Kalkınmanın Sonu

Vahdettin Işık

Globalleşmenin yoğun bir gündem oluşturduğu günümüzde bunun anlaşılabilmesi Batı'nın dünya egemenliğini ele geçirmesini sağlayan ve daha sonra gelişen bir sürecin anlaşılmasına bağlıdır.

Bütünleşme (globalleşme)nin, birilerinin başkalarının belirleyiciliğinde devam eden bir sürece bağımlı hale getirilmesinden başka bir anlam taşımadığını görmek zor değildir. Ne var ki, sonuç itibariyle yönlendirenler de bir şeylerin istedikleri gibi gitmediğinin farkında olarak ipin ucunu kaçırmamaya çalışmaktadırlar. Yeni Dünya Düzeni denilen şeyi anlamak için bu aşamaya gelinmesine neden olan tarihsel sürecin anlaşılması bir zorunluluktur. Partant'ın kitabı bu anlamda bu sürecin tavsirini yapmak ve alternatif sunma girişiminde bulunmaktadır.

Aydınlanma çağıyla birlikte bilim ve teknikten beklenen, daha eşitlikçi bir toplum, daha mutlu ve bilge insanlar, bolluk, nihayet daha iyi bir dünya özlemidir. Hakikatte ise tüm bunlar zamanın ve doğurduğu bağımlılıkların çekilmez hale geldiği bir anda, yalnızca geleceğe olan güvenimizi yeniden alevlendirme rolünü oynayabilmektedirler. Esasen, beklentilere bel bağlama anlamına gelen bu anlayış Doğu, Batı bütün toplumlarda başka kalıplarla (Mesih, Mehdi....) hemen her dönem varlığını sürdüregelmiştir. Lakin Partant'a göre, üretim tarzının empoze ettiği, toplumun sınıflara bölünmüşlüğüne dokunmak artık (ekonomik bütünleşmenin toplumlarda reform yapmaya engel olmasından ötürü) mümkün değildir. Dünyanın ulus-devletler e bölünmüşlüğü için de durum aynıdır. Gerçi, sömürgeci dönem sona erdiğine göre sömürgeciliği erdemlice mahkum etmemize karşı hiç bir engel bulunmamaktadır. Zira, dışsal ekonomik potansiyele (hammadde kaynağı ve pazar) sahip olmak artık silahlarla değil, fakat basit rekabet oyunları ve uluslararası ticaret sayesinde sağlanıyor. Sonuç hep aynı: Sanayileşmiş kapitalist ülkeler devletler hukukunun kendilerine tanıdığı topraklardan çok daha fazlasını kullanıyorlar. Buna bağlı olarak Batı, nüfus sorununu Batı-dışı ülkelerin kaynaklarına dayalı olarak çözüyor olduğu gerçeğini meşru bir zeminde ifade etmeyi becerebilmiştir.

Artık, dünya ekonomileri birbirlerinin tamamlayıcısı olan, sanayileşmiş ve az gelişmiş ülkelerden meydana gelmiş heterojen ve ayrılmaz bir bütün oluşturuyorlar. Birincilerin geleceği ikincilerin ne olacağından bağımsız değildir. Üçüncü dünyanın bugünkü ileri sanayileşmiş ülkeler gibi kalkınabileceği ya da kalkınması gerektiği ile üçüncü dünyaya yadım edilebilir ve etmek gerekir düşüncesi yazara göre saçmadır. Postmodernist söylem gibi mezkur iki düşünce de Batı toplumunu temize çıkarmak girişimlerini meşrulaştırmak için zorunlu şeylerdir. Eğer sanayileşmiş kapitalist ülkelerin gelişmesi kendilerinin harekete geçirdikleri ve artık kendi kendini besleyen hale gelmiş olan sosyo-ekonomik dengesizliğin ürünüyse, uluslararası konumundan ötürü elde ettikleri avantajlar da buna bağlı olarak olağandışı ve haksızdır. Bu dengesizliğin sayısız kurbanlarının bununla mücadele etmeleri gerekmektedir. Onlar için bunu gerçekleştirmenin en kestirme yolu, rekabet alanından çıkıp ticareti reddetmektir. Kapitalist ülkeler bunu önlemek için, herkese açık bir kalkınma yolunda kendilerini önde ilan ettiler. Yarar sağladıkları dengesizliğin düzeltileceği yanılgısını sürdürmek zorundadırlar. Yazar, bunu gerçekleştirebilmek için iyi niyetle çabaladıklarım vurgulamaktadır. Oysa bu iyi niyetin sonucu değil, kendisinin de zaman zaman net bir şekilde ifade etmekten kaçınmadığı bir anlayışın ve menfaatin ürünüdür: Esasen, kalkınmışlık farklılıklarının yukarıdan düzeltileceğinin vurgulanmasının anlamı, Batı-dışı ülkelerin Batı'ya bağımlı hale getirilmesidir.

Yazar, kalkınmayı kendi kontrollerinde gerçekleştirenlerin de artık denetimi ellerinden kaçırmaya başladıklarım ve bunun gerek ekolojik, gerekse global bir çözülme sürecine neden olduğunu vurgular. Bu durumu ise, genelleşmiş bir toplumsal kaos olarak nitelendirir. Ama, bu kaos sonsuza dek devam edemeyeceğine göre, toplumlar er geç yeni temeller üzerinde yeniden biçimleneceklerdir. Bugünkü sistem içindeki örgütlü güçlerin (parti, sendika...) sistemi dönüştürme umudu olmadığına göre, ulus-devletlerin dağılması kaçınılmazdır. Bu dağılma sonucunda ekonomik ve teknik gelişmenin marjinalleştirdiği (sistemin dışına attığı) toplum kesimleri -ki, zaten bu kesim bugün dünya nüfusunun en büyük bölümünü oluşturuyor- bir çözüm için örgütlenebilirler. Yazara göre; insanlığın bir geleceği olduğuna inanıyorsak, ulus-devletler için bir gelecek söz konusu değildir.

Yeni sömürü düzeninin artık rekabet yoluyla sürdürüldüğü ortadadır. Bu mantıkla, Batı dışı toplumların kaynaklarım daha fazla üretim için daha fazla teknoloji anlayışıyla Batı'ya aktarmalarını başarıyla gerçekleştirmişlerdir. Üreten ülkenin kazancı ise, devlet aygıtının yürümesi için (ki, bu da başkaları için gereklidir) alınan bir miktar vergi ile yerli emeğe ödenen ücret. Ülkede kalan kullanılabilir kaynaklar da önemsizdir ve ihracat arttıkça da azalmaktadır. Ayrıca bu kadarcık kalan kaynaklar da, işleyiş sağlayan alt-yapının oluşturulması için harcanıyor, ithal edilen teknoloji maliyeti düşürdüğü için ihraç fiyatlarını da düşürmektedir. Başkalarıyla girişilen rekabet de aynı sonucu doğuracağından, kuşkusuz sonuç hep Batı'nın lehine olacaktır. Yine, ithal edilen teknolojinin nisbi olarak doğurduğu avantajlar da öncelikle elit bir sınıfın üyelerinin kullanımına yaramaktadır.

Tekstil fabrikası örneğini alalım: On işçiyle bin zenaatkar ikame edilebilir. Üretimi de zenaatkar üretimine göre bir çok avantaja sahiptir; daha ucuz, daha düzenlidir ve işçiler de zenaatkarın kazancından biraz fazla kazanırlar. Ne var ki emeğin yarattığı değer eskiden bin kişi arasında paylaşılırken, bu sefer fabrika sahibinin elinde toplanır. Genel olarak sermayeye dayalı modern üretim tarzı yaratılan bu değerin üretim araçlarına; toprak, fabrika, ulaşım araçları vb. sahip olanların (kapitalist ülkelerde) ya da bunları kontrol edenlerin (sosyalist ülkelerde) elinde toplanması sonucunu doğuruyor, îşte bu durum üçüncü dünyanın ayrıcalıklı azınlığının teknolojik ilerlemeye neden bu kadar susamış ve isteklerinin başına neden teknoloji transferini koymuş olduklarını açıklıyor: Bu transfer sonucunda üretken faaliyetlerin yarattığı değere el koyabiliyorlar da ondan.

Şimdi, Batı dışı toplumlarda uzun bir dönem boyunca kullanılan tekniğin geriliğinden kaynaklanan yoksulluk yerini bu tekniği yükseltmek için kullanılan yöntemlerin neden olduğu sefalete bıraktı. Ne var ki, bu sefalet genel değil. Toplumdaki bir azınlığın zenginleşmesine yardımcı olup tüketim düzeyini yükseltirken bu zümre ile diğer zümreler arasındaki çıkarlar arasında uzlaşmaz bir karşıtlık doğuracak çatlaklıklara neden oluyor.

Yazar, ekonomik bütünleşmenin toplumları giderek kendine özgü olmaktan uzaklaştırdığını söyler. Yine ekonomik ve teknik gelişme sosyal ve politik planda önemli sonuçlar doğurduğu halde, dünyanın sosyo-politik yapısında temelli hiç bir değişiklik meydana getirmemiştir. XIX. yüzyıldan bu yana Batı'da olduğu gibi bugün bütün toplumlar ulus devlet biçiminde örgütlenmişlerdir. Yönetime talip siyasi partilerin bizzat kendileri de her yerde ulusal yapının bir parçası olarak ulusal planda iktidar olmayı amaçlamaktadırlar. Asın derecede hiyerarşik bir dünyada, her ulus belirli güç dengesine uygun bir yer işgal etmektedir. Bu yüzden ulusu savunulması gereken ortak çıkarlar bütünü olarak gösteren siyasi partilerin aracı kurumlar olarak sürece işleyiş kazandırmaktan başka bir işlevleri olmamaktadır.

Bu işleyişte zahiren avantaja sahip olan güçlü devlet (ve sermaye) yalnızca ona hayran olanlar veya imrenenler için model oluşturmaz; özellikle ondan çekinenler için de modeldir. Böylece yenilmesi gereken düşman doğal olarak taklit edilecek bir model haline gelmiştir. En güçlü, gücünden avantaj sağlamaktan vazgeçmeyeceği için rekabet alanının sınırlandırılmasına izin vermeyecektir. Böylesine dışa-dönük, dinamiği özellikle dış faktörlere dayalı bir ekonominin dışa bağımlılığı da -güçlüler açısından da- o ölçüde Vahimdir. Teknik-ekonomik gelişme sürdükçe sanayileşmiş ekonomilerin bütünleşmelerinin artmasından başka yol yoktur. Ekonomik bağımsızlık olmayınca da siyasal bağımsızlık bir aldatmacadan ibaret kalacaktır. Yazar mezkur durumu 'Büyümenin Kısırdöngüsü' olarak değerlendirir ve ona göre, sanayileşen ülkeler, hakimiyetleri altında bulundurdukları ülkeleri mahrum ettikleri özerkliği, şimdi kendileri de kaybetmişlerdir. Üstelik bu gidişin geriye dönüş olanağı da yoktur. Zira, modern teknolojinin gerektirdiği muazzam yatırımlar, ancak ürünlerine bütün dünya pazar olursa verimli olabilir. Bu ürünleri almak durumunda da olsa, satmak durumunda da olsa, her iki halde de bağımlılık politikasını belirleyecektir. Bu itibarla, bir ülkenin teknolojisinin gelişmişliği oranında bağımsız olacağını ileri süren yazarlar bağımsızlıkla hakim durumda olmayı garip bir biçimde karıştırıyorlar, yazara göre. Ardından da, söz ve haber özgürlüğünden yararlanan demokratik bir ulusu, dışarıya karşı kollektif bir diktatör gibi davranmaya zorlamanın imkansızlığını vurgular. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı devreye sokulup bunların katkısı sağlansa da, bunların düşünce karşısında ayakta duramayacağına olan inancını belirtir. Hülasa, sanayileşmenin ilk dönemlerinin yapılanmasının temel çizgileriyle devam etmesi ile varılan gerçeklik arasındaki bu açmazlar, insanın kendi kaderine egemen olduğu aksiyomunu kabul etmelerine rağmen artık durum bundan ibaret değildir. Yazara göre, insan tarihin öznesi olarak kalıyorsa da artık yapıcısı değildir. Zira daha çok iktidar ve daha büyük zenginlik için yapılan rekabet bir an geldi, aleti insanın kontrolünden kurtardı ve kendi kör yoluna devam eder oldu. Şimdi artık tarihi yapan odur ve teknik devrim bir alınyazısı haline gelmiştir.

Yazarın iktidarsızlık faşizmi olarak adlandırdığı bu durumun belirleyici gücü olarak teknik evrimi ve bunun geriye dönüşü olmayan bir kader olduğunu ortaya koyması tüm aykırılıklarına rağmen bize garip geldi. Eğer teknik evrim kör yoluna devam edecekse bu Batı'nın, yazarın dediği gibi özgür olmasa da hakim olmaya devam edeceğini gösterir. Zaten mutlak bir özgürlük ve özgün olma yalnızca bir zihinsel ürün olarak söz konusu edilebilir. Buradaki özgürlük ve hakim olma ayrımı ne kadar önemli ve dikkate değer olsa da yazar, beraberinde bir yanılgıyı telkin etmektedir. Batılı olmayanların kader olarak Batı'yı zorunlu olarak izlemeleri. Gerçi bunun değiştirilmesi gerektiği üzerinde durarak alternatifler sunmaya çalışacaktır, ama sürecin geriye dönüşünün (esasen, değiştirilmesinin demek istiyor) olamayacağını söyleyen birisinin bu öncülden sonra kurtuluş yolu önermesinin sahici bir amaç taşıması kuşku götürür. Zaten, alternatiflerden de gözlenebileceği gibi ifade ettiği öncülerin kabulünden sonra bu, intihar eylemi anlamına gelecek bir toplu yok oluş girişimi kadar imkansız imajıyla sunulmaktadır, İran İslam inkılabı ve benzer sistem-dışı muhalefetlerin başını okşuyor görünümüne rağmen, yetersizliklerini makul gerekçelerle ortaya koymasına koyuyor lakin, yeterli olanın ne olduğunu ise imkansız olan bir örgü imajı vererek tanımlamaya girişiyor. Bu durum da, yazarın söylediklerinin statüko yararına fonksiyonel bir amaca sahip olduğu kanaatini taşımamıza neden olmaktadır.

Partant, sistem-dışı alternatif arayışlarının başarılan için göz önünde bulundurmaları gereken noktalara dikkat çektikten sonra toplumsal bir idealin olmadığını ve bunun ufukta bir çizgi olarak kendisine yaklaştıkça da azar azar değişeceğini söyler. Toplum hiç bir zaman mükemmel olarak uyumlu, çelişkisiz ve çalkantısız olamaz. Bu ancak mezarlıkta olanaklıdır. Sorun alternatiflerin nasıl yaşamaları gerektiği konusunda buyruklar çıkarmak ve eğer doğma şansları kesin olarak tehlikeye girmemişse gelecek nesillerin nasıl yasamaları gerektiği değildir. Söz konusu olan, bugün ufuk çizgisinin ne olduğu ve ona doğru ilerlemek için bir yol önerisinde bulunmaktır.

Var olanın tasvirini ve bununla beraber yaşanan sorunlar için hal çarelerinin ne olabileceğini gündem olarak seçen bu kitap, bizi de ilgilendiren bir mahiyete sahiptir. En azından gündemimizde şöyle veya böyle çok önemli bir yere sahip olan bir alanda söylenmiş olanların bizim ilgi alanımız dışında kalmaması gerektiğini düşünmekteyiz.

Partant'ın aksine geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanın tarihin öznesi ve yapıcısı olduğuna olan inancımızın bilinmesinde yarar vardır. Tanıtmaya çalıştığımız kitabın birincil elden okunarak tartışılmasının kendi öznel sınırlılığımızın ötesinde hayırlı sonuçlar doğuracağına inanmaktayız.

* François Partant, Kalkınmanın Sonu (Bir Alternatif mi Doğuyor?), (Çev.: Fikret Başkaya), Birey ve Toplum Yay., I. Baskı, Nisan 1985, İstanbul.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 13 - Nisan 92

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları