İslami Hareket ve Kürt Ulusçuluğu Üzerine

İslami Hareket ve Kürt Ulusçuluğu Üzerine
Mehmet Selimusta

19. yüzyıldan itibaren, dönemin Osmanlı idaresinde yaşayan Kürtler, belirli ölçüde bir hareketlenme yaşamaya başladılar. Bu ilk Kürt hareketliliği 19. yüzyıl boyunca kısmen sürdü. 20. yüzyılın başlarından itibaren ise ciddi boyutlarda bir Kürt hareketliliği özellikle Türkiye-Irak-İran üçgeninde sürekli olarak yaşatıldı.

19. yüzyılda başlayan ve başlangıçtaki itici etkileri farklılaşmış bir biçimde bütün bir 20. yüzyıl boyunca devam eden bu Kürt hareketliliğinin sürdürülmesini besleyen oldukça önemli birtakım faktörler sayılabilir, sıralanabilir; fakat hemen söylenmesi gerekir ki, bu sıralama bir önem sırası sıralaması olamayacaktır. Çünkü bu faktörlerin her biri adeta iç içe geçmişler ve birbirlerini hareketlendiren unsurlar olmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ile bölgede ortaya çıkan otorite boşluğunun yarattığı kaos içinde Kürt hareketliliği ilk kez su yüzüne çıkmış, belirginleşmeye başlamıştır. Sonraları bu kaostan yararlanarak bölgede kendi menfaatlerine uygun yapılar oluşturma gayretindeki emperyalist güçler devreye girmiştir. Bu emperyalist güçlerin biraz de suni bir şekilde oluşturulmasına gayret ettikleri ulusalcı arayışlar, bu Kürt ulusalcı arayışlarına karşılık, bölgede kurulan ırkçı temelli yeni devletlerin her türlü farklı kimliği, ulusal farklılığı yok sayan ve tüm bu farklılıkları, tek bir ırkın çeşitliliği içinde gösterme boş çabasına giren faaliyetleri çözümü hayli zor bir denklem oluşturmuştur.

Kürt sorununun sağlıklı bir şekilde algılanıp çözümlenmesi çabasında bu çetrefil denklemin unsurlarının iyi anlaşılması gereği ortadadır. Denklemin en belirleyici unsurlarından biri emperyalizmin rolü ise, diğeri de ulusçuluktur. Bu ulusçu anlayış, Kürt sorununun her iki tarafındaki muhataplarda da kendini göstermektedir.

Kürt sorunu Osmanlının yıkılışından sonra bölgenin en önemli problemlerinden biri olmuştur. İlk ortaya çıkışından 1960’lı yıllara kadar geçen sürede Kürt sorununun daha çok muhafazakar bir dindarlık ile ulusçuluk karışımı bir kimlikle ifadelendirmeye çalıştığı görülmektedir. 1960’lı yıllardan sonra sorunun ifadelendirilmesindeki hakim anlayış Sosyalizm, Marksizsm-Leninizm olmuştur. 80’li yılların ortalarına kadar bu anlayışın daha yaygın bir şekilde ifadelendirildiği, Kürt sorununun öncülüğünü yapan kadroların ideolojilerinde belirleyici olduğu rahatlıkla söylenebilir. 80’lerin ortasından sonra ise Kürt sorunu kendini iyiden iyiye ulusçuluk temelinde tanımlama aşamasına geçmiştir. Artık yüksek sesle ifadelendirilen ideolojik tavır ulusçuluktur. Bir Kürt ulusal hareketi oluşmuştur.

Bu Kürt ulusal hareketinin oluşumunda en önemli etken olarak bölgenin hakim devletlerinin izlediği ırkçı, ulusçu politikaların bir yansıması olarak Kürtler arasında da ulusalcı anlayışların yeşermeye başladığı çözümlemesi yapılagelmektedir. Fakat bu çözümleme konuyu açıklamak için tek başına pek de yeterli görünmemektedir. Yukarıda söylemeye çalıştığımız gibi bu sorunun ortaya çıkışında pek çok faktör iç içe geçmiş ve her biri bir diğerini yeniden yeniden üretmiştir. Dolayısı ile Kürt hareketliliğinin TC’nin veya Irak ve İran’daki ulusalcı anlayış ve uygulamaların kaçınılmaz bir sonucu imiş gibi görülmesi, 19. yüzyılda ortaya çıkan Kürt hareketliliğini anlaşılır şekilde izah edemez. Gerek Türkiye’de, gerekse Irak ve İran’da ulusçu, ırkçı politika ve uygulamalar 20. yüzyıl sonrasında gündeme gelmiştir. Netice itibariyle Kürt hareketliliğinin temelinde de ümmetin bütününe musallat olan ulusalcı anlayışların izleri vardır. Bu ulusalcı izlerin belirlenebilmesi aynı zamanda Kürt hareketliliğinin niçin bir türlü belli bir öncü sınıftan, katmandan daha geniş halk kitlelerine yaygınlaştırılamadığı sorusunun da cevabını sağlar: Ulusalcılık bir ideolojik tavır olarak sadece belirli bir sınıfta, okumuş, Batı etkisine açılmış bir sınıfta kendini gösterdiği ve buradan daha geniş kitlelere yaygınlaştırılamadığı için Kürt hareketliliği tüm genişlik ve süreklilik görüntüsüne rağmen sınırlı kalmıştır. Hareketin bu sınırlılığı da onun kolay etkisizleştirilmesi sonucunu sağlamıştır.

Günümüz İslami hareketi kendi oluşum çizgisini tamamlama yolunda ilerlerken bu ümmetçilikten, ulusçuluğa doğru savrulmayla hesaplaşmıştır. Gerek Türkiye7de, gerekse Irak ve İran’da Müslümanların en fazla hassas oldukları konuların başında bu ulusçu anlayış gelmektedir.

1960’lı yılların ortalarından itibaren bilhassa Türkiye Kürdistanı’nda güçlü bir şekilde politik sahneye çıkan Kürt ulusal hareketi, etkinliğini artırarak yaygınlaşmaya başlayınca Türkiye İslami hareketi üzerinde de birtakım olumsuzluklar meydana getirmeye başlamıştır. Uzunca bir zamandır aynı örgüt camia ve çevreler içinde İslam kardeşliğinin birleştiriciliği ile, İslami hareketin gelişimi için birlikte gayret gösteren insanların gündemine yıllarca önce aşılmış ulusçuluk tartışmalarını bir kez daha getirmiştir.

Bugün Türkiye Müslümanları kendi oluşum süreçlerini, Türkiye’de gelişen İslami hareketin kimi özelliklerini, Kürt sorunu ile bir kez daha test etmek ihtiyacını duymaktadırlar. Ne yazık ki, 80’li yılların sonlarına kadar Türkiye Müslümanlarının savunageldiği birçok doğrunun, bugün Kürt sorunu ile karşılaşıldığında aynı kararlılıkla savunulamadığı rahatça görülebilmektedir. Tabir yerindeyse Türkiye Müslümanlarının bir kısmı, ırkları ve etnik kökenleri ne olursa olsun Türkçü bir çizgiye doğru savrulma; diğer bir kısmı ise yine ırkları ve etnik kökenleri ne olursa olsun Kürtçü bir çizgiye doğru savrulma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadırlar.

Bu savrulmalarda halen Kürt sorununun kazandığı boyutları tam olarak kavrayamamanın ve Kürdistan’da TC’ye karşı verilen mücadelenin Kürt ırkçıları ve sosyalistlerince kazanılacağı tahlilinin önemli bir payı vardır. Bu gelişmelerin etkisi ile Kürt Müslümanları arasında sınırlı da olsa kendilerini program ve gündem itibariyle Türkiye İslami hareketinden ayırarak, Kürt ulusunun bağımsızlığını birincil hedef olarak belirleme ve İslami iktidarı Kürt ulusunun bağımsızlığı hedefinin arkasına erteleme eğilimi görülebilmektedir.

Başlangıçta “Doğu’nun toplumsal şartlarının farklılığı” masum tezinin arkasına sığınmaya çalışan bu anlayış, giderek Türkiye İslami hareketini Kürt sorunu ile ilgili alabildiğine eleştirmeye hatta suçlamaya başlamıştır. Bu anlayışın en somut yansımalarını örgütlülüğünden ilişkilerine kadar tümüyle şaibeli bir görünüm arzeden PİK’in yayın organı Cudi dergisinde yayınlanan hemen hemen her yazıda görmek mümkündür:

“Türkiye İslami hareketinin İslam kardeşliği ve İslam ümmetinin birliği değişmez şiarını dile getirmesi yeterli değildir.”

“Türkiye İslami hareketi, genel olarak Kürt sorununa ilgisizdir.”

“Filistin, Azerbaycan için mitingler düzenlediği halde Halepçe kıyımına sessiz kalmıştır.”

“Şeyh Said kıyamında Türk-Müslümanlar nerelerdeydi?”

“Türkiye Müslümanlarının hangi cemaati Kürt kültür ve benliğinin yaşatılması çabasını göstermiştir?”

Türkiye İslami hareketi, adeta sadece Türklerin hareketi gibi kabul edilerek Kürt-Müslümanların ayrı örgütlenmelerini savunan bu anlayış bir adım sonrasında, “Zaten hiçbir kavmin başka bir kavmin peşine takılması ve tabi olması doğru değildir; ayrıca bir ulusun başka bir ulusu idare etmesinin de İslam’la bağdaşır yanı olduğunu kim söyleyebilir?” sorusunu ortaya koyabilmektedir. Dolayısıyla bağımsız bir Kürdistan İslam Devleti kurulmalı ve böylece İslam milletler topluluğu anlamındaki ümmetin bir parçası olunmalıdır.

Uzayıp giden bu suçlamalar ile, hemen söylenilmeli ki, Türkiye İslami hareketi kesinlikle eleştirilemez. Bu suçlamaları hak edecek hiçbir tavır İslami hareket mensuplarınca sergilenmemiştir. Bu suçlamaları yöneltenler Türkiye İslami hareketinin oluşum çizgisini hiçbir şekilde dikkate almamaktadırlar.

Türkiye İslami hareketi aşağı yukarı 1960’lı yılların sonlarından itibaren başlatılabilecek oluşum çizgisinde ilk önce ulusalcı anlayışlar ile hesaplaşmış, kendisini bu ulusalcı anlayışların dışında ve hatta karşısında tanımlamaya gayret göstermiştir. Bütün 70’li yıllar boyunca İslami Hareket, Osmanlıcılık ve Türkçülük ile mücadele etmiştir. Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin mirasını ve geleneksel yapılanmaları İslami tek model gören muhafazakar anlayışın yıkılabilmesi için gösterilen gayretler İslami hareket mensuplarında her türlü ulusalcı anlayışlara karşı duyarlık oluşturmuştur. Batı’da Fransız İhtilali ile gelişimini tamamlayan ulusalcı siyaset anlayışının yıkıcı etkilerini yakından yaşayarak kendini geliştiren bir hareketin, yine ulusalcı birtakım taleplerle gündeme gelen bir soruna karşılık vereceği cevap tabiidir ki, bu duyarlılığın izleri ile yoğrulmuş olacaktır. Bilinmelidir ki Türkiye İslami hareketi temelde ulusalcı bir devletin hakim olduğu bir vasatta gelişmektedir ve en başta ideolojik tavrını bu ulusalcı-laik devlet ideolojisine karşıtlık temelinde belirlemektedir. Bir yandan egemenliğinde yaşadığı laik-kafir bir sistemin eleştirisine dayalı bir ideolojik tavrı öne çıkarma uğraşında iken, diğer yandan nasıl olur da benzer özellikler taşıyan kadrolarca yürütülen bir harekete sempati duyabilir. Egemenliğinde yaşadığı ve Türk ulusçuluğuna dayalı laik-kafir bir sistemin karşısında yer almak ve bu sistemin farklı etnik kimlik taşıyan Müslümanlara karşı giriştiği yok etme, sindirme amaçlı zulmüne karşı çıkmak başka bir şeydir; bu karşıtlığı Türk ulusçuluğu yerine Kürt –veya başka- ulusalcılığı çerçevesinde ifadelendirmek ise başka bir tavırdır. Müslümanlar böylesi çelişik tavırlardan uzak durmak kararlılığını gösterebilmeli, ulusalcı anlayışları mahkum ederek ümmet bilincini güçlendirecek faaliyetlerini sürdürebilmelidirler.

Kürt ulusal bağımsızlık mücadelesini sürdürmekte olan bu anlayışın mücadelelerine İslami bir meşruiyet temeli ararken başvurduğu önemli argümanlardan biri; “Bugün bir ümmet birliği ve bu birliği temsil eden bir hilafet yoktur, dolayısı ile bugün her ulus kendi bağımsız İslam devletini kurmalıdır” kıyasıdır. Bu kıyastan kalkılarak Kürtistan’da İslami bir devlet için mücadele vermek iddiasında bulunulmaktadır. Sadece Kürdistan’a özgü bir devlet doğal olarak bir ulus-devlet olacaktır. Ulus devletler bugün İslami hareketin ümmet coğrafyasının her köşesinde karşısında mücadele verdikleri hedeflerdir. İslam ümmetinin birliğinin önündeki en önemli engeller olarak duran bunca ulus devlete bir yenisini eklemek ne ölçüde İslami bir faaliyet olarak görülebilir. Kaldı ki bir İslam devletini ulus devlet olarak görmek, Allah’ın vahyini yeryüzünde hakim kılmak mücadelesini sürdürmek ilkesi etrafında teşkilatlanması gereken İslam devletini, bir tek ulusun menfaatleri etrafından oluşturulan ulus devlet ile bir saymak, nasıl mümkün olabilir?

Müslümanlar, Allah’ın kimseye ulusunu seçme hakkını vermediğini ve kimseyi ulusundan dolayı mükafatlandırmayacağını veya cezalandırmayacağını bilirler. Allah’ın, insanları farklı uluslar halinde yaratması onun ayetlerindendir ve insanlar bu farklı uluslar halinde yaşadıkları hayat ile imtihan edilmektedirler. Bu imtihanda başarılı olmanın şartı da kendi ulusuna dayalı siyaset yaratmak değil Allah’ın dinini yeryüzünde hakim kılma esasına dayalı bir siyaseti sürdürebilmek kararlılığıdır. Bu kararlılığın İslam siyaset dilindeki anlamı ümmetçiliktir. Ümmet esasına dayalı bir siyaset güderken İslami hareketin önündeki mevcut ulus devlet engellerine bir yenisini eklemek isteği kesinlikle İslami bir faaliyet olarak görülemez.

Olaylara yaklaşımda altını çizmeye çalıştığımız ümmet perspektifi yitirilip yerine ulusalcı bir perspektif oturtulunca ne ölçüde bir çıkmaza sürüklenildiğini, PİK’in Körfez Krizi karşısındaki tavırları ile örnekleyebiliriz. Bu yaklaşıma göre, Körfez Krizi sırasında bölgeye tasallut eden emperyalist saldırılara karşı duyarlı bütün Müslümanların, bütün İslami cemaat ve hareketlerin, Cezayir, Tunus, Hamas, Afganistan, İran ve Türkiye İslami hareketinin tavrı “Saddam’ın yanında Kürtler’e karşı savaşa katılmak” olmuştur. “Kürt’ün Kürt’ten başka dostu yoktur.” diyerek bu emperyalist saldırı karşısında ümmet bilincinden kaynaklanan olumlu bir tavrı benimseyen Müslümanları suçlayan bu dar anlayış, Kürtleri sadece Türkiye İslami hareketinden değil, ümmet coğrafyasının bir noktasındaki İslami hareketlerden de koparmak istemektedir. Türk ırkçılarının “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” safsatasının bir tekrarı şeklindeki bu anlayışın yaygınlaştırılmak istenmesi ve bunun dünya İslami hareketinden tam bir kopuşu sağlayacak bir zeminde dile getirilmesi ulusalcılığın çıkmazını açıkça göstermektedir.

Türkiye İslami hareketinin genel olarak Kürt sorununa karşı ilgisiz olduğu, Filistin ve Azerbaycan için gösterilen duyarlılığın Kürt sorununda esirgendiği, hatta Halepçe kıyımında bile sessiz kalındığı iddia edilmektedir. Şunu ifade etmeliyiz ki Halepçe kıyımına Müslümanların sessiz kaldığını iddia etmek büyük bir haksızlıktır. Bu haksız suçlamaya bir de Filistin, Azerbaycan vb. konularla kıyaslayarak ortaya koymak ancak iddia sahibinin konuya yaklaşımdaki dar görüşlülüğünü yansıtır. Filistin davası çok eski bir dava olmasına rağmen, Müslümanların buna sahip çıkmaları ancak Filistin’de Allahu Ekber şiarı ile yürümeye başlamalarından sonradır. Bu aşamadan sonra daha önce Filistin davasına sahip çıkan sol unsurlar konuyu gündemlerinden çıkarırken Müslümanlar Filistin davasını sahiplenmişlerdir. Kudüs ve Mescid-i Aksa dolayısı ile Filistin davasının İslam ümmetinin vahdetini ifade etmek gibi özel bir anlamı olduğunu da göz ardı etmemeliyiz. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Müslümanlar en genelde zulme, özelde Müslümanlara karşı yapılan zulme sessiz kalmamış ve hiçbir zaman da kalmayacaktır.

“Şeyh Said kıyamında Türk Müslümanları neredeydiler?” diye sormak kanaatimizce Müslümanlardan çok Kıyam’ın kapsayıcılığı, örgütlülüğü ve niteliği hakkında bazı sorular çağrıştırır. Yine Türkiye Müslümanlarını Kürt kültür ve benliğinin yaşatılması çabasını göstermemekle suçlamak da anlamsızdır. Ulusların kültür ve benliğini yaşatma çabası İslami hareketin programında yoktur. Bu sadece Kürt ulusuna özgü bir tavır olamayıp, tüm uluslar için geçerlidir. Bu suçlamayı yapanlar aksine bir örneği gösteremezler.

Bu tür suçlamalarda dikkati çeken husus, olayları değerlendirme noktasının daralarak sadece Kürt ulusunun menfaatlerine indirgendiği buna karşılık cephe açılan unsurların da birbirine karıştırıldığıdır. PİK’in yayınlarında bu husus açıkça görülmektedir. Bir yanda İslam düşmanı Kürt örgüt ve önderlerine rahmet duaları yapılırken öte yandan İslami örgüt ve cemaatler küfür rejimleri ile özdeşleştirilerek saldırılmaktadır.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra şunu söylemek istiyoruz ki, Türkiye İslami hareketi, Türklerin İslami hareketi olmayıp aynı coğrafyada yaşayan Müslümanların, üzerlerindeki küfür hakimiyetini yıkarak Allah’ın dinini hakim kılmak için birlikte yürüttükleri bir mücadeledir. Doğusuyla batısıyla, ülkenin dört bir yanında Müslümanların faaliyetleri aynı noktada toplanmak zorundadır. Halihazırda bu hareket ayrı ayrı örgüt ve cemaatlerden oluşuyorsa da bu ayrılıklar İslam’ı anlama ve yorumlama noktasındaki yaklaşım farklılıklarından olup aynı hedefe doğru birlikte hareket etmek için ciddi bir engel teşkil etmemektedir.

Bu ayrı grupların varlığını bahane ederek ulusal temele dayalı yeni gruplar oluşturmanın İslami hiçbir izahı olamaz. Müslümanların daha fazla yakınlaşmaya, daha fazla birliğe muhtaç olduğu bir dönemde bu tür olumsuzluklar; bir yandan çareyi İslami hareketten bekleyen Müslüman Kürtleri, öte yandan meseleye sahip çıkarak çözümü noktasında çaba sarfetmek isteyen İslami hareketi güç durumda bırakan bir fitne unsuru olarak Müslümanları derinden yaralamaktadır. Fakat şunu söylemeliyiz ki bilinçli Müslümanlar İslami harekete ve Müslümanların kardeşliğine yönelik her türlü komplo ve tuzağı tesirsiz kılacak basiret ve kararlılıktadır. Ve Allah müminlerin velisidir.

Kaynak: Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 10 - Bahar 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler