Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine Bir Değini

Resul Bozyel

"Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?" (47/24)

Son yıllarda akademik çevrelerde olsun, bunun dışındaki çevrelerde olsun Kur'an'a yönelik yoğun bir ilgi gözlemlenmekte, Kur'an'la ilgili olarak te'lif ve çeviri türünden birçok eser yayınlanmakta yine Kur'an'la ilgili sempozyumlar düzenlenmekte, Kur'an günleri tertip edilmekte, dergiler Kur'an'la ilgili özel sayılar çıkarmaktadır.

Kur'an anlaşılmaz, Kur'an'dan, tefsirlerden din öğrenilmez, din ancak ilmihalden öğrenilir denildiği bir durumdan bu günlere gelmemiz elbette sevindirici. (Çelişkiye bakın ki, ilmihal dini sahiplerinden meşhur bir kalem sahibi, günlük bir gazetedeki köşesinde şu teklifi yapabiliyor: Elimden gelse de bir tefsir yayınlasam ve her sayfasına da Türkçe tefsirden din öğrenilmez desem.)

Ama asıl bundan sonrası önemli: Kur'an'ı anlamaya giriştikten sonra Kur'ani bütüncüllüğe sahip sahih bir dünya görüşü oluşturmak ve yaşanan vakıa ile Kur'an'ın irtibatını kurabilmek.

Bu amacı gerçekleştirmek üzere Müslümanlar, ilk dönemlerde tefsir yazmışlar, orta dönemlerde ise bu tefsirlere şerhler ve haşiyeler yapmışlardır. Adeta Kur'an'ın mesajı senelerce yapılan bu haşiye ve şerhlerle tıkanmış, gölgelenmiş, amaç Kur'an'ın anlaşılmasından öte şerhlerin ve haşiyelerin girift meseleleri üzerinde spekülasyon yapmak olmuştur. Emperyalistlerin İslam topraklarına saldırmaları, bazı Müslümanların (özellikle Cemaleddin Afgani ile başlayan, Abduh ile devam eden çizgi) uyanmalarına neden olmuş, üzerlerinde bulunmuş oldukları halin sebebini Kur'an'dan uzak oluşlarının bir sonucu olarak görmüşlerdir. Böylece mevcut meselelerin Kur'an'a götürülerek çözülmesi anlayışı tekrar gündeme gelmiş ve bu yönde ciddi çabalar sarf edilmeye başlanmıştır.

Fazlurrahman Müslümanların Kur'an'la ilgili yaptıkları çalışmalarda iki temel sorun görmekte.

1. Kur'an'ın günümüze olan ilgisini, gerçekten hissetme yokluğu ki bu eksiklik çağdaş insanın ihtiyaçlarına uygun olarak Kur'an'ı sunmayı önlemiştir.

2. Böyle bir sunuşun geleneksel olarak bırakılan fikirlerle, bazı noktalarda ayrılması korkusudur. (1)

İslam tefsir tarihinde yaygın tefsir anlayışı bir konuyu Kur'an bütünlüğünde ele almak şeklinde değil, Kur'an'ın ayetlerini Fatiha'dan Nas Suresi'ne kadar teker teker ele alıp inceleme şeklinde tezahür etmiştir. Muhammed Bakır es-Sadr bunu teczii (parçacı) tefsir olarak niteler. "Bu tefsirin her adımında temel hedef müfessirin üzerinde çalıştığı ayetin delaletini, imkan dahilindeki her türlü vasıta ile. anlamaya çalışmasıdır, müfessir sürekli olarak Kur'an'ın şu cüzünü veya bu cüzünü anlamakla yetinir. Teczii (atomist) tefsirin özü Kur'an ayetlerinin ayrı ayrı ele alınarak değerlendirilmesi ve bu ayrı ayrı anlamların bir araya getirilmesiyle oluşan mana yığınından öte bir şey ifade etmez. Yani biz bununla Kur'ani pek çok hakikate kavuşabileceğiz fakat bunlar darmadağın bir yığından öteye gitmeyecek, aralarında en ufak bir bağ dahi bulmamız mümkün olmayacaktır. Tüm bunları incelemek hayatın her sahasını kapsayan bir "KUR'AN DÜŞÜNCESİ"nin boyutlarını tesbit etmede bize bir fayda sağlamayacaktır. (2)

Es-Sadr alternatif olarak yaşanan realiteleri görüp onu Kur'an bütünlüğünde değerlendiren mevzui tefsir anlayışını sunmaktadır.

Konuyla ilgili olarak bir arka plan vermek amacıyla yaptığımız bu giriş­ten sonra üzerinde duracağımız esere geçebiliriz.

Halis Albayrak'ın bu eseri A.Ü. İlahiyat Fakültesi'nde doktora tezi olarak hazırlanmış, önsözünde kitabı yazış gayesini şöyle açıklamakta: "Kur'an'ı kendi bütünlüğü ve fikir sistemi içinde anlama esası çok önemli olmasına rağmen, bu esasın, pratikte, zaman zaman ihmal edildiğini gördüğümüz içindir ki, Kur'an'ın Kur'an'la tefsiri konulu bir çalışma yapmayı düşündük." (3)

Bu gayeyle yola çıkan araştırmacının çalışması kitabın metodu, gayesi ve Kur'an'ın bazı özelliklerini anlattığı giriş ve üç bölümden

(1. Kur'an'ın kendi bütünlüğü içinde anlaşılması;

2. Kur'an'ın kendisini tefsir ediş biçimi;

3. Kur'an kendisini açıklamaya yeterli midir?) oluşmaktadır.

Yazarın Kur'an'ın bütünlüğü ile ilgili olarak yapılan gayretleri zikrederken Muhammed Bakır es-Sadr'ı (Kur'an Okulu), İzzet Derveze'yi anması ve çalışmasında faydalanması gerekirdi.

Yine araştırmacıya göre tarih boyunca Kur'an'a çoğunlukla Kur'an bütünlüğünden uzak olarak yaklaşılmıştır. Mevcut düşünce ve anlayışlar Kur'an'a doğrulatılmaktan başka bir şey yapılmamıştır. Her mezhep saliki sahip olduğu mezhebi bakış açısıyla Kur'an'a yönelmekte ve Kur'an'ın kendi anlayışına uygun yönlerini öne çıkarmakta, uymayan yönlerini ise te'vil etmektedir.

Yazar her ne kadar tarafsız bakış açısından, Kur'an bütünlüğünden bahsetse de mezhebi kalıplardan kurtulamadığını görmekteyiz.

Buna örnek olarak; uzun süre mezhepler arası (özellikle Mutezile ve Ehl-i Sünnet arasında) ihtilafların baş konularından olan ru'yet meselesini ele alabiliriz. Bu "Kur'an'ın çelişkiden uzak oluşu" başlığı altında işlenmiş.

Konuyla ilgili olarak Kur'an'da daha çok iki ayet üzerinde durulmuş ve tartışılmıştır. En'am Suresi'nin 103 ayetinde gözlerin onu algılayamayacağından söz ederken, Kıyamet Suresi'nin 22 ve 23. ayetlerinde ise kıyamet sahnesi canlandırılırken Allah'ın hoşnut olduğu kulların yüzlerinin parıldayacağı ve Rablerine bakacakları ifade edilmekte.

Ehli Sünnet kelam uleması En'am Suresi'ndeki durumun bu dünya için söz konusu olduğunu, Kıyamet Suresi'ndeki ayetlerin ise Allah'ın ahirette görülmesiyle ilgili olduğunu iddia etmişlerdir.

Mutezile ise En'am'daki ifadenin muhkem (kesin) bir yargı olduğunu herhangi bir tahsise gidilmediğini belirtirken Kıyamet Suresi'ndeki ayetlerde müteşabih ifadeler kullanıldığını (mesela ayette gözle görmeyi ifade eden era'a fiili yerine nazara fiili kullanılmış) dolayısıyla muhkem nassın (6/103) ışığında değerlendirilmesi gerektiğini ve bu ayette anlatılmak istenenin müminlerin Rablerinin nimetlerini beklerken ki durumlarının tasviri olduğunu söylerler.

Albayrak ise, En'am 103'le ilgili olarak Mutezile'nin tezini çürütmek ve Ehli Sünnet'in görüşünü savunmak için şunları söylemekte: "Şunu söylemek gerekir ki biz bu ayette ahiret ahvali ve onun şartlarıyla ilgili herhangi bir kayda rastlamamaktayız. Bu itibarla söz konusu ayeti dünya hayatındaki şartlar doğrultusunda düşünmek ve değerlendirmek gerekir.» (4)

Albayrak, bu ayette Ahiretle ilgili bir kayıt olmadığını söylemekte, peki ayetin bu dünyadaki durumla ilgili olduğu nasıl iddia edilebilir? Bununla ilgili olarak ayetin siyakında ve sibakında bir kayıt mı mevcut ya da Kur'an'ın herhangi bir ayetinde Allah bu dünyada görülmez, öbür dünyada görülür diye muhkem bir nass mı mevcut?

Bizce bu konu spekülatif bir konu. Tartışma Kur'an bütünlüğünden uzak mecralara çekilmiş ve taraflar kendi iddiaları çerçevesinde Kur'an'a yaklaşmış, içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Mutezile konuya Allah'ı bütün eksik nitelemelerden uzak tutma ilkesinden yaklaşmış, Ehli Sünnet ise Allah'ın her şeye gücü yeteceği dolayısıyla kendini gösterme gücü olduğu öncülünden hareket etmiştir.

En temelde konunun gaybi niteliği vardır. Zanni çıkarımlarla kesin yargılarda bulunamayız. Tarafsız, ilmi olmaya çalışan bir bakış açısı, olaya bu şekilde yaklaşması gerekirdi.

Yazar'ın Kur'an'la ilgili konuların incelendiği ilim dallarının genel adı olan (en azından teoride böyle) Ulumu'l-Kur'an'a getirmiş olduğu eleştirilerin üzerinde düşünülmeye değer. Hicri 4. asrın sonları ve 5. asrın başla­rında doğan Ulumu'l-Kur'an (Kur'an ilimleri) -Garibu'l-Kur'an, Mübhematu'l-Kur'an, İrabu'l-Kur'an, Vücuh ve Nezair gibi- ilgilendiği konuların ço­ğunun Arap dili ve edebiyatıyla ilgili konuları kaplamaktadır. Tefsir kitaplarının büyük bir yekûnu Basra nahivcileriyle Küfe nahivcilerinin tartışmalarıyla dolu olduğunu görmekteyiz. Bu konular semantik ilmi açısından bir değer ifade edebilir, ama Kur'an'ın anlaşılması ve onun pratize edilmesine ne gibi bir katkı sağlayabilir?

M. Abduh Fatiha Tefsiri'ne yazdığı önsözde önceki alimlerin tefsir çalışmalarını şöyle değerlendirmekte: "Onlar tefsiri iftihar vesilesi olacak, kendileriyle bu sahada yarışmak isteyenlerle münakaşa etmek için bir sanat olarak öğrenmek istediler. Onlar bu ilmi tahsilde, üstünlük göstermek için, lafı uzatmak, Kur'an'ın maksatlarından uzaklaşmakta çeşitli ve tuhaf te'vil yolları icat etmekten öte gidemediler." (5)

Albayrak'ın da çok yerinde belirttiği gibi bir ayet açıklanırken her yönüyle ele alınıp bütünlük içinde ortaya konmak istendiğinde o ayetle ilgili çok sayıda ayetin bir araya getirilip değerlendirilmesi gerekir ki istenen sonuca ulaşılsın. Ancak mevcut tefsir anlayışında (Kur'an'ı baştan başlayıp, ayet ayet tefsir etme) bunun gerçekleştirilebilmesi oldukça zor görünmektedir (s. 86).

Geleneksel tefsir anlayışında bir başka temel açmaz da hemen her müfessirin yaşadığı dönemde revaçta olan ilimleri, Kur'an tefsirinde ön plana çıkarmaktadır.

İlk devirlerde Arap dili ve edebiyatının çeşitli disiplinleri Kur'an'da kendilerine yeterince malzeme bulmuş ve her müfessir uzman olduğu alanla ilgili olarak Kur'an'a yaklaşmış, Kur'an'ı o açıdan değerlendirmeye tabi tutmuş, böylece genel Kur'an bütünlüğünden uzaklaşmıştır.

Ve yazar bununla ilgili olarak şu soruları sormakta: "Acaba adına Kur'an ilimleri denen ilimler gerçekten sadece müfessire yardımcı, Kur'an'ın çeşitli yönlerine ait hazır ve faydalı ön bilgiler mi vermekte, yoksa müfessiri belli noktalarda şartlandırmakta mıdır? Veya Kur'an'ı anlamaya çalışanların enerjisini gereksiz bilgi yığınlarıyla tüketmekte midir?" (6)

Müfessirler Kur'an'ın anlam bütünlüğünü ve onun insanlara gönderiliş amacını dikkate almaksızın hep nazım yönüne ağırlık vermişler, adeta onu bir sarf nahiv kitabı haline getirmişlerdir. Halbuki Kur'an kendisinin bir nur (5/15, 7/151), doğruyu ve eğriyi gösteren bir klavuz (2/2, 97), Rabbimizden bir öğüt, göğüslerde olana bir şifa ve inananlara da rahmet ve hi­dayet olduğunu (10/57, 41/44) söylemektedir.

Kur'an'ın anlaşılmasıyla ilgili olarak bazı yaklaşım sahipleri (Fazlurrahman gibi) tarihi bilgilere çok fazla öncelik verirler. Onlara göre tarihi malumatlar Kur'an'ın anlaşılmasının olmazsa olmaz şartlarındandır.

Yazar da haklı olarak bu hükmü aşırı bulmakta ve kıyamete kadar en doğruya ulaştıracak olan (17/9) ilahi ilme dayalı bir kitabın (4/166) anlaşılmasının, doğruluğuna tam anlamıyla güvenemeyeceğimiz tarihi malzemelere bağlı bulunduğunu kabul etmek, Kur'an'ın indiriliş hikmet ve gayesine de muvafık düşmez (7) demektedir.

Bizce de bu tür yaklaşımlar Kur'an'ın anlaşılmasının önüne yeni engeller koymak ve yıllarca Kur'an anlaşılmaz diyenlere prim vermekten başka bir anlama gelmez. Elbette o dönemin tarihi ve coğrafi şartlarını bilmemiz sosyo-politik durumunu irdelememiz ve bunun için bize gelen tarihi malzemeyi incelememiz gereklidir. Ancak bunlar Kur'an'ın anlaşılmasının şartlarından değildir.

Sonuç bağlamında yazarın şu ifadelerini alıntılıyor ve önemine işaret etmekle yetiniyoruz:

«Gerçekten Kur'an'ın Kur'an'la anlaşılması dinamik bir olgudur. Çünkü o Allah'ın kelamıdır. Herhangi bir zaman dilimiyle veya zeminle kayıtlı değildir. Kıyamete kadar bu dinamizmini devam ettirecektir.

Diyebiliriz ki Kur'an'ın anlaşılmasında sair tefsir kaynakları rollerini tamamlayıp statik bir hüviyete bürünmüşlerken Kur'an kendi kendini tefsir işini kıyamete kadar gittikçe artan bir önemle devam ettirecektir.» (8)

 

Notlar:

1. Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur'an, Fecr Yayınevi, Ankara, s. 32.

2. M. Bakır es-Sadr, Kur'an Okulu, Bir Yayıncılık, İstanbul-1987, s. 11.

3. Halis Albayrak, Kur'an'ın Bütünlüğü Üzerine, Şule Yayınları, İstanbul-1992, s. 9.

4. A. g. e., s. 31.

5. M. Abduh, "Fatiha Tefsiri", Çev. Abdulkadir Şener-Mustafa Fayda, A.Ü. I.F. Dergisi. C. XVI, s. 10, (Ankara-1970).

6. Halis Albayrak, a. g. e., s. 90.

7. A. g. e., s. 149.

8. A. g. e., s. 157-158.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 18 - Eylül 92

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları