Kürt Ulusal Hareketinin Tarihine Bir Bakış

Mehmet Uzun

80’li yılların sonuna doğru ivme kazanan ve kitleselleşen Kürt ulusal mücadelesi, yaklaşık iki yüzyıllık tarihsel bir geçmişe sahip olan Kürt Sorunu’nu ülkenin gündeminde ilk sıraya koymuştur. Mazlum Kürt halkı yüzyıllardır üzerinde yaşadığı toprakları kan ve gözyaşı ile beslemektedir. TC temel aldığı Kemalist ideolojinin milliyetçilik ilkesi doğrultusunda, bölgede olağanüstü hal uygulamakta halkı sansür-sürgün kararnameleri ile yönetmektedir. Müslüman Kart halkı devlet terörü-PKK terörü arasında tercihe zorlanmaktadır. Şüphesiz, kaba atları ile verilen bu sorunun günümüzde ulaştığı seviyenin daha net anlaşılabilmesi için Kürt tarihi ve özelde de Kürt siyasi tarihi üzerinde durmak gerekmektedir. Yazıda, kronolojik sıraya sadık kalınarak, bu noktalarda yoğunlaşılacaktır.

Etnik olarak Kürtlerin Van ve Urumiye Gölü arasında kalan bölgede yaklaşık 5.000 yıldır yaşamakta oldukları hakim olan görüşlerden biridir.1 Etnik köken konusunda resmi Türk ve Pers tezlerini anımsatan bu görüş yanında şarkiyatçıların rağbet ettikleri başka bir görüş de Kürtlerin İran asıllı ve Ari ırka mensup bir kavim oldukları MÖ 7. yüzyılda Urumiye Gölü güneyinden batıya doğru göç ederek Botan diye anılan bölgeye geldikleri doğrultusundadır.2 Kürtlerin Turani bir kavim olduklarını iddia edenler yanında;3 onların Gürcüler ile aynı soydan geldikleri, ancak tam bilinemeyen sebeplerden dolayı birbirlerinden uzak kaldıkları da söylenmiştir.4 Kürtlerin etnik kökenleri konusunda net ve kesin bilgilere ulaşılmamıştır ve tabii ki bunun gerekirliği de tartışılmalıdır. Bu görüşlerde dikkat çeken nokta, bu tezlerin Kürtlerin dışındaki kimseler tarafından [ki söz konusu kimseler Ortadoğu halklarına tarih yazmayı kendilerine görev bilen Batılılardır] ve belli bir zaman diliminden sonra üretilmiş olmalarıdır.5

Bölgede beylikler halinde yaşamaya devam eden Kürtler hakkındaki tarihi bilgiler MS 3-6. yüzyıldan itibaren belirginleşmektedir. Arapçada, Arabistan’ın kuzeyindeki beylikler için kullanılan Kurd ve çoğulu Ekrad kelimeleri ile muhtemelen Kürtler kastediliyordu.6 İranlılarla birlikte İslam ordularına karşı savaşan Kürtler, II. Halife Hz. Ömer zamanında Müslüman olmuşlardır. Emevi sultanı II. Mervan ile Haricilere karşı savaşmışlar, Abbasi hükümdarları zamanında etkin görevler almışlardır. Bizans sınırına komşu Kürt beylikleri 10. yüzyılda Mervanilerin idaresinde bir araya gelmişler, Bizans’a karşı savaşarak topraklarını genişletmişlerdir. 11. yüzyılda Orta Asya’dan göçen Oğuz Kürkleri ile karşılaşmışlar, Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’e tabi olmuşlardır. Malazgirt Savaşı’nda Bizans’a karşı Selçuklularla hareket eden Kürt beyliklerine imparatorluk tarafından bir vali atanmış, Van Gölü ve Zagros Dağları arası Kürdistan eyaleti ilan edilmiştir.7 Bundan kısa bir süre sonra Mısır ve Suriye’de yaklaşık yüzyıl kadar hüküm süren Eyyubiler Devleti’nde Kürtler önemli mevkilerde görev almışlardır. 13. ve 14. yüzyıllarda doğudan gelen Moğol saldırılarına maruz kalmışlar, ardından 16. yüzyıla dek küçük beylikler halinde yaşamaya devam etmişlerdir. Bu yüzyılda, yaşadıkları toprakların Osmanlı-Safevi savaşına sahne olması nedeniyle bazı siyasi değişiklikler yaşamışlardır. Safevi yönetiminden Osmanlılara sığınmış olan bilgin ve tarihçi İdrisi Bitlisi’nin aracılığı ile 25 beylik olarak Çaldıran Savaşı’nın hemen ardından Osmanlı sultanına tabi olmuşlardır.8 Bu beyliklerden bazıları ile Osmanlı yönetiminin sorunları olmuşsa da üç yıllık bir zaman içinde Doğu Anadolu’da Osmanlı hakimiyeti sağlanmıştır. Bunda Sünni olan Kürtlerin, resmi mezhep olarak Şiiliği benimseyen Safevi yönetiminin baskılarından duydukları rahatsızlık da önemli bir etkendir.

Üç yüz yıl kadar bölgede bu durum hakim olurken, 19. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi idareyi güçlendirme yolunda attığı adımlar uzun yıllar sürecek olan Kürt isyanlarının ilk olarak başlamasına yol açmıştır. Zaman zaman yoğunlaşarak günümüze kadar gelen bu başkaldırılarda genel olarak laik endişeler hareketin niteliğini belirlemiştir. Siyasal iktidardan alınan payın azalması ya da tümüyle kaybedilmesi, bölge dengelerinde ermeni veya Nasturiler lehine meydana gelen değişiklikler ve milliyetçilik akımının taraftar kazanması laik başkaldırılar olarak adlandırılabilecek olaylara sebebiyet vermiştir. Şüphesiz, burada laik kelimesi olayın tümüyle gayri İslami olduğunu belirtmek için kullanılmış değildir. İslam, her harekette önemi değişen roller oynamıştır ve bu hem isyan eden Kürt halkı açısından hem de isyan edilen Osmanlı İmparatorluğu veya gelecekte TC açısından beyledir.

19. yüzyılda Batının İslam dünyası aleyhine güçlenmesi tüm Doğu toplumlarını dolayısıyla Kürtleri de etkilemiştir. Doğudaki Hıristiyan azınlığın varlığı nedeniyle bölgede görece rahat hareket edebilen Rusya ve İngiltere Müslümanların ümmet bilincini yıkma yolunda yoğun faaliyetlere girişmişlerdi. Rusların Kürt aşiretlerine ilgisi 19. yüzyılın başında, karşılıklı görüşmeler şeklinde başlamıştır. Osmanlı-Rus savaşlarında sıcak alanda bulunan bazı aşiretlerin bu savaşlarda tarafsız kalmaya çalışıp eskiden olduğu gibi Osmanlı yanında yer almamaları, Osmanlı-Rus ya da İran-Rus savaşlarında bazı Kürt beyliklerinin Ruslar safında savaşmaları ve 1800’lerden başlayarak I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde ortaya çıkmış önemli Kürt isyanlarının hep Osmanlı-Rus ya da İran-Rus fonuna sahip olmaları Rusların siyasi faaliyetleri ile de bağlantılıdır.9

Rusların Kürtlerle ilgili araştırmalarda söz sahibi olmalarında eşsiz kaynakları yağmalamalarının da rolü büyüktür.10 Rusların Kürtlere yönelik bu ilgisi Bolşevik İhtilali’nden sonra da devam edecek, ancak zayıf Ortadoğu politikalarına paralel olarak etkili olmaktan uzak kalacaktır.

İngilizlerin tüm Ortadoğu’da uygulamaya çalıştıkları böl-yönet politikaları doğrultusunda Kürtlerle de uğraşmışlar, Osmanlı ve Türk karşıtlığı yaratmak için büyük çaba harcamışlardır. Özellikle I. Dünya Savaşı’ndan sonra yoğunlaşan çabalarında tüm Kürtleri tek bir bayrak altında toplamaya, onlara milliyetçilik mikrobu aşılamaya çalışmışlarsa da Müslüman halkın İslami ümmet duyarlılığı bu çabalara engel olmuştur. İngiltere 1919 yılında Kürdistan üzerine ilk tasavvurlarından vazgeçmiş, ilgisini yalnızca Güney Kürdistan’da [Musul] yoğunlaştırmıştır.

19. yüzyılda önemli bir başka gelişme de II. Abdülhamit ve uygulamaya çalıştığı pan-İslamist politikalarıdır. II. Abdülhamit kurdurduğu Hamidiye alayları ile hem doğu halkına kendilerine değer verildiğini hissettirmiş hem de ayrılıkçı Ermeni güçlere karşı merkezi iktidara bağlı hareket kabiliyeti yüksek askeri bir güç oluşturmuştur. 700-1200 kişilik 63 adet alay kurulmuş, her aşirete de paşalık verilmiştir.11 1894-96 yıllarında Taşnak örgütünün başlattığı Sason isyanını bastıran bu güçler, yalnız Hıristiyan azınlığa karşı değil, aynı zamanda Dersim ve Musul yörelerindeki yerel Kürt isyanlarına karşı da kullanılmışlardır. Ermeniler; Ruslar ve İngilizlerden bu alayların kaldırılması için Osmanlı İmparatorluğu’na baskı yapmalarını istemişler, nitekim 1895 yılında bu talep nota şeklinde İmparatorluğa iletilmiştir. II. Abdülhamit başta olduğu müddetçe düzenli işleyen bu alayların bir kısmı meşrutiyet ilan edilip, Abdülhamit tahttan indirilince merkezi hükümete karşı ayaklanmışlardır. Abdülhamit’in Kürtlere yönelik diğer bir uygulaması da Kürt beylerinin çocuklarını eğitmek amacıyla Bağdat ve İstanbul’da kurdurduğu Aşiret Mektepleri’dir. Abdülhamit’in bu uygulamaları Halife-Sultan’a sadık bir kesim meydana getirerek, merkezi iktidara bir süre yerel hareketleri denetleme imkanı vermiştir. Kürtler açısından bakıldığında kendi içlerinde bölünmeyi derinleştirmiş, belki de uzun dönemde milliyetçi akımların yeşermesini kolaylaştıracak bir zemin hazırlamıştır. İleride iktidar değişiklikleri sonucu sahip oldukları unvan ve makamları kaybeden Kürt beylerinin ve bunların çocuklarının ulusal bağımsızlık fikrini ön plana çıkarmaları da bu çerçevede değerlendirilebilir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesiyle Kürtler içindeki farklı gruplaşmalar belirginleşti. 1908’de, II. Meşrutiyet’in oluşturduğu görece özgür ortamda Kürt Teavün Cemiyeti [Kürt Yardımlaşma Cemiyeti] kuruldu. Herhangi bir ayrılık talebi olmayan bu örgüt Doğu’da siyasal reform yapılmasını ve altyapıya önem verilmesini istiyordu. 1912’de Cemiyet İttihatçılar tarafından kapatılınca, yerine I. Dünya Savaşı’na kadar faaliyet gösteren Hevi [Umut] adlı örgüt kuruldu. Savaştan yenilgiyle çıkan Osmanlı İmparatorluğu, Mondros Mütarekesi ile hızlı bir parçalanma sürecine girmişti. 1919 yılında, kapatılan Kürt Teavün Cemiyeti bünyesindeki ayrılıkçılar Kürt Teali’yi kurdular.

Bu sırada Ulusal Kurtuluş savaşının fiilen başlaması ile Kürtler genel hatları ile ikiye bölündüler. Büyük kısmı Kuvayi-i Milliye’ye katılarak ortak düşmana namlularını çevirdiler. Bu noktada Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçer geçmez Kürtleri kendisi ile işbirliği yapmaya çağırdığı belirtilmelidir. M. Kemal iki Kürt beyine 1919 Eylülünde çektiği bir telgrafta kendisiyle işbirliği konusunda gösterdikleri yakınlıktan dolayı teşekkür ediyor ve “sizler gibi din ve namus sahibi büyükler oldukça Türk ve Kürt yek diğerinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşamaya devam edeceği ve makam-ı hilafet etrafında sarsılmaz bir vücut halinde iç ve dış düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacağı şüphesizdir.”12 diyordu.

Erzurum Kongresi’ne Van ve Bitlis illerinden gelen Kürt delegeler katılmışlar, ilk TBMM’de de Kürt milletvekilleri hazır bulunmuşlardır.13 Bu tarihlerde meydana gelen Koçgiri Aşireti isyanı, Kürtler içinde kurtuluş savaşına farklı bakışı yansıtır niteliktedir. Kürt Teali ile ilişkisi olan aşiret reisinin oğlu Alişan Bey Ankara hükümetine ilk olarak konfedere bir Kürdistan’a izin verilmesi halinde kendileri ile işbirliği yapabileceğini bildirmiştir. 1920 Temmuzunda Zara’da harekete geçen ve Alevi Kürtlerden destek gören isyancılar Aralık 1920’de Ankara Hükümetine muhtıra vermiş, Sevr gereği kurulması gereken Kürdistan’ın bir an önce teşkilini istemiştir. Ankara Hükümeti ise işbirliği içinde olduğu aşiretler ile birlikte İslam temelinde Kürt-Türk kardeşliğini vurgulayarak propagandaya girişmiş ve Kuva-i Milliye güçlerini bu aşiretler üzerine göndererek 17 Haziran 1921’de bu hareketi bastırmıştır.

TC’nin kurulması, Sevr’in geçersiz kılınması ve dolayısıyla Kürdistan devletinin kuruluş şartı yerine getirilemeyince Kürtlerin durumu farklı bir boyut kazandı. Ankara Hükümeti’nin ve özelde Mustafa Kemal’in Kürtlere ilişkin düşüncelerinde 1919 ile Cumhuriyet sonrası dönemde meydana gelen önemli değişiklikler ve de yeni cumhuriyetin İslam’a karşı tutumu bu değişimin altında yatan sebeplerdi. Hiçbir kazanım elde etmemiş olsa da ulusal devlet yanlıları hala mücadele etmekteydiler ve Sevr’in uygulanması için bir çözüm arayışı içerisindeydiler. Diğer taraftan İslam’a gönülden bağlı halk, Cumhuriyet’in din karşıtı uygulamalarından had safhada rahatsızdı, eskiden sahip olduğu makam ve mevkilerini kaybeden eşraf huzursuzdu. İşte Şeyh Sait İsyanı böyle bir ortamda patlak verdi. Şeyh Sait Diyarbakır’ın kuzeydoğusunda çoğunlukta olan Zazalar arasında etkiliydi.

Azadi hareketi 1924 yılındaki ilk kongresini yapıp bütün Kürtleri ayaklanmaya çağırma ilkesini benimsedi.14 Mart 1924’de hilafetin kaldırılması, hareketin dini niteliğine daha da ağırlık kazandırdı. Şeyh Sait Tunceli ve Erzincan’daki Dersim Alevileriyle de irtibat kurarak hareketin muhtemel tabanını genişletmeye çalışmıştı. Şeyh Sait anayurdu olan Hınıs’tan ayrılarak Palu, Lice ve Hani yörelerini kapsayan uzun bir geziye çıktı. Gezi sırasında mahiyetindeki adamlardan birinin tutuklanması üzerine ayaklanma belirlenen tarihten önce başlamış oldu. TC, hareketi gerici olarak niteleyip bölgedeki diğer aşiretleri çeşitli yollarla kendine çekmeye çalıştı. Alınan önlemler ayaklanmanın yayılmasını önledi. Haziran’da mahkeme edilen Şeyh Sait ve arkadaşları Eylül’de şehit edildi.

1927 yılı hem Kürt ayaklanmaları hem de TC için farklı bir yıl oldu. Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasından sonra durdurulamayan çete savaşlarına karşı Kürtlerin yaşadıkları bölgeleri kapsayan bir genel müfettişlik kuruldu. Yine bu yıl bütün Kürt örgütleri bir araya getiren Hoybun [Bağımsızlık] ilk kongresini Lübnan’da toplandı.15 1928 yılı genel müfettişlik ile Hoybun arasında soğuk savaş yılı olarak geçti. Hükümet genel af ilan etti. Hoybun affa kanmamaları için aşiret reislerine çağrıda bulundu. Bu arada Ağrı’da İhsan Nuri ve Celali Aşireti reisi İbrahim Tello önderliğinde ve Hoybun’un da desteğinde ayaklanmalar meydana geldi. Askeri saldırıya geçen TC kuvvetleri uzun süre uğraştıkları bu isyanı İran’dan girip Ağrı’yı kuşatarak bastırabilmişlerdi. 1935’de TC hükümeti Kürt bölgesini özelde de Dersim [Tunceli]’i konu alan kanunlar çıkardı ve Tunceli vilayetinin başına Korgeneral rütbesinde bir asker getirdi. 1936’da Tunceli bölgesine askeri yığınak yapıldı ve 1937’de hava kuvvetlerinin de katıldığı askeri bir harekatla bölgedeki tüm ayaklanmalar bastırıldı.16 Harekat bir yıl sürmüştü ve 1938 sonunda bölge kontrol altına alındı ve Kürt hareketleri 60’lara kadar sürecek olan bir suskunluk dönemine girdi.

Öte yandan Irak’ta General Abdulkerim Kasım, 1958 yılında yaptığı darbe ile iktidarı Haşimi monarşisinin elinden aldı. 1947 yılından beri Sovyetler Birliği’nde bulunan Molla Mustafa Barzani Irak’a geri döndü ve I-KDP [Irak-Kürdistan Demokrat Partisi] yasal olarak çalışmalarına başladı. I-KDP, bazı Kürt örgütlerinin birleşmesiyle 1946 yılında kurulmuş ve Barzan aşiretinden olan Molla Mustafa Barzani de başkan olarak seçilmişti.17 I-KDP, otonomi talebinin de içinde yer aldığı taleplerini General Kasım’a bildirince sert bir tepkiyle karşılaştı. Bunun üzerine taleplerini gerçekleştirebilmek için I-KDP, 1961 yılında silahlı mücadeleye başladı. 1975 yılındaki yenilgiye kadar birçok askeri başarı kazanan bu hareket diğer ülkelerde yaşayan Kürtleri de etkiledi. I-KDP ile yakın ilişkileri olan Türkiyeli bazı Kürt önde gelenleri, önce KDP Eşgüdüm Komitesi [1961]’ni, daha sonra da T-KDP [Türkiye-Kürdistan Demokratik Partisi-1965]’yi kurdular.18 Aşiret partisi görünümünde olan I-KDP’nin Türkiye uzantısı diyebileceğimiz T-KDP Kürt eşraf ve köylüsü içinde faaliyet gösterdi. Bu yüzden Kürt sol hareketlerince; gerici, milliyetçi, şoven, feodal-burjuva ittifakı olmakla suçlandı ve Kürt aydınlar tarafından pek rağbet görmedi.

60’lı yıllarda Türkiye’de sol hareket de ivme kazanmaya başlamıştı. Kürt aydınlar bu dönemde Türk sol hareketinin içinde yer aldılar. TİP [Türkiye İşçi Partisi] ve FKF [Fikir Kulüpleri Federasyonu] içinde örgütlendiler. Sorunların Türk ve Kürt halklarının ortak mücadelesi ile çözülebileceğini savunan solcular, Kürt sorununu, ya da bu dönemde kullanıldığı şekliyle söylersek Doğu sorununu, bölgede feodal düzenin hakim olmasından kaynaklanan sınıfsal bir sorun olarak görüyorlardı. Kemalizm’in etkisinden kurtulamamış olan TİP, uzunca bir dönem Kürt sorunu için politika üretemedi. Parti içinde yer alan Kürt delegeler, etnik kimliklerini ön plana çıkararak “Doğulular Grubu” adı altında beraber hareket etmeye başladılar. T-KDP bu dönem seçimlerde TİP’i destekledi. Doğu gerçeğini kamuoyuna daha iyi duyurabilmek amacıyla 1967 yılında bir dizi miting yapıldı. “Doğu Mitingleri” diye adlandırılan bu mitingler sırasıyla Suruç, Silvan, Siverek, Batman, Tunceli, Ağrı, Ankara, Hilvan, Varto, Siverek, Lice ve Diyarbakır’da yapıldı.19 Böylece Doğu sorunu ilk kez halk kitlelerine yaygın bir şekilde duyurulmuş oldu.

 1969 yılında Kürt gençlerinin Dev-Genç’i diyebileceğimiz DDKO [Devrimci Doğu Kürt Ocakları] kuruldu. Ocakların kurulmasında T-KDP, TİP’li Kürtler ve farklı siyasi oluşumlardan Kürt gençleri etkili oldular. İstanbul, Ankara’da dahil birçok yerde kurulan bu ocaklar birbirlerinden bağımsız kuruluşlar şeklindeydiler. Büyük şehirlerde çoğunlukla üniversiteli Kürt gençleri; Doğu’da halkın da katılımıyla Kürtlerin uğradıkları haksızlıkları duyurmak, resmi ideolojinin Kürt politikasını gözler önüne sermek, Kürtlerin haklarını elde etmesini sağlamak, feodal baskılara son vermek, Kürt kültürünü ve folklorunu tanıtmak vs. için faaliyetlerde bulundular. DDKO’nun siyasi alanda etkili hale gelmesi, TİP içindeki Doğulu delegelerin itibarlarının artmasını ve TİP 4. Kongresi’nde Kürtlerle ilgili bir kararın alınmasını sağladı. Karar şu şekildeydi:

Türkiye’nin doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, Kürt halkı üzerinde baştan beri, hakim sınıfların, faşist iktidarların, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıklarını, Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla geri kalmış olmasının temel nedenlerinden birinin, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hakim sınıf iktidarlarının güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın sonucu olduğunu, bu nedenle Doğu sorununu bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın hakim sınıf iktidarının şoven-milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun bir uzantısından başka bir şey olmadığını, Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün anti-demokratik, faşist baskıcı şoven-milliyetçi akımların amansız düşmanı olan partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu, Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme meselesi ile, işçi sınıfının ve onun öncü örgütü partimizin öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerinin parti içinde omuz omuza çalışmalarının gerektiğini, Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı-milliyetçi şoven burjuva ideolojisinin, partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğunu, partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrimci mücadelesinin gerçekleri açısından baktığını kabul eder ve ilan eder.20

TİP bu karar yüzünden 20 Temmuz 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.* 12 Mart askeri müdahalesinden önce DDKO’nun bazı şubeleri kapatılmış ve yöneticileri hakkında davalar açılmıştı. 12 Mart’la birlikte TİP, DDKO ve T-KDP davaları açıldı, bu davalarla ilgili tutuklamalar yapıldı. DDKO davasında savcı, Kürtlerin ayrı bir ırk değil Türk olduklarını ve Kürtçenin Türkçenin bir lehçesi olduğunu iddia etti.21 1974 affına kadar olan dönemde Türk ve Kürt solu ayrıştı, afla birlikte Kürt sol örgütleri siyasi sahnede yer almaya başladılar.

12 Mart öncesi TİP içinde yer almış olan bazı Kürt solcular, 1975 yılında TKSP [Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi]’yi kurdular. Parti genel sekreterliğine Kemal Burkay getirildi. Politik mücadele metodunu tercih eden ve legal imkanları da imkan dahilinde kullanmaya çalışan TKSP, Roja Welat [Yurt Güneşi] adında bir gazete ve Özgürlük Yolu adında bir dergi çıkardı. Bu nedenle hareket Özgürlük Yolu adıyla da bilinir. TKSP; Diyarbakır, Tunceli ve Ağrı illerinde güçlendi. 1977 yılında Diyarbakır Belediye Başkanlığı seçimini o dönemde TKSP içinde yer alan Mehdi Zana bağımsız aday olarak kazandı.

Aynı dönemde, DDKO davasından yargılanan ve 1974 affıyla hapisten çıkan bir grup Kürt aydını Komal Yayınevi’ni kurdular. Yayınevi çevresi, DDKO gibi bir gençlik örgütü olan DDKO [Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri]’nin kurulmasında rol aldı. Komal Yayınevi, Kürt kültürünü ve tarihini tanıtmak amacıyla kitaplar yayınladı. 1976 yılında Rızgari [Kurtuluş] dergisini çıkarmaya başlayan yayınevi çevresi bu tarihten itibaren derginin adıyla anılmaya başlandı.22

Irak’ta, İran ve Irak yönetimleri arasındaki çatışma ortamının da etkisiyle oldukça güçlenen Kürt hareketi, 1975 yılında İran’dan gördüğü desteği yitirdi. Bu tarihte İran ve Irak, Cezayir Antlaşması’nı imzalamışlardı. Antlaşmaya göre Irak sınırın Şattülarap’ta suyun ortasından geçmesine razı olmuş, İran Şah’ı da Iraklı Kürtlere yaptığı yardımı kesmişti. Bunun üzerine güçsüz kalan Iraklı Kürtler yurtdışına kaçmak ya da teslim olmak arasında tercih yapmak zorunda kalmışlardı. Bu yenilgi, I-KDP içinde uzun zamandır devam eden tartışmaların ayrılıkla sonuçlanmasına neden oldu. Celal Talabani ve arkadaşları Parti’den ayrılarak Kürdistan Yurtsever Birliği’ni kurdular. Bu tarihten itibaren T-KDP, I-KDP’nin etkisinden kısmen kurtuldu. Türkiye’de sol hareketin de kuvvetlenmesiyle parti içinde sol görüşü benimseyen bir kanat oluştu ve hareket 1977 yılında bölündü. Eski milliyetçi, demokratik çizgiyi savunanlar T-KDP ismini kullanmaya devam ettiler. Sosyalist fikirleri benimseyen diğer grup ise KUK [Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları] adını aldı.

TİP, DDKO ve T-KDP kökenli Kürt hareketleri dışında bir de Dev-Genç, THKP-C çizgisinden gelen ve bugün en güçlü olan Kürt hareketi PKK hareketidir. Ankara’da Abdullah Öcalan, Kemal Pir ve Haki Karer 1973 yılında bir arkadaş çevresi oluşturulmaya başlamışlardı. Daha sonra Ankara Yüksek Öğrenim Kültür Derneği içinde yer alan grup, Kuzey Kürdistan’ın Türkiye’nin sömürgesi olduğunu, bu sömürgeci güce karşı Kürt solcuların Türk solcularından ayrı olarak örgütlenip mücadele etmesi gerektiğini söylüyordu. Taraftarlarını gün geçtikçe arttıran bu grup, 1976 yılında UKO [Ulusal Kurtuluş Ordusu] adını aldı. Aynı yıl Güneydoğu’da da faaliyetlerde bulunmaya başladı. Silahlı mücadelenin, siyasi mücadele için daha elverişli ortam hazırlayacağını ve siyasi mücadelede başarı şansını arttıracağını savunan hareket silahlı mücadeleyi ön plana çıkardı. 1977 yılında Haki Karer’in öldürülmesiyle birlikte silahlı eylemlerini arttırdılar. UKO, 1978 yılında I. Kongresi’ni yaptı ve PKK [Partiya Karkeren Kürdistan – Kürdistan İşçi Partisi] adını aldı. Parti genel sekreterliğine getirilen Abdullah Öcalan bugüne kadar aynı mevkide kalmayı başardı. Bölgede kendisi dışında hiçbir örgütün varlığına tahammül edemeyen, diğer hareketleri işbirlikçilik, ajanlık, hainlik, kontrgerilla vs. ile suçlayan ve bunlara karşı şiddet kullanmaktan çekinmeyen PKK; en güçlü Kürt örgütü haline geldi. PKK’nın silahlı eylemlerini arttırmasıyla birlikte güvenlik güçlerinin PKK karşıtı operasyonları da arttı. Birçok PKK militanı tutuklandı. Bunun üzerine örgüt Bekaa Vadisi’nde kamp kurdu.23

12 Eylül 1980’deki askeri darbeyle birlikte çok sayıda tutuklama oldu. Bu dönemde Kürt örgütlerinin üyeleri ya tutuklandılar ya da yurtdışına kaçmak zorunda kaldılar. Avrupa ülkelerine iltica eden TKSP, Rızgari, Ala Rızgari, Kawa, KUK, T-KDP, PPKK [Kürdistan Öncü İşçi Partisi] gibi örgüt üyeleri Türkiye’deki faaliyetlerine son vermek zorunda kaldılar. İltica etmeye fırsat bulamayanlar ise hapsedilerek siyasi etkinliklerine son verildi. Çok sayıda PKK militanı da tutuklandı, ama yurt dışında kampının olması PKK’ya çok büyük avantaj sağladı. Üst kadrosunu büyük oranda 12 Eylül’ün hışmından korumayı başaran örgüt, kısa zaman içinde toparlandı ve eylemlerine yeniden başladı. Tutuklanan PKK militanlarının Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaptığı protesto eylemleri örgütün yeniden güçlenmesi için propaganda malzemesi sağladı. Bu dönemde, Kemal Pir de cezaevinde yaptığı açlık grevi sonucu hayatını kaybetti. Gerekli hazırlıklarını tamamlayan örgüt 1984 yılında tekrar silahlı eylemlerine başladı.

PKK, örgüt içi demokrasiyi sağlayamadığı, Abdullah Öcalan’ın despotik yönetimi ve diğer Kürt örgütlerine karşı, zaman zaman şiddet kullanımına kadar varan, olumsuz tavırlarından dolayı diğer Kürt örgütleri tarafından eleştirilmektedir. PKK, Tekoşin ve KUK ile silahlı çatışmalara girmiş birçok örgütü hainlik, işbirlikçilik ve ajanlık ile suçlamıştı. Ayrıca örgüt içinde çıkan değişik sesler de sert bir şekilde bastırılmıştı. Mehmet Şener’in ölümüyle sonuçlanan PKK-Diriliş olayından da hatırlayacağımız gibi örgütle anlaşmazlığa düşenler şiddet kullanılarak yok edilmektedir. PKK, aynı zamanda bazı Kürt sol örgütleri tarafından; silahlı mücadeleye gerekli şartlar oluşmadan başladığı, bu mücadele metodunu mutlaklaştırdığı ve hareketi bu metoda bağlı kıldığından dolayı da eleştirilmektedir.

Türkiye’de bulunan Kürt örgütleri hedefleri açısından bazı farklılıklar göstermektedir. T-KDP milliyetçi, demokrat programının yanı sıra otonomi talebiyle de diğer örgütlerden ayrılmaktadır. Bu örgüt tek çözümün “Kürt milletinin kendi ulusal, insanlık haklarının kullanım hakkını kayıtsız ve koşulsuz olarak elde etmesi” olabileceğini söylüyor. Kemal Burkay’ın liderliğini yaptığı TKSP hareketi ise Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını elde edebilmesini hedefliyor ve uygun koşullar oluşursa iki cumhuriyetli eşit federasyonu hedefliyor. Diğer birçok Kürt örgütü ise; bağımsız, birleşik, demokratik, sosyalist Kürdistan’ın kurulmasından yanalar. “Birleşik”le kastedilen Irak, Suriye, İran ve Türkiye’deki Kürtlerin yaşadığı bölgeleri içine alan tek bir Kürdistan devletidir. Hareketine bağımsız, birleşik, sosyalist Kürdistan şiarıyla başlayan PKK, son zamanlarda yaptığı açıklamalarda Türk ve Kürt halklarının “eşit birliği”nden söz etmektedir.

Kürt sorununa yalnız Kürtler ve Kürtlerin yaşadığı ülkeler çözüm aramıyorlar. Batılılar da soruna çıkarları doğrultusunda çözüm üretip, bu çözümleri Kürt halkına dayatmanın yollarını düşünmektedirler. Bu yollardan birisi de Batılıların öncülüğünde düzenlenen Kürt konferansları. Bu konferansların ilki 14-15 Ekim 1989 tarihinde Paris’te yapılmıştır. Konferansı Danielle Mitterrand’ın başkanlığını yaptığı Fransa Özgürlük Vakfı ve Paris kürt Enstitüsü düzenlemişlerdir. Enstitü’nün amacı Kürt dili, edebiyatı, tarihi, kültürü ve uygarlığı üzerine araştırma yapmaktır. Enstitü Başkanı Kendal Nezan, Kürt Sorunu’nun tek çözümünün demokrasi ve onun güvencesi olan Avrupa ile bütünleşmekte olduğunu söylemektedir. Konferansa katılan Kürtler, örgüt temsilcileri olarak değil şahısları adına çağrıldılar. Konferans sonunda bütün Kürtlerin temsil edilebileceği ortak bir Kürt örgütünün kurulması, bu örgüte Birleşmiş Milletler’de gözlemci statüsü verilmesi, Kürt sorununun Birleşmiş Milletler’e götürülmesi kararlaştırıldı.24 Tabii ki bunları kararlaştıranlar konferansa davet edilen ve alınan karaları şaşkınlıkla izleyen Kürtler değil, konferansı düzenleyenlerdi.

Kürt ulusal hareketi, mücadele verdiği TC rejiminin laik-milliyetçi kimliğine sahip olduğundan TC’nin açmazlarıyla karşılaşmaya mahkumdur. Bu yönüyle, emperyalizmin Ortadoğu’da hakim kıldığı böl-yönet politikasına hizmet etmekten kurtulamayacak hareket Kürt halkı için çözüm olmaktan uzaktır. Emperyalist Batı ve bölgedeki laik-milliyetçi işbirlikçilerinin zulmüne maruz kalan halklardan birisi olan Kürt halkının kaderi Ortadoğu halklarının kaderinden bağımsız değildir.

Notlar

1          Daha geniş bilgi için bkz.: Cemşid Bender; Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., İstanbul: 1991.

2          Meydan-Larousse [ML], Cilt 7, “Kürtler” maddesi.

3          ML, “Kürtler” maddesi.

4          Bu görüş N. J. Marr’a aittir. Bkz.: Ana Britannica [AB], Cilt 14, “Kürtler” maddesi.

5          Daha geniş bilgi için bkz.: İsmail Aksu, “Kürt Meselesi ve Ulusçuluk Üzerine”, Dünya ve İslam, Yaz 1991, s. 11-22.

6          Bkz.: AB, “Kürtler” maddesi.

7          H. Kemal Türközü; Türkmen Ülkesi = Doğu Anadolu ve Emperyalizmin Etkileri, Ankara: 1985. Yazar, “[1117-1157] Büyük Selçuklu sultanı Sencer devrinde, Irak-ı Acem’in merkezi olan Hamedan’ın kuzeydoğusunda Bahar şehrinin merkez ittihaz edildiği bir Kürdistan eyaleti teşkil edilmişti” diyor, s. 17.

8          Bkz.: Altan Tan, “Kürtlerin Tarihi”, Tevhid, Haziran 1991, Sayı 18, s. 15-21.

9          Örneğin, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda bir kısım Kürtler Ruslarla birlikte hareket etmişlerdir. Yine, 1853-1855 Yezdan Şer İsyanı, o sırada Rusya ile savaşta bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun zor durumundan yararlanılarak Hakkari ve Botan’da çıkarılmıştır. Bkz.: B. Nikitin, Kürtler, Özgürlük Yolu Yay., İstanbul.

10        Mesela 1828 yılında Rus-İran Savaşı’nda Ardalan’a giren Rus askerleri burada Safevilerin ünlü kütüphanelerinden biri olan Ardalan Kütüphanesini Rusya’ya götürmüşlerdi. Bkz.: V. Minorsky, Kürtler, Komal Yay., İstanbul: 1977, s. 44. Ayrıca bkz.: İsmail Aksu, a.g.m., s. 12-13.

11        Bkz.: AB, “Hamidiye Alayları” maddesi. Ayrıca bkz.: Tekin Erer, Kürtçülük Meselesi, Boğaziçi Yay., İstanbul: 1990, s. 20-22.

12        Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri [ATTB], Cilt IV, Ankara: 1954, s. 63.

13        Erzurum Kongresi’ne, Erzurum’dan 23, Van, Bitlis, Sivas ve Trabzon’dan da 31 delege olmak üzere toplam 54 kişi katılmıştı. Diyarbakır ve Mardin’den seçilenler Erzurum’a gidememişlerdi. Bkz.: ML, “Erzurum Kongresi” maddesi. Ayrıca üye sayısı yaklaşık 400 olan ilk TBMM’de 72 Kürt delegenin olduğu söylenmektedir. Bkz.: M. Kızılkaya-H. nebiler, Dünden Yarına Kürtler, Yurt Kitap Yayın, İstanbul: 1991, s. 35.

14        A.g.e., s. 30.

15        A.g.e., s. 31.

16        A.g.e., s. 32.

17        Rafet Ballı, Kürt Dosyası, Cem Yay., İstanbul: 1991, s. 441-442.

18        A.g.e., s. 350.

19        A.g.e., s. 73.

20        A.g.e., 75-76.

21        M. Kızılkaya-H. Nabiler, a.g.e., s. 60.

22        Rafet Ballı, a.g.e., s. 334-335.

23        A.g.e., s. 204-207.

24        A.g.e., s. 21-24.

*          TİP’in halefi olarak görülebilecek olan TBKP’nin de, partinin, Kürt Sorunu’nun bakışının yer aldığı tüzüğündeki maddeye dayanılarak bölücülük yaptığı gerekçesiyle kapatılması TC’nin yaklaşımının günümüzde de hiç değişmeden devam ettiğini göstermesi açısından ilginçtir.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları