Kahire'de Laikliğe Karşı İslam

Kahire'de Laikliğe Karşı İslam
Nancy E. Gallagher

Mısır'da devlet tarafından yürürlükte tutulan yasalar, şeriat'a mı yoksa laik kaidelere mi dayandırılmalı dır? Gönümüz Mısır'ında en önemli siyasi problem şüphesiz budur. 6 Nisan 1987'de yapılan genel seçimlerde seçmenlerin yaklaşık %70'i oylarını Müslüman Kardeşler Birliği ittifakının gösterdiği, Sosyalist işçi Partisi'nin ve Liberaller'in gösterdikleri adaylara verdiler. Mısır'da halen yürürlükte olan yasalar aynı anda hem laik, hem de meşru dini kaidelere dayandırılmakta. Dini kaidelerin ön plana çıktığı durumlar ise, genelde kişisel statü meseleleri. İslami gruplarsa tüm yasaların ve kurumların İslamileştirilmesini istiyorlar.

Mısırlılar hakim partinin her seferinde oyların %99'unu aldığı hileli seçimlere artık alışmış durumda.1 Bu bağlamda karşı görüşlü şiddet gösterilerinin olması yalnızca seçim özgürlüğünün göreceleğini değil, aynı zamanda Mısır'daki siyasi düşüncenin yönünü de gösteriyor. Mısır'da şu ana kadar laik yasaları savunanlarla şeriat yasalarını savunanlar halkın karşısında hiç karşı karşıya gelmediler.

11 Temmuz 1986'da, Mısır Tıp Birliği Dar'ül-Hikme'nin düzenlediği ve daha önce hiç yapılmamış bir forumla halkın önünde iki tarafın görüşleri sunulmuş oldu. Bu makale, söz konusu forumun ve yorumlarının kısa bir tanımından ibarettir.

Tıp Birliği, Mısır hükümet görevlileri olan fizikçilerin oluşturduğu bir sendikadır. Bu birlik, geçmiş yıllarda İslam ve Tıp hakkında bir dizi konferans ve konuşmalar düzenlemişti. Bu konferanslar ve konuşmalar Mısır'ın tıp fakültelerinde yaygın olan İslami konulardaki yeni bir yönelişi ve ilgiyi yansıtmaktadır. Bu forum fikri, Mısır'ın önde gelen İslamcı fikir adamlarından biri olan Şeyh Muhammed el-Gazali'nin Dar'ül-Hikme'de yaptığı konuşmalardan birinde doğdu. Dinleyicilerden biri İslami hükümeti savunanlarla, laik hükümeti savunanlar arasında bir diyalog çağrısında bulundu. Bu ilginç fikir kabul edildi ve seminer hazırlıkları başladı.

İleriki tarihlerde bu olay, "Laiklik ve İslam Hakkında Bir Seminer" [Nadva havla al-İslam ve'l ilmaniyye] başlığıyla gazetelerde yayımlandı ve halkın da oldukça ilgisini çekti. Seminer Dar'ül-Hikme'nin Kasr el-Nil caddesindeki geniş salonunda yapıldı. Seminer yapılacağı tarihten bir ay önce gazete ilanlarından ve haber sütunlarından öğrendim. Bu değerlendirme yazısını da gazete ve dergilerde yayımlanan makalelere ve konferansa katılan konuşmacılarla dinleyicilerin yorumlarına dayanarak hazırladım.2

Baş konuşmacılar, Şeyh Muhammed el-Gazali, Dr. Fuad Zekeriyya ve Dr. Yusuf el-Kardavi idi. Şeyh Muhammed el-Gazali, Cezayir şehrindeki Yeni İslam Üniversitesi'nin genel müdürüdür. Gazali yıllardır Şeriat'a dayalı bir hükümetin sözlü müdafacılığını yapıyordu. 1950'li yılların başlarında yayımladığı "Nereden Başlıyoruz?" [Min eyne nebde?] adlı kitabı, Halid Muhammed Halid'in liberal müslüman kitabı olan "Buradan Başlıyoruz?" [Min huna nebde?]'a? fundamentalist müslüman cevabı niteliğini taşıyordu. Gazali, İslami problemler hakkında çok sayıda kitap ve makale yazmıştı.

Dr. Fuad Zekeriyya, Kuveyt Üniversitesi'nde felsefe profesörü idi. Zekeriya İslamcı fundamentalist grupları eleştirirken laik kanunların savunuculuğunu yapıyordu. Yakın zaman önce de "Modern İslami Hareket'te Hakikat ve Yanılsama" ve "İslam'ın Yeniden Dirilişi: Rasyonel Bir Değerlendirme" isimli eserlerini yayımladı.4

Dr. Yusuf el-Kardavi ise Katar Üniversitesi İslam Araştırmaları ve Şeriat Fakültesi dekanıdır. Gazali gibi Kardavi de, İslami hükümet yanlısıdır, "İslam'da Helaller ve Haramlar", "İslam'ın Dirilişi: Extremizm'e Karşı Aktivitizm" adlı kitapları vardır.5 El-Sahve'yi uzun uzadıya yorumlayan ve Mısır'daki İslami hareket üzerine uzmanlaşan Hollandalı Johannes J. G. Jansen'e göre, El-Kardavi, Müslüman Kardeşlerin hükümet destekli dergisi olan el-Dava'nın etrafında oluşan zincirin bir halkasıdır.6

Bunlara ek olarak Kahire Devlet Konseyi üyesi olan Tarık el-Bişri ile (Sosyalist işçi Partisi'nin gazetesi) Şa'b'ın editörü ve başyazarı olan Adil Hüseyin de yorumcu olarak bu seminere katıldılar. Gerek Bişri, gerekse Hüseyin eskinin solcu politik eylemcileriydi, fakat son zamanlarda birer İslam sempatizanı olarak tanınmaya başladılar.7

Seminerin başlama saati 19:30 olduğu halde, dinleyiciler daha önceden toplanmıştı. Dinleyicilerin çoğunu değişik İslami grupların [cemaatlerin] üyeleri ya da destekçileri oluşturuyordu. Programın başlama saatinden çok önce yerler tutulmuştu. Aşağıya inmelerine izin verilmediği için balkon kadınlara ayrılmıştı. Buna rağmen erkekler balkonun bir kısmını kaplamışlardı. Değişik protestolara rağmen kadınlar balkonun bir bölümünde toplanmışlardı. Dinleyicilerin heyecanlı meraklı bekleyişleri fark ediliyordu. Aslında ne beklediklerini onlar da tam olarak bilmiyorlardı.8

Akşam namazının saati 19:56 idi. Ezan okunduğunda, dinleyicilerin çoğu koltuklarını tutmaları için arkadaşlarını yerlerine bırakıp namaza kalktılar. Biraz sonra, merdiven basamaklarını ve bulunabilen her boşluğu namaz kılan insanlar doldurmuştu. Şüphesiz bu manzara İslam'a olan bağlılığın militanca sergilenişiydi. İnsanlar namazda iken yeni gelenler salonun orta kısmında toplanan kalabalığa doğru ilerliyordu. Sonunda kapılar kapandı, birçok insan da içeri giremediğinden geri dönmek zorunda kaldı. Salonda sessizlik sağlandıktan sonra Kur'an okundu. Tıp Birliği'nin bir üyesi olan başkan konuşmacıları tanıtarak semineri açtı.

Konuşmaların Özeti

Şeyh Muhammed el-Gazali, konuşmacıların ilki idi. Gazali Orta Çağ süresince Avrupalı reformcuların, laik devleti Katolik kilisesinin istismarlarını düzeltmek amacıyla savunduklarını söyleyerek sözlerine başladı. Aynı çağda Orta Doğu'da düzeltilmesi gereken istismarlar olmadığı halde sömürgeciler laik düşünceleri buralara yaydılar.

Gerçek İslami bir devlet, hayatın yalnızca maddi yönüyle ilgilenen laik devletlerden oldukça farklı olmalıydı. Çünkü İslam devleti, hayatın hem maddi, hem de manevi ihtiyaçlarıyla ilgilenir. İslami devlet, teokratik değil dini olmalıydı. Hür düşünce engellenmemeliydi. İslam devletinde İslami öğretilerle eğitilmiş kişilerce yönetilen hükümete "din adamı" karışamazdı, İslami devlet fanatik ve -dinlerin en müsamahakarı olması nedeniyle- hoşgörüsüz ve katı değildir.

Sözgelimi, İslam'ın dışa karşı da hoşgörülü olduğunu, ikinci halife olan Ömer b. Hattab'ın ölüm döşeğine kendinden sonra gelecek kişinin müslüman olmayan tebaanın haklarını korumada titizlik göstermesini istemesi örneği gösteriyor. Kur'an'da da bunun açık örneğini görmek mümkündür. 106. sûrenin 2. ayetinde "Sizin dininiz size, benim ki bana" deniliyor.

Müslüman ispanya'da şayet devlet ve şeriat kanunlarının koruması olmasaydı, Yahudilik çoktan son bulmuştu. Mısırlı ünlü yazar Abbas Mahmud el-Akkad [1880-1965] entellektüel çabanın İslam medeniyetinin temeli olduğunu gösteren 300 Kur'an ayeti derlemişti. Laikler çoğunlukla samimiyetle inandıkları reformların İslam'ın dışından gelmesi gerektiğine inanıyorlardı. Yine de eğer onlar dinlerini daha iyi anlasalardı, bu reformların İslam'ın kalbinden geldiğini anlarlardı.

Avrupalılar, kendileri için dini bir devleti [hükümeti] tercih ederken, Müslüman reformcular Avrupa"daki gibi laik bir devlet istiyorlar. Sözgelimi, İtalya ve Almanya'da Hıristiyan Demokratlar çoğunluktadır. İslam ülkelerinde İslami devleti savunan siyasi partiler yasaklandığı halde, İsrail bile ismini bir peygamberden almaktadır.

İkinci olarak Dr. Fuad Zekeriya konuştu. Zekeriya, konuşmasına "İslam" ve 'laiklik"in birbirine zıt terimler olmadığı iddiasıyla başladı. Sözgelimi Mısır 1940'larda ve 1950'lerin başlarında laik bir devletti. Ama bu Mısır'ın İslam devleti olmadığını göstermiyordu. Mısır devlet başkanı Nahhas'tan Şeriat'a uyması istendiğinde o bunu şiddetle reddetmişti. Nahhas, yine de İslam'ı yaşayan bir müslümandı. Avrupa laiklik hareketi, dine değil, fakat düşünme metoduna karşı bir reaksiyondur. Avrupalılar, bilim ve endüstrileşme yolunda ilerliyorlar. Bu ilerlemeyle de genişlemeyi ve tüm dünyayı ellerinde tutmayı amaçlıyorlar. Onların en büyük engeli kilisenin kapalı [dogma] dini düşüncesidir. Laikler inançlarında bağlılık gösterirlerken entellektüel katılığa şiddetle karşı çıkarlar.

Din hayatın her yönünü kapsamaz. Bir kimse bir yandan dine saygı duyarken diğer yandan geri kalan aktivitelerini insan gayretine bırakabilir. Her insanın hayatında hem ilahi hem de insani yönler vardır. İnsan ya da tabiat kanunları, kısmen içinde dini inançların da bulunduğu gelenekler ve değerlerin türevidir. Aynı şeklide "şeriat" da yerleşik değer ve geleneklerin üzerine bina edilmiştir. Şeriat ilahi kanundur, fakat uygulayıcısı olan insanlar bencil ve zayıftır. Örneğin, Şeriat, isyan hareketlerini ve halifelerin katledilmesini önleyememiştir.

Modern çağ, Şeriat'ın hiç beklemediği, tahmin etmediği durumları ortaya çıkardı. Laiklik, Lübnan'da işgal altındaki Filistin'de ve Hindistan'daki mezhebçiliğin ve dini hakimiyetin ortaya çıkardığı problemleri çözmek için bir araçtır. FKÖ, siyonist destekli bir Yahudi devleti karşısında, "Laik-demokratik Filistin Devleti" için çağrıda bulunmuştur.

Laik devleti savunanlar inancı kabul, fakat Şeriat'ı reddederler. Laiklik dinsizlik değildir. Laiklik din ve devletin ayrılması demektir. Laiklik, ibadeti ve kelime-i şehadeti kabul eder, ama zekatı kabul etmez.

Dinleyiciler, Zekeriya'nın konuşması süresince değişik kıpırdanışlarla rahatsızlıklarını dile getirdiler. Değindiği her nokta gürültü ve tehditkar protestolarla karşılık buldu. Başkan sürekli sessizlik, partizan dinleyicilerden de konuşmacıya saygı çağrısında bulundu.

Yusuf el-Kardavi üçüncü ve son konuşmacı idi. Kardavi, şu soruyla başladı: Eğer Zekeriya'nın dediği gibi Şeriat insan tarafından yönlendirildi ise bu vahyi kanunların yeterince açık olmadığı anlamına mı geliyor? Evet, bazı Kur'an ayetleri açık değildir. Fakat bu, Şeriat'ı zayıflatmak yerine, içtihada açık kapı bırakır.

Şeriat -onun dediği gibi- bir takım insani adet ve geleneklerin üzerine oturtulmuş değildir, İslam insanlara iyilik yapmayı, kötülükten kaçınmayı emrediyor. Hz. Peygamber de İslam öncesine zıt bir takım adet ve geleneklere sahip çıkmış, onları İslamileştirmiştir.

Ayrıca İslam, hayatın yalnızca bir yönünü kuşatan bir din değildir. O bunun da, ötesinde doğumla ölüm arasındaki hayatın tüm yanlarını düzenleyen bir rehberdir. Sözgelimi, İslami kurallar, bir müslümanın hayatına o daha beşikte iken girer. Aynı şekilde emzirme süresini belirler. Ölümden sonra ise bitmez aksine, cenaze merasimi, yıkama, defnetme ve hatta borçların ödenmesi konularını bile düzenler.

Eğer İslam'ın politik bir gücü olmasaydı, hiç bir zaman iktidara gelemezdi. İslami bir hükümet, biat sistemiyle işleyen bir şuraya dayandırılmalıdır. Böylesi bir hükümette laiklerin ileri sürdükleri biçimde, cahil insanlarca ya da sufilerce değil, yönetebilme yetisi olan insanlarca gerçekleştirilmelidir.

İslam, laikliği [ilmaniyye] reddederken, müslümanların dünyanın her yerinde yücelttikleri bilimsel yaklaşımı [ilmiyye] kabul eder. Üniversitelerdeki aşırılığa karşın, egemen İslam'da eğilimler ılımlı ve dengeli olanlardır, İslami hareketin liderleri ılımlıdır ve aşırıları Şeriatın farklı siyasi partilere izin vereceğine ikna edecek durumdadır.9

Yorumlar

Konuşmalar sona erdiğinde başkan konuşmacı ve tartışmacılara yorum yapıp yapmayacaklarını sordu. Yorumlara önce Fuad Zekeriya başladı. Zekeriya, Mısır'ın ertelenen kredi gelirinin ödenmesi hususunda Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nca yapılan baskılarla mücadele edecek ilahi bir yasanın olup olmadığını sorarak daha önce belirttiği fikirlerini destekledi. Bundan sonra, Avrupa'daki laiklerin, din adamlarının feodal krallarca belirlenmesinin [atanmasının] karşısında olduklarını söyledi. Arap toplumu bu problemin dışında görülemezdi. Pakistan'da Ziya ül-Hak, Sudan'da Numeyri ve İran'da da Humeyni Şeriat'a tabi olduklarını iddia ediyorlar. Fakat onların kişisel siyasi çıkarları, izledikleri politikayı etkisi altında bulunduruyor.

Bu yorumlarla birlikte dinleyenlerin gürültüleri birden protesto bağrışmalarına dönüştü. Başkan yeniden dinleyicileri kızgınlıklarını yatıştırmaları konusunda ikaz etmek zorunda kaldı. Tartışmacılara da herhangi bir yorumda bulunup bulunmayacaklarını sordu. Şa'b gazetesinin editörü Adil Hüseyin podyuma çıktı ve "Şeriat"ın uygulanmasını istediğini söyledi. Ancak bir şartla ki, resmi uzmanlarca yapılacak geniş çaplı araştırmalardan ve "şeriat"ın modern çağa göre yorumlanmasından sonra içtihad, şeriat kanunlarını modern, ekonomik, sosyal ve politik realitelere uyarlamada kullanılmalıdır. Batılılaşmış Mısırlılar ve Kiptiler şeriat kanunlarının uygulanmasının bir gereklilik olduğunu anlamak zorundalar. Çünkü İslam Mısır'da çoğunluğun dini ve milletin kültürel mirasıdır.10

Tank el-Bişri, -devlet konseyinde hakini- ise şu yorumu getirdi. İslami hareket, emperyalizme karşı olan direniş için göndere çekilen tek bayraktır. Diğer siyasi güçler sonradan bu olaya iştirak etmişlerdir. Başvurulacak çare, İslami hareketle milliyetçi hareketi, ekonomik, dini, siyasi mücadele zemininde birleştirmek olacaktır.11

Tartışmacılar konuşurken başkan sürekli olarak dinleyicileri sessiz olmaya çağırdı. Bu esnada kalabalığın arasından bir kadın fırlayarak öne çıktı ve tartışma boyunca bir kadın sesinin işitilmediğinden dem vurdu. Başkanın elinden mikrofonu alıp, İslam sempatizanlarının serdettiği görüşlerin aleyhinde sözler söylemeye başladı. Seminerin başından beri kaynaşıp duran kalabalık kadını yuhalamaya başladı. Başkan sonunda sessizliği güçlükle de olsa sağladı ve Kur'an'dan bir pasaj okunmasıyla seminer sona erdi. Konuşmacılar arkadaşları tarafından koruma altına alınarak dışarı çıkarıldı. Kalabalık ta salonu yavaşça terk etti.

Tartışma Üzerine İki Yorum

İngiliz magazin dergisi Arabia da yazan ünlü gazeteci Fehmi Huveyda, el-Ahram'da seminerin uzunca bir analizini yaptı. Huveyda, entellektüel tartışmaların en azından her iki tarafı biraraya getirdiğini ve birbirlerini dinlemeyi sağladığı için önemli olduğunu düşünüyordu. Onun düşüncesine göre, Mısır yalnızca bir tarafın değil her iki tarafın da anavatanıydı. Mısır'ın geleceği onların katılımıyla belirlenecekti.12 Huveyda, Mısır'daki siyasi diyalogun genelde iyi gitmediği görüşünde. Değişik İslami gruplar, birbirleriyle, Kıptilerle, Nasırcılarla ve Marksistlerle çatışma halindeydi. İslami gruplara göre, kendi görüşlerini benimsemeyen kimselerin İslam'la bir alakası yoktu. Burada, başı çeken "reddiyeciler"di.13Kur'an değişik görüşlerde olanların tartışmasını teşvik ettiği halde, İslami gruplar bunu yapmakta oldukça gönülsüz davranıyorlardı. Bunun nedenlerinden biri belki de laik hükümetin baskılarından zarar görmeleridir. Fakat, bu tavırlarının arkasında yatan asıl neden, İslam'a olan onca bağlılıklarına rağmen, İslami ilimler hakkında sınırlı bilgiye sahip olmalarıdır.14

Seminerden iki ay kadar sonra el-Musavver adlı haftalık magazinde Fuad Zekeriyya'nın seminer hakkındaki görüşler yayımlandı. Zekeriya, basının semineri oldukça geniş bir biçimde aktarmasına rağmen, konuyla ilgili yazıların çoğunda seminerin ayırıcı özelliği üzerinde yeterlice durulmadığını söylüyordu. Hatta bir gazete hoşgörü ve soğukkanlılık ortamından övgüyle söz ediyordu. Onun düşüncesine göre ise, seminerin yapıldığı şartlar, seminer boyunca söylenen şeylerden daha önemliydi.15

Zekeriya'nın düşüncesine göre müslüman gruplar taraftarlarına salona girmeden önce orada güç gösterisinde bulunmalarını söylemişlerdir. Dinleyicilerin çoğu ne doktor, ne iyi bir meslek sahibi ve ne de iyi eğitim görmüş insanlardı. Tam aksine onlar ya en alt tabakadan ya da en altın orta seviyesinden gelmekteydiler. Dolayısıyla konferanslara karşı çok az ilgileri vardı. Bu durumda, İslam'ı savunan partinin desteklenmesi, karşıt görüşte olanın da susturulması doğaldı. Dinleyicilerin büyük çoğunluğunun zıt görüşlere o kadar da aldırmadığı görüldü. Salondakilerden Şeyh el-Gazali ya da el-Kardavi gibi, yaşlan ilerlemiş olanlar, dinleyicilere nazaran daha geniş görüşlü İdiler.

Bunlar asla karşı görüşlere kulaklarını tıkayıp, bağırıp çağıran, yalnızca kendi görüşlerini mutlak doğru kabul eden dinleyicileri yönlendirmiş olamazlar. Çünkü bu şekilde davrananlar, karşıt görüşlü konuşmacıların [laiklerin] morallerini bozup onları seminerden çekilmek zorunda bırakmaya niyetli idiler. Zekeriya, hükümetin İslami grupların aktivitelerini apolitik ortamlara hapsedip, diğer görüşlerle entellektüel düzeyde karşılaştırmaktan kaçınmasını esefle karşıladığını bildirdi. Devletin İslami gruplara baskı yapmak yerine televizyonda, aşırılarla, dahaca ılımlı olanlar arasında bir dizi diyalog başlatması gerektiğini savundu.16

Zekeriya sözlerine devam ederken şu şekilde bir uyarıda bulunuyor: Eğer Mısır, Şeriat'ı uygulamak isteyen bir hükümetin eline geçse, her şeyi kendi bakış açısına göre yorumlayacaktır. Bundan sonra da herhangi bir karşı çıkışın İslam'a karşı çıkış olduğunu iddia etmekten de geri durmayacaktır. Böyle bir hükümetin, devleti 20. yüzyılın sonunda süper güçlerin her türlü tehdidine karşı koruyamayacağı açıktır. Çünkü Batı ile İslam dünyası arasındaki boşluk gittikçe büyümektedir. Neden? Çünkü Batı, akılcı düşünce ve bilime yapışmıştır.

Zekeriya, İslami gruplarca sempati beslenen entellektüel liderlere şöyle bir soru yönelterek yazısını bağladı: Seminer sırasında ortaya çıkan yaklaşımdan memnun mudurlar? Bu, Tarık el-Bişri'nin sömürgeciliğe meydan okuduğunu iddia ettiği İslam mıdır? Ya da bu, Adil Hüseyin'in tanımladığı şekilde batılılaşmadan koruma ve etnik arınma mıdır? Yoksa bunlar, kendi düşledikleri İslami ideallere uymayan fikirleri duymak istemedikleri için gürültüler koparan hoşgörüsüz yığınlar mıdır? Şimdiki gibi bir durumda bile böyle davranmayı tercih eden bu genç insanlar yönetimi ele aldıklarında ne yapacaklardır?

Seminerin Önemi

Her şeyden önce bu seminer, İslami görüşlerin ağırlıklı olduğu bir yapıdaydı. Mevcut üç konuşmacının ikisi, tartışmacıların her ikisi ve dinleyicilerin büyük çoğunluğunun müslüman oluşu bunu kanıtlamak için yeterdi. Milli Demokratik Parti'nin son seçimlerde başarılı olmasına rağmen Fuad Zekeriya gibi liberal laikler Mısır halkının entellektüel eğilimini temsil edemezlerdi.

Tartışma boyunca serdedilen görüşler, iki taraf arasındaki anlaşmazlığın derinliklerine işaret etmektedir. Mamafih belki de, "İslamcılar"la laiklerin katılmış oldukları halka açık böylesi bir forum, çatışmanın/karşıtlığın, İran modeli bir başkaldırı yoluyla değil, siyasal bir ilişki sistemiyle gerçekleşeceğine delalet etmektedirler.

Çev.; Vildan Serdaroğlu

 

Dipnotlar:

1- Yalnızca 14.5 milyon Mısırlı, yani toplam nüfusun % 46'sı seçmen kütüklerine kayıtlı. Oyların % 50'si -Amerika'dakinden yüksek bir rakam- geçerli idi. Dolayısıyla 7.25 milyon Mısırlı seçimlerde oy kullandı sayılır. Buna ek olarak oyların yaklaşık %11'i sağ kanattaki Yeni Vefd Partisi'nin oldu. Geri kalanlar ise küçük bir solcu parti olan Tegammu'nundu.

2- Nötre Dame Üniversitesi'nin Antropoloji Bölümü'nden Patrick Gaffney de seminere katıldı ve izlenimlerini daha sonra benimle paylaştı. Bana değişik gazete makaleleri bulup okudu ve bu konuyu yorumladı. Seminerdeki yorumcu Adil Hüseyin seminerdeki konuşmaları benimle tartıştı, ikisine de teşekkür ediyorum. Bu konu 15 Temmuz 1986'da el-Şa'ab, 16 Temmuz 1986'da el-Ahali, 17 Temmuz 1986 el-Vefd, 18 Temmuz 1986'daki el-Ahram, Haziran-Temmuz 1986'daki el-I'tisam, 11 Eylül 1986'da el-Musavver'deki makalelerden Özetlenmiştir.

3- Muhammed el-Gazali'nin "Nereden Başlarız" adlı eseri (Kahire) İsmail el-Faruki tarafından çevrilmiş ve "Hikmetle Başlangıcımız" adıyla Aralık 1953'te basılmıştır. Buna karşılık Halid Muhammed Halid'in "Buradan Başlarız" adlı kitabı (Kahire, 1950) da İsmail el-Faruki tarafından çevrilip 1953 Aralığı'nda Washington'da aynı adla yayımlandı.

4- Fuad Zekeriya, "Modern İslami Hareket'te Hakikat ve Yanılsama" (Kahire, 1986) ve "İslam'ın Yeniden Dirilişi: Rasyonel bir değerlendirme" (Beyrut, 1985).

5- Yusuf el-Kardavi, "İslam'da Helaller ve Haramlar" ve "İslam'ın Yeniden Dirilişi: Extremizme Karşı Aktivizm" (Kahire, 1984).

6- Jobannes J. G. Jansen, ihmal edilmiş bir görev: Sedat'ın Katillerinin Akidesi ve Ortadoğu'da İslami Uyanış (New York, 1986), s. 104, 152-154.

7- Tarık el-Bişrî'nin, "Mısır'da Siyasi Hareketler:! 945-1952, adlı kitabı en tanınmış olanıdır (Kahire, 1972); Milliyetçi Gruplar Bağlamında Müslümanlar ve Kiptiler (Beyrut, 1982); Adil Hüseyin'in Bağımsızlıktan Bağımlılık Sürecine Dek Mısır Ekonomisi, 1974-1979, 2 cilt (Kahire, 1982).

8- el-Vefd, 17 Temmuz 1986.

9- el-Kardavi, dinleyicilerin aşina olduğu sözcüklerle kolime oyunları yapıyor. Örneğin, tanınmış gazeteci ve siyasi yorumcu Zeki Naqıb Mahmud el-Ahram'da 17 Aralık 1984'te yayımladığı bir makalede "ilmaniyye"nin [laikliğin], anlamsızca sözü uzatmak anlamına gelmediğini, fakat "ilmiyy"in bilimsel bilgiyi kullanmak olduğunu söyledi. Gazeteciler bu nüansı haftalarca tartışıp durdular.

10- el-Şa'b, 15 Temmuz 198B.

11- Aynı yer; el-Ahali, 16 Temmuz 1986.

12- el-Ahram, 22 Ağustos 1986.

13- Aynı yer.

14- Aynı yer.

15- el-Musavver, 11 Eylül 1986.

16- Aynı yer.

17- Aynı yer.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 5 - Kış 1991

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler