İslami Hareketlerin Perspektif Sorunu

Mustafa Yürekli

Giriş

Bütün bir yeryüzünde olduğu gibi, ülkemizde de İslami Hareket'in sorunlarına ciddiyetle eğilenler, bugün en azından bir noktada görüş birliği sağlamışa benziyorlar. En genel ifadesiyle günümüzdeki temel sorun, İslami Hareketlerin tarih sürecinde ortaya çıkan varlığının belirlenmesi ve hızla değişen koşullarda bilinçli bir şekilde yeniden konumlanması sorunudur. Müslümanlar günümüzde, gerekli ve ileri bir adım olarak, tarih içinde "kendini tanıma" ve eksikleri, yanlışları aşarak alınabilecek yeni konumda "kendini tanımlama" uğraşına doğru, gerekçelerle öncelik vermektedir. Böyle bir durumun varlığı, oldukça iyimser bir bakış açısından görünüyor olabilir. Fakat "sorunlara ciddiyetle eğilenler" dediğimiz insanlar, çok az sayıda da olsa günümüzde kendini göstermektedir. Bu atılan doğru ve ileri adım, günümüz Müslümanlarının en can alıcı sorununu, kendini bulma ve tanıma sürecinin başarılı olması zorunluluğunu ortaya koymaktadır. İyimser bakmamızın nedeni de, kendimizi bulma ve tanımada yola koyulunmuş olmanın ilk gerçek oluşudur.

Dünya ve İslam'ın birinci sayısında yer alan Abdülvahap el-Efendi'nin "İslamcılar: Sol ve Sağ" isimli makalesi, İslami Hareketlerin yakın tarihteki vaziyet ve istikametini tartışarak, sözünü ettiğimiz kendini bulma ve tanıma sürecine yeni açılımlar getirecek perspektifler sunuyor. Bu makalede başlatılan tartışmayı sürdürmenin, İslami Hareketleri tanımada ya da ölçmede karşılaşılacak kimi güçlükleri aşmada yararlı olacağını söyleyebiliriz. Çünkü Abdülvahap el-Efendi'nin İslami Hareketleri değerlendirirken yaptığı tespitler ve yorumlarla ortaya bir platform koyduğunu görmekteyiz. Bize düşen bu platformda bilinçlenme yolunun hakkını vermeye çalışmak. Çünkü tarihteki mücadeleye ilişkin ölçme ve tartışma işlemi bütün boyutlarıyla yerine getirilmediği sürece, İslami Hareket'in avantaj ve donanımlarını harekete geçirmemiz mümkün değildir.

Aynadaki Görüntü mü, Kendini Bulmak mı?

İslami Hareketlerin tarih içindeki varlığını ortaya koyalım derken, yapacağımız işin ne olduğunun serahat kazanması gerekiyor. Yeryüzünün herhangi bir köşesinde İslam'ı dert edinenlerin boylarını poslarını şimdilik fazla dert edinmenin gereksizliği bir gerçek. Yürütülen etkinliklerin fiziğine bakmak, engellenmesi zorunlu olan bir davranıştır. Zamanımızı ayna karşısında harcamak, büyük bir safdillik olsa gerek.

Verilen mücadeleyi ölçmenin ve tanımanın ilk durağı, hareketin kendisi, yapısı ve varlığıdır. İkinci duraksa, izdüşümü, toplumdaki etkisi, insanları hareketlendirme ve sürüme gücüdür.

Abdülvahap el-Efendi, ele aldığımız makalesinde bu iki durağı geçiyor. Bütün tespitleri ve çözümlemeleri, İslami Hareketlerde etkinlikleri açısından kendi varlığından daha boyutlu ve ağır bir değer arama çabasından kaynaklanıyor. İslami Hareketleri, bulundukları ülkedeki statüko karşısına bir potansiyel tehdit olarak ortaya koymaya çalışıyor. Böyle bir durumun İslami Hareketleri kendi etkinliklerine hapsetmek olduğunu bir an olsun düşünmüyor bile.

Elbette İslami Hareketin değer olarak ifade edilemeyecek etkinliği, cahili sisteme, sömürü düzenine ve bunların temelindeki şirk ve küfre karşı süreklilik arzeden bir tehdit olmasıdır. Ne var ki, günümüzde İslam'ın özünden kaynaklanan bu tehdit, Müslümanları iyimserliğe düşürüyor. Oysa omuzlanılan davanın devrimci özellikler taşıması, İslami Hareketlerin başarıya ulaşmaları için yetmiyor. İslam'ı bir var oluş mücadelesi görenler, suya sabuna dokunmayan, statükocu bir İslam anlayışının yanlışlığını fark etme avantajını elbette elinde bulunduruyorlar. Fakat sadece dünya düzenini tehdit eden bir din olarak İslam'a müntesip olmakla kendimizi tatmin etmeyi daha nereye kadar sürdürebiliriz? İslam, şüphesiz Hak din olarak kendi üstüne düşenleri yapacak bir potansiyele sahiptir. Fakat inananların da üstüne düşen pek çok iş durmaktadır ortada. İslam'ın kendini tahrife izin vermemesinin, devrimci işlevinin yok edilememesinin ve her çağda zulüm düzenleri karşısında oluşturduğu tehdidinin kökünün kazınmamasının iyimserliğin tek gıdası olmasına bir son vermek gerekiyor. Günümüzde İslami Hareketler, kendilerini bir potansiyel tehdit görmekten ve göstermekten kurtulmak zorundalar.

Bir hareketin kendini tanıması, hangi kaynaklardan beslendiğini, faaliyet alanını, büyüme imkanlarını ve bünyesindeki zaafları bilmesi anlamına geliyor. Hareketi yürütenlerin, etkinliklerini ölçme işlemlerini kalıcı bir umutsuzluğa dönüştürmemeleri buna bağlıdır.

Bugün bütün bir yeryüzünde İslami Hareketleri besleyen, onu sürekli kılan İslam'ın tevhidi mesajı ve geleneğidir. Günümüz insanını İslam'a yönelten esas etmenin kadro veya örgüt sürekliliği olduğunu düşünmek, gerçekleri zorlamak olacaktır.

Yüzyılımızın başından beri, Müslümanların modern cahiliyenin zulmü altında kaldıkları günden itibaren İslam, metafizik bir güç olmaktan çıkmıştır. Saltanatçı cahiliyenin biçimlendirdiği İslami söylem, dünya sisteminin yoğaltıcı yayılması karşısında etkin olmayınca terk edilmiş; böylece mistik, statik ve metafizik din anlayışı, yerini dünyaya müdahale eden, aktif ve fizik bir din anlayışına bırakmıştır. Bu kaynaklara dönüş ve vahyi yeniden üretme sürecine girildikten sonra, İslami Hareketler ortaya çıkmıştır. Ne var ki, İslami Hareketler, kendi iç dinamiklerini değil, İslam'ın evrensel kazanımlarını kullanma tembelliğine düşmüşlerdir. Kendi iç dinamiklerini kullanarak somut başarılar elde etme, yalnızca İran'da görülebilmiştir. Kuşkusuz kadro ve örgüt sürekliliğinin sağlanamadığı İran'ın dışındaki ülkelerde İslam'ın tevhidi mesajı ve geleneğinden bu denli büyük çapta bir sübvansiyon kotarması da değerlendirilmesi gereken bir imkandır.

İslami Hareketleri besleyen kaynaklar arasında modern cahiliyenin ülke içinde ve uluslararası platformda sergilediği zulüm ve çelişkiler de yer almaktadır.

Fakat daha dolayımsız bir zulüm ve çelişki olan sistemin belkemiği durumundaki sosyal, siyasal ve ekonomik mekanizmaların işleyişi; insanların değersizleşmesi, ezilmesi ve sömürülmesi; bu sömürünün bir ülkedeki özgünlükler, İslami Hareketi ne ölçüde beslemektedir? Sömürü mekanizmalarının bir ülke halkını sistemli olarak tevhid mücadelesine kattığı düşüncesi kuşkusuz eleştiri götürür. Yeryüzünün hiçbir köşesinde modern cahiliyenin zulüm ve çelişkilerinin İslami mücadele yararına bu ölçüde bir "yardım" yaptığı görülmemiştir. Ancak burada bir talihsizliği özellikle vurgulamak gerekir: Bırakalım bütün bir yeryüzünü, İslam'la tarihi bağları bulunan toplumların ülkelerinde de kalıcılaşmış bir tevhidi hareket hattı yok. Çünkü İslami Hareketler kendi kadro ve örgüt sürekliliğini sağlayamamıştır. Kadrolar sık sık çatlaklar vererek dağılmak zorunda kalmıştır. Kadroların dağılmasında, siyasal-toplumsal koşulların yanı sıra, İslam anlayışlarının farklılaşması da büyük rol oynamıştır. Mevcut birikim karşılaşılan durumları çözümlemede yetmedikçe veya İslam'ı kaynaklardan öğrenme niyetiyle yapılan sorgulamalar sonucunda düzey alındıkça, kadroyu oluşturanlar arasında ayrılıklar çıkmış ve bu da dağılmaya neden olmuştur. Tarihi-geleneksel birikimin verdiği yoldan sünneti ve vahyi özümleme, tevhidi söylemi kesintisiz üretme gerçekleştirilemediğinden de kadro ve örgüt zayiatı, kendini yenileyememekten doğan tıkanıklık ve taşlaşma, hareketi fosilleştirmiş, göstermelik bir süreklilik sağlamıştır; bu örgütlerde zamanla ortaya çıkan sapmalar da hareketin misyonunu harcamıştır. Ayrıca büyük insan kitleleri de kendi öncülerini çıkarıp sömürü sistemi karşısında bir direniş gösterememiştir. Filistin, Afganistan vs. gibi bölgelerdeki halk direnişleri de somut başarılar elde edememiştir. Her şeye rağmen, bazı bölgelerde koşulların da yardımıyla bazı halk direnişleri İslam tarihi haline dönüşmüştür. Fakat pek çok ülkede büyük insan kitleleri, toplumsal zulüm ve çelişkilerin devresel iniş çıkışları içerisinde İslami veya bir başka siyasal kimlikle boy gösterememiştir. Büyük insan kitleleri, devrimci bir potansiyel olarak ancak kendi boşluğunu kapatabiliyor. Genel olarak, İslami Hareketlerin kendi kadro ve örgüt sürekliliğini sağlayamaması, büyük halk kitlelerinin de siyasal kimlikle boy gösteremeyip ufak tefek sorunların çözümüyle yetinerek kendi boşluğunu doldurması, kalıcı sonuçlar ortaya koyamamıştır. Vahyin özümlenmesinin doğal sonucu olan tevhidi mücadele eksenine oturmayan bir hareket mutlaka boşluklar taşır, eksikli olur.

İslami Hareketin kendisini tanıma sürecindeki en önemli halkalardan birisi de, etkinliklerini yürüttüğü toplumun kendi imkanlarıyla İslami bir kimliğe doğru yönelmesinde ülke koşullarının yarattığı ek güçlüklerin kavranmasıdır. İslami Hareketler, sınırsız ve rakip kabul etmeyen bir toplumsal tabana sahip olduğu yanılsamasından bir an önce kurtulmak zorundadır. Devrimci bir potansiyel olarak uyuklayan toplumu, tevhidi devrimci mücadeleye yöneltmek isteyenler, bu konuda işleri doğal oluşuna bırakabilecek kadar kolaycı olmamalıdırlar. Toplum, hapsedildiği hayatın içindeki kaynaklardan çıkarsadığı anlamlar üzerine günlük yaşantısını kurar. Toplumun bu tavrı, sosyal ekonomik ve siyasal bütün alanlarda kendisini gösterir. Toplumda dindarlıklarıyla tebarüz etmiş kesimler bile bırakalım diğer alanları, sosyo-kültürel alanda da bilinçli seçim yapamazlar. Din adına önlerine çıkan her şeye sarılırlar. Toplumun geleneği, alışkanlıkları ve bağnazlığı vardır. Tevhidi mücadele sürecine girmediği sürece ancak kendi boşluğunu dolduracaktır.

Yalnız toplumsal çelişkilerin aldığı biçimlerin en gelişkin ifadeleri, siyasal-ideolojik ve kültürel alanlardadır. İslami Hareketin, toplumsal çelişkiler dendiğinde yalnızca eylem alanında değil, düşünsel düzeyde de ciddiye alması gerektiği odaklar vardır. İslami endişeleri ileri düzeyde olan, okuyan ve devrimci bir tavrı benimsemiş olan bu odaklar, toplumsal çelişkilerin sözü edilen gelişkin ifadelerine daha yakın ve bu ifadeleri hissetme anlamında daha şanslıdırlar. Bu durum, evrensel bir gerçektir. Bilinçle devrimci bir tavır seçmiş olan, İslam'ı kaynaklarından öğrenmenin gereğine inanan ve taassuba düşmemiş bulunan odakların nitel ağırlığı, düzenin bunları kendi hesabına dinginleştirme imkanlarının son derece sınırlı olması, ekonomik ve siyasal beklentilerinin sistem tarafından istismar edilemez oluşu... Bunlar neden değerlendirilmesin?

Abdülvahap el-Efendi, İslami Hareketlerin tarihini ele alırken, tanıma-tanımlama işlemlerinde eksiklikler bırakıyor. Hareketin beslendiği kaynağa değinmiyor. Büyüme imkanlarına ve bünyesindeki zaaflara göz yumuyor. İslami Hareketler varlığından daha ağır değer arama çabasına giriyor. Bu yüzden de kendi etkinliğine hapsediyor. Makalesi, daha çok hareket alanında yoğunlaşıyor.

Hareket Alanı

İslami Hareketler nasıl bir hareket alanına sahip?

Bu soruyu, son derece trajik olsa da "labirentin çıkışı nasıl bulunabilir?" biçiminde değiştirmek mümkün.

Kuşkusuz labirentin çıkışını bulmanın ilk koşulu, soğukkanlı olmaktır.

Abdülvahap el-Efendi, İhvan'ı 1930'ların ortasında siyasi arenada boy gösterdiği andan itibaren anlatmaya başlıyor. "Hasan el-Benna, Kral'ın bir gün ıslah olacağını umuyordu. Ve son günlerine kadar majestelerinin huzuruna kabul edilmek için uğraştı. Fakat yine de hareketin iç dinamiklerinin onu Faruk dönemi Mısır'ında devrimci bir güç, belki de var olan tek gerçek güç yaptığı gerçeği değişmemektedir. Benna 1949'da Kral'ın kendi verdiği bir emirle şehit edildi." diyor. Sonra da İhvan'ın politikada nasıl günceli yaşadığını anlatıyor. Makale boyunca da, belli oranda koşulların zorlamasıyla, belli oranda da perspektifsizlik yüzünden doğan sapmalar üzerinde duruyor. Böylece ortaya önderlik ve öncülük sorunları çıkıyor.

Gereken serinkanlılığı sağlayacak, güncelliğin ve kendi kadrolarının psikolojik baskısını göğüsleyecek bir önderlik eksikliği İslami Hareketlerde hemen göze çarpıyor. Böyle bir önderlik, hem oturmuş bir yönetici kişiliğe sahip bir kadroyu, hem de belirgin bir siyasal perspektifi zorunlu kılar. İslami Hareketlerde bu alanda genelde ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Eksiklik ve zaaflar, genellikle "tansiyon yükseltilerek" geçiştirilmeye çalışılmaktadır. Soğukkanlılık kaybedilince de, labirentin iç bölmelerini oluşturan duvarlara vurmak kaçınılmaz bir hal alır. Kontrolsüz bir tempo yükselişi doğar. Yöneticilik, kadroların sahip olduğu deneyim, iste-arzu ve sorumluluk bilincinin ötesine geçebilmeyi gerektirir. Bu yöneticilik normlarını zorlayan yaklaşımlar, İslami Hareketin uzun soluklu iktidar mücadelesine yönelmesinin karşısındaki en önemli engellerden birisidir.

İslami Hareketin neyin mücadelesini verdiği, öncelikle yönetici kadrolar tarafından anlaşılmalıdır. Siyasette güncelik yaşayan hareketler ölüyor. Bu yaklaşım, güncel olandan kopmak olarak algılanmamalıdır. Uzun vadeli düşünmek ne bugünü unutturur, ne de pasifizmle ilgilidir. Uzun vadeli perspektiflerin en önemli ayrıcalığı, bugünün, belli bir geleceğin prizmasından geçerek yaşamasıdır. Yarınların bugünü düzenlemesi, diğer bugünlerden bu anlamda çok büyük farklılıklar taşımasıdır. İslami Hareketlerin uzun vadeli perspektiflere ihtiyacı vardır. Beş on yıl sonrasının iktidarına giderken bilinçli, programlı ve disiplinli olmak gerekir. Abdülvahap el-Efendi, "Nihai sorun, İslamcıların tavırlarını değiştirmelerine yol açacak yeni şartlar için, değil, her türlü şartta takınabilecekleri bir tavrın arayışı olmalıdır. Kendilerini şu veya bu diktatörün vehimlerinden kaynaklanan düşüncelerine yaklaşmak zorunda olmaktan kurtaracak, İslam'ın gerçek hükümlerini yansıtan ahlaki bir tavır. Sorun budur." derken bunu ifade etmiş olmaktadır.

"... ahlaki değerlerin çöküşünü ve ekonomideki yabancı kontrolü yenmekten başka, toplumsal sorunların pek bilincinde görünmüyordu. Toplum içindeki diğer güçlerle ittifaklarını sadece onların İslami açıklamaları üzerine kuruyordu. (...) Özel olarak toplumsal kimliklerini belirleme ya da politik bir seçim yapmayla ilgili görünüyorlardı. Şu veya bu İslami amaca göstermelik bir hizmette bulunduğu ve İngiliz işgaline karşı sert bir tutum takındığı müddetçe destekledikleri kişi veya yönetimin halk desteğine sahip veya müfsit çevrelerin desteklediği meşruluğunu yitirmiş biri olması fark etmiyordu." diyen Abdülvahap el-Efendi, İhvan'ın Mısır'daki etkinliklerine ilişkin olarak yaptığı bu tespitle aslında İslami Hareketlerin genel politikasını özetliyordu.

Tevhidi devrim süreci, hareketin öncülerinin ideolojik, siyasal ve "teknik" örgütlenişi gerektirir. Bu örgütlenmeler, egemen başlatılan çatışmaların kaçınılmaz kıldığı mücadele biçiminin ve ifade tarzının belirlediği bir gündem ile gerçekleşmez. Fakat söz konusu mücadele biçiminin ve ifade tarzının uzağında da duramaz. İslami Hareketlerin görevi, kendi geleceğini tevhidi mücadelenin geleceği haline getirmektir. Dolayısıyla egemen düzenin çatışma biçiminden ve ifade tarzından arklı olacak kadar uzak, onu etkileyecek kadar yakın olmak zorundadırlar. Oysa İslami Hareketlere yalnızca yıpratma mücadelesi anlayışı egemen olmuştur. Amaç-araç ilişkisini bir kenara attıkları bile söylenebilir. Çünkü neyi, niçin yaptıklarını unutmuşlardır. Son çözümlemede İslami Hareketlerin yıpratma mücadeleleri hareketlerinin yıpranma mücadelesine dönmüştür. Günümüz İslami Hareketleri, bu tekdüzelikten ve perspektifsizlikten hızla kurtulmalıdır.

Abdülvahap el-Efendi'nin de vurguladığı gibi İslami Hareketler, perspektif sorununu çözüme kavuşturmalıdır. Mücadele içinde vahiyden çıkarsanacak anlamlarla perspektifini devrimcileştirmelidir. Seyyid Kutub'un da belirttiği gibi İslam'a herhangi bir dış katkıyı radikal bir şekilde reddetmek gerekmektedir.

İslami Hareketler, hareket alanını ve mücadelesinin ufuklarını mutlaka hesaplarına katmak zorundadır. Müslümanlar arasında bu olgunluğu gösterenler daha çok reformist eğilimler ve mücadele dışı kalmış ya da yorgun aşırı realist aydınlar olagelmiştir. Mevcut toplumsal eğilimlerden kopuş, radikallikle olgunluğu bir araya getiremeyiş mutlaka reformist bir kimliğe yönelmektedir. İslami Hareketler, ülkelerin istikrarsız yapısı ve ideolojik-siyasal dengelerin kaymalara sürekli açık olması nedeniyle doğan istikrarsızlık yüzünden olgunlukla radikalliği bir arada tutamamıştır. Tevhidi mücadele vahyin tahrik ve itidalinden yoksun kalmamalıdır. Hareketin yapısı da, tek tek kadrolar da duyarsızlaşmaya tahammül edemez. Ayrıca dış etkenlere karşı tepkilerin birer refleks halini alması, kontrolünü yitirmesi de en az duyarsızlık kadar tehlikelidir. İslami Hareketlerin verdiği görüntü, söz konusu kontrolün çoğu kez yitirildiği şeklindedir.

İslami Hareketleri Tarihe Yerleştirmek

Abdülvahap el-Efendi, "İslam değişimi engelleyici bir güç olarak davranmıştır. Fakat çağdaş İslami Hareketin sola karşı mücadele etmiş olması ve diğer taraftan düşmanlarının muhafazakar düşmanlarıyla taktik ittifaklar yapmak zorunda kalmış olması nedeniyle bu tavır alışları siyasal koşulların bir sonucudur, doğrudan İslam'la bir ilgisi yoktur." derken, İslami Hareketlerin hareket alanını betimlemektedir. Bu ifadelerde, mesele karşıtlık-uzlaşmacılık gibi yüzeysel bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Yazar, ne ülkelerin düzen farkını, ne de İslami Hareketlerin yapı farkını göz önüne almıştır. Ülkeleri soyut birer siyasal sistem, İslami Hareketleri de soyut siyasal bir karşı hareket olarak ortaya koymaktadır. Yüzeyde kalmanın böylesine soyutlaştırdığı bu yaklaşım nedeniyle statüko karşısındaki İslami Hareketleri sağ ve sol siyasetlere indirgemek zorunda kalmıştır.

Ayrıca İslami Hareketlerin tarihi ele alınırken, onu dünya tarihinden yalıtmaktadır. Değişen dünya koşullarına paralel olarak İslami Hareketlerin etkinlik gösterdiği ülkelerdeki koşulların da bağımlı değişimi söz konusudur. Bu yetersiz kalan yaklaşımla, Afgani-Abduh ikilisinin etkinlikleri ile yüzyılımızdaki İslami hareketlerin etkinlikleri arasına karbon kağıdı koymaya kadar gitmiştir. Oysa İslami Hareketlerin etkinliklerini yürüttüğü toplum ve siyasal koşullar, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dönemde, İkinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde ve savaş sonrasında, 80'li yıllarda farklı özellikler taşımaktadır. Bu farkları bir kenara bırakarak tarihi tek düzeliğe indirgemek imkansızdır. Örneğin Mısır'da Birinci Dünya Savaşı sonundaki koşullar, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki koşullardan nasıl farklıysa, İhvan'ın da mücadelesi bu değişik dönemlerde farklıdır. İlkin Kral'a karşı mücadele verirken, sonra Nasır'a karşı mücadele vermek zorunda kalıyor. Mısır, İngiltere'den kopup Amerika'nın kucağına atılırken yaşadığı rejim değişikliğinde İhvan'ın büyük rolünü nasıl izah etmek gerekmektedir? Nasır sonrası dönemde İhvan'ın politikasındaki değişiklikler nasıl açıklanabilir.

Sonuç

Abdülvahap el-Efendi, İslami Hareketlerin durum ve perspektiflerini belirlemek için ele aldığı mücadele tarihinden somut sonuçlar çıkaramamaktadır. Ne hareketleri tanımlamıştır, ne de perspektif sorununu net olarak ortaya koyabilmiştir. Hareketlerin kaynakları, faaliyet alanları, büyüme imkanları ve bünyesindeki zaaflar bir kenara bırakılmıştır. Bu nedenle de İslami Hareketleri yeterli oranda bir değerlendirmede bulunamamıştır. Fakat tarihi süreci ortaya koyması ve kaba gerçeklerden kimi ipuçları vermesi bakımından yararlanılabilecek bir makaledir.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 2 - Bahar 1990

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları