Körfez Krizi ve Konumumuz

Körfez Krizi ve Konumumuz
Dünya ve İslam Dergisi

Körfez krizi ve yansımaları dünyanın ve Müslümanların gündemini belirlemeye devam ediyor ve uzun bir süre daha devam edecek gibi. Krizin şimdiye kadarki dönemde ortaya çıkardığı bazı sonuçlara ve alışılagelen yaklaşımlarda meydana getirdiği kimi değişimlere ve bu değişimlerin Müslümanların geleceğine yönelik doğurabileceği muhtemel sonuçlara burada değinmek istiyoruz. Önce konunun Türkiyeli Müslümanlara ilişkin boyutundan başlamak yerinde olur.

Körfez Krizi ve Müslümanlar

Müslümanları çok yakından ve derinden ilgilendiren (ilgilendirmesi gereken),etkileyen Körfez sorununun en özet bir ifadeyle, Türkiyeli Müslümanlarca gerekli biçimde ele alınıp değerlendirildiğini ve sağlıklı bir muhasebesinin yapıldığını söyleyebilmek zordur. Krizin neredeyse ikinci ayını doldurmasına karşın Türkiyeli Müslümanların şaşkınlığı, kararsızlığı hala geçmiş değil. Net bir tavır,sorumluca bir eylemsel tutarlık şöyle dursun; Türkiyeli Müslümanlar,sorunun ortaya çıkan ve bundan sonra çıkabilecek muhtemel sonuçlarını da göz önünde bulunduran, kuşatıcı bir değerlendirme yapmak hususunda bile bocalama içerisindedirler.

Elbette Müslümanlar arasında, birçok olayda olduğu gibi bu olayda da düşünsel ve eylemsel farklılaşmalar bulunabilir. Kastettiğimiz, herkesin bu olayı aynı biçimde yorumlamasının gerektiği değildir. İslami dayanaklarının ortaya konulması şartıyla farklı yorumlar ve bu yorumlara dayanan farklı tavır alışlar söz konusu olabilir. Ama her halükarda yapılması elzem olan şu veya bu şekilde net bir tutum takınmaktır. Müslümanları çok yakından etkileyen birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da konumumuzu ya taraflardan biri olarak belirleyebiliriz, ya da taraf olmayı reddederiz. Hatta tümüyle konunun kendisine, şekillenişine, gelişmesine bile karşı çıkabiliriz. Ama konumumuz hangisi olursa olsun tavrımızı açık bir biçimde yansıtmak ve konumumuzu aktif bir biçimde savunmak durumundayız.

Türkiyeli Müslümanların kimliğine derinden kazınmış arazlar edilgen, sessiz, bekleyelim-görelimci tavırlar, birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da şimdiye dek Türkiye Müslümanlarını sahanın dışında tutmuş ve "hakikatin şahitleri" olma iddiasındaki bir topluluk olarak misyonumuz ile konumumuz arasındaki uçurumu daha bir derinleşmiştir. Aslında Körfez bunalımı Türkiyeli Müslümanların bu pasifist, yılgın karakterlerinin sadece altını çizmiştir. Daha küçük ölçekli fakat daha yakın bir perspektiften gözlemlendiğinde aynı karakterin yansımalarını örneğin, Amerikan emperyalizminin Türkiye'deki varlığı sorunu; ekonomik ve kültürel sömürü sorunu; Doğu sorunu; üniversite sorunu vb. gibi sorunlar karşısında da rahatlıkla görebiliriz. Bu ve buna benzer konularda Türkiyeli Müslümanların genel olarak içinde bulunduğu muğlâk, çelişik, kararsız (ve çoğu zaman da zararsız) tutumun Körfez olayında da aynen tekerrür ettiğini söylemek haksız bir tesbit olmasa gerekir.

Bugün örneğin, Türkiye'deki mevcut egemen sistem Körfez krizinde açıkça emperyalist kampta yer almış ve bir takım vaatler ve çıkarlar uğruna ülkeyi Irak halkına karşı Amerika'nın yanında muhtemel bir savaşa sokabilmek amacıyla haftalardır kamuoyunu hazırlamakla meşgulken, Türkiye Müslümanlarının sistemin bu tavrı karşısında belirgin bir pozisyonunun olmayışı neyin göstergesidir? Türkiye Müslümanları olarak sistemin bu yöndeki planlarını alt üst etmeliydik, boşa çıkartmalıydık gibi hayaller kurmuyoruz ama en azından hesaplarını yaparken sistemin gözettiği, hesaba kattığı bir faktör olmamız gerekmez miydi? Ayrıca Türkiye'de yaşayan sokaktaki vatandaşın bu kadar hayati bir konuda dahi Türkiyeli devrimci Müslümanların ne düşündüğü, ne yaptığı konusunda zihninde herhangi bir imaj oluşturabildiğini söyleyebilir miyiz?

Körfez Krizi Karşısında İran'ın Tutumu

Körfez krizi karşısında Türkiyeli Müslümanların bu kararsızlığını besleyen önemli faktörlerden biri de İran İslam Cumhuriyeti'nin kriz karşısındaki tutumu olmuştur. Bu itibarla İran'ın tutumunun tartışılmasının gerekliliğine inanıyoruz.

On yıldan fazla bir zamandır bölgedeki tüm canlılığın, hareketliliğin merkezi, belirleyicisi olarak görmeye alıştığımız İran'ın, Körfez krizi karşısındaki tutumunun anti-emperyalist ve devrimci konumuyla pek uyuşmadığı görülüyor. Son yıllarda sıkça yapılan "devrim bitti mi sürüyor mu?" tartışmasının arka planında yatan bir takım olgular Körfez krizinde de kendini hissettiriyor. Devrimin bitip bitmediği tartışması bir yana, fakat epeyce aşındığı ne yazık ki, belirgin bir biçimde ortada. Uzunca bir süredir emperyalist propaganda mekanizmalarının da pompalamasıyla İran'ın uysallaştığı, uluslararası ilişkilerde bütün dünyayı etkisine alan yumuşama atmosferinin İran'ı da çevrelemeye başladığı şeklindeki iddiaların Körfez krizi ile birlikte daha da yoğunlaşması bütün dünyadaki devrimci müslümanlar için kaygı verici.

İranlı yetkililerin her fırsatta Batı'yla bir yakınlaşmanın, uzlaşmanın, devrimci ilkelerden taviz vermenin söz konusu olmadığını tekrarlamalarına rağmen, son zamanlarda bu tartışmalarının ve cevaplama ihtiyacının yoğunlaşmasının da hissettirdiği gibi, bazı şeylerin farklılaştığı, değiştiği görülüyor. İran'ın devrimci imajından bir takım erimelerin olmasını da yalnızca emperyalist iletişim tekellerinin çabalarıyla açıklamak pek mantıklı değildir. İran'daki imaj erimesi o noktaya varmıştır ki, Rehber Hamaney'in çok önemli mesajlar içeren 12 Eylül tarihli konuşması ne Müslümanlar, ne de kâfirler arasında gerekli yankıyı bulamamıştır. Bu konuşma hakkında kendisine ne düşündüğü sorulan Özal'ın bile "siz bir de Rafsancani'nin ne dediğine bakın şeklindeki cevabı ibret vericidir.

Batılı emperyalist odaklar ve onların uşaklarının önemli mesajlar taşıyan bu konuşmayı görmezden gelmeye, önemsizleştirmeye çalışması; muhatabın kendileri olmadığı, bilakis İran'ın iç politikasına yönelik bir anlam taşıdığı şeklindeki iddialarda bulunmaları tabiidir. Fakat bizim açımızdan üzerinde durulması gereken nokta; İran'ın dış politikasında uzunca bir süredir çizdiği zik zaklar yüzünden, Rehber'in konuşmasının adeta fiilen içinin boşaltılmış olmasıdır. İslam Cumhuriyeti'nin Rehberlik Makamı'nın ağırlığını zayıflatmaya ise kimsenin hakkı olmamalıdır. "Yorgunluk emareleri"gösteren İran'ın, yeniden devrimci bir silkiniş içine girmesi, tüm dünyadaki İslami hareketin geleceği için hayati bir zorunluluktur.

Körfez krizinin ortaya çıkışına yol açan Kuveyt meselesinde; İran, baştan beri kesin bir tavır olarak, Kuveyt'in işgal ve ilhakının kabullenilemez olduğunu ve Irak'ın Kuveyt'ten çekilmesini sağlamak için Birleşmiş Milletler'in Irak'a karşı aldığı yaptırım kararlarına uyacağını açıklamıştır. İran'ın yaklaşımına ilişkin zihinlerimizde beliren bazı soruları ortaya koymak arzusundayız.

Sömürgeci Paylaşım, Kuveyt ve Meşruiyet

En başta sorulması gereken soru Kuveyt'in ilhakının haksız bir saldırganlık olarak görülüp görülmeyeceğidir. Ayrıca Irak'ın Kuveyt'ten çekilmesi isteğinin beraberinde gelen, iş başına yeniden dönmesi çağrısı yapılan Kuveyt'in meşru yönetimi, gerçekten ne kadar meşru bir yönetimdir. Hemen belirtelim ki buradaki meşruiyet kavramının İslami anlamda kullanılmadığının bilincindeyiz ve zaten kavramı bu yönde sorgulamıyoruz. Bundan da öte cevaplanması gereken soru Kuveyt'in ne olduğudur? Evet, Kuveyt nedir? Bir devlet mi? Bir devlet olduğu söyleniyorsa, bunun için gerekli tarihsel, toplumsal ve coğrafik şartlara haiz midir? Tüm bu soruların cevabı hayırdır. Kuveyt bir devlet değildir. Olsa olsa Orta Doğu'da emperyalist bölüşümün paramparça ettiği topraklar üzerinde tesis edilen, en gerçekçi bir tanımıyla, güçlü, varlıklı bir şirket, bir acenteliktir. Bunun içindir ki gece yarısı sınırdan başlayan bir harekât daha sabah aydınlanmadan ülkenin(?) bir baştan bir başa ele geçirilişi ile sonuçlanabilmiştir. Beş saat içerisinde tümüyle işgal edilebilen bir toprak parçası bağımsız bir ülke statüsünü hak edemez.

Tarihsel olarak Kuveyt'in Irak'ın bir parçası olduğu ise, Kuveyt'in fiili konumunun abesliğinden öte, tartışma götürmez bir gerçektir. Sömürgecilerin bölgeye yönelik böl ve yönet siyasetlerini, masa başlarında ellerinde cetvellerle devletler, devletçikler oluşturma siyasetlerini yıllardır en açık biçimde mahkûm eden Müslümanların bugün bu olguyu gözden kaçırması düşünülemez. Tarihsel olarak –bu isimlerle olmasa da – Irak'ın, Suriye'nin, Hicaz'ın, Türkiye'nin, İran'ın bir varlığı vardır. Fakat aynı şey Kuveyt, Bahreyn, Katar, Lübnan gibi topraklar için söylenemez. Gerçekten de Kuveyt'i Irak'tan ayıran şey ne din, ne dil, ne etnik köken, ne coğrafya değildir; tek ayırıcı nokta Kuveyt'te insanlar tüketim çılgınlığına yakalanacak kadar sefahat içindeyken, Irak'ta halkın sefalet içinde yüzmesidir. Bu adaletsizliğin bir patlamayla sonuçlaması kadar doğal bir şey olamazdı ve nitekim tüm yoksul Arap halklarının Kuveyt'in ilhakından duydukları mutluluk bu gerçeği gözler önüne sermektedir.

Bugün Amerika'nın yardımıyla yeniden işbaşına dönme hayalindeki Kuveytli müstekbirlerin mazisine bir göz atacak olursak; 1961'deki kriz sırasında yine Irak tehdidi karşısında Kuveyt'in bağımsızlığını(?) İngiltere'nin korumuş olduğunu, İran-Irak savaşının son dönemlerinde, İran tehdidine karşı, Körfez'de serbestçe seyrini sağlamak için gemilerine Amerikan ve Sovyet bayrakları çektiğini ve gemilerinin Körfez'de Amerikan savaş gemilerinin refakatinde seyretmiş olduğunu görürüz. Tüm bu zillet tek bir gerçeği ortaya koymaktadır: Kuveyt (ve benzeri yapaylıklar) olmamalıdır!

İran'ın Kuveyt'in işgaline karşı çıkmasının asıl sakinin Kuveyt'e olan ilgisi, muhabbeti değil; Irak'ın Kuveyt'i ilhakıyla birlikte bölgede daha güçlü bir konuma gelmesi ve doğal olarak oluşturduğu tehdidin büyümesi olduğu anlaşılmaktadır. Fakat siyasal ilişkilerde söylem göz ardı edilemez ve uluslararası ve bölgesel ilişkilerde mevcut statükoyu kabul etmiş bir izlenim veren söylemi, devrimci bir ülke olarak İran'ın prestijine, imajına ve hedeflerine gölge düşürmekte, İran'ın uluslararası mevcut sisteme entegrasyonu doğrultusunda gayretler sarf eden statükocu güçlerin ise iştahını kabartmaktadır. Bu meyanda, bir grup milletvekilinin protestolarına rağmen İran Dışişleri Bakanlığı'nın, işbirlikçi Kuveyt Emirliği'nin sabık Dışişleri Bakanı'nı Tahran'a kabul etmesinin yanlışlığı da ortadadır.

Emperyalizmin Meşrulaştırılmasında Bir Araç: Birleşmiş Milletler

İran'ın Körfez krizi üzerine benimsediği söylemin Müslümanlar arasında rahatsızlık uyandıran bir diğer boyutu da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin kararlarının kabulü doğrultusundaki ısrarlı vurgulardır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, yeni-sömürgeciliğin kuralları içinde emperyalizmin planlarını, kararlarını meşrulaştırma potası olarak oluşturulan ve tarihi boyunca emperyalistlerle olan ihtilaflarında üçüncü dünya halklarının yararına tek bir karar almamış-zaten, veto hakkı denilen orman kanunundan beter bir ayrıcalık yüzünden bu fiilen mümkün değildir- ve dünya konjonktüründeki son gelişmelerden sonra da gittikçe Amerikan şemsiyesi altına giren, adeta NATO'laşan2 Birleşmiş Milletler'in Irak'a karşı aldığı yaptırım kararlarını kabul etmekle; İran, Batılı emperyalistleri sevindirmiştir. İran'ın tüm dünyaya adeta "kutsal bir metin" gibi sunulan bu kararları gönüllü kabulünün, bölgenin Müslüman halkları nezdinde nasıl algılandığı(ve algılanacağı) ise açıktır. Her ne kadar son zamanlarda Irak'a ambargonun (insani mülahazalarla) gıda maddelerini ve ilacı kapsamaması gerektiği yönünde bir takım tavır değişikliklerinin sinyallerini veriyor olsa da, İran'ın her şey bir yana sekiz yıllık savaş boyunca acımasız ve adaletsiz bir biçimde kendisine karşı kullanılan Birleşmiş Milletler adlı emperyalist mekanizmaya daha devrimci bir tutumla yaklaşması gerekirdi.

Bu kriz çerçevesinde İran Müslüman kitlelerin nabzını tutan bir politika üreterek olayla birlikte yükselen Arap milliyetçiliği eğilimi taşıyan İslami dalgayı sahih İslami bir kimliğe dönüştürebilir, sekiz yıllık savaş boyunca Arap halkına yönelik olarak yapılan Arap –Acem savaşı ve Acem şovenizmi gibi karşı propagandaların olumsuz izlerini ortadan kaldırabilirdi. İran'ın bu manada olaya sahip çıkması ile anti-Amerikancı kitlesel reaksiyon çok daha güçlü dalgalar halinde hem dünya müstekbirlerinin, hem bölgedeki işbirlikçilerini sarsabilirdi. Geç kalmış olmakla birlikte, hala bu tür politikaların üretilebilmesi mümkündür ve bizce gereklidir.

Biz İslam Devrimi'ni, İmam'ın da söylediği gibi, "yalnız İran halkının değil, bütün dünya mustazaflarının Devrim'i her aşamada sahiplenmeyi ve korumayı bütün dünya Müslümanlarının görevi olarak algılıyoruz. Bu itibarla tek başına bir birey dahi olsa-İran içinde veya dışında- Devrim'e inanan her Müslümanın, İranlı yöneticilerin devrimci ilkelere ters düşen her tasarrufuna karşı eleştiri getirmesini "marufu emr, münkeri nehy" bağlamında bir sorumluluk olarak gördüğümüzü bir kez daha hatırlatıyoruz.

Çatışma, Emperyalizm ve Müslümanlar Arasındadır

Körfez krizinin patlak vermesiyle birlikte, çok hızlı bir tempoda gelişen olaylar zinciri ile yüz yüze geldik. Özellikle avenesiyle birlikte Amerikan kuvvetlerinin bölgeye yığılması, krizin sıradan bölgesel bir ihtilaf olmaktan öte çok uzun dönemli etkiler, sonuçlar uyandıracak önemli bir sorun olduğunu hissettirdi.

Tüm dünyadaki Müslümanları çok yakından ilgilendirdiğini düşündüğümüz bu konuya ilişkin yaklaşım ve görüşlerimizi ortaya koymanın acil bir gereklilik olduğunu düşünerek 18 Ağustos tarihinde bir bildiri yayınlamıştık. Genelde Müslümanlardan olumlu tepkiler almakla birlikte, bildirinin genel ve asıl mesajını gözden kaçırarak ve bir takım ifadeleri de bağlamından yalıtarak Saddam zalimine arka çıktığımız şeklinde bir takım eleştiriler de söz konusu oldu.

Bildiride asıl olarak iki temel noktanın altı çiziliyordu: 1- Irak'ın Kuveyt'i ilhakı Orta Doğu'da emperyalistler tarafından temelleri atılan statükoyu derinden sarsmıştır. Bu nedenle emperyalizm (Amerika) olayda açıkça ve doğrudan bir taraftır. 2- emperyalizmin açıkça olayda taraf olması Müslüman halklarda kendiliğinden anti-emperyalist bir ateşi tutuşturmuş ve Müslüman halklarda olayın karşı tarafı haline gelmiştir.

Bu arada olayın değerlendirilmesi noktasında Müslümanlar arasındaki çekingenliğin, karasızlığın yersizliğine işaret etmek için, anti-emperyalist bir tutumun bizi Saddam'la bir paralelliğe getirebileceğini ifade ederek bundan kaçınmanın mümkün olmadığını söylemiş ve bu arada da Saddam ve Baas'ın kimliğini net olarak hatırlatarak, cinayetlerin asla unutulmayacağını vurgulamıştık.

Bildiride üzerinde ısrarla durduğumuz bir husus; olayın ilk çıkış noktasından farklı olarak, süreç içinde gelinen noktada ortaya çıkan temel çatışmanın, Saddam'la Amerika arasında değil, bölgenin Müslüman halklarıyla emperyalizm arsında olduğu hususuydu.Gerçekten de Fas'tan Hindistan'a kadar tüm İslam coğrafyasında anti-Amerikancı bir dürtüyle harekete geçen kitleler, olayı Saddam-Amerika çatışmasından çıkartmışlardır. Şimdi tüm bu kitlesel hareketliliği bir kenara bırakıp, görmezden gelip sorunu yüzeysel bir biçimde "iki zalim güç arasındaki çıkar savaşı","ne Amerika, ne Irak" gibi pratikte hiç bir geçerlilik ve anlam ifade etmeyen sloganlara hapsetmek Müslümanca bir davranış olarak görülebilir mi? Eğer mesele sadece Saddam ile Amerika arasındaysa; Filistin, Ürdün, Yemen, Sudan, Tunus ve Cezayir'de neredeyse halkın tamamının Amerika'nın bölgedeki varlığına karşı protestolarının yükselmesini; Körfez'e Amerika'nın emriyle 1200 asker gönderen Bangladeş'te bile 5.500 kişinin Amerika'ya karşı savaşmak için Irak elçiliğine gönüllü yazılmasını; yönetimin işbirlikçiliğini reddetmek için onca baskılara karşın Suriye'de halkın kanlı gösteriler düzenlenmesini ve benzeri birçok gelişmeyi nereye oturtacağız. Yoksa tüm bu halklar Saddam'ın iğvasına kapılmış zavallı, bilinçsiz yığınlar olarak mı görülüyorlar? Bölgedeki Amerikan karşıtı kitlesel gösteri ve kampanyaları örgütleyen güçlerin genelde İslami cemaat ve örgütler olduğunu biliyoruz. Hâlbuki hemen bu yapıların tümü Saddam'ı ve Baas'ı kesinlikle çok yakından tanımaktadırlar. Buna rağmen Amerika'ya karşı Saddam'a destek vermiş olmaları bir inhiraf içinde olduklarını mı göstermektedir?

Hayır, sorun Saddam'a inanıp-inanmamak, Saddam'a karşı çıkmak veya desteklemek sorunu değildir. Sorun Amerikan emperyalizminin bölgeye yönelik saldırı ve planlarını boşa çıkarmaktır. Çünkü Irak'ın Amerika karşısında ezilmesi yalnızca Saddam'la, Baas'la sınırlı kalmayacaktır. Doğu bloğunu çok kısa bir zamanda yutan Amerika'nın Orta Doğu'daki şeytani egemenliğini pekiştirmesi, Orta Doğu ve genelde dünya halklarının gözünde Amerika karşısında duyulan zayıflık çaresizlik duygusunun artması anlamına gelecektir.4

Dolayısıyla Amerika'nın Körfez'deki konumuyla İslami hareketin geleceği arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Bu itibarla Körfez sorununda tarafsızlık iddiası bölgenin Müslüman halklarının ve onların içinden yükselen İslami hareketin geleceğine yönelik tehdidi gözden kaçırmak anlamına gelir. Ve sorun zalimler arasında tercihde bulunmak ya da taraf olmak olarak görülemez, aslolan Müslüman halkların ve İslami hareketin geleceğine ilişkin sorumlu bir tavır almaktır.

Amerika, İsrail ve işbirlikçilere karşı Irak'ın desteklenmesini zalimlerin yanında olmak olarak niteleyenlere İslam Cumhuriyeti'nin Suriye ile olan münasebetlerini hatırlatırız. Şöyle ki, İran uzun bir süre anti-emperyalist ve anti-siyonist olarak gördüğü Suriye ile bir bir takım hedefler gözeterek çok yönlü ilişkiler içinde olmuştur. Bu ilişkiler olmasaydı muhtemelen Lübnan'da Müslümanların varlığı çok zayıf bir konumda olacaktı. Ayrıca Irak'a karşı savaşın sürdürülebilmesinde Suriye ile olan ilişkilerin çok ciddi fonksiyonları olmuştur.5 burada dikkati çeken nokta, İslam Cumhuriyeti'nin, aynen Irak'taki gibi bir küfür ideolojisinin [Baas] egemen olduğu Suriye yönetimini tüm zalimliklerine rağmen desteklemeyi sürdürmüş olmasıdır. Peki, İsrail'e karşı Suriye'nin yanında olmakla, Amerika'ya karşı Irak'ın yanında olmak arasında ne fark vardır? Nasıl ki İsrail karşısında Suriye'yi desteklemek, Suriye'nin Hama'da İhvan, Trablus'ta Tevhid, Beyrut'ta Hizbullah mensubu Müslümanları katletmesini görmezden gelmek değilse; Amerika karşısında Irak'ı desteklemek ve Irak'ın cinayetlerini ve zulümlerini unutmak veya aklamak demek değildir. Burada önemli olan; bölgenin, Müslümanların, İslami hareketin ve emperyalizmin bu durumdan nasıl etkileneceğinin gözetilmesidir.

Bildiride savunduğumuz görüşler dolayısıyla, bizim için 'Saddamcılık' gibi bayağı bir suçlamada bulunan Müslümanları insafa davet ediyoruz. Bu kardeşlerimiz çok boyutlu siyasal gelişmeleri, dar ve sığ bir bakış açısına hapsetmeyip, kapsamlı bir tahlile tabi tutmalıdırlar. Tabii her şeyden önce okuduklarını anlamak için bir parça gayret sarf etme zahmetine katlanmalı, 'içkili iken namaza yaklaşmama'yı emreden ayeti yorumlarkenki Bektaşi tavrını hatırlayacak bir yaklaşımdan uzak durmalıdırlar.

Bu arada zımnen bizi Halepçe'yi unutmakla itham edenlere hatırlatmayı gerekli gördüğümüz bir husus var. Biz ne Halepçe'yi unuttuk, ne de Abadan'ı, Susengerd'i, Hüremşehr'i. Zaten bugünlerde istense de bu cinayetleri unutmak mümkün değil. Çünkü ne hikmetse, son zamanlarda Halepçe ve Saddam'ın diğer canilikleri emperyalist iletişim kanalları tarafından yoğun olarak hatırlatılıyor. Düne üzeri örtülmeye çalışan bu cinayetlerin, bugün tüm dünyanın neredeyse gözüne sokulacak kadar sık hatırlatılmasında bir bit yeniği yok mudur dersiniz.6

Yine merak ettiğimiz bir hususa değinmek isteriz ki, dün Halepçelerde yaşanan trajedilerin benzerleri –ve muhtemelen daha korkunçları- Bağdat'ta, Basra'da… yaşanacak ve Amerika ve İsrail'in nükleer silahları Irak halkını bir katliama uğratacak olursa, Amerikan emperyalizmi karşısında duyarlı olmayı Saddamcılık olarak niteleyen Müslümanlar, ne yapmayı düşünüyorlar acaba? 'Zalimlerin peşine takılmakla böyle bir sonu hak ettiler, eden bulur' mu diyecekler acaba?

Sonuç olarak diyoruz ki, sap ile samanı karıştırmamak gerekir. Bir takım dar kalıp ve sloganlarla, Körfez'de yaşanan ve devasa boyutlara ulaşabilecek olayları, etkileme-yönlendirme sorumluluğunu bir kenara bırakıp, basit ve yüzeysel bir Cani Saddam-Sömürgeci Amerika şablonuna sıkışmak, bir bütün olarak İslami hareket için, olayların dışında kalmak demektir. Olayların dışında kalan ise tarihin dışında kalır. 

 

Dipnotlar:

1- Kelim Sıddıki, "On yıllık Yaratıcı Enerjinin Ardından İran'da İlk Yorgunluk Belirtileri", İktibas, Nisan-1990, s. 39

2- Mihri Belli, Yüzyıl, 16 Eylül 1990

3- Benzer bir tespit için bkz.: Sükuti Memioğlu, "Orta Doğu'da Şeytan Dansı", Tevhid, Eylül 1990, s. 5: Amerika'nı gözünde olaylar Irak-Kuveyt meselesi olmanın ötesinde İslam ve emperyalizm meselesi olarak görülmekte ve Saddam'a karşı alınıyor görülen tedbirler gerçekte Saddam'ı aşıp uzun vadede İslam'a karşı kullanılmak üzere alınmaktadır."

4- Benze bir tespit için bkz.: Zehra Albayrak, "Körfez Krizine Bir Yaklaşım", Objektif, Eylül 1990, s.8-9: Saddam'ın bölgede güçlü bir unsur olarak ortaya çıkmasının İslami hareket üzerinde yapabileceği değişiklikler ve dezavantajlar tartışma konusu olmakla beraber; ABD ve Batı'nın Orta Doğu'ya yığmış bulunduğu askeri gücün Müslüman halkların geleceği açısından Saddam'da daha büyük tehlike teşkil edeceği tartışma götürmez bir gerçektir."

Ayrıca, Hüseyin Öcal, "Amerika'nı Körfez'de İşi ne ?", Girişi, Eylül 1990, s.25: "Amerika Saddam'ın eliyle olsa bile Körfez'den en çabuk ve en kısa zamanda atılmalıdır. Fakat Saddam'ı götürecek güç Amerika olmamalıdır. Amerika'nın Saddam'ı götürmesi durumunda bölgede çok daha önemli ölçülerde varlığını ortaya koyacağı da açıktır."

5- Bu konuda Hüccetülislam Muhteşemi'nin, Dünya ve İslam'ın bu sayısında yer alan anılarına bakınız.

6- Gerçekten de, 15 Ağustos yaptığı bir televizyon konuşmasında, Bush'un bile dünyayı Saddam tehlikesine karşı uyarırken, Halepçe'de kimyasal silahlarla gerçekleştirilen katliam için adeta timsah gözyaşları dökmesi düşündürücüdür.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 4 - Güz 1990
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Körfez Krizi ve Konumumuz25 Ağustos 2014 Pazartesi 23:19
  • Körfez Krizi Karşısında Türkiye Müslümanları23 Ağustos 2014 Cumartesi 21:36