İslami Hareketlere Bir Değini

İsa Can

Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla.

Günümüzde, İslami Hareket'in bünyesi içerisinde kabul edilen birçok hareketin doğrularına, yanlışlarına ilişkin pek çok değerlendirme yapılmaktadır. Ancak bu hatalara kaynaklık eden saiklerin neler olduğu pek araştırma konusu edilmemektedir. Daha çok, açığa çıkan kısımlarının değerlendirilmesi düzeyinde araştırmalar söz konusudur. Düşülen hatalara bir daha düşülmemesi için temel saiklerin araştırılması ve açığa çıkarılması gerekmektedir. Bu nedenle, çağdaş İslami Hareket'in tarihine, hangi şartlar içerisinde doğduğuna -kabaca da olsa- bir bakmakta fayda vardır:

Son 300 yıllık zaman dilimi İslam dünyası için özel bir anlam taşır: Sahip olduğu üstünlükleri yitirdiğinin farkına -sömürgeci Batının, zenginlik kaynaklarını elde etmek için yurtlarına sızmayı başarmasıyla- varan İslam dünyası, nerede hata yaptığını, karşılaştığı bu açmazı nasıl aşacağının yollarını bulma gayreti içine girmiştir. Bu arayışlarının sonucunda, İslam dünyasında yoğun ve tabanı oldukça genişlemiş bir yeniden diriliş ve Batı sömürgesine karşı silahlı direniş hareketlerinin meydana geldiği görülür. Amaç, yeniden eski güçlü günlerine dönmek, özgürlüklerini yeniden tesis etmekti.

İslami Hareket -kısaca değinilen- bu şartlar içerisinde şekillendi; nitelik ve kimlik kazandı. İslami Hareket'e yöneltilen "gerici, ilerleme karşıtı, kon dökücü... vb." gibi suçlamalar da işin bu yönüne işaret etmektedir. İslami Hareket bu suçlamalara, Batının İslam dünyası üzerindeki sömürgeci politikalarını engellemek için mücadele veren insanların kimliği olduğu ve onlara bu dinamizmi verdiğinden dolayı maruz kalmaktadır. "geri kalmış toplumları daha ileriye götürme" iddiasıyla hareket eden ve sömürgeci faaliyetlerini bu şekilde meşru göstermeye çalışan Batı, yağmasını engelleyici bir unsur olan İslam'ı "ilerlemeye engel, gerici/irticai" bir güç olarak tanımlamış ve bu tanımlamasını sahip olduğu çeşitli bilim dalları, basın ve televizyon gibi kitle iletişim araçları ile yaygınlaştırma çabasına girişmiştir. Bu çabasında, edindiği yerli işbirlikçiler de kendisine yardımcı olmuşlardır.

İslami Hareket'in belli şartlar içerisinde geniş bir tabana yayılma, yaygınlık kazanma ve gelişme imkanlarını bulduğunu söylemiştik. Söz konusu şartlar aynı zamanda İslami Hareket'in bazı özelliklerini kazanmasında da etkili olmuştur. Bunlardan birisi -ki en önemlilerinden biri olarak dikkat çekiyor- "tepkisel olma"dır. Hemen belirtmekte fayda var: Kavramı yaygın olarak kullanıldığı anlamda, yani Batı'ya karşı olma anlamında kullanmıyoruz. Söz konusu tepkisellik, bu karşı çıkışın niteliğini, metodunu belirleme noktasında kendini göstermektedir. Bu davranış da, Müslümanların kendilerini savunur pozisyonda olmalarından kaynaklanmaktadır.

Çağdaş İslami Hareket'in doğuş noktasındaki amacı, temelde, var olan soruna/sorunlara çözüm bulmaktır. Bu amaçla harekete den Müslümanlar sorunu teşhis etme noktasında birleşmelerine rağmen, sorunun nedenleri ve çözümü konusunda arklı yaklaşımlar içinde olmuşlardır.

Sorun, İslam dünyasının özgürlüğünü, egemenliğini yitirmiş olmasıdır. [Müslümanların yaptığı bu tespiti görebilmek için, 18. yüzyıl ve daha sonraki dönemlerin öncülerinin kitaplarının başlangıç kısımlarına bakmak yeterlidir.] Bu tespitte herkesin ortak olduğu görülür. Ancak, İslam dünyasının düştüğü bu durumun, nedenleri konusuna gelindiğinde farklılaşma kendini gösterir. Bu farklılık soruna çözüm üretme noktasında da devam eder. En temelde iki farklı yaklaşımdan söz edilebilir:

Birinci yaklaşıma göre, sorun siyasal egemenliğin kaybedilişinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla siyasal egemenliğin yeniden tesis edilmesi gerekmektedir. İslam dünyasının bu duruma düşüşündeki neden, kültürel değerleri veya mezhebi düşüncesi değildir. Çünkü, biz Batı karşısında güçlü, kendi egemenliğimizi inşa etmişken de aynı değerlere sahiptik.

İkinci yaklaşım ise; sorunun, yani sahip olduklarımızı, gücümüzü kaybetmemizin nedeni, asli değerlerimizden uzaklaşmamız, dini hurafelerden müteşekkil hale getirişimizdir. Dolayısıyla da, çözüm dinimizi temel kaynaklara dönerek, hurafelerden arındırmaktan; dini netliğe ulaşmamızdan geçer.

İslami Hareket'in belli şartlar içerisinde gelişme imkanı bulduğunu ve kimliğini kazandığını söyledik. İşte bu şartlara karşı cevap verme kaygısı -ki bu, bir noktaya kadar doğal karşılanmalıdır- dengelenememiş ve sahiplenilmesi gereken yöntemin iki yönü iki ayrı yöntem halinde değerlendirilerek iki ayrı hareket tarzı-kimliği oluşturulmuştur. Bir yanda harekete ağırlık verme, diğer yanda düşünceye ağırlık verme... Genelde, bu iki kimlik birleştirilemediğinden ötürü pek bir başarıya ulaşıldığı da söylenemez.

Her iki yaklaşım ve hareket biçimi de, İslam dünyası için belli anlamlara ve faydalara sahip olmalarına rağmen; birbirlerinden bağımsız -hatta yer yer birbirine karşı/karşıt- hareket ettikleri için belli zararlara da neden olmuşlardır. Siyasi mücadeleye ağırlık veren hareketler yer yer başarılı mücadeleler vermiş olmalarına rağmen, siyasal uzlaşma tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlar ve çoğu kere sonuç Müslümanlar için olumsuz olmuştur. Değişen/değiştirilen siyasi şartlar, dış güçlerle direkt ilişkiyi iç güçlerle direkt ilişkiye dönüştürdü. Mücadelenin temel mantığını ve varlık nedenini dış güçlerle (sömürgecilerle) doğrudan muhatap olmak oluşturduğundan ötürü, iç güçlerle karşı karşıya kalınca, daha önceki siyasetin değiştirilmesi ve yeni stratejilerin belirlenmesi gerekiyordu. Fakat ölçü ve buna bağlı olarak siyasi platformu değerlendirebilecek siyasi basiretten yoksunluk, geçerli yeni bir siyasetin oluşturulmasını engelledi. Sonuçta da, iki türlü tavırla karşılaşıldı: Ya, kendilerinden olan şer güçlerle uzlaşıldı ya da hareket yeraltına çekildi. Bizim için önemli olan ikinci tavırdır. Ancak, bu tavırla da daha önce sahip olunan avantajlar kaybedildi. Halkla kendisi arasında bir uçurum oluştu ve hareket, halkın gözündeki meşruluğunu kaybetti.

Düşüncenin, dinin netleşmesini amaçlayan hareket biçiminin de -aynı şekilde- İslam dünyasına olan faydalarını inkar etmek mümkün değil. Ancak, faydaları oldu diye bir hareketi değerlendirmememiz söz konusu olamaz. İstisnaları olmakla beraber, bu tarz hareketin -bir anlamda- siyasetin dışında kaldığı söylenebilir. Bu özelliği de, varılan sonuçların kullanımında belli zorluklarla karşılaşılmasına neden olmuştur: Akademisyenlik, halktan ve yaşanan hayattan uzak düşmek vb. Ayrıca, düşüncelerin yeterli bir şekilde temsil edilememesi de bir dizi yanlış anlamalara, sömürgecilerle işbirliği halinde olanlarla benzerlikler kurulmasına zemin hazırlamıştır.

Bu tarihsel çerçeve içerisinde görünen o ki, İslam dünyası kendi gündemini kendisi belirleyememiştir. Gündemini şartlara göre belirlemiştir. Bu durum belki doğal karşılanabilir. Ancak, doğal olmayan, şartları bütüncül bir şekilde değerlendirmeyip sorulacak soruların yalnızca bir kısmını sormak ve buna bağlı olarak da, yapılabilecek olanların yalnızca bir kısmını yapmaktır.

Bu çerçevede, İslami Hareket için "gündem sorunu" önemini hala koruyan bir sorun olarak durmaktadır. İslam Hareket'in gündeminin -ki, gündem çoğu zaman hareketin kimliğini de belirlemektedir- çevre şartları tarafından belirlenmesi, sanıldığının aksine çoğunluktadır. Mesela; Suriye İhvanı'nın 1950'lerden 1970'e kadar "İslamcı Sosyalist" kimliğine sahip olması, 1970'den sonra bu kimliğini değiştirmesi; 1950-1970 arası dönemin Üçüncü Dünyası'nın özgül koşullarıyla yakından alakalıdır. II. Dünya Savaşı sonrasında, sosyalizm, batıcılaştırıcı bir unsur olması amacıyla bu ülkelere ihraç edilmiştir. İslam dünyası da bu akıma karşı durmak çabası içerisine girmiştir. Sonuçta, çözüm -sosyalizmin içselleştirilmesi şeklinde açıklanabilecek olan- Suriye İhvanı'nın tavrında kendisini ifade etmiştir: İslamcı Sosyalizm. Ancak Suriye İhvanı'nın bu kimliği 1970'ten sonra sosyalizmin güç kaybedişi ile birlikte değişmiştir.

Diğer bir örnek de günümüz Türkiye'sinde somut bir şekilde yaşanmaktadır: Batıcılar, laikler "Müslümanlar ellerinde kör testere, bizi kesmeye geliyorlar" diye yaygara koparıp Müslümanlara baskı yapmaya başlayınca; Müslümanlar bu iddiaya bir cevap verme ihtiyacı hissetiler. Fakat, sonuçta "Bunları yapacak olanlar vardır, ama bunlar biz değiliz. Onlar fırsat bulsalar bizi de keserler" denildi. Bir iddiaya cevap vermek amacıyla yola çıkıldı, fakat sonuçta -istememiş de olsa zımni olarak- Müslümanlara karşı kafirlerin yanında yer alındı. Daha da önemlisi, kendi içimizde bir nefretin gelişmesine/yaygınlaştırılmasına neden oldu. Bunun nedeni soruların doğru sorulamayışı değil midir? Bunun nedeni; kendimizi, kendi ölçülerimizle/değerlerimizle tanımlamayıp dışarıdan gelen suçlamalara, iddialara göre belirleme durumunda oluşumuz değil midir? Bu duruma düşülmesinde, "Batıcıların, laiklerin bu korkusunun kaynağı nedir" diye sorulmayıp, Müslümanlara yöneltilen bir suçlamanın Müslümanlar tarafından yine kendilerine soru olarak yöneltilmesinin etkisi yok mudur?

Bu iki örnek, konuya ilişkin olarak verilebilecek pek çok örnekten yalnızca iki tanesidir: Demokrasi, insan hakları, kadın-erkek ilişkileri/kadının statüsü, cihad, akıl-vahiy ilişkisi, bilim-İslam ilişkisi, sivil toplum, bilgi felsefesi... vb. pek çok tartışmada da aynı tutum söz konusudur. Müslümanlar bu akımlar/iddialar karşısında bir cevap verme, onları açıklama ihtiyacı duymakta, fakat hem kendi ölçülerini tam oturtamadıkları, hem de sorulacak soruları yerinde ve doğru zeminde sormadıkları için; çözümü iddianın/akımın içselleştirilmesinde bulmaktadırlar. -Bir an için bile olsa- Müslümanlar, kendi çözümlerini; sınırları kendi dışındakiler tarafından çizilmiş alanın dışında olacağını unutmamış olsaydı bu durumla karşılaşmayacaklardı. Çünkü bu çözümün, çözüm olmadığı; yalnızca kolaya kaçmanın sonucu olarak ortaya çıkan bir kandırmaca olduğu ortadadır.

Müslümanlar olarak, şüphesiz ki, çevremizde neler olup bittiğini takip etmeli, onlara bir açıklama getirmeliyiz. Ancak çevremizdeki gelişmeleri takip etmek, değerlendirmek adına her hareketimizi çevremizin belirlemesine izin vermemiz gerekir. Çünkü birçok hatamızın kaynağında çevremizin bizi belirlemesi var. Bu, aynı zamanda ilke/ölçü sorununu da gündeme getiriyor ki, bu da başlı başına ayrı bir konu. Çevremizdeki gelişmeleri kendi düşüncemiz, dünyamız içerisinde bir yere oturtabilmemiz, onlara sağlıklı bir açıklama getirebilmemiz için, her şeyden önce kendi ayaklarımızın üzerine durmamız gerekiyor. Çevremizde olup bitenleri kendi düşünsel bütünlüğümüzle ve olayları da bir parçasını oluşturdukları bütün içerisinde değerlendirebilmemiz gerek. Parça parça gelen bu gelişmeler, aynı şekilde parça parça olarak değerlendirildiğinde Fazlurrahman'ın işaret ettiği noktaya gelinir. Fazlurrahman; oryantalistlerin/misyonerlerin eleştirilerinin (mesela, kadının statüsüne ilişkin eleştirileri) modernist için toplumsal reformun amaçlarını belirlediğine işaret ediyor (bkz.: İslam Tarih-Küldür ve Medeniyet, c. 4, s. 188). Belki, sorunun yalnızca modernistlerle ilgili olduğu söylenebilir, ama bilinmesi gerekir ki, modernist gökten zembille inmez. Belli gelişmelerin, belli tavırların ürünüdür.

Abdülvahap el-Efendi'nin gündeme getirdiği diğer bir mesele de, İslami Hareket'in içinde yaşadığı toplumun sorunlarına ilişkin tavrıdır. Ancak, Abdülvahap el-Efendi'nin gerek soruyu koyuş biçimine, gerekse sonuçtaki yargısına katılmadığımı belirtmeliyim. İslami Hareket'in toplumun sorunlarına ilgisiz kaldığı -en azından genel için- söylenemez. Ancak, söylenebilecek olan hareketlerin yaptıkları öncelik tercihlerinde birtakım sorunları daha arka plana bırakmalarıdır. Bunu da açıklamak mümkün: Hareketler, öncelik verdikleri sorunun halledildiğinde, diğer sorunları halletmede daha avantajlı bir konuma geçebilecekleri inancıyla böyle bir tavır içine girmişlerdir. Dolayısıyla Abdülvahap el-Efendi'nin bu yargısı; bana göre, yersiz ve haksız bir yargı. İslami Hareket'in, içinde yaşadığı topluma ilişkin alacağı tavrı, Kur'an'da ve Peygamber'in hayatında bulmak mümkündür: Kur'an'a baktığımızda, kız çocukların diri diri gömülmesine, yetimlerin haklarının yenilmesine, zayıfların ezilmesine vb. pek çok toplumsal soruna ve bunların çözümlerine ilişkin birçok ayet buluruz. Bu karşı çıkışları Peygamber'in hayatında da görmek mümkün. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: İlgi duyulan bu alanlar, hareketin asıl amacını/kimliğini belirlememektedir, belirlemesine de izin verilmemelidir. Bunlar, bütün içerisinde bir yere sahiptirler ve ancak "bütün" egemen olduğunda sorunların çözülebileceğine ilişkin bir anlayış vardır. Bütünden ayrı olarak, bütünün yalnızca bir parçası olan bu türden sorunların hareketin gündemini ve kimliğini belirlemesi, hareketi reformcu bir çizgiye oturtur. Ki, bunu pek çok İslami Hareket örneğinde görebiliriz: İslami Yöneliş Hareketi, İhvan-ı Müslimin gibi. Görüldüğü üzere bir ilgisizlikten, bir kayıtsızlıktan bahsetmek mümkün değil; yalnızca sorunların halledilmesinde öncelik verilen alanların varlığı söz konusudur.

Son olarak makalede bir noktaya daha değinmemiz gerek:

Müslümanlar olarak çoğumuzu -süreci düşünürsek, belki de hepimizi- saran bir tavır söz konusu. Savunmacı tavır. Bu, Abdülvahap el-Efendi'de de görülüyor. Sorun, yalnızca Abdülvahap el-Efendi'nin kişisel sorunu değil, Müslümanların sorunu. Abdülvahap el-Efendi, makalesinde şöyle diyor: "İslam değişimi engelleyici bir güç olarak davranmıştır. Fakat çağdaş İslami Hareket'in düzen karşıtı bir rakip olarak sola karşı mücadele etmiş olması ve diğer taraftan muhafazakar düşmanlarıyla taktik ittifaklar yapmak zorunda kalmış olması nedeniyle, bu tavır alış siyasal koşulların bir sonucudur, doğrudan İslam'la bir ilişkisi yoktur." (s. 140)

İslam'ın değişimi engelleyici olması ne derece doğrudur? Bunu kabul etmek imkansız. İslam'ın engelleyici olması, değişimin niteliği ile alakalı bir durumdur. Ancak asıl sorun bu değil. Sorun, teorik İslam'la pratikte yapılan şeyler arasında konulan ayırımdır. Yapılan yanlışı kabul etmemiz mümkün değil. Ancak, yanlıştan beri olmak için başka bir yanlışa düşmenin de bir anlamı yok. Yanlışı kabullenmemek için İslam'ı pratikte yaşanması mümkün olmayan bir din haline getirdiğimizi fark etmemiz gerekiyor. İslam'ı idealize ede ede, sonuçta pratize edilmesi mümkün olmayan bir din haline getiriyoruz. Olması gereken bu mu? Şüphesiz değil. Yanlışları veya genel olarak pratiği açıklamak durumundayız. Fakat, bu açıklama tarzının bizi nerelere götüreceğini de iyi hesaplamalıyız. Açıklama kaygısıyla yola çıkıp, sonuçta belli çelişkilere düşmemizin bize hiçbir faydası yoktur. Hem İslam bütün pratiklerden beri kılınacak, hem de onu pratize etme çabasına girişilecek. Bu, açık bir çelişki değil midir?

Amacımızın, geçmişimizi karalamak, reddetmek veya Müslümanlara karamsar bir tablo çizmek olmadığını belirtelim. Bu çaba, pratiğimizin -mümkün olduğunca- doğru bir şekilde gerçekleştirmek amacına bir katkı olması içindir. Geçmişteki hatalara düşülmemesi için yapılması gereken, tarihimizi değerlendirerek hataların kaynaklarını bulup tekrarlamamaya çalışmaktır, yoksa hataları sahiplenmemek için -bunu kimse beklemiyor, bekleyemez de- İslam'ı yaşanamaz kılmak değildir.

Ayrıca, Abdülvahap el-Efendi'den yapılan bu alıntıda değinilmesi gereken diğer bir nokta da, siyasal koşullara ilişkin değerlendirmesidir. Hatalarımızı birtakım şartlara bağlamanın hiçbir tutar yanı yok. Olayı açıklamak için şartları göz önünde bulundurabiliriz, bu ayrı bir konu. Ancak, hataların kaynağını siyasal koşullara bağladığımızda olay farklılaşır. Çünkü eğer olaylar bizim irademiz dışında gelişiyorsa, zaten bir sorumluluğumuz söz konusu olamaz. O zaman İslami Hareket'le uğraşmamıza gerek de yoktur. Bu, eşyanın tabiatına aykırı olduğuna göre sorun, siyasal koşulların nasıl oluştuğudur. Bu koşulları oluşturanlar yine biziz, başkaları değil. Hiç kimse zorla, Müslümanları bu koşulların içerisine sokmadı. Eğer sonuçta, iki şer güç arasında tercih yapmak zorunda kalınmışsa; eğer İslami olmayan davranışlarda bulunmaya zorlanılmışsa, bilmemiz gerekir ki, bunlar işe başlarken Müslümanın/İslami Hareket'in aldığı tavırlar sonucunda olmuştur. Müslüman/İslami Hareket kendi ilkelerini net bir şekilde ortaya koyamamışsa, toplumu iyi analiz edip ona vakıf olamamışsa, dostunu düşmanını birbirinden ayırt edememişse, basiretli bir siyaset takip etmekten uzak kalmışsa bu aksaklıkların, eksikliklerin sonuçları dönüp dolaşıp yine Müslümanı/İslami Hareket'i bulacaktır. Hataları şartlara bağlamak şeklindeki ifade tarzı, ne bizi meşrulaştırır, ne de İslam'ı aklar. İslam, zaten aklanmaya ihtiyaç duymamakta. Sorun bizdedir, çözüm ise İslam'dadır; çözümü uygulayacak olanlar da yine bizleriz.

İslami Hareket eksikliklerine rağmen, geleceğe umutla bakmamıza neden olacak bir gelişme içerisindedir. Çünkü Müslümanlar sorunlarını fark ederek çözmeye çalışıyorlar. Abdülvahap el-Efendi'nin ifadesinde somutlaşan çözümün farkına vardılar: "Nihai sorun İslamcıların tavırlarını değiştirmelerine yol açacak yeni şartlar için değil her türlü şartta takınabilecekleri bir tavrın arayışı olmalıdır." (s. 141)

Sorunlar peş peşe sıralanabilir, azaltılabilir, çoğaltılabilir... Ancak önemli olan sorunların olup olmaması veya ne kadar olması gerektiği değil. İnsan hayatında, sorunların olmayacağı bir dönemin varlığı söz konusu olamaz. Belki bir sorunu aşarız, ama o aşamada başka bir sorunla karşı karşıya geliriz. Müslümanın -dolayısıyla İslami Hareket'in- bu sorunları aşabilecek güçte olduğuna inanması, bununla da yetinmeyip geçmişinde yaşadığı hataları tekrarlamamak suretiyle yeni ve geçerli bir siyaset üretmesi gerekiyor. Müslüman ve İslami Hareket'in bunu yapacak güçte olduğu inancındayız.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 2 - Bahar 1990

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları