi temsil sokmak için tedbirler aldı. Bu değişikliklere rağmen, Nahda ve laik muhalefet, seçim sisteminin adaletsiz olduğu gerekçesiyle seçimleri boykot edeceklerini açıkladılar. Bunun üzerine DAP, 245 belediye kurulunun 244'ünde hakimiyeti kazanıp neredeyse oyların yüzde 80'ini alarak seçimlerde ezici üstünlük sağladı. Muhalefet üyeleri ve güvenilir gözlemciler Nisan 1989'dan beri DAP'ın halk desteğinin oldukça azaldığını ileri sürerek, gerçek katılma oranının yalnızca %25-30 olduğunu iddia ettiler. Yönetim ve Nahda arasındaki çatışma seçimlerden sonra da devam etti: Nahda'nın gazetesi el-Fecr Haziran ortasında üç aylığına kapatıldı ve düzinelerce İslamcı eylemci, çıkan olaylarda tutuklandı.

Ağustos 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesi, yeni başlayan çatışmayı geçici bir süre erteledi. Nahda ve laik muhalefetin büyük kısmı ilk başta hem Irak işgaline ve hem de Batılı askeri güçlerin Basra Körfezi bölgesine yerleşmesine karşı çıkarak krizde tarafsız bir tutum benimsediler. Fakat Tunusluların çok büyük çoğunluğunun Saddam Hüseyin'i destekledikleri belli olunca, yönetim Saddam'dan yana tavır almaya başladı. Bu geçici olarak yönetimin popülerliğini arttırdı ve muhalefeti savunma durumunda bıraktı. Körfez Krizi, ülkenin iç meselelerinin önemini azaltarak, 1990 yılı sonbaharı boyunca Tunus siyasetine hakim oldu.

Baskıya Geri Dönüş

1990 Kasımında yönetim, Nahda'ya bağlı, İslami bir devlet kurma planının bir parçası olarak devlet yetkililerine suikast düzenlemeyi ve toplumsal huzursuzluğu tahrik etmeyi hedefleyen terörist bir grubu ortaya çıkardığını açıklayınca, Körfez kriziyle gelen kısa mola sona erdi. Takip eden haftalarda, 1987 Kasımındaki darbe girişimine karışmış önde gelen Nahda üyeleri ile ordu ve polisten bazı yetkililer de dahil düzinelerce İslamcı eylemci tutuklandı. Körfez Savaşı'nın çıkmasıyla ülkenin her yerine yayılan Batı aleyhtarı gösteriler yüzlerce İslamcı ve laik muhalefet eylemcisinin tutuklanmasına yol açtı. 17 Şubat 1991'de, Nahda komandoları Tunus'ta bir DAP bürosuna saldırarak bir koruma görevlisini öldürdüler, görevli personeli tartaklayıp dosyalara zarar verdiler. Bu olaylara karşılık olarak Moro ve Nahda'nın yürütme komitesinin diğer iki üyesi, bu eylemleri kınamayı reddeden Gannuşi'yi suçladılar ve Nahda'dan ayrılacaklarını ve hukuka uygun çalışacak yeni bir İslamcı teşkilat kuracaklarını açıkladılar. Bu istifalar Nahda'yı derinden ikiye böldü ve laik muhalefetten izole etti.

Tunus'u etkisine alan kriz Mart ayı sonlarında, emniyet güçlerinin İslamcı öğrenciler teşkilatı TBİÖB tarafından silah stoklanmış büyük bir depoyu bulmalarıyla daha da kötüleşti. Ardından yönetimin TBİÖB'yi yasa dışı ilan etmesiyle başlayan gösterilerde en az iki öğrenci öldürüldü, yüzlercesi tutuklandı ve polise taşlı, molotof kokteyli saldırılarda bulunuldu. Gannuşi ve diğer Nahda liderleri sürgünden halk ayaklanması için çağrılar yaptılar. 21 Mayıs'ta yönetim Nahda'ya bağlı, son olayları düzenleyen ve Ekim 1991'de iktidarı ele geçirmeyi planlayan bir diğer büyük terörist grubu ortaya çıkardığını açıkladı. 1988'de, Ben Ali'nin Nahda'yı tanımama kararından oldukça önce kurulan bu grup, galiba silahlı kuvvetler içinde geniş bir şebeke kurmuştu ve Cezayirli İslamcılar ile Sudan'da üstlenen "Uluslararası İslamcı Örgüt"ten eğitim ve yardım almıştı. Bu olayla ilgili olarak yüzlerce kişi tutuklandı; Uluslararası Af Örgütü Haziran 1991'de yüzden fazla tutuklunun işkence gördüğünü bildirdi. Laik muhalefet ve Moro'nun ayrılıkçı grubu sert şekilde Nahda'yı kınayarak yalnızlığını daha da arttırdılar. Eylül'de Nahda ile bağlantılı başka bir darbe planı ve silah deposu ortaya çıkarıldı, ardından bir dizi tutuklama daha yapıldı. Ben Ali devrinde ilk kez olarak DAP bürosuna saldırıyı yöneten üç Nahda üyesi asıldı.

1992 başında, en azından sekiz bin İslamcı eylemci tutuklanmıştı -yalnızca sekiz milyon nüfusa sahip bir ülke için şaşırtıcı bir rakam. Uluslararası Af Örgütü'ne göre işkence yaygınlaşmıştı ve en azından sekiz tutuklu işkencede ölmüştü. İnsan hakları ihlallerindeki büyük artış ve yönetim ile Nahda arasındaki yoğun çatışma, TİHD'nin diğer insan hakları örgütlerinin, laik muhalefet partilerinin ve basının Ben Ali yönetimini şiddetle eleştirmelerine yol açtı. Bazı önde gelen gazeteciler hapis cezasına çarptırıldılar ve yönetim çok okunan yayınlar el-Fecr ile Le Maghreb'i kapanmaya zorlayarak tüm basın camiasına soğuk bir mesaj verdi. Muhalif kişiler sürekli gözaltına alınıp bırakıldılar ve emniyet güçleri tarafından rahatsız edildiler. Yönetim, birkaç yıldır kendini en çok eleştiren TİHD'yi rahatsız etmek ve yıldırmak için bir çaba göstermeye başladı. 1992 Haziranında TİHD'ye dağılmasını emretti.

Ben Ali bu dönem boyunca, demokrasiye bağlılığını sık sık ifade etti ve belirli aralarla çok sayıda tutukluyu serbest bırakma, sınırlı hareket edebilen resmi bir insan hakları komisyonu kurma gibi birkaç yatıştırıcı jest yaptı. Ne var ki bu hareketler Tunus'a hakim olan baskıcı atmosferi yumuşatma yolunda çok fazla bir şey başaramadı. 1991 sonunda, Ben Ali'nin demokratikleşme çabalarının geldiği nokta üzerine keder verici bir yorumda birçok gözlemci Tunus'taki siyasi atmosferi Burgiba devrinin son günleriyle kıyaslıyorlardı.

Alınamayan Yol

1992 yazında, Tunus'ta demokrasi umutları solmuş görünüyordu. Nahda liderleri Ben Ali yönetimiyle olan şiddetli çatışmalarında açıkça ezilmişlerdi. Birçok Nahda üyesi, devletin emniyet güçleri elinde işkence görmüş, onlar tarafından rahatsız edilmiş veya hapse atılmıştı. Bu çok tehlikeli bir miras meydana getirdi. Moro liderliğindeki ılımlı grubun Nahda'dan ayrılışından sonra çökmesi ve laik muhalefetin cılız kalmaya devam etmesi sivil toplumdaki demokrasi taraftarlarını çoğunlukla aciz seyirciler olarak bıraktı. Ben Ali ile destekçileri de şiddet uygulama kararı vermişlerdi ve Nahda'ya karşı sert bir tavır geliştirdiler. Ardından Nahda ile mücadelenin laik muhalifleri de bastırması gerektirdiği sonucuna vardılar. Dahası, komşu Cezayir'deki demokratik değişimin kesintiye uğraması ve sonrasında FIS'ın radikalleşmesi, Sudan'ın radikal İslamcı hareketler için bir üs olarak ortaya çıkması, dünya ekonomisinin sorunları, Batı'nın Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetleri ile meşgul olması gibi olaylarla gelişen uluslararası şartlar Tunus'un demokratikleşmesine çok daha az elverişli hale geldi. Hızla bu talihsiz duruma gelinmesi, Ben Ali'nin örgütü radikalleştiren ve yeniden şiddete yönelten Nahda'yı tanımama kararı ile başladı. Bu sebeple, tanıma ikilemine Ben Ali'nin sert yaklaşımının Tunus'taki demokratik açılımın kesintiye uğramasına yol açtığını söyleyememek çok zordur.

Bu olayları, geçen birkaç yıl içinde Cezayir'de olanlarla kıyaslamak öğretici olacaktır. Haziran 1991'e kadar Cezayirli yetkililer FIS'ı tanıyarak ve açıkça faaliyet gösterip seçimlere katılmasına izin vererek, İslamcı eylemcilere karşı Tunuslu meslektaşlarından çok daha müsamahakar bir yol izlemişlerdi. Bu dönemde Cezayir'i izleyen siyasi gözlemciler bu kapsayıcı yaklaşımın uzun vadeli sonuçları hakkında kesin olarak ikiye bölünmüşlerdi. Bazıları FIS'ın zaferinin kaçınılmaz olduğunu ve demokratik olmayan bir İslam devletinin kurulmasıyla sonuçlanacağını iddia ederken diğerleri FIS'ın zaferinden sakınılabileceğini ya da Cezayir'in demokratik açılımını tehdit etmeyeceğini ileri sürdüler. Her ne kadar, Ocak 1992'de silahlı kuvvetlerin iktidarı ele geçirmesi, bu kapsayıcı yaklaşımın nihai sonucunun ne olacağını söylemeyi imkansız hale getirdiyse de Cezayir'de demokrasinin geleceğine dair uzun vadeli tahmin olsa olsa her ikisinin karışımıydı demek daha doğru görünüyor. Tanıma ikilemine redci yaklaşım Tunus'un demokratik açılımına feci bir etki yaptı. Ama, Cezayir'de benimsenen kapsayıcı yaklaşım bundan daha iyi bir sonuç verecekti, demek de pek mümkün görünmüyor.

Tunus İslami hareketinin karakterine yakından bir bakış, tanıma ikileminde üçüncü bir yaklaşım daha verimli olabilirdi diyor. Mart 1991'de Moro ve diğerlerinin yeniden şiddet kullanılması yüzünden Gannuşi ile ilişkilerini kesmeleriyle Nahda'nın yönetiminde meydana gelen bölünme, demokrasinin önemi hususunda Nahda içinde esaslı görüş ayrılıkları olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Bu farklılıklar 1980'lerin ortasında, Moro anti-demokratik bir grubu Nahda'dan ayrılmaya zorladığında ve Kasım 1987 darbe planı uygulamaya konduğunda mevcuttular. Nahda elemanlarının Mayıs 1991'de ortaya çıkarılan darbe planını hazırlamaya başladıkları 1988'de demokratik açılım en yüksek noktasında iken de var olmaya devam ettiler. Dahası benzer farklılıklar, gerçekten demokratik ilerici İslamcılardan 1980'li yılların ortasında ortaya çıkan karanlık terörist gruplara kadar değişen eğilimler içeren İslami hareket içinde de mevcuttu. Demokratik ve demokratik olmayan İslami eğilimler böyle açıkça var olmalarına rağmen görece büyüklükleri ve güçleri hususunda karar vermek zordu. Tunus'taki birçok İslamcının bu iki konum arasında bir yerlerde olduğu söylenebilir; demokrasiyi faydalı buluyorlardı, fakat demokratik olmayan fikir ve eylemlerin etkisine de açıktılar. Her ne kadar Tunus'ta, Cezayir'de olduğu gibi demokratik ve demokratik olmayan eğilimler açıkça ortaya çıkmadılarsa da, demokrasi hakkında benzer bir düşünce dağılımı Cezayirli İslamcılar arasında da mevcut görünüyor.6

Tunus İslami hareketi içindeki bu düşünce farklılıkları, tanıma ikilemine daha faydalı bir yaklaşım Nahda'ya tüm demokratik özgürlükleri sağlamak, fakat aynı zamanda İslami hareketi çok dikkatli izleyerek demokrasi karşıtı eylemlerde bulunan gruplara veya kişilere yönelik sıkı tedbirler almak -ama yasalar çerçevesinde ve mümkün olan en az güç kullanımı ile- olabilirdi şeklinde fikir vermektedir. Böyle bir havuç ve sopa yaklaşımı, Tunus'un yeni işlemeye başlayan demokratik kurumlarının bütünlüğünü korumak yanında onları demokratik olmayan öğelerden de emin kılacaktı. Bunun yanında, kesinlikle İslami hareket içindeki demokratik eğilimleri güçlendirecek, demokratik olmayanları zayıflatacak ve hukuka uygun çalışmak hususunda kararsız olanları da cesaretlendirerek, onunla bu hareket içindeki demokratik potansiyeli besleyecekti. Eğer Ben Ali böyle bir yaklaşımı, iktidara geldiği zaman veya Nisan 1989 seçimleri kadar geç bir tarihte bile benimsemiş olsaydı, Nahda'nın radikalleşmesi ve ardından gelen şiddet ile baskı önlenebilirdi. Eğer 1980'lerin sonunda FIS başlıca güç olarak ortaya çıktığında aynı yaklaşım Cezayir'de benimsenseydi, orada da işe yarayabilirdi ve potansiyel olarak anti-demokratik İslami hareketlerle karşı karşıya gelen diğer İslam ülkelerinde de etkili olabilirdi.

Bu yaklaşımın Tunus'ta ve belki de Cezayir'de demokratikleşme sürecini yeniden başlatmak için kullanılabileceğini ileri sürmek cazip bir şeydir. Bununla beraber, maalesef her iki yönetimin İslamcı muhaliflerine uyguladıkları yoğun baskı bu hareketler içindeki demokratik öğeleri zayıflatıp keskinleştirerek, yukarıda izah edilen besleme sürecinin etkili olabilmesine pek imkan bırakmamıştır. Dahası, her iki ülkedeki İslamcı hareketler çok daha popüler hale gelmişlerdir ve yakın gelecekte herhangi bir serbest seçimi neredeyse kesinlikle kazanacaklardır. Bu besleme sürecinin gelişmesi için çok kısa bir zaman bırakacaktır. Her halükarda, Tunus ile Cezayir'de tamamen demokratik yönetimler kurma fırsatı kaçırılmıştır ve oldukça uzun bir süre yeniden yakalanamayacaktır.

Çeviren: Mehmet Uzun

 

Dipnotlar

1- Ben Ali'nin iktidara gelişi hakkında bkz.: L. B. Ware, "Tunus'ta, Ben Ali'nin Anayasal Darbesi", Middle East Journal, 42 (Güz 1988): 587-601; ve Dirk Vondemalle, "Yeni Devletten Yeni Çağa: Tunus'ta İkinci Cumhuriyete Doğru", a.g.e., 602-620.

2- Bkz.: Lisa Anderson, "Siyasi Paktlar, Liberalizm ve Demokrasi: 1988, Tunus Ulusal Paktı", Government and Opposition, 26 (Bahar, 1991): 244-260.

3- Marion Boulby, "İslami Meydan Okuma: Bağımsızlıktan Bu Yana Tunus", Third World Quarterly, 10 (Nisan 1988): 590-614 [Türkçesi için bkz.: Dünya ve İslam, Sayı: 1, Kış 1990, s. 93-112]; Douglas K. Magnuson, "Çağdaş Tunus'ta İslami Reform: Birlik ve Bölünme", I. William Zartman'ın hazırladığı Tunisia: The Political Economy of Reform [Tunus: Reformun Ekonomi Politiği], (Boulder, Colo.: Lynne Rienner), 169-199 içinde.

4- Elbaki Hermassi, "İslami Hareket ve 7 Kasım", Zartman'ın Tunisia: The Political Economy of Reformisimli kitabı (s. 196-198) içinde.

5- A.g.e., s. 198.

6- Bu konunun daha genel tartışmaları için bkz.: John L. Esposito ve James Piscatori, "Demokratikleşme ve İslam", Middle East Journal, 45 (Yaz 1991): 427-440; ve Robin Wright, "İslam, Demokrasi ve Batı",Foreign Affairs, 71 (Yaz 1992): 131-145.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 15 - Yaz 1993

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları