Kürt Meselesi ve Ulusçuluk Üstüne

Kürt Meselesi ve Ulusçuluk Üstüne
İsmail Aksu

Üzerinde bulunduğumuz coğrafyadan başlayarak bütün Yakın Doğu'da, artık daha rahat telaffuz edilen bir hadise gündemin başına oturmuş bulunmaktadır. Bölgemizde cereyan eden hadiseler ve Amerikan egemenliğinin yeni ihtiyaçları çerçevesinde bu sorun dünya kamuoyunun da baş konusu haline gelmiştir.1 Meselenin gerek bölgede, gerekse Batı'da gündemin baş sırasını alması konjonktürel siyasi gelişmelerin neticesi ise de, Kürt sorunu tarihi bir hüviyete sahiptir. Bu tarihi hüviyetine karşılık meselenin ortaya çıkış seyri yakın bir geçmişin ürünüdür. Bu geçmiş ise yaklaşık olarak iki yüz yıl kadardır. Meselenin gerçek boyutları ile kavranabilmesi, bu sürecin doğru tesbit edilmesine bağlıdır.

İki yüz yıl önce, Batı'da Şarkiyat çalışmaları emekleme safhasından kurtulup kurumlaşma sürecine girerken Batılı ulus devletler, egemenlik alanlarını İslam alemi aleyhine genişletme çabalarına hız vermişlerdi. Şarkiyatçılar ve misyonerler İslam alemi ile ilgili her türlü bilgiyi toplamaya ve bunları kendi ulusal siyasetlerinin istifadesine sunmaya başlamışlardır.2 Şarkiyat çalışmalarıyla elde edilen bilgilerin başta gelen özelliği, İslam aleminin tam bir portresini çıkarmaya yönelik olmasıdır. Bu çerçevede belli bilgiler toplanırken İslam alenimde var olan güçlerin tesbiti yapılmış, bu güçler arasında var olan ayrılıklar ve Batıyla işbirliği yapabilecek güçler üzerinde durulmuştur.

Şarkiyat çalışmaları bu mecrada seyrederken Batılı ulusal devletler de birbiri arkasından İslam alemine saldırmaktaydı. 1798 Mısır kefen bu süreci hızlandırmış, 19. asrın ikinci yarısına gelindiğinde İslam aleminin bir çok kesimi Batılı güçlerin nüfuzu altına girmiştir, İslam aleminin çeşitli bölgeleri üzerinde genişleyen Batı nüfuzuna bağlı olarak, müslüman topluluklarla ilgili daha doğru bilgiler toplama imkanı edinilirken, aynı müslüman topluluklar birbirleri aleyhine kışkırtılmaya başlanmıştır. Bölgenin tarihi geleneğine ve bölge insanlarının bağlısı oldukları İslam dünya görüşüne aykırı olarak, 20. yüzyılda ortaya çıkan Batı yanlısı ulus devletlerin tohumlan da bu dönemde atılmıştır.

Bilhassa İslam alemine sömürgeci nüfuz dönemi (19. asır) yukarıda vermeye çalıştığımız sürecin hız kazandığı dönem olmuştur. Şarkiyat çalışmaları ve askeri-siyasi faaliyet yan yana yürümüş, birbirini tamamlamıştır. Şarkiyat çalışmalarında; İslam toplulukları, ortak kimlikleri dışında ayrı ayrı ulusal varlıklar olarak ele alınmış, ulus bilincinin gelişmesi için hususi bir gayret güdülmüştür. Türkoloji, İranoloji çalışmaları gibi Kürdoloji araştırmaları da böyle bir zeminde ortaya çıkmıştır.3

Kürtlerle ilgili Araştırmalar

Konu ile alakalı ilk ilgilerin uyanması ve ilk çalışmaların 1700'lerin sonlarına doğru ortaya çıktığı görülmektedir. 1700'ler dünya tarihinde Batı'nın İslam alemi aleyhine güçlendiği dönemdir. Bu dönemde Batı iki alem arasındaki münasebetleri kendi lehine dönüştürme-çabasına girmiştir. Bu dönüştürme çabası karşı tarafın tanınmasını, ona nüfuz edilmesini gerekli kılmıştır. Bu çerçevede İslam alemi ile alakalı her türlü konu ve bilgiler ehemmiyet kazanmıştır. Kürtlerle ilgili konulara ilgi duyulması da bu zeminde ortaya çıkmıştır. 18. asırda devrin ünlü tarihçi ve dilcileri olan Michealis ve Schlötzer gibi müsteşrikler Kürtler'in dili ve kültürü konusunda kesin belgeler toplama gereği üzerinde ısrarla4 durmuşlardır. Hemen aynı dönemlerde İtalyan “Garzoni (1787'de Kürtçe bir gramer yayınlamıştır), Soldini gibi Dominiken misyonerlerinin yaptığı çalışmalar"5 Kürtçe ile ilgili ilk araştırmalar olmuştur. Emperyalist yayılma ve sömürgeci sızmanın beraberinde daha doğrudan bilgi edinme imkanlarını sağladığı, ilk eser ve çalışmaların hızlı bir gelişim gösterdiği görülmektedir.6 Başlıca ilgi konulan Kürt tarihi, Kürt lehçeleri ve aşiretleri, bunların dağılımı, İslam-öncesi Kürt inançları vb. olmuştur, ilk somut bilgiler, bu bölgeye askeri ve siyasi olarak sızıldığı dönemde olmuştur. Bir taraftan Batılı seyyah, müsteşrik, misyonerler bu bölgede ne bulurlarsa kelimenin tam anlamıyla hırsızlama bir şekilde alıp Batı'ya götürürlerken; askeri güçler de işgal ettikleri her bölgede eskiye ait her türlü eseri, İslam medeniyetinin kendisinin yarattığı ve önceki uygarlıklardan tevarüs ettiği kültür zenginliklerini, kütüphaneleri yağmalamışlar, Batı'ya taşımışlardır. Yağmalanan bu eserler sonradan Kürtler'le ilgili araştırmaların esas malzemesini oluşturmuştur. Bu sömürgeci yağmaya en iyi misal; 1828 İran-Rus harpleri sırasında İran'ın Ardalan bölgesini işgal eden Rus ordularının buradaki ünlü Safevi kütüphanesini Rusya'ya, Petersburg'a götürmeleridir.7 Yağmalarla elde edilen bilgi ve belgelerin yanında Kürt araştırmalarının ikinci esas kaynağı ise; askeri istihbarat raporları, konsolosluk kayıtları ve bu bölgelerde görev yapmış olan konsolosların vermiş oldukları eserlerdir.8

Kürtler'le ilgili araştırmalarda Ruslar tarafından yapılan çalışmaların çok büyük bir yekûn tuttuğu ve bu sahada gerçekleştirilen çalışmalar üzerinde belirleyici tesirler icra ettiği görülmektedir. Batı'ya nazaran daha sonra konuya ilgi duymalarına karşılık Ruslar bu sahada öncülüğü ele geçirmişlerdir. Bu öncülüğün verdiği güçle Ruslar, diğer Batılı araştırmacıları küçümsemişler, Batılılar'ın bu konuda Ruslar'dan çok sonraları çalışmaya başladıklarını ve çalışmalarının bilimsel değil, politik olduğunu ileri sürmüşlerdir.9 Doğru olan ise bu sahada yapılan çalışmaların tamamının -Ruslar'ınkiler de dahil- belli siyasi gayelere yönelik olduklarıdır. Bu sebeple Kürt araştırmalarında, takip edilen ulusal siyasete bağlı olarak farklı görüş ve akımların ortaya çıktığı müşahade edilmektedir. Batı ulusal siyasetlerinin kendi aralarındaki çekişmeleri bu sahaya doğrudan yansımıştır. Almanlar Ruslar'dan, Ruslar İngilizler'den farklı bir zaviyeden meseleye bakmışlar ve hadiseye kendi siyasetlerine uygun bir şekilde yön verme gayreti içinde olmuşlardır. Benzer farklı yaklaşımlar Yakın Doğu'da geleneksel siyasetlerin (Osmanlı ve İran) tasfiyesi sonrasında bölgede kurulan Batı yanlısı işbirlikçi ulus devletlerin bu mesele karşısındaki tavırlarına da yansımıştır.10

Kürtler'le ilgili araştırmalarda kullanılan dilin ve meseleye yaklaşım tarzının bölgedeki İslam toplulukları arasına tefrika sokma, bu topluluğu bu bölgede hakim bulunan yerli fakat Batılılar karşısında mücadeleyi kaybetmenin getirdiği bir zaafla İslam alemi ile Batı arasında gidip gelen geleneksel siyasetlere (Osmanlı ve İran) karşı Batı lehine kışkırtıcı ve en mühimi bu toplulukları birbirine bağlayan ümmet bilincini parçalama ve yerine İslam alemine, İslam dünya görüşüne tamamıyla aykırı olan ulus bilincini yerleştirme gayreti görülmektedir. Bu husus Kürtler'le ilgili araştırmalara şöyle bir göz atma ile dahi açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Batı'nın Kürtler'e Bakışı

Batı'nın Kürtler'e bakışı da siyasi gelişmelere göre mahiyet değiştirmiştir. Batılılara göre Kürtler "Barbar"dırlar. Anadolu'nun müslümanlar tarafından fethedilmesinde Bizans'a karşı Selçuklularla birlikte hareket etmişlerdir.11 Haçlı saldırganlığına karşı Kürtler diğer müslümanlarla birlikte mücadele etmişler, Kürt kökenli Selahaddin Eyyubi bu mücadelenin baş kahramanları arasında yer almıştır. Batılılar açısından bütün bunlar Kürtler'in günahlarıdır. Onlara göre Kürtler kan dökücü,12 haydut13 ve katliamcıdırlar.14

Batı'nın İslam alemine sızma ve geleneksel siyasetlere karşı yürüttüğü mücadelede Doğu hıristiyanları, Batı'nın tabii müttefikleri olmuştur. Batı, asırlarca İslam coğrafyasında müslümanlarla bir arada eşine az rastlanır bir uyum içinde yaşayan bu yerli hıristiyan unsurları İslamlar aleyhine kışkırtarak İslam'a, müslümanlara karşı düşman kılmıştır. Ancak bu unsurların asırlarca bir arada yaşadıkları insanlara karşı, kendi çıkar ve gelişmeleri aleyhine olarak emperyalistlerle işbirliği yapmaları, onların bölgedeki tarihi konumlarını sarsmış, yabancılaşmalarını getirmiştir. Bu da beraberinde süreç içinde bu unsurların bölgeden tasfiyesini getirmiştir.

Yerli Hıristiyan unsurların bölgeye olan yabancılıkları, siyasi etkinliklerinin sınırlılığı ve kolay tasfiye edilebilmeleri, Batı'yı İslam alemi ile olan mücadelesinde yerli hıristiyan unsurlarla yetinmemeye, yeni müttefikler arayışı içine itmiştir. Bu yönde tutulan yol da farklı ulusal kimliklerin yaratılarak, ümmeti oluşturan topluluklar arasında ayrılık yaratmak, birbirleri aleyhine Batı ile işbirliği yapmalarının temini olmuştur. Egemenlik ilişkilerinin, bütünü ile Batılılarca denetlenir olmaya başladığı noktada da İslam coğrafyasında bulunan çeşitli siyaset ve topluluklar; topyekûn İslam alemi adına hareket etme ve o yönde bir çözüm arama yerine, giderek kendi adlarına Batı ile işbirliği yapma arayışına girmişlerdir.

Batı'nın yeni ulusal kimlikler yaratarak İslam alemini parçalama siyaseti ile birlikte ulusal varlıkların hususiyetleri üzerinde durulmuş, bu varlıkların Batı ile olan ilişkilerine göre olumlu ya da olumsuz yargılarla tanımlandıkları görülmüştür. Müslümanlar, Ruslara ya da İngilizler'e karşı mücadele ettiklerinde, geleneksel siyasete uygun davrandıklarında olumsuz yargılarla tanımlanmışlar;15 bundan farklı olarak bir Batılı gücün yanında diğer bir Batılı16 ya da müslüman güce karşı mücadeleye giriştiklerinde17 olumlu yargılarla tanımlanmışlardır.

Bu çerçevede Batı menfaatleri aleyhinde hareket ettiklerinde, söz gelimi Ruslar'a karşı Osmanlı ya da İran güçleri yanında savaştıklarında ya da müslümanlar aleyhine Batı ile işbirliği yapan yerli Hıristiyanlar'a karşı harekete geçtiklerinde, Kürtler olumsuz yargılarla tanımlanmış, kan içiciliklerinden, soygunculuklarından dem vurulmuştur. Aksi söz konusu olduğunda ise bu kez Kürtler'in mertliği, iyi asker oldukları, dürüstlükleri gündeme getirilmiştir.

Ulusçuluk

Bir toplumsal birim olarak ulus ve ulusçuluk modern bir olgudur. Tarihteki serüveni Yeni Çağla birlikte başlamış, 1789 Fransız Burjuva İhtilali ile doğuş sürecini tamamlamıştır. Tarihte ulusların ve buna bağlı olarak ulusal siyasetlerin ortaya çıkışı belirli bir coğrafyada, -Batı Avrupa'da-, belirli bir tarih kesitinde -Yeni Çağ sonrasında-, belirli tarihi münasebetler ve şartlar zemininde gerçekleşmiştir.18 Ulus ve ulusçuluk, Batı tarihinde ortaya çıkmış gelişmelere ve yaşanan sorunlara tabii bir cevap mahiyetinde doğmuştur. Batı'da doğal gelişme halinde ortaya çıkan ve müesseseleşen ulus ve ulusçuluğun, 19. asır sonlarından itibaren yeryüzünün diğer kesimlerinde de belirdiği, giderek iyice yaygınlaştığı görülmektedir.

Ancak ulusçuluğun, -İslam, Hint ve Çin uygarlıkları gibi- Batı aleminin dışında kalan uygarlık dairelerinde ortaya çıkışı, Batı'daki gibi olmamıştır. Ulus ve ulusçuluk bu uygarlıklara tamamıyle yabancı, kendi tabii ve tarihi gelişmelerinin dışında ortaya çıkmış olgulardır. Bu sebeple de Batı dışı uygarlık bölgelerinde ulusal birimlerin ve ulusçuluğun ortaya çıkışı Batı'ya nazaran çok sonraki tarihlerde ve gayr-i tabii bir şekilde gerçekleşmiştir.19 Ulus ve ulusçuluk; Batı dışı uygarlıkların, kendi tabii gelişmelerinin ürünü olmamasının yanı sıra kültürel geleneklerine ve dünya görüşlerine aykırı hususiyetler taşıması ve tarihi, toplumsal menfaatlerine karşıt gelişmelere yol açacak mahiyette olması dolayısıyla uzun süre benimsenememiştir.

Batı dışı bölgelerde ulusçuluğun ortaya çıkışı ve genişleyerek yaygınlaşmasının nedenleri, son bir kaç yüzyıl içinde uygarlıklar arasında cereyan eden çekişme ve hakimiyet mücadelesinin mahiyetinde bulunmaktadır. Batı, 1492'de Christophe Colombe'un Amerika'yı keşfi ile beraber giriştiği yağma ve sömürgeci serüven neticesinde geniş zenginliklere el koyma ve buna bağlı olarak kendisini güçlendirme imkanı bulmuştur. Batı, sömürgeci ilişkilerle elde ettiği bu imkanları, geleneksel uygarlık merkezlerine karşı kullanarak, uygarlıklar arası çekişmede aleyhine olan dengeyi değiştirmek, bu ilişkilerde belirleyici olma gayretine girmiştir. Batı'nın bu ilişkilerde üstünlük tesis etmesi kolay olmamış, İslam alemi olanca gücüyle Batı saldırganlığına ve soygununa karşı asırlarca direnme başarısı göstermiştir.20

Batı 19. asırda egemenlik ilişkilerinde belirli bir üstünlüğü elde edip, bunu tam egemenliğe dönüştürme sürecinde, kendisine karşı en güçlü direnmenin ortaya çıktığı İslam aleminin bu direncini kırma yollarını aramıştır. Batı'nın İslam aleminin var olan direnme gücünü kırma yolu ise müslüman topluluklar arasındaki birlik (ümmet) bilincini parçalamak ve ortak bir siyaset etrafında (halifelik) bütünleşmelerini engellemekten geçmiştir. Batı'nın bu yoldaki gayelerini gerçekleştirmesinde ise en önemli araç İslam alemine ulusçuluğun ihraç ve enjektisi olmuştur. Batı'nın bu amaçlarını gerçekleştirmesi hayli zor olmuş, zaman almıştır. Müslüman topluluklar kendi tarihi gelişme ve geleneklerine, dünya görüşlerine kesinkes aykırı olan bu akımlara uzun süre ilgi duymamışlardır. Ancak Batı, bu yoldaki girişimlerini ısrarla sürdürmüştür.

Müslümanların gösterdiği ilgisizlik karşısında Batı, bu yöndeki gayretlerini yerli Hıristiyanlar üzerine teksif etmiştir. Bu unsurların bölgedeki sınırlı etkileri dolayısıyla ve müslüman kesimlerin bu yönde düşüncelere karşıt tavır takınmasıyla ağır işleyen süreç, Batı yayılmacılığına karşı mücadeleyi yürüten gençlerin bu mücadelenin gereklerini yerine getiremez hale gelmeleri, bununla da kalmayıp ve biraz da bu gelişme neticesinde, İslam aleminin çıkarlarına aykırı olarak kendi hesaplarına Batı ile işbirliği yapma imkanlarını araştırmaları, bu yönde Batı ile ittifaklara girme gayretlerinin ortaya çıkması ulusçuluk akımlarının giderek artan bir nisbette İslam aleminde yaygınlaşmasını doğurmuştur. İslam aleminde ulusçuluğun yaygınlaşmasında rol oynayan bir başka faktör de; İslam alemindeki geleneksel siyasetlerin aşılıp, Batılılaşma gayretlerini gütmelerine bağlı olarak Batı tarzı eğitim veren okulların açılması olmuştur. Buralardan yetişen aydın kadrolar daha sonra İslam aleminde kurulacak olan ulusal devletlerin kadrolarını oluşturmuşlardır.

İslam aleminde 19. asır sonlarından ve 20. asır başlarından itibaren giderek yer eden ulusçu akımların tarihi ve kültürel temelleri Şarkiyat çalışmaları neticesinde ortaya çıkmış bilgilerle oluşturulmuştur. Sonradan Batı tarzı eğitim görmüş aydınlar bu bilgileri kullanarak geleneksel kimlik ve siyasetlere karşı ulusçuluğu, ulusal akımları savunmuşlardır.21

Müslüman topluluklar arasında ortaya çıkmış ulusçu akımların bütün versiyonlarında aynı özellikler göze çarpar: Ulusal akımın ve ulusalcıların savundukları ulusal kimliğin kültürel dokusunu oluşturan bilgiler ve bakış açıları Batılı müsteşriklerce üretilmiştir. Bütün ulusalcı akımlarda geleneksel kimlik karşısına yeni ve yaratılmış ulusal kimlik konulmuştur, İslam kimliği ve ümmet bilinci yerine Türk, Arap, İran, Afgan, Tatar ve ilh... kimlik ve bilinçleri ihdas edilmiştir. Bu ulusal kimliklere uygun tarihler yaratılmıştır. Bu çerçevede 5000 yıllık Türk tarihi, Firavunlar dönemi Mısır tarihi, Pers tarihi gündeme gelmiştir. Yine aynı şekilde İslam öncesi inançların canlandırılması gayretleri güdülmüştür.22 Ancak bu alanda İslamiyet'in direnme gücü ve müslümanların bu konudaki hassasiyetleri belli sorunlara yol açmış; belli bir süre sonra bu kez sentezleme çabalarına tanık olunmuştur. Türk-İslam, Arap-İslam, Fars-İslam sentezlerinden söz edilmiş, bu sentezleme teşebbüslerinde dahi ulusal kimlik ısrarla üst ve belirleyici bir planda tutulmuştur. Yine; geleneksel siyasetlerin ulusal varlıkları ikinci planda bıraktığı, sömürdüğü, ezdiği görüşleri de ulusçu akımların ortak bir özelliği şeklinde tezahür etmektedir. Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş döneminde sürdürülen, Türklerin Osmanlılar tarafından horlandığı, Anadolu'nun ihmal edildiği Türklerin cepheden cepheye sürüldüğü şeklindeki tartışmalarla; Arap ulusçularınca ileri sürülen Osmanlıların Arapları ezdiği, sömürdüğü iddiaları hatırlanmalıdır.

Zikrettiğimiz bu özelliklerine ilave bir şekilde ulusçu akımların geleneksel yerli siyasetlere karşı, ulusal siyaset geliştirme ve Batı ile, Batılı güçlerle işbirliği yapmalarıdır. Bu meyanda Osmanlı ya da İran karşıtı, Batı'yla işbirliği içindeki hareketlerin ve aynı şekilde ulusçu akımların, artık ortaya çıkarılmış olan ulusal varlıkların birbirleri aleyhine sömürgeci güçlerle işbirliği yapmalarını zikredebiliriz. Bunun en iyi misalleri Türkistan'da ilerleyen Rus sömürgeciliği karşısında ortak bir siyasi tavır takınamayan müslüman grupları arasında yaşanmıştır.

İslam aleminde ortaya çıkan ulusçu akımların en temel özelliklerinden birisi de hemen tamamının Avrupalılaşmacı, modernleşmeci ve bütün "anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşı", "mazlum uluslara önderlik", "üçüncü dünyacı" gibi terane ve tutturmalarına rağmen Batı taraftarı, Batı yanlısı olmalarıdır. Bütün bu akımlar kendi toplumlarının meselelerini Batılı bakış açısından ele almışlar. Batılı mefhum ve müesseseleri ithal ederek, Batılı modellere göre toplumu düzenleyerek meseleleri çözeceklerini sanmışlardır. Böyle bir yaklaşım neticesinde önce mensup oldukları uygarlık sahasına yabancılaşmışlar, bunun bir neticesi olarak da problemlerin gerçek sahiplerini görememişlerdir.

Kürt Ulusçuluğu

Yakın Doğu'da Kürt ulusçuluğu da vermeye çalıştığımız süreç ve ilişkileri içerisinde ortaya çıkmıştır. Kürtler sömürgeci güçlerin Yakın Doğu'ya sızma ve egemenlik ilişkilerini tesis etme teşebbüsleri esnasında Batılılar'ın gündemine girmiştir. Bir yandan şarkiyat çalışmaları ile Kürtler'in kendilerine özgü tarihleri ve kültürleri yaratılırken, bir yandan da ulusal bilinç inşasına girişilmiştir. Bir yandan da siyasi olarak sömürgeci güçlerin İslam alemine karşı yürüttükleri mücadelede Ruslar'ın, İngilizler'in ya da bir diğer Batılı gücün yanma çekilmeleri teşebbüslerine girilmiştir. Bu konuda Batılı güçler bütün gayretlerini sarfetmişlerdir. Başarısız oldukları da söylenemez. Tıpkı, her biri ayrı bir hançer olarak İslam aleminin bağrına saplanan diğer ulusçu akımlar gibi. 1800'lerden başlayarak I. Dünya Harbi'ne kadar olan dönemde ortaya çıkmış önemli Kürt isyanları/hareketleri, kronolojik olarak Osmanlı ya da İran güçlerinin Ruslar'la mücadele halinde olduğu veyahut da İngilizlerin bölgede siyasi etkinlik kurma çabalarının ortaya çıktığı tarihlere tesadüf etmektedir.23 Sonradan Kürt ulusçuları tarafından bu hareketler, ulusal hareketler olarak değerlendirilmiştir. Bu suretle, "ulusal tarih" inşa edilmeye çalışılmıştır.

Türkler, Araplar, Farslar vardı. Niçin Kürtler olmasındı? Şarkiyatçılar, misyonerler, konsoloslar, askerler çalışmışlardı. Kürt ulusçuları; menşelerinden başlayarak, bu çalışmaların ürünlerinden tarihlerini, soylarını, boylarım, dillerini, hatta alfabelerini, kültürlerini, asıl dinlerini bölgenin diğer ulusçularına, ulusal devletlerine inat öğrendiler.

İlk olarak menşe problemi vardı. Kürt ulusçuları, çeşitli kuram ve açıklama ve iddialara karşı, Kürtler'in bağımsız bir "ulus" olarak (5000 yıllık Türk tarihi sayıklamalarına benzer şekilde) 5000 yılı aşan bir süredir tarihte var oldukları; çok çeşitli devletler kurdukları (mesela; Guti Devleti, Kassit, Hurri, Mintanni, Mervani devletleri gibi); bunların modern devlet yapısının izlerini taşıdığı; Mezopotamya uygarlığının kurucuları arasında yer almış oldukları; atı ilk kez Kürtler'in evcilleştirdiği, tekerleği icat ettikleri, Horasan erenlerinin, Ebu Müslim Horasani'nin, Mevlana'nın, Suhreverdi'nin Kürt menşeli oldukları; Kürtlerin asıl dinlerinin Yezidilik vs. olduğunu, daha bir sürü şeyle birlikte Batılı saygın(!) bilim adamlarının yaptıkları bilimsel(!) çalışmalardan öğrendiler.24 Tıpkı bölgenin diğer ulusçu akımlarının yaptığı gibi.

Kürt ulusçularının bu görüşleri okuyucuya pek yabancı gelmeyecektir. 1930'lu yılların Türk resmi makamlarının İslam-Osmanlı uygarlığı ve kimliğine karşı 5000 yıllık Türk kimlik ve uygarlığını koyma çabalarının ürünü olan Türk Tarih Tezi de yukarıda zikredilen iddialardan farklı değildi. Her şeyi Türk yapma yanlışı geri tepmiş, dönmüş dolaşmış her şeyin Kürt olduğu yanlışı haline gelmiştir. Ulusçuluk basiretsizliği getirmiştir. Bölgenin müslüman topluluklarını birbirine düşman kılmıştır.

Gerçekte Kürtler ya da Türkler çok eski tarihlerden bu yana var olmuşlardır. Devletler de kurmuşlardır. Gerçek olmayan, bu halkların çok eski tarihlerden beri ulusal bilince ve ulusal siyasete sahip oldukları şeklindeki ulusçu yaklaşımlardır. Çin'in sarı ipeğine, güzel kızlarına kanıp, soydaşlarına kılıç çeken Orta Asyalı göçebelerde ya da yine Orta Asya'dan gelip İran'ı geçince, geriye dönüp arkadan gelen Türkmenler'e kılıç sallayan Sultan Sencer'de ne kadar ulusal bilinç varsa; Kassit ya da Mintanni veya Mervani Kürtleri'nde de o kadar Kürtlük bilinci ve Kürtlük adına bir siyaset takibi vardır.

I. Dünya Harbi öncesinde ve sırasında Kürtler'in yerli güçlerin yanında yer aldığı söylenebilir. Bu biraz da II. Abdulhamid'in Kürdistan'daki siyasetinde, bu bölgenin insanına verdiği önemin ve takip ettiği Pan-İslamcı politikanın neticesidir. Bu gelişmede rol oynayan bir başka unsur da; müslüman halkın, Batılılarla işbirliği halinde çalışan Ermeniler ve Nesturiler karşısında duyduğu tedirginlik ve güvensizliktir. Savaş sırasında müslüman Kürtler, Halife'nin (bir kafirle birlikte olup, diğer kafirlere karşı mücadeleye çağıran, garip bir cihad çağrısı olmakla birlikte) cihad çağrısına uymuşlardır. Mütareke ve malum "ulusal kurtuluş savaşı" sırasında da müslüman Kürtlerin bir bütün olarak yerel güçlerin yanında bölgenin savunmasında yer aldıkları görülmüştür.

Savaş bitmiş, ulusçu Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Yeni rejim, İslam aleminin dünya görüşüne, çıkarlarına aykırı olarak İslam alemi ile tüm bağlarını koparma ve Batı yanlısı bir siyaset takip etme yolunu tutmuştur. Hızla, kendisine karşı çıkabilecek kadro ve güçlere karşı bu yolda harekete geçmiştir, ilk darbeler İslamcı güçlerin üzerine inmiştir. Rejim kimseye güvenmemektedir; Batıcı, hatta İngilizci olan fakat ayrı hizib teşkil eden muhaliflerine bile.25 Mahiyeti itibariyle ulusalcı olan, Türk ulusunu yeni siyasete temel alan rejimin kendi ulusal topluluğunun dışındaki topluluklara dostane bakması, güvenmesi beklenemezdi. Hele bu halkların, rejimin laik kimliğine karşı müslüman kimliği ağır basıyorsa. Rejimin kendisi bölge halklarının aleyhine olarak Batı yanında olmayı seçmişti. Aynı şekilde başkaları da, söz gelimi Kürtler de rejimin aleyhine herhangi bir Batılı güçle işbirliği ve ittifak arayışına girebilirdi. Rejimin önünde tek yol vardı: Askeri çözüm. Baskı, yıldırma ve dağıtma. Ve elbette kanlı katliamlar.

Kürt meselesi olarak adlandırılan sorun Türkiye cephesinde bu minval üzere devam etmiştir. Bu gelişme, beraberinde, bu bölgede ulusalcı çabaları beslemiştir. Konjonktürel siyasi gelişmelere bağlı olarak Kürt meselesi zaman zaman ısıtılmış, zaman zaman söndürülmüştür. Emperyalizm, bölgede tesis etmiş olduğu egemenliğin şu veya bu İslamcı (mesela, İran İslam Cumhuriyeti) ya da ulusal (mesela, bugün Körfez Savaşı'ndaki rolü ile Irak; yarın Türkiye veya Suriye vb.) hiç bir güç tarafından sarsılmasını istememektedir. Bu sebeple Kürt ulusçuluğu, hemen daima Batı emperyalizminin elinde Orta Doğuya müdahale etme imkanı verecek bir sürü karttan biri olarak muhafaza edilmiştir. Yeri ve zamanı geldiğinde de Kuzey Irak'ta görüldüğü gibi Yeni Düzen'in tek patronu Amerika tarafından kullanılmaktadır.

Ulusçuluk Çözüm Değildir

Kürt ulusçuluğu, Yakın Doğunun bütün diğer ulusçulukları gibi bölgeye yabancı ve enjektedir. Emperyalizmin bölgede egemenlik tesisini kolaylaştırmak, bu egemenliğin sürdürülmesini sağlamak için oluşturulmuştur. Uyanmamış, uyandırılmıştır. Gelişmemiş, geliştirilmiştir. Günümüzde yaşanan Türklük, Araplık, Kürtlük çelişkileri; Türklük ya da Araplık adına yürütülen siyasetin niteliğinden ve aynı ölçüde bu ulusal siyasetlerin oluşturduğu vasata çomak sokan sömürgeci siyasetlerin ürünüdür.

Bugün İslam aleminin yaşadığı sorunlar müslüman topluluklar arasındaki münasebetlerden değil; İslam alemine dayatılan egemenlik ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Ve çözüm hiç bir şekilde bölgede mevcut işbirlikçi ulus devletlere bir yenisinin eklenmesinde değildir. Bu talep, "bize ulus devlet olma imkanı verin, sizin adınıza ne isterseniz onu yaparız" şeklinde Kürt ulusal liderleri tarafından ifade edilmiştir.26 6O'lı yılların başında Amerikalılar'dan yardım isteyen, "Irak Komünist Partisi Ruslar'ın partizanı, biz de sizin partizanınız olalım" diyen Kürt ulusçularının bugün de söyledikleri bundan farklı değildir. Ancak bölge siyasetinde bazı değişiklikler olmadı değil. 1979 İran İslam Devrimi bölgedeki emperyalist statükoyu sarsmış, bütün İslam coğrafyasında anti-Amerikan İslama hareketler canlılık kazanmıştır. Bir ikinci gelişme ise Batı'da egemenlik ilişkilerinin iki kutuplu olarak sürdürülmesinden vazgeçilip, siyaset tek merkezden yürütülmeye başlanmış ve buna bağlı olarak egemenlik ilişkilerinde Sovyetler'in siyasî ağırlığı kalmamıştır. Bu değişiklikler Kürt ulusal taleplerine, diploması çevrelerinde "siyasi fahişe" olarak tanımlanan Celal Talabani'nin ağzından şu şekilde yansımıştır: “Kürtler'e uluslararası toplum tarafından verilecek destekle; Kürtler, bölgedeki dengenin geleceğini tehlikeye sokan fundamentalist eğilimler ve diktatörlükler karşısında bu dengeyi korumaya yönelik rol oynayabilirler.”27

Oysa sorun, artık iyice inceleştirilmiş ifadesi ile "uluslararası toplum" olarak adlandırılan emperyalizmin dünya, dolayısıyla Orta Doğu dengesinin bugünkü niteliğinde bulunmaktadır. Çözüm de, Batı'nın yeryüzünde tesis ettiği bu haksız ve zorba dengenin değiştirilmesinde, İslam alemi ile birlikte bütün dünya halklarının aleyhine işleyen emperyalist çarkın parçalanmasındadır.

Bu çarkın parçalanmasını, zulme dayalı işleyiş ve dengelerin ilgasını gerçekleştirmeye aday tek güç ve hareket de, müslümanlar ve İslami harekettir. Batı emperyalizminin bölgeye ektiği ayrılıkların, ulusal çekişmelerin yarattığı açmazların aşılması; her türlü Batıcı, ulusçu bakış açısından beri olan, evrensele talip, ümmet merkezli global bir siyaset etrafında bütünleşmekle mümkündür.

 

Dipnotlar:

1- Körfez Savaşı sırasında, İslam aleminin menfaatlerine aykırı olarak Amerikan siyasetine gönüllü destek veren Türkiye'yi incitmemek gayesiyle Kürt meselesi Amerikan basınında yer almazken ya da aksi söz konusu olduğu halde Türkiye Kürtlerinin komşu ülke Kürtlerine nisbetle daha iyi durumda oldukları zikredilirken, savaşın durmasından sonra Kürtler birden Amerikan basınında manşete çıkmışlardır. Bu konuda bir örnek olarak, The New York Times'ın Mart 1991'den şu ana kadar yayınlanan nüshalarına bakıldığında soruna ayrılan yerin ilgi çekici boyutlarda olduğu görülecektir.

2- İslam aleminde müsteşrik ve misyoner faaliyetler için bkz.: Mustafa Sıbai, Müsteşrikler ve Hedefleri, Sinan Yayınları, İstanbul; Mustafa Halidi-Ömer Ferruh, İslam Ülkelerinde Misyonerlik ve Emperyalizm, Kalem Yayınlan, İstanbul-1968.

3- Söz konusu araştırmalar belirli topluluklarla sınırlı değildir. Müsteşrikler, İslam alene sızmayı ve egemenlik ilişkilerinin Batı lehine dönüştürülmesini sağlayacak her türlü güç ve varlığa alaka duymuşlardır: Geleneksel İslam siyasetlerinin aleyhine olabilecek şekilde Türklük, Araplık, İran araştırmaları; Batı ile işbirliği yapabilecek yerli güçler (Nasturiler, Maruniler vs. gibi); geleneksel İslam siyaset ve geleneğinin dışına düşmüş akım ve ekollere duyulan ilgiler bu şekildedir.

4- Bkz : Basil Nikitin, Kürtler, Özgürlük Yolu Yayınları, c. 1, s. 29, İstanbul.

5- A. g. e., s. 29.

6- A. g. e., s. 29.

7- V Minorsky, Kürtler isimli eserinde (Komal Yayınları, İstanbul-1977) bu konu ile ilgili su bilgileri vermekte: “1828 yılında Rus-İran Savaşı'nda Ardalan'a giren Rus askerleri burada Safeviler'in ünlü kütüphanelerinden birisi olan Ardalar) Kütüphanesi'ni Rusya'ya getirdiler. Bunların içinde Kürtlerle ilgili çok değerli belgeler ele geçti. Bu belgeler İngilizlerin elde ettiklerinden daha bilimsel bir değer taşıyordu. Bunlar arasında Şerefname'nin biricik nüshası da vardı ve bu kitap el yazması olarak hazırlanmıştı. Bu kitabın Kürt tarihi yönünden kendi devrine ait önemli belgeler verdiği anlaşılınca Rusça'ya çevrildi.” s. 44.

8- Kürtlerle ilgili araştırmalarda eserleri başlıca kaynak olan Rus asıllı V. Minorsky, Rusya'nın Tahran ve Tebriz elçiliklerinde görev yaptı. 1917 ihtilali sonrasında (1919'da) da Rusya'dan ayrılarak Batı'ya yerleşti. Kürtlerle ilgili olarak Türkçe'de neşredilmiş, geniş antropolojik ve sosyolojik malzeme içeren Kürtler isimli kitabın yazan olan Basil Nikitin de I. Dünya Harbi sırasında Rusya'nın İran'ın Urmiye şehri konsolosu olarak görev yapmıştı. O da Minorsky gibi Bolşevik ihtilali sonrasında Batı'ya yerleşmiştir. Bu çerçevede zikredilebilecek olan diğer iki isim -ikisi de Rus konsolosu olan- Caba ve Hodosko'dur. Günümüzde bile bu geleneğin sürdüğü görülmektedir: Fransa'nın şu anki Türkiye büyükelçisi Eric Roleau da yakın dönem Orta Doğu siyasetini çok yakından bilmesi ile, özelde ise Kürtler konusundaki geniş bilgisi ve uzmanlığıyla tanınmaktadır. Roleau'nun buradaki görevlendirilmesi de ilginç bir şekilde Kürt meselesinin tekrar alevlendiği döneme rastlamaktadır.

9- Bkz.: V. Minorsky, a. g. e., s. 45. Bu arada Minorsky tarafından Batılı araştırmacılara yöneltilen eleştiri, Türkiye resmi tezlerini destekleyen bir eserde aynı şekilde ve doğru olarak Minorsky'ye yöneltilmektedir; bkz.: Hilmi Göktürk, Kürtlerin Soy Kütüğü ve Boy Tariki, Türk Dünyası Yayınları, İstanbul-1978, s. 94.

10- İlk başlarda ısrarla Kürtler'in Aryen olduklarının altı çizilmiştir. Böylelikle Kürtler'in bölgede nüfus ve siyaset ve ideolojik bakımlardan belli bir ağırlığı olan Semitik unsurlardan ayrıldığı ve Avrupalılarla benzerlikler kurulmak istenmiştir, 20. yüzyıl başlarında Kürdistan'da tebdili kıyafet edip gezen E. S. Soane, İngiliz siyasetinin bu dönemdeki gayesine uygun olarak Kürtlerle Anglo-Saksonların benzerliğine işaret etmiştir. -Ben bunlar arasında, bir Norman görüntüsü verebilecek nice adamlar gördüm. Dalga dalga akan açık renk saçlar, sarkık uzun bıyıklar ve açık bir ten... Sadece yüz ölçüt alınsa (ve dillerinde bulunan başka kanıt da hesaba katılmasa bile) bütün bunlar, Anglo-Sakson'la Kürd'ün aynı kökenden olduğunu yeterince kanıtlar.” E. S. Soane, To Mesopotamia and Kurdistan in Disguise, Londra, 1912. Zikreden, B. Nikitin, y. a. g. e., c. 1, s. 51. Ruslar da dilleri ile, dinleri ile, asıl Kürt dininin Yezidilik olduğunu ileri sürmek suretiyle, Kürtler'in bölgedeki diğer İslam topluluklarından farklı olduğu konusunu ısrarla ileri sürmüşlerdir. Türkiye, İran ve Irak gibi ulusçu devletlerin kurulmasından sonra her ulusal siyasetin çıkarına bağlı olarak Kürtler'in Türklüğü, İranlılarla kardeş kavim olduğu, Arap menşeli oldukları savunulmuştur.

11- B. Nikitin'in a. g. e., Louis Massighon tarafından yazılan önsöz, s. 8.

12- "Kana susamıştık Kürt'te diğer göçebelere oranla daha güçlüdür, nitekim gezginlerin sözünü ettiği Hıristiyan katliamları bunu kanıtlar.” B. Nikitin, a. g. e., c. 1, s. 134.

13- “Kürt feodal beyi, gelir kaynaklarını, ilk önce, o zaman büyük çoğunluğu Ermeni ya da Nesturi hristiyanlardan oluşan Kürdistan'daki yerleşik halkı soyup soğana çevirmekle sağlıyordu., B. Nikitin, a. g. e., c. 1, s. 250.

14- Batılıların Kürtler'e bu şekilde bakması ile alakalı olarak burada iki hususa değinmek gerekmektedir. İlki Batı'nın bütün müslüman Doğunun "Barbar", "Soyguncu" ve vahşi olduğu yargısıdır. Ancak kimin barbar, kimin vahşi ve kimin soyguncu olduğunun en iyi tanığı tarihtir. Bizim tarihimizde engizisyon, kızılderili katliamı, zencilerin Köleleştirilmesi, Protestan katliamı, 19. asır Avrupa'sında ortaya çıkan işçi ayaklanmalarının arkasından gelen kıyımlar, bütün Asya'nın, Afrika'nın talanı yoktur. Kimin soygun ve vahşi olduğunu gösteren bu hadiseler bizim değil, Batı'nın tarihinde yaşanmıştır. İkinci husus ise; Batılı gezginlerin gözlemlerine dayanılarak ifade edilen bu yargılar, İslam aleminin dünya siyasetinde belirleyici olmaktan çıktığı, sömürgeci sızmaların gerçekleştiği, toplumu ayakta tutan münasebetler ve müesseselerin manzumesinin zaafa uğradığı 19. asır sonlarında yapılan gözlemlere dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, bu dönemde yaşanan bir kısım hadiselerden kalkarak kan dökücülüğün buradaki toplulukların adeta karakteri imiş gibi gösterilmesi doğru olmadığı gibi, Batı'nın her zamanki peşin hükümlülüğü olarak değerlendirilmelidir.

15- Batılılara karşı müslümanlarca yürütülen cihad hareketleri.

16- Söz gelimi Osmanlı İmparatorluğumun 1854-1855 Kırım Savaşı'nda Ruslar'a karşı İngiltere ve Fransa yanında savaşa katılması.

17- Kürt gruplarının Osmanlı ve İran aleyhine Ruslar'ın yanında yer aldıkları durumlar.

18- Ulusların ve ulusçuluğun ortaya çıkış seyri bu yazının konusu değildir. Burada belirtmek istediğimiz, bahis konusu gelişmelerin belirli tarihi ve toplumsal gelişmelerin bir neticesi olarak Batı Avrupa'da ortaya çıkmış olmasıdır.

19- Batı dışı uygarlık bölgelerinde ulusçuluğun ortaya çıkışı 19. asır sonlarında ve 20 asır başlarındadır. Genişleyerek yaygınlaşması ise 1945'ten sonra sömürgelere bağımsızlık verilmesi ile birlikte ortaya çıkmıştır.

20- Batı saldırısına karşı İslam direnmesinde ilk gediklerin açılması ve 19. asrın ikinci yansına doğru söz konusu olabilmiştir: 1830'larda Cezayir'in Fransızlarca işgali. Fas'tan Açe Sumatra'ya ve Orta Asya'ya kadar olan bölgelere Batı'nın nüfuz edebilmesi ve İslam direnmesinin kırılabilmesi 20. asrın ilk çeyreğine ulaşıldığında söz konusu olabilmiştir.

21- Türk ulusçuluğunun başlıca kültürel malzemesini müsteşriklerce gerçekleştirilen Türkoloji çalışmaları oluşturmuş, Batı tarzı okullarda okuyan ya da bizzat Batı'da tahsil gören aydınlar da bu bilgilerin Türkiye'ye aktarma ve sözcülük görevlerini üstlenmişlerdir. İslam aleminde ortaya çıkmış (Lübnan ve Mısır'da odaklanan Arap ulusçuluğu, İran ulusçuluğu, Rusya'da gelişen Türkçü akımlar, hatta Tatara, Başkırtçı, Kazakçı akımlar vb. gibi) diğer ulusçulukların gelişmesi de bundan farklı olmamıştır.

22- Şamanizm, Firavun dini, Eski İran dinleri gibi.

23- 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda bir kısım Kürtler Ruslarla birlikte hareket ettiler, bkz.: B. Nikitin, a. g. e., c. 2, s. 31. Aynı konuda Minorsky şu bilgileri veriyor: "1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Rus güçleri içerisinde dört fırka bütünüyle Kürtler'den oluşmuştu." Kürtler, s. 81; 1832-1839 Mısır isyanı sırasında Kürdistan'da ortaya çıkan hareketler için bkz.:B. Nikitin, a. g. e., c. 2, s. 32; 1853-1855 Yezdan Şer İsyanı, "Bu isyan, o zaman Rusya ile savaşta bulunan zorluklardan yararlanılarak Hakkari ve Botan'da çıkarılmıştır.", B. Nikitin, a. g. e., c. 2, s. 34. Ayrıca Minorsky, Kırım Savaşı sırasında Kürtler'den oluşan birliklerin bulunduğu bilgisini veriyor, Kürtler, s. 81. Yine Minorsky'den öğrendiğimize göre, Kürtler'den oluşan bir bölük 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Ruslar'ın yanında (Minorsky, 'bizim yanımızda' diyor) savaşmışlardır; a. g. e., s. 82.

24- Bu konu ile ilgili daha geniş bilgi için bkz.: Cemşid Bender, Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yayınları, İstanbul-1991.

25- Sözgelimi Terakkiperverciler ve daha sonra 150'likler bu çerçevede zikredilebilir.

26- 1960'lı yılların başında Mustafa Barzani ile görüşen Amerikalı gazeteci bu görüşme ile ilgili olarak şunları aktarmaktadır: “Barzani Kürtler'in, hem Türklerden, hem de İranlılar'dan daha değerli olduğunu savundu. Kürtler'in daha iyi savaşçı olduğunu söyledi. Gerçekte onlar Orta Doğu'nun en iyi askerleriydi, Kafkaslardan Orta Doğu'ya yönelen muhtemel bir Sovyet tehdidine karşı çıkabilecek bir coğrafi konumda bulunuyorlardı. "Savaş zamanı bize ihtiyacınız olacak."... Irak'ta bir Komünist Partisi bulunduğuna işaret etti. "Bu parti Sovyetler Birliği'nin partizanıdır", yorumunu yaptı. "Eğer bize yardım ederseniz, biz de Amerika Birleşik Devletlerinin partizanı oluruz. Amerika'ya yararlı oluruz."» Bkz.: Dana Adams Schmidt, Barzani'yle Konuşmalar, Yöntem Yayınlan, İstanbul-1976, s. 72.

27- Celal Talabani'nin, İstanbul'da yapılan Sosyalist Enternasyonel toplantısında yaptığı konuşma, 11-12 Haziran 1991.

 

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 7 - Yaz 1991

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler