Körfez Krizi: İslam Dünyasındaki Yansımaları

Maha Azzam

Bu makale, İslam ülkelerindeki muhalefet hareketleri ve genel kamuoyunda Körfez krizinin yansımalarını tanımlamayı hedeflemektedir. Söz konusu tepkiler ne kadar örgütlü muhalefet grupları tarafından şekillendirilmiş ya da demokratik imkanlar tarafından etkilenmiştir? Batılıların liderliğindeki koalisyona ve bunun içinde yer alan kimi Müslüman ülkeye karşı muhalefet yönetimlerce mi, yoksa kamuoyunun etkisiyle mi harekete geçmiştir, ya da kimi durumlarda ortak bir algılama mı gerçekleşmiştir? Bu algılamaların şekillenmesine yardım eden çağdaş siyasi ortam ve arka plan daha sonra çözümlenecektir. Müslümanların kendi tarihleri, milli mücadeleleri, Batı’yla ve hassaten de ABD ile olan münasebetleri ile ilgili İslami kavramlar siyasal tepkilere ve İslami vahdet düşüncesinin oluşturulmasına ne denli katkıda bulunmuşlardır? Üçüncü olarak da, yoksa radikal tepkileri davet eden şey İslam ülkelerinde hüküm süren ekonomik problemler ve demokrasinin eksikliği midir? Son olarak makale, kendi ülkelerindeki hükümet politikaları üzerinde belirgin bir etkisi olan koalisyon tarafından oynanan role muhalif olanların beklentilerini değerlendirecektir. Irak’ın yenilgisiyle protestocular zayıflamış ve sahip oldukları kamuoyu sempatisini yitirmişler midir? Ya da Körfez Savaşı, nihayetinde, Orta Doğu’ya dayatılan Batı hegemonyasının bir başka örneği olarak görülüp, Batı’ya ve yerli işbirlikçilerine karşı bir hedef birliği ile yoğun milliyetçi bir iştiyakın yükselmesine mi sebep olmuştur?

Krize Müslümanların Tepkileri

Irak’ın Kuveyt’i işgali, başlangıçta Müslüman ülkelerin çoğu tarafından nefretle karşılanmıştı. Bununla birlikte Ağustos’un ikinci haftası dolar dolmaz, Müslüman ülkelerin bazılarında Irak’ı destekler mahiyette gösteriler zuhur etmeye başladı (9 Ağustos’ta Sudan’da, 15 Ağustos’ta Cezayir’de). Aslında çoğunluğu İslamcı yönelimli siyasi muhalif hareketleri arasında, Irak’ın konumunu destekleme şeklinde tezahür eden değişim, büyük ölçüde ABD’nin Suudi Arabistan’a birlik gönderme kararına karşı bir tepkiydi. Bu ABD önderliğindeki koalisyona karşı büyüyen muhalefetin müjdesini veriyordu ve nitekim gösteriler çeşitli yoğunluklarda devam etti (Batı koalisyonuna karşı gösterilerin ancak hava saldırısından sonra başladığı Mısır istisnadır).

Araplar arası bir mesele olarak görülen krize Amerika’nın dahli ve Suudi Arabistan’a yabancı -Müslüman olmayan- birliklerin konuşlandırılması ihtimali, hem hükümetler hem de muhalif gruplar için en önemli mesele haline gelmeye başladı. Koalisyona muhalif olanların pek çoğu için, bu mesele, asıl konu olan işgalin haklı ya da haksız taraflarının öneminin üstesine çıktı.

Çatışmaya karşı çıkışlar; gösteriler, konferanslar ve problemi İslami ve Arap bağlamda çözmeyi hedefleyen delegasyonlar ve şiddet eylemleri biçiminde gerçekleşiyordu. Daha da önemlisi, bu karşı çıkışlar İslam ülkelerindeki karar verme süreçlerinden dışlanan belirgin siyasal güçlerin etkinliklerini geliştirmelerine imkan veriyordu. Dahası, Batı birliğine karşı olan bu muhalefet protestocuların kriz ile bağlantı kurdukları siyasi ve ekonomik şikayetlerin daha geniş arenası için bir araç olmaya başlamıştı.

Arap olmayan bir İslam ülkesi olarak Malezya örneği, gelişen savaşa karşı protestonun nasıl geliştiği hakkında bazı şeyleri yansıtmaktadır. Ağustos’un başlarında, Cuma namazı sonralarında ve Amerikan Büyükelçiliği önünde gösteriler oldu. Bütün ülkelerde İslam’ın kutsal beldesi Mekke’yi koruyan (!) Amerikan askerlerini teşhir eden posterler boy göstermeye başladı. Suudi Arabistan’dan Malezya hükümetini koalisyona katılmaya, birlik göndermeye ikna etmek için heyetler gönderildi, ancak kamuoyunun nabzını tutan hükümet buna yanaşmadı. Bununla beraber, Güvenlik Konseyi’nde Amerika ve müttefiklerle beraber oy kullandı.

Genel kamuoyu tarafından ve özellikle de İslami Parti ve diğer muhalefetin Amerika’nın çıkarlarına boyun eğme olarak gördükleri bu noktada bir huzursuzluk, kızgınlık vardı ve bu, hükümete karşı yapılan eleştiri dalgasının habercisiydi. 16 Ocak’ta hava saldırısının başlamasıyla birlikte Irak yanlısı bütün gösteriler hükümet tarafından yasaklandı. Bununla beraber, Cezayir ve Pakistan’da olduğu gibi, çağrılar kayda değer bir muhatap buldu. Bu durum, savaş biter bitmez Birleşmiş Milletler’in Orta Doğu’nun diğer sorunlarıyla ilgili aldığı kararların derhal uygulanması gerektiğini sık sık ifade etmeye başlayan hükümeti endişelendiriyordu.1

Koalisyon karşıtı muhalefete destek, İslami Parti lideri ve diğer örgütlerin üyelerinin Ocak ayında Irak’ta düzenlenen İslami bir konferansa katılmaları noktasına kadar vardırıldı.2 Hükümetin destekçileri arasında bile bir tutum değişikliğinin izleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Örneğin, iktidar partisinin gençlik kanadı, koalisyon güçlerinin hava saldırıları başladığında tepkisini açığa vurmuştu.

Malezya’daki tepki, toplumun İslamlaştırılması çağrısının artan cazibesi bağlamında Arap olmayan Müslüman ülkelerdeki Amerikan karşıtı duyguların gücüne işaret etmektedir.3 Kriz zamanında hükümetin, Ürdün’deki İslami hareketin resmi sözcüsü Dr. Abdullatif Arabiyyat’ı İslami kökenli bir müfredat programı hazırlamaya yardım etmesi için davet ederek halkın gözündeki İslami güvenilirliğini artırmaya çalışıyor olduğunu kaydetmek de ilginç olacaktır.4 Benzeri Amerikan karşıtı duygu, yüzlerce Somalilinin Irak’ı destekledikleri ve Körfez bölgesine yabancıların müdahalesine karşı 12 Ağustos’ta Mogadişu’daki gösterileri körükleyen şeydi.

Ürdün’de, toplumun bütün katmanlarının Irak’ı sorgusuz sualsiz desteklediği çok açıktı.5 Bu daha çok, Irak-İran Savaşı’nda iyice pekişen Irak halkıyla Ürdün halkı arasında tarihsel bağlılığın bir sonucuydu.6 Öte yandan, bir Arap uyanışına duyulan ilgi ile birlikte İsrail karşıtlığı ve gelişen anti Amerikancılık da rol oynamaktaydı. Yine, -Filistinliler hariç olmak üzere-7 Ürdün halkı arasında, krize ilişkin olarak Suudi kraliyet ailesi ile gerçek varis olarak Kral Hüseyin’in konumu arasında bir kıyaslama yapılmaktaydı. Krizin ilk günlerinde Hüseyin bu desteği vurgulamak için “Şerif” lakabını kullanmaya yeniden başlamıştır.8

Halk düzeyinde ise Irak yanlısı kitlesel gösteriler, Ağustos’tan başlayarak kriz boyunca devam etmişti. Kral Hüseyin’in ilk başlardaki tutumu Körfez’deki yabancı varlığına muhalefet ile krize Arapların getirdiği bir çözüm aramanın karışımı olarak görülüyordu. Bu tutum, kanaatlerden birisiyken, bu ona hem Ürdünlü, hem Filistinli tebaası ve hem şehir ve hem de kabileler arasında yüksek bir saygınlık kazandırdı.9

Ürdün’de Irak’ı desteklemek politik arenada varlığını çok açık hissettiriyordu. Radikal İslami gruplardan Hizbu’t-Tahrir’den, Filistin Komünist Devrimci Partisi’ne kadar geniş bir yelpaze vardı. Siyasi gruplar desteklerini yeni kurulan demokratik düzenin avantajlarından yararlanarak görüşlerini yayınlamakla, çoğu zaman da yerel gazetelere ilan vererek gösteriyorlardı.

Ürdün’deki Irak yanlısı duyguların kazandığı ivme önemli bir siyasal grup olan İhvan-ı Müslimin’in krize karşı olan ilk tepkilerinde yansıtıldı. 6 Ağustos’ta İhvan, kapısını Kuveytlilere açanları övüyor ve İslami bir vahdetten söz ediyordu. Ancak 8 Ağustos’ta krizin mutlaka Araplar arasında çözülmesi gerektiği ve Amerikan yardımını kabul edenlerin kendilerini Arapların ve İslam’ın düşmanı olarak tanımladıklarını ilan etmişlerdi.10 Bu denli destek göz önüne alındığında, Kral Hüseyin’in kriz sürüp giderken farklı bir politika benimsemesi için pek fazla bir hareket alanı kalmıyordu. (Aynı şey, halkı çok güçlü bir şekilde Irak yanlısı olan FKÖ lideri Yaser Arafat için de denilebilir.) Ekim’e gelindiğinde Ürdün halkı ve hükümeti, tarihinde hiç olmadığı kadar bir meseleyle bu kadar bütünleşmiş ve hemhal olmuştu.

İşgal edilmiş topraklarda Filistinliler Irak yanlısı gösterileri bütün halk, savaş başladıktan sonra sokağa çıkma yasağı ilan edilene kadar sürdürdü. Irak, İsrail’e karşı olan tavırdan dolayı, Filistin liderliğindeki bazı “ılımlı” unsurların bile yer yer sempatisini kazandı.11 Halkın büyük çoğunluğu arasında İsrail’e karşı Scud füzeli saldırılar büyük bir sevinçle karşılandı ve hatta koalisyon zafere ulaştıktan sonra bile Birleşik Liderlik, Batı karşıtı tutumunu sürdürdü.12

Demokratik katılımın bir derece sağlandığı ülkelerde -Ürdün, Cezayir ve kısmen de Pakistan’da- Irak’a olan destek gerek parlamento, gerekse diğer kanallar yordamıyla açıklanarak oldukça güçlü görünüyordu. Ürdün ve Cezayir parlamentoları, 21 Ağustos’ta Irak’ı destekleyen, Hicaz’ın kutsal mekanlarındaki yabancı varlığına saldıran ve Irak halkının karşı karşıya bulunduğu açlığı/sefaleti ortaya koyan ortak bir bildiri yayınladılar.

Siyasal muhalefet grupların özgürlüklerinin daha da kısıtlı olduğu (Tunus’ta ve Fas’ta olduğu veçhile) Mağrip de kriz boyunca güçlü Irak desteklerine şahit oldu. 3 Şubat’ta Fas 1956’da bağımsızlığından bu yana gerçekleşen en büyük gösteriye sahne oldu. Beş muhalif grubun düzenlediği bu gösteriye yaklaşık 300.000 kişi katılmıştı. Göstericiler, İsrail’in yıkılmasını, Bush’un katil olduğunu, sürgündeki Kuveyt emirinin ölümünü isteyen sloganlar atıyorlardı. Etkili kesim yasaklı İslamcılardı. Bu gösterilerin kayda değer bir parçası da dahili bir siyasal eylem olarak hükümetin krize karşı olan resmi tutumuna muhalefeti yansıtmasıydı. Bu olay, Kasım 1990’da 100 kişinin ölümüyle sonuçlanan genel grevdeki ayaklanmadan yalnızca iki ay sonra meydana gelmişti.

Yemen’de de, diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi gösteriler kriz boyunca devam etmişti. Yemen’in yarımadadaki yabancı varlığına karşı muhalefeti, çok sayıdaki Yemenli işçinin Suudi Arabistan’dan ihraç edilmesine, kötü muameleye tabi tutulmasına sebebiyet vermişti. Bu da Yemen’in Irak’ı desteklemesini körüklemişti. Hükümetin Irak’la dayanışma ifadelerine rağmen, kısmen rejim karşıtı duyguları yansıtmak için, koalisyonun büyükelçiliklerine karşı ve hatta Japonya’nınkine bile şiddet eylemleri düzenleniyordu.

En büyük Arap ülkesi Mısır’da biraz tersine şeyler oluyordu. Bir yanda, liberalleşme çabalarına rağmen, hükümet yürürlükteki politikayı özellikle de dış politikayı sorgulayabilecek alternatif siyasi ifadelere çok kısıtlı bir imkan veriyordu. Hüsnü Mübarek’in 1981’den beri süregelen başkanlığı sırasındaki hakim olan olağanüstü yasaların zorlamaları, huzursuzluğun kitlesel olarak ifadesi çabasını engelliyordu. Diğer yanda ise, en azından başlangıçta, ülkenin genel halet-i ruhiyesi Mübarek’in işgali kınayıcı tutumunu destekler mahiyetteydi. Bunun kökleri bir derece, Mısırlı misafir işçilerin Irak’ta gördükleri kötü muamele ve hatta bazılarının oradaki güvenlik aygıtı tarafından öldürüldükleri hikayelerinin yayılmasına gidiyordu. Bununla beraber, hava saldırılarından sonra koalisyona karşı muhalefet açığa çıkmaya başladı.

Hükümetin tutumuna ilk ciddi muhalefet Ocak ayında İhvan-ı Müslimin ve bazı kurumların Mısır birliklerinin ABD güdümlü çok uluslu güçlere katılmasını eleştirmek şeklinde tezahür etti. Şubat sonlarında kara harekatının başlamasıyla kahire Üniversitesi’nde gösteriler oldu ve bunlar polis tarafından bastırıldılar. Öğrenciler Mübarek’i Amerikan uşağı olarak görüyorlar ve Saddam’ın Tel Aviv’i vurmasını istiyorlardı. Öğrenci huzursuzlukları çeşitli üniversitelerde Mart boyunca sürdü.13 Şurası çok açıktır ki savaş geliştikçe, öğrenciler arasında ve bazı İslami gruplar arasında savaşın, “emperyalist Amerika” ve onun en büyük bölgesel müttefiki İsrail ile Araplar arasında bir çatışma şeklinde algılanması belirginleşecekti. Savaş sona erdiğinde yaygın protestolar bir ağırlık kazanmaya başlamıştı. Öyle ki bu noktada şöyle bir akıl yürütme yapılabilir: Savaş daha uzun sürseydi, Mısır hükümeti çok daha güçlü dahili problemlerle yüz yüze gelebilirdi.

Suudi Arabistan’da yabancı güçlerin varlığına muhalefet polis tarafından bastırılıncaya değin vaazları kasetlerle elden ele dolaşan şeyhler ve dini ileri gelenler tarafından yapılıyordu. Suud’daki İslami protesto embriyonik aşamada olmasına karşılık İslam dünyasının herhangi bir yerindeki İslamcı protestoların işaretini taşıyordu. Bu, onun protesto için iki farklı kanalı, camilerle, bu fikirleri yaymak için şeyhlerin vaazlarını kaydettikleri kasetler ve de aynı zamanda sıkı bir şekilde örgütlenmiş grupların (1979 Mekke kuşatmasından sorumlu olanlar gibi) şiddet eylemlerini kullanmaları sayesinde oluyordu. Bu etkinlikler toplumu yeniden düzenlemek için yapılan siyasal protesto eylemleri olarak görülebilir; ancak, yabancı askerlerin varlığına doğrudan yönetici aileye muhalif olmamakla birlikte, hem İslami hem de ulusal anlamda, kendi kimliklerini, Müslüman olmayan askeri güçlerin yoğun birikmelerinin tehdidi altında gören kimseler tarafından da muhalefet ediliyordu. Kriz aynı zamanda tüccar sınıfa da daha fazla siyasal katılım arzusunu isteme imkanı sağladı.

Krizin başlangıcında, Suriye’den de gösteri haberleri geliyordu. Bununla beraber, öyle gözükmektedir ki Suriye ordusu etkili bölgelere tanklarını sürmekten kaçınmadı. Ve bütün gösteriler engellendi. Suriye’deki siyasi sistem göz önüne alındığında ve Şubat 1982’deki hükümetin İslamcılarla çatışması hatırlandığında, ki Hama’daki ayaklanma çok vahşi bir biçimde bastırılmış ve 5.000-10.000 kişi öldürülmüştü, hükümet karşıtı herhangi bir çizginin hayatiyetini sürdürememesi şaşırtıcı değildir. Siyasi muhalefete hiç yer olmadığı bu politik iklimde, Şam’daki radikal Filistinli gruplara Saddam yanlısı görüşlerini açıklama izni verilmemiştir (Financial Times, 18 Eylül 1990).

İran’ın tepkisi büyük ölçüde liderliğin siyasal kaymasını, 1979 Devrimi’nin “fanatik” ideallerinden dünya politikasında daha ılımlı bir tutuma yönelmesini yansıtmaktadır. İlk başta radikal unsurlar cihad ilan etmişler ve ABD’nin müdahalesine karşı bazı protestolar düzenlemiştir. Bununla beraber bu pek ömürlü bir şey olmamıştır. Bunun nedeni kısmen İran-Irak Savaşı’nın hatırası ve savaşın yaralarının sarılması ile kısmen de ılımlı unsurların kendisine bölgede biçtiği yeni konum ve Başkan Rafsancani tarafından çizilen pragmatik yolu takip eden kesimin Batı’yla olan ilişkilerinin bir yansımasıydı.

Hükümetler dışındaki diplomatik cephede, İslam dünyasındaki hareketlerin önde gelen liderleri Eylül ayında Ürdün’de, krizi çözme çabalarında somut adımlar atabilme misyonuna başlamak için bir araya geldi. (Ancak Mısır kendi delegelerinin katılmak için ülkeden çıkmasına izin vermedi.) Heyet Suudi Arabistan’ı, Irak’ı ve İran’ı ziyaret etti. Ancak Suudi Arabistan’dan, ABD’nin Irak’a saldırmayacağı garantisini almada başarısızlığa düştüler; bununla birlikte Kral Fahd’ın üslubu yatıştırıcı mahiyetteydi. Irak, öte yandan kutsal mekanların bulunduğu topraklara saldırmayacağını, ama İslami servetin hakkani bir şekilde dağılımını isteyeceğini açıklamıştı. Son olarak İran, Irak’ın işgalini eleştirirken bölgedeki yabancı birliklerin varlığına da karşı çıkmış ve tarafsız kalacağına söz vermiştir. Bu görev, devletin başındakiler için görüşlerini İslami hareketlere taşımada bir araç olarak kullanılmıştır; lakin nihayette, ikincilerin hükümetin politikaları ve kararları üzerinde etkileri olmamıştır.

İslam ülkelerindeki muhalefet gruplarının pek çoğu için dönüm noktası ABD’nin dahli olmuştur. Bu -tarihsel olarak Saddam karşıtı olan- İslami hareketleri koalisyon karşıtı bir konuma getirmişti. Dini açıdan ise -kutsal topraklarda Müslüman olmayanların bu kadar yayılması Peygamber zamanından beri ilk defaydı- din, milliyetçi duygularla birleşmiş. Batının müdahalesi Batının bölgedeki emperyalist emellerine karşı derin bir antipatiyi uyandırmıştır. Dinin ve milliyetçiliğin birleşmesi bakışı Irak’ın krizle, Arap-İsrail çatışması arasında bağlantı kurarak keskinleştirdiği, netleştirdiği odağa ve İsrail’e füze saldırılarına döndürmüştür. Aynı zamanda şurası da açıktır ki, hassaten de, demokratik katılımın sınırlı olduğu ülkelerde savaş karşıtı protestoları çeşitli hükümetlere karşı olan siyasi şikayetler için daha geniş bir alan sağlamada araç olmaya başlamış, ümmetin zenginliğinin (yani bütün Müslümanların) Körfez ülkeleri tarafından sömürüldüğü daha geniş bir şekilde algılanır olmuştur.

Hükümetler, kendi açılarından (Yemen hariç), uluslararası düzeyde BM’yi ve koalisyonu destekleme (ya genel kurulda oy kullanarak ya da birlikler göndererek) politikası izlemeye gayret etmişlerdir. Ancak içeride, tehlikeyi önlemek için İslami veya Arap çözümünü istediklerini ifade etmişler daha sonra Arap-İsrail çatışmasına adil bir çözüm getirilmesini ve krizin çözülmesi için yabancı güçlerin derhal çekilmesini istemişlerdir.

Koalisyona karşı olan protestolar son tahlilde rejimlerin körfez krizi sırasındaki politikalarını alaşağı etmek için yeterli olmamışlardır. Çünkü katılımcılar ve tabii ki Saddam Hüseyin kitleleri koalisyondaki hükümetlerin politikalarını değiştirmek ve dışarıdaki hükümetlerin de daha radikal bir tutum takınmalarını sağlayabilecek ölçüde harekete geçirme hedeflerini gerçekleştirmede başarısızlığa uğramışlardır. Bununla beraber, protestocuların algılamalarının sömürge sonrası toplumunda derin kökleri vardır ve genelde Üçüncü Dünya ülkeleri olmak üzere, Müslüman ülkelerdeki belirgin grupların siyasi söylemlerinde önemli yer tutmaktadır.

İslami Kimlik ve Körfez Krizi

Protestocuların krizi algılamasını şekillendiren tarih görüşü, sömürge deneyimi hatıralarıyla yapay sınırların güçlü İslam ümmetini böldüğü ve zayıflattığı inancıyla ve yirminci yüzyıl boyunca birbiri ardınca gelen askeri ve siyasi bozgunlarla zayıflatıldığı ortak fikriyle doluydu.

Altın geçmiş olarak görülen ortak hatıra hemen hemen bütün toplumlarda ancak özellikle de, ideolojik yapılarında itici bir güç olan Müslüman toplumlarda çok güçlüdür. Bu hatıra, yirminci yüzyılın başına kadar devam eden imparatorlukla devam etmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünün çelişkilerine, zayıflığına ve popüler olmamasına rağmen, yabancı hakimiyetine yol açan bölünme ve politik zayıflıkla yer değiştiren kültürel üstünlüğün, politik gücün ve birliğin kaybedildiğine dair inançlar vardı. Bu dünya görüşünün etkin unsurları temelde İslamcılardı. Ve İslamcılar gelişme problemlerine başarılı cevaplar bulma ve bölgesel ve uluslararası siyasi gücü artırma çabasıyla, mevcut rejimlerle iktidar mücadelesine girmişlerdi.

Körfez Krizinin büyümesi ve Batının katılımının etkileri üzerine Müslümanların görüşleri, Mısır da dahil olmak üzere birçok Arap ülkesinde yayınlanan, Londra kökenli İslami Konsey’in14 bildirisiyle iyice kristalize oldu. Bildiri ABD’nin müdahalesine iki cepheden saldırıyordu. İlk olarak, dini açıdan, Müslümanlara karşı, meşru müdafaa bile olsa Müslüman olmayanlardan yardım istemenin İslam’ın sınırlarını aştığını ifade ediyordu. İkincisinde ise, milliyetçi açıdan, Amerika’nın ve yakın müttefiki İsrail’in ve Batının tarihten bu yana bölgeye duyduğu husumeti (sömürge ve sömürge sonrası dönemlerde) açıkça ifade etmiş, Batının bölgeye sadece kendi çıkarlarını artırmak için girdiklerini (ki bu çıkarlar, Arapların ve Müslümanların çıkarlarının tersinedir) açıklamıştır. Son olarak da bildiri, Batı müdahalesiyle yeni bir döneme, yarı sömürgeci bir döneme (Mısırlı Hidiv Tevfik örneğinde olduğu gibi)15 girileceğini söylüyor ve Körfez yöneticilerini iktidarlarını korumak için kendi çıkarlarından üstün tutmakla suçluyordu.

Bu algılamalar bölgedeki siyasal aktif grupların çoğu için ortaktı.16 Özellikle de Saddam’ı, Kudüs’ün kurtarıcısı olarak gören Filistinli grup Cihad’ın üyesi Esad Temimi,17 İsrail’e karşı cihad çağrısı yapan Kudüs Müftüsü Musa Alemi,18 Müslümanların Müslüman olmayanların yardımını kullanmalarının mümkün olmadığını belirten Mısırlı radikal Cihad’ın Dr. Ömer Abdurrahman’ı,19 sömürgecilerin çizdiği sınırlara sıkı sıkıya bağlı rejimleri devirmeye çağrı yapan İslami Selamet Cephesi’nin lideri Abbasi Medeni20 İslamcı muhalefet unsurlarından bazılarıydı.

İslam dünyasında Irak’ı destekleyenlerle ona muhalif olanların kutuplaşmasına rağmen, her iki kampın kullandığı İslami retorik örtüşüyordu. Kriz boyunca ortaya çıkan şey, siyasi İslam, milli çıkar, siyasi kimlik konuları üzerine kimin yorum hakkı olacağı hususundaki uzlaşım eksikliğiydi. Söz gelimi, Müslüman olmayan birliklerin Suud’da bulunup bulunmayacağının meşruiyeti üzerindeki dini tartışmalar bunun bir örneğidir. Koalisyona katılan Müslüman ülkeler, popüler din adamlarını ve teologları kullanarak konumlarının meşruiyetlerini sağlamaya çalışıyorlardı. Ve onlar Mısır Baş Müftüsü’nden (Ezher’i temsil ediyordu)21 yabancı birliklerin davet edilmesinin, Müslüman birliklerin davet edilmesiyle örtüştüğü için ve daha yüksek bir iyiye hizmet ettikleri gerekçesiyle İslami kuralları bozmayacağına dair fetva almayı başarmışlardı.22 Irak’ı destekleyen İslami konferans, Suudi Arabistan’da koalisyonu destekleyen bir konferansla dengelenmişti.23 Suud müftüsü daha da ileri giderek, Müslüman olmayan iştirakçilerin bile cihad ettiklerini ilan etmişti.24 Bununla beraber, Suud uleması ve dini yetkililerinin hepsi Suud toprakları üzerine yabancı birliklerin bulunması hususunda hemfikir değillerdi. İlk zamanlarda birçok şeyhin vaazının kaydolduğu kasetler elden ele dolaşıyordu, ancak daha sonra Suudi polisi tarafından yasaklanmıştı.

Kriz, hükümet ve muhalefet tarafından kullanılan çeşitli söylemler arasındaki örtüşmeyi artırmıştı. Gerek İslami muhalefetler, gerekse koalisyon hükümetleri kendi konumlarını meşrulaştırmak için İslam’ın dilini aynı zamanda kendi görüşlerini desteklemede milli çıkarın ve milliyetçiliğin retoriğini kullanmaktan geri durmuyorlardı. Son olarak, hem İslamcılar, hem de laik muhalefet krize sömürge karşıtı bir mesele olarak bakıyorlardı.

Krizle beraber diğer çelişkiler de daha açığa çıkmaya başlamıştı. Var olan milli sınırların zayıf olarak algılandığı düşünüldüğünde, İslamcılar arasındaki milli duyguların derinliği kayda değerdi. Bir anlamda bu, şu anda Orta Doğu’da olduğu gibi sınırlara dayalı dünya görüşüyle büyük birliğe dönüş ideali (bu İslamcılarla pan-Arabist laik milliyetçilerin paylaştığı bir şeydi) arasındaki gerilimin bir göstergesiydi.

Sömürgecilik Karşıtlığı ve Ekonomik Gelişme

İslam dünyası hakkında yazı yazmanın en büyük problemlerinden birisi, bu dünyanın yekpare olmamasıdır. İslam’ın homojen olduğu fikri yerine onun farklılıklarını ve benzerliklerini vurgulamak bir zorunluluktur; ancak bu, İslami bir tepki yaratmaya hizmet eden ortak İslami hedef ve arzular konusunu cevapsız bırakmaktadır.

Körfez krizinin algılanmasındaki ortaklık, sadece dinin ortaklığına değil, aynı zamanda da tarihsel ve siyasal deneyimin ortaklığına bağlıdır. Batının Körfez Savaşı yoluyla, gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını sömürdüğüne ve bölgedeki siyasi hakimiyetini güçlendirmeye çabaladığına dair yaygın bir inanç vardı. Bu algılama, Batı’yla çatışma arzusunu körükleyen şeydi. İran Devrimi, böylesi bir çatışmada ve Batı destekçisi bozulmuş, kokuşmuş rejimleri alt etmede dinin nasıl ideolojik bir araç olarak kullanıldığını göstermişti. Bu çatışmadaki önemli unsurlardan biri Batı’yla daha dengeli bir ekonomik ilişkiyi başarmak ve ekonomik gelişmeye karşı bozulmamış, arı bir güdüyü takip edebilmekti.

Benzer bir biçimde, Körfez krizinin Batı’ya bölgesel kaynaklardan çok ucuz bir şekilde faydalanma imkanı veren ve bozulma yoluyla yerel ekonomilerin gelişmesini engelleyen rejimleri destekleyen sistemin güçlenmesini sağladığına ilişkin görüşler de vardı. Böylesi geniş ekonomik bakış açısından bakıldığında, bölgedeki demokratik olmayan rejimleri desteklemek bölgenin siyasi ve ekonomik kontrolünü daha kolay kılacağı için Batının çıkarınaydı.

Bir başka yaygın kanaat de Batının Müslüman ülkelerle olan ilişkilerinde mağrur ve küstah oluşu, bazılarıyla ittifak kurarken riyakar davrandığı idi. Bu samimiyetsizliğin nasıl algılandığını Pakistan örneğinde görmek mümkündü. Önde gelen askeri liderlerden biri, Batının İslam dünyasına karşı olan komplosundan bahsediyor ve Batının İslam dünyasına karşı olan komplosundan bahsediyor ve çatışmayı da ABD ve siyonistlerin İslam dünyasını etkisiz hale getirme çabası olarak tanımlıyordu.25 Bu şüphenin geri planında ABD’nin İsrail’i ve Hindistan’ı askeri olarak desteklemesi ve İslam ülkelerindeki nükleer gelişmeye muhalefet (İsrail’in nükleer kapasitesi hiç hesaba katılmaksızın) eğiliminde olması yatıyordu. Dahası, Batılıların uluslararası hukuka bağlılık bildirgesi, Batının Filistin ve Keşmir meselesindeki tutumu göz önüne alınarak, şüpheyle karşılanıyordu.

Irak’ın yenilgisinden sonra, İsrail bölgenin büyük bir gücü olarak çıkmış, bundan böyle bütün Arap ülkelerinin zorunlu olarak Washington’un emirlerine itaat edeceği anlaşılmış; ümmetin Batı stratejisine karşı yapacağı şeyler en aza indirgenmiş ve İngilizlerin Orta Doğu’dan çekilmelerinden bu yana görülmeyen Batı sömürgesinin varlığı ABD bayrağı altında yeniden tesis edilmiştir.

Batının küstah ve ikiyüzlü olarak algılanması Nijerya örneğinde de görülebilir. Gazetenin biri “süpergücün küstahlığı”ndan ve “ABD’nin rehine olayının ardında yatan gerçek”ten26 bahsediyordu. Irak, ancak İsrail BM maddelerine uyduktan sonra çekilmeli diye düşünülüyordu. Bütün Müslüman ülkelerde ve Üçüncü Dünya ülkelerinde Irak’la Batının gücüne karşı çıktığı için gurur duyuluyor ve emperyalist hakimiyeti tarihine karşı bir cevap, bir tepki olarak görülüyordu.

Müslüman Ülkelerde Demokrasi Meselesi

İnsan hakları açısından suç dosyasının kabarık olmasına rağmen ve İslam ülkelerinde giderek artan demokratikleşme hareketlerine rağmen Müslümanların nasıl olup da Saddam’ın peşine takıldıkları Batı’da sık sık sorulan sorular arasındadır.

İlk olarak yenilenen milliyetçi mücadele, yabancılara karşı çok yönlü bir bağımsızlık mücadelesi oluşturdu. Saddam Hüseyin zenginliğin adil bir biçimde bölüştürüleceğini ve ulusal gücün diriltileceği vaadinde bulundu. İkinci olarak, İslam ülkelerindeki insan haklarının azlığı (koalisyona katılanlar dahil), Batılıların Saddam Hüseyin’i suçlamalarına karşı, Saddam’ı destekleyenlerin bir tesir altında kalmamalarını sağladı. Aynı zamanda koalisyondaki Arap rejimleri, bölgedeki genel halk nezdinde pek bir iltifat görmedi. Kral Fahd, söz gelimi, ABD’nin uşağı olarak görülüyordu. Başkan Mübarek, İsrail’le barış yaparak milletine ihanet eden Sedat’ın mirasını sürdürüyor gözükürken, Başkan Esat, Batı’ya ayak direyişteki metanet eksikliği ile birlikte, iç politika açısından Saddam’dan yalnızca bir gömlek daha iyi algılanıyordu.

Bu koalisyon rejimlerinin bozukluğunu ve hainliklerini açıktan açığa söylemekle Saddam Hüseyin, bölgedeki halkın çok uzun zamandan beri düşündüklerini dile getiriyordu. Protestocular, özellikle de bu yöneticilerin ve daha özelde de Kral Fahd’ın kendi tahtını korumak için bölgedeki insanların güvenliğinin ve zenginliğinin altını oymak isteyen biri olarak görülmesinden sonra bu rejimleri yıkmanın yollarını araştırıyorlardı.

Aynı şekilde Saddam Hüseyin’in cihad çağrısı yapması, kendi politikalarına meşruiyet sağlamak için rejimler tarafından sık sık İslami ilkelere başvurulmasının yaygınlığı düşünüldüğünde çok da anormal değildir. Uzun vadeli ve ortak hedeflerin gerçekleşmesi için yapılacak mücadelenin İslami veya milliyetçi kisve altında böylesi bir yönetici tarafından gerçekleştirileceği düşünülüyordu.

1970’lerde ve 80’lerde İslam ülkelerinde siyasi liberalizasyonun artışı, bu hareketlerden yararlanacak gerekli desteğe ve organizasyona sahip İslamcılara kapıları açtı. Siyasal özgürlük çağrısı bununla birlikte, Batı tipi bir siyasi çoğulculuktan çok, hükümetin İslami sistemini kurmak için zorlamaya gerek kalmaksızın rahat çalışma hakkı sağlamaya yönelikti. İslami şemaya uyan idealler ve politikaları demokratik ruhun ve uygulamanın eksikliğiyle, İslamcıların gözünde zayıflatmıyordu. Aynı zamanda bölgede demokrasinin eksikliği ve Batının otokratik rejimleri desteklemesi, Müslüman ülkelerin zayıflığını açıklamada kullanılıyordu. İslamcılar Suud’un tutumunun gerçekten demokratik İslami bir Suudi Arabistan’da mümkün olmayacağını iddia ediyorlardı.

Son olarak, Irak’ı destekleyen göstericiler bütün dahili mesele ve isteklerin, ki buna 1992’de yapılması istenen Cezayir’deki seçim isteği de dahildir, hepsine değinirken, savaş sonuna kadar Irak’ın iç politikalarına dair herhangi bir değinide bulunmamışlardır. Batının Irak’a olan husumeti çifte standardın bir uygulaması olarak görüldü. Birleşmiş Milletler 15 Şubat’ta Pakistan’ın Lahor şehrinde düzenlenen İslami Konferans’ta açıklandığı gibi bu iddianın kurbanı olmuştu. BM otoritesini, Kuveyt adına Irak’ın tarumar edilmesine izin verirken, Filistin’e ilişkin maddelerin uygulanmasında ihmalkar davranmakla suçlanıyordu. Konferans daha sonra, Güvenlik Konseyi’nin yapısının yeniden gözden geçirilmesini ve özellikle de büyük güçlere tanınan veto hakkını sorgulamıştı.27 Çifte standartlığın suçlanması, kriz sırasında görevinden çekilen Arap Ligi’nin Genel Sekreteri Şadli Klibi tarafından BM’de de dile getirilmişti.28

Sonuç

Irak’ın askeri bozgununun kriz sırasında onu desteklemiş olanlar arasında bir hayal kırıklığına yol açması ihtimali vardı. Bununla birlikte bu yenilgi 1967 Altı Gün Savaşı’ndaki İsrail yenilgisi gibi aşağılatıcı bir şekilde algılanmıyor. Irak karşısındaki askeri güç ezici olarak görülüyordu. Aynı zamanda, ABD’nin Kuveyt’in işgalini bölgeyi hakimiyeti altına almak için bir bahane olarak kullandığına dair konuyu komplo ile açıklayan bir yaklaşım da vardır.

Irak’taki sivil savaş ve Şiilerle Kürtlerin kaderi, İslam dünyasına bir karışıklık daha eklerken, ABD’ye ve müttefiklerine herhangi bir problem yaratmamıştı. Bu konudaki yaygın inançta, ABD’nin ilk önce Kürtleri kışkırttığı, daha sonra onları terk ettiği ve son olarak da onları müttefiki Türkiye’yi Kürt milliyetçiliğinden korumak için Irak’a geri gitmeye icbar ettiği, Batının bu riyakarlığının başka örnekleriydi. Eğer Suudlar kendi topraklarından ABD’nin saldırmasına izin vermemiş olsaydı savaş olmayabilirdi şeklinde algılamalar da vardı. Aynı şekilde eğer Mısır daha bağımsız bir tutum alsaydı, koalisyondaki Arap ülkelerinin ve Üçüncü Dünya ülkelerinin BM kararlarını desteklemelerinde çok ciddi bir çatlak meydana gelirdi. Bu hem Irak’ın askeri aygıtını korumaya katkıda bulunabilir, hem de diplomatik çözüme daha geniş bir alan sağlayabilirdi.

Saddam Hüseyin Körfez ülkeleriyle, Arap dünyasının geri kalan kısmı arasında bölünmeye sebebiyet verdi, ancak onun yenilmesi kamuoyunu ve muhalefet gruplarını bölmedi. Aksine o, Batı’ya karşı kızgınlıklarını açığa çıkarıp güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda bu hoşnutsuzluğun kendisinin de sahip olduğu iktidardaki rejimlere karşı yükselmesine de yol açtı.

Günü kazanan belki ABD hegemonyası ve Batı çıkarları olmuştu, ancak 1970’lerden bu yana İslam dünyasında meydana gelen değişiklikler göz önüne alındığında bu hegemonyanın herhangi bir tehlikeye maruz kalmadan gideceği muhaldir.

İnsan haklarına saygı,29 zenginliğin adil dağılımı, Arap-İsrail probleminin eşit çözümü bölgedeki insanların onlarca yıldır ilgilendiği konulardı. Son zamanlarda Saddam Hüseyin’e yanaşan ve daha sonra başarısızlıkta ondan uzaklaşanlar İslami bir çerçevede bunun tashihini bulabiliyorlardı.

Sokaktaki kızgınlık ifadeleri, özellikle de Mağrip’te, daha iç sebeplerden dolayı olsa da kendi kendini tekrar açığa çıkarmaktadır (Haziran başlarında Cezayir’de yapılan İslami gösterilerde olduğu gibi).

Körfez Krizi, Batının Müslümanların çıkarlarına düşman olduğu şeklindeki algılamaları pekiştirdi ve düşmanlık görünür bir gelecekte, özellikle de İslami kökenli protestolarla eleştirilmeye devam edecektir. Protestocular, kendi rejimlerine karşı bir iktidar mücadelesindedirler. Protestoları daha eşit ve güçlü devlet ve toplum vaadleri olduğu kadar, manevi inanç temelinden de insanları harekete geçirmede kullanılıyordu.

Bununla beraber Körfez Krizi sırasında sokaklardaki güçlü Batı karşıtı gösterilere rağmen, bu gruplardan herhangi biri iktidara geldiğinde bile var olan ekonomik ve siyasal engeller çoğu durumda, ister devlet sınırlarında ister bölgesel sınırlarda olsun, kapitalizmin ve milli çıkarların cazibesinden gerçek bir sıyrılmaya izin vermeyecektir. Bu bağlamda, İran’ın yeni şekillenen pragmatizmi ve Batı’yla yeniden yakınlaşmak için deneme kabilinden kurulan ilişkiler örnek olarak bir şeyler sunmaktadır.

(International Affairs, Haziran 1991, Çeviren: Cengiz Şişman)

Notlar

1-Dışişleri Bakanı Datuk Ebu Hasan Ömer, ABD ve müttefiklerinin, Orta Doğu’nun asıl meselesi olan Filistin sorununu ele almaları gerektiğini söylemiştir. Bölgede dengeyi sürdürmenin çok önemli olduğunu, Körfez Savaşı’ndan sonra İsrail’in daha da güçlü çıkmasına izin verilmemesini, bunun bölgedeki problemi daha da derinleştireceğini ve zorlaştıracağını dile getirmiştir. Bernama News Service, Kuala Lumpur, 11 Şubat 1991.

2-18 Ocak 1991’de Bağdat’ta İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği tarafından düzenlendi. Irak’ı desteklemek ve dini konumunu meşrulaştırmak için bütün Müslüman dünyadan İslami grupları bir araya getirmişti. BBC, Dünyadan Haberler [SWB] 22 Ocak 1991.

3-Hüseyin Muttalib, Islam and Ethnicity in Malay Politics [Malezya Siyasetinde İslam ve Etnik Unsur], (Singapur: Oxford University Press, 1990).

4-Al-Ra’i, Amman: 10 Ekim 1990.

5-Yermuk Üniversitesi, Ürdün Araştırma Merkezi tarafından yapılan ve 1.054 ailenin katıldığı araştırmada soru sorulanların %87’si Kuveyt’i Irak’ın bir parçası olarak görmüş, %96’sı bölgede Batının varlığına karşı çıkmış, %83,8’i krizin Filistin problemini daha da geliştirdiğine inandığını söylemiştir. Bu araştırmanın sonuçları el-Liva gazetesinde yayınlanmıştır. Amman: 28 Kasım 1990.

6-Irak 1921’den 1958’e kadar Haşimi sülalesi tarafından idare edilmişti. Bunun içindir ki Ürdünlülerin çoğu aradaki sınırın Batılılar tarafından konulmuş, yapay bir sınır olduğunu düşünüyorlardı.

7-Ürdünlü Filistinliler, Irak’ı daha çok İsrail’e olan düşmanlıklarından dolayı destekliyorlardı. Ürdünlülerin desteği ise aynı zamanda krallarına olan kabilesel ve milliyetçi duygulardan da kaynaklanıyordu.

8-“Şerif” lakabı Mekke’nin yöneticilerinin geleneksel adıydı. Peygamberin soyundan gelmeye ve dolayısıyla Mekke’nin meşru yöneticisi olmaya işaret ediyordu. Bu bağlamda, Suud ailesinin kutsal şehir üzerindeki yönetimine dikkat çekiyor ve ülkenin topraklarını Müslüman olmayanların işgal etmesine müsaade ederek onları koruyamamasına işaret ediyordu. Suudlar Haşimilerin bölge üzerindeki iddialarından daima huzursuz olmuşlardır.

9-Yerel yayınlarda, Irak’ı ve kralın tutumunu destekleyen çeşitli kabile gruplarının birçok ilanı görünmekteydi. Bu Ürdün’de kabilelerin kendi desteklerini açıklamalarının geleneksel yoluydu: Örneğin, ed-Düstur, Amman: 8 Ağustos 1990.

10-Al-Ra’i, Amman: 6 Ağustos 1990; eş-Şa’b, Amman: 8 Ağustos 1990.

11-Sari Nuseybe, el-Fecr gazetesindeki makale, Kudüs: 23 Ocak 1991.

12-Birleşik liderlik, 68 nolu Bildiri, SWB, 7 Mart 1991.

13-eş-Şa’b, Kahire: 5 Mart 1991.

14-el-Arab, Londra: 28 Eylül 1990.

15-Mısır yöneticisi Hidiv Tevfik, milliyetçi Urabi isyanını bastırmak için 1881’de İngilizleri davet ettiğinde, sonuç 1882’de Mısır’da İngilizlerin varlıklarının başlangıcı olmuştu.

16-14 nolu dipnota bakınız.

17-Jeune Afrique, 13-19 Şubat 1991, s. 45.

18-ed-Düstur, Amman: 16 Eylül 1990.

19-el-Liva, Amman: 19 Aralık 1990.

20-SWB, 20 Ağustos 1990.

21-Ezher, geleneksel olarak Sünni İslam doktrininin öğretildiği en eski ve en saygın üniversitedir.

22-SWB, 17 Ağustos 1990.

23-Rabitatu’l-İslamiye, Cilt 312, s. 6-10, Şubat 1991.

24-Şeyh A. Bin Baz, haftalık el-Muslimun’da yayınlandı, 18 Ocak 1991.

25-General Beg, The Nation’da, Pakistan: 7 Mart 1991.

26-The Democrat, Nijerya: 19 Şubat 1991.

27-Körfez Krizi üzerine Dünya İslami Hareketlerinin Temsilcileri Konferansı’nın ikinci bildirisi. Lahor: 15 Şubat 1991.

28-SWB, 16 Ağustos 1990.

29-En azından bildiri düzeyinde.

Kaynak: Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 10 - Bahar 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları