Liberal Ahlâk ve Ahlâksızlığın Liberalleşmesi

Liberal Ahlâk ve Ahlâksızlığın Liberalleşmesi
Rıdvan Kaya

Kazım Karabekir anılarında Mustafa Kemal'in bir gün kendisine mealen "Namuslu olanların asla zengin olamayacaklarını, zengin olmak için namus ve ahlak mefhumlarını bir kenara bırakmanın gerektiği" söylediğini anlatır. M. Kemal, Kazım Karabekir'e bunları söylemiş midir, söylememiş midir, bunu kesin olarak bilmemiz mümkün değil. Ama Türkiye'de egemen kılınan sistemin işleyişine baktığımızda bu anlayışın fiiliyata geçirilmiş olduğunu açık bir şekilde görmek mümkün. Kökleri yaklaşık iki yüz yıllık bir geçmişe dayanan ve Laik Kemalist cumhuriyet ile birlikte radikal bir sıçrama göstererek tüm sosyal alanlarda etkili bir hakimiyet kuran Batıcı anlayışın bu sonucu doğurması tabidir. Tepeden inmeci ve baskıcı yöntem ve uygulamalarla, topluma sahip olduğu dünya görüşü ve değerler sistemini inkar ettirip, yerine köksüz ve yabancı bir ideolojiyi ikame etme çabası zaten, kimliksizlik, kişiliksizlik ve yozlaşmadan başka ne sonuç verebilirdi ki?

Batı'ya benzeme, Batı'yı taklit temelinde şekillendirilen toplumsal yapıda görülen bu dejenerasyon, Batı ile entegrasyonun artmasına paralel olarak yoğunlaşmıştır. Özellikle 80'li yıllardan sonra neredeyse tüm dünyada estirilen liberalizm fırtınası, Batı'dan gelen her şeye kapılarını ardına kadar açmış Türkiye'de de çok geçmeden yankısını bulmuş ve ekonomiden siyasete, kültürden ahlaka kadar hemen her alanda toplumu daha derinden ve daha karmaşık bir tarzda etkilemiştir. Türkiye'de "Özallı yıllar" ya da "Özal devri" olarak adlandırılan döneme tekabül eden bu hızlı gelişme, fanatik Kemalistlerin tüm tepkiselliklerine karşın, temelde Kemalist Batıcılık hedefine doğru atılmış büyük bir adımdır. Bu yönüyle Özal devrini, birbirine karşıt kesimlerin ortaklaştıkları bir iddia olan, Kemalist çizgiden uzaklaşma ya da sapma olarak değil, ancak bu çizgide bir sıçrama olarak değerlendirmek daha doğru olsa gerekir.

Uygulayıcıları ve destekçilerince demokratikleşme ve sivilleşmeye geçiş, düşünce ve inanç özgürlüğü, serbest teşebbüs ve dünyaya açılma gibi cazip sloganlarla pazarlanan bu dönemin, toplumsal yapıda ortaya çıkardığı görüntü cazip sloganlardan epey farklı bir mahiyet arz etmektedir. Her sahada Batı ile entegrasyon, Amerikan hayat felsefesi ve tarzının geniş kitlelere propaganda edilmesi ve benimsetilmesi, belli idealler uğruna fedakarlıkta bulunmanın aşağılanarak bireyciliğin ön plana çıkartılması, toplumsal ilişkilerinin tümünün ekonomik çıkar ve verimlilik kıstasıyla ölçülmesi, bol bol eğlenme sınırsız tüketme mantığının temel hayat felsefesi haline gelmesi gibi özelliklerle tebarüz eden dejenere bir toplum görüntüsüdür ortaya çıkan.

İş bitiricilik, köşe dönücülük felsefesinin her alanda geçerlilik kazandığı bir dönemdir bu. Bu dönemde adeta her şey pazarlanmaya açıktır ve her şey pazarlığa tabidir. Futbolcu transferinden çok daha bayağı usullerle milletvekili transferi, yazar transferi gerçekleştirilebilmektedir. Bir partiye mensupken diğer parti lideri hakkında her türlü suçlamada bulunabilen bir siyasetçi veya bir gazete ya da televizyon kanalında çalışmaktayken bir başka gazete ya da televizyon kanalı patronu hakkında ağıza alınmayacak hakaretlerde bulunabilen bir gazeteci, "transfer ücreti" ödenince dün sövüp saydığı kişilerin himayesine girip, bu sefer dün beraber olduklarına küfretmekte bir beis göremeyebilmektedir.

Olayın asıl vahim tarafı ise halkın bu tür kirlenmeyi tabi karşılamaya başlamasıdır. Bir zamanlar büyük tepki toplayan Dallas dizisi adeta toplumun bir kesiminin pratik hayatı,daha geniş kesimlerinin ise özlemi halini almıştır. Lotosuyla, piyangosuyla, TV kanallarıyla, 900'lü hatlarıyla devlet eliyle dejenere bir toplum hedeflenmiştir.

Dejenerasyonun alt yapısı: 12 Eylül cuntasının depolitizasyon siyaseti

Bu noktada, toplumsal yapıya ilişkin hedefleri açısından Özal dönemi, halefi olduğu 12 Eylül cunta döneminin kaygılarıyla birçok açıdan örtüşmüştür. 12 Eylül darbesini gerçekleştiren Amerikan destekli cuntanın, toplumu tekrar Kemalist doğrultuda hizaya sokmayı kendisine temel hedef belirlediği bilinmektedir. "Huzur ve güven ortamının tesisi" adına oluşturulan baskı ve işkence ortamında, toplumun çeşitli kesimlerinin ve bilhassa da gençlerin yeniden "sapık ideolojilere meyletmemesi amacıyla, bir yandan sopanın şiddetinden bol bol yararlanılırken, bir diğer yandan da çeşitli sosyal-kültürel araçlarla depolitizasyon süreci yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır.

Bu yolda özellikle müzik ve spordan depolitizasyonun etkili araçları olarak hayli yararlanılmıştır. 12 Eylül cuntasının hakim kıldığı sistematik şiddet karşısında toplumun bir kesimi işkencehanelerde, cezaevlerinde tasfiye edilmeye çalışılırken, daha geniş kesimlerde ise sisteme karşı mücadelenin, direnmenin zorluğu ve hatta imkansızlığı fikri yaygınlık kazanmış, buna bağlı olarak da "gemisini kurtaran kaptan" yaklaşımı hakim anlayış olarak öne çıkmış, çıkarılmıştır.

12 Eylül'den devr alınan bu ideal yoksunu, bireyci, çıkarcı hayat felsefesi Özal döneminde yaygın, karmaşık ve çeşitli araçlarla çok daha sistematik bir nitelik ve yoğunluk kazanmış ve bugüne devredilmiştir. Şu anda Çiller etiketini taşıyan bu süreç temel karakterini ve misyonunu aynen sürdürmektedir. Her alanda bunalım ve çözümsüzlüklerle bocalayan düzenin kriz hali kronikleştikçe, çürümüş ve kokuşmuş bir toplum oluşturmaya yönelik çabaları da sistemli bir şekilde devam etmektedir. Batı işbirlikçisi laik düzenin toplumun bütününe yönelik bu olumsuz, kirli misyonu tam bir ifsad misyonudur. Ve geniş toplum kesimlerinde de bir hayli etkili olmuştur.

Türkiye'de Özal'lı yılarda önemli sıçramalar gösteren liberal ahlak(sızlık) anlayışının en önemli ve en tehlikeli kazanımlarından birinin, konunun bireyin özgürlüğü çerçevesine oturtulması, bireysel özgürlük perspektifinden kalkılarak soruna yaklaşma gerektiğinin Ön kabul olarak benimsenmesi olduğu söylenebilir. Liberal iktisatın klasik "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" yaklaşımının sosyal ve kültürel yapıya da aynı rahatlıkla taşınması neticesinde yaşanan ahlaki erozyon, tam da egemenlerin arzu ve hevesleri istikametinde gelişmiştir. En başta medyanın yoğun çabalarıyla farklı olmanın, sıradan olmamanın alemet-i farikası olarak adeta her türlü aykırılık ve sapkınlık teşvik edilmiş, örneklenmiştir. Bu duruma bağlı olarak bugün gelinen nokta, her türlü ahlaksızlığın, hatta cinsel sapkınlığın bireysel tercih, bireysel özgürlük meselesiymiş gibi savunabilmesi olmuştur.

Siyasi düşünceleri ve inançları dolayısıyla insanların baskılarla karşılaştığı, hapsedildiği hatta katledildiği bir düzende, genç erkeklerin saçlarını at kuyruğu gibi bağlayabilmelerinin, kulaklarına küpe takabilmelerinin, genç kızların süs köpekleriyle sokaklarda turlamasının özgürlük alanı olarak algılanması düzen politikalarının başarısıdır.

Dejenerasyonun keskin kılıcı: Medya

Amerikan hayat tarzını geniş kitlelere en yoğun bir tarzda sunma görevini üstlenmiş medyanın konumu da aynı şekilde bir aldatmaca örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Boyalı basının Türkiye'de öteden beri, toplumun yozlaştırılması ve kişiliksizleştirilmesinde önemli bir rol yüklendiği bilinen bir gerçektir. Fakat birçoğu yine aynı basın patronlarının tekelinde bulunan özel TV kanallarının "hizmet'e girmesiyle, yozlaştırılma ve kişiliksizleştirilme alanında gerçekten de Özal'ın sık kullandığı bir ifadeyle, çağ atlanmış oldu. Bir kaç istisnası haricinde bugün özel TV kanallarının yaptığı iş, her türlü ahlaksızlığı, her türlü müptezelliği insanların sistemden görece en fazla korundukları evlerine, mahrem alanlarına taşımaktır. Örnek alındığı söylenen, kendisine benzemeye çalışılan Batı'da bile rastlanılmayacak ölçülerde korkunç boyutlara vardırılan bu rezalet, üstelik halka düşünce özgürlüğü, çok seslilik, alternatif haber alma hakkı gibi cazip hedefler bağlamında ileri bir adım olarak sunulmak­tadır.

"Aptallaştırma kutusu"yla yöneltilen eleştirilere verilen karşılık ise Özal'ın da bu tür eleştirilere verdiği ve artık klasikleşen ünlü cevabında olduğu gibi gayet basittir: "Düğmesi var, seyretmek istemeyen kapatır!" Bu cevap toplumda yaygınlaştırılmaya çalışılan ve önemli mesafeler atman yaklaşımı açığa vurmaktadır: Sorunu bireysel bir sorun olarak algılamak ve önlemi de bireysel tarzda, televizyon örneğinde olduğu gibi, isteyenin evindeki alıcının düğmesini kapatması şeklinde çözmek.

Halbuki sistemin medya eliyle gerçekleştirdiği tahribat bireysel olmadığı gibi, bireysel olarak çözülmesi mümkün nitelikte de değildir. Farklı bir örnek üzerinden konuya değinelim. Mesela medyanın T.C. başbakanının ABD başkanı ile görüşmelerini sunma tarzı dikkat çekici değil mi? Medyada bu görüşmeler adeta Çiller ile Clinton'un flört maceraları olarak sunuldu. Karşılıklı jestlerden, bakışlara, kıskanan eş yorumundan, tokalaşma sahnesine yapılan vurguya kadar her şey bir nevi pembe dizi fotoromanı havasında verildi. -Tabi bu havanın oluşumunda Çiller'in özel katkıları hiç de az değildi. Ve muhtemelen Çiller'in sonuçtan pek hoşnutsuz olduğu söylenemez.- Olayları sadece aktarmakla kalmayıp, nasıl bakılması gerektiğini de kavrattığı hiç tartışmasız olan medyanın her vesileyle toplumun değerlerini törpüleme, aşındırma gayreti burada aşikardır.

Toplumu dejenere etme faaliyetinde sistemin adeta keskin kılıcı gibi çalışan medya bu görevi zaman zaman çok bariz bir tarzda sergilerken, kimi zaman da gayet örtük ve sinsice bir şekilde yerine getirmektedir. Hürriyet gazetesinin 1 Mayıs gösterilerine ilişkin haberi bu konuya taze bir örnek teşkil etmektedir. Sol açısından muhtemelen son yılların en radikal gövde gösterisine sahne olan 1 Mayıs mitingine dair haberi verirken, ne hikmetse resim olarak miting kitlesini temsil etmekten oldukça uzak muhtemelen CHP'li ya da çevreci veya benzeri bir akıma mensup hafif meşrep giyimli bir kızın fotoğrafını yayınlayan Hürriyet, resim altı yazısında da "devrimci bacılar da değişti" yorumunu yapıyor. Burada açıkça görülebilmektedir ki, bu haberde yapılmaya çalışılan, değişen bir şeyi ortaya koymaktan ziyade, açıkçası bir şeyleri değiştirmeye (daha doğrusu sulandırmaya) yönelik çaba sarf etmektir. Haber değil, manipülasyon, bir ölçüde de tahrif gayreti öne çıkmıştır.

80'li yıllarla birlikte uluslararası sömürgeci düzene paralel adımlarla sistemin izlediği toplumu ifsad politikasında medya ağırlıklı bir rol yüklenmiş ve bu rolünü halen etkili bir tarzda yerine getirmektedir. Elbette sistemin bu amaçla kullandığı araç sadece medya değildir. Mümkün olan en kısa zamanda ve en fazla biçimde toplumun yozlaştırılması, kişiliksizleştirilmesi hedefi doğrultusunda sistem her türlü araca başvurmaktadır.

Yaşanan bu büyük dejenerasyon daha çok etkisini kimlik bunalımını derinden yaşayan, köksüz, hedefsiz, lümpen yığınlar üzerinde göstermekle birlikte, İslami kimlik ve İslami endişeler taşımakta olan çevreler de kendilerini sistemin bu tahribatından azade kılamamışlardır. Hala bir takım geleneksel İslami çevrelerde derin bir özlem ve rahmetle anılmakta olan Özal dönemine tekabül eden bu olumsuz süreç, bu çevrelerde etkisini yoğun olarak hissettirmiştir.

Görece rahatlamanın faturası: Her alanda aşınma

Özal döneminde müslümanların üzerindeki baskıların azaldığını, rahat nefes alabildiklerini, İslami cemaatler ve çevrelerin faaliyetleri üzerindeki engelleme ve denetimin hafiflediğini ileri sürerek, kimi İslamcı çevreler Özal'a ve Özal'ın şahsında liberalizme şükran duygularını her fırsatta dile getirmektedirler. Aynı çevreler söz konusu süreçte, düzenin toplumun geniş kesimlerini nasıl ifsad ettiğini ve daha önemlisi kendilerinin de bu görece rahatlama karşılığında nasıl sisteme entegre olma sürecine girdiklerini, nasıl tüketim toplumunun bir bileşeni olmaya doğru gittiklerini görememektedirler.

Görece rahatlamanın karşılığında ödenen fatura, siyasetten ekonomiye kadar pek çok alanda yaşanan aşınma olmuştur. "Ekonominin gerekleri" mazeretinden, "İslam'ı daha geniş kitlelere sevdirme" söylemine kadar bir dizi meşrulaştırma tezinin gölgesi altında, hassasiyetler, ilkeler hatta çok zaman haramlar çiğnenebilmektedir.

Tesettür defilesi ile tesettür kavramını içinin boşaltılması örneğinde olduğu gibi, otellerde düzenlenen ve iftar şovu ya da iftar partisi olarak adlandırmanın muhtemelen daha uygun düşeceği, iftar davetleri ile ramazan ve oruç kavramları iğdiş edilerek tebliğ edilen İslam'ın, hangi İslam olduğu sorusu bir türlü gündeme gelememektedir.

Faiz alışverişi hususunda gayet kesin bir tutum takınıp da, gönül rahatlığıyla kar payı gibi, vade farkı gibi uygulamalarla amel edenlerin hali Nasreddin Hoca'nın şurasına da değmemişti, burasına da değmemişti deyip "malum" karpuzu yiyip bitirmesi hikayesini çağrıştırmıyor mu? Yine, müşteri üzerinde "hoş" bir etki bırakması amacıyla işyerlerinde tesettürsüz bayan sekreter, bayan kasiyer istihdam etme uygulamalarının yaygınlaşması söz konusu aşınmanın bir işareti değil midir?

Kısa bir zaman öncesine kadar velev ki İslami marşların seslendirilmesi amacıyla da olsa, saz çalınmasına dahi tepki gösteren çevrelerin "İslami" radyoculuk ve/veya televizyonculuk alanına adım atar atmaz, her türden müziğe hoşgörüyle bakmaları, hatta kimilerinin işi pespaye eğlence programları düzenlemeye vardırmaları ciddi bir sağlıksızlık işareti değil midir? Yıllarca Batı taklitçiliğini eleştiren bir cemaat liderinin, kızının düğününü Sheraton otelinde yapması ve pek de ciddi bir tepki almaması ciddi bir tutarsızlık örneği olmak yalanında, ayrıca tabanın değer yargılarında meydana gelen aşınmanın boyutlarına ilişkin bir gösterge değil midir?

Genel toplum yapısında son derece tahripkar sonuçlara yol açan "liberalleşme" rüzgarlarının sağlıksız, ilkesiz temellerde yükselen İslami çevrelerde etkili olmamasını beklemek zaten safdillik olurdu. Yaşanan süreç şu veya bu ölçüde bu kesimde de yankısını bulmuş, egemenlerin arzu ettikleri ölçülerde olmasa da olumsuzluklardan pay alınmıştır.

Liberalleşme atmosferinin müslümanlar arasında doğurduğu ciddi ve tehlikeli bir sapma da toplumsal ilişkiler ve toplum modeline dair sahip olunan tasarı ve hedeflere ilişkin olarak gündeme gelmektedir. Liberalizmin yoğun ve aldatıcı propagandaları karşısında ezilip büzülen, bir tür aşağılık kompleksine kapılan, zaaflı kimi İslamcı aydınlar kendilerini başkalarıyla birlikte yaşam projeleri geliştirme zorunluluğuna sokmaktadırlar. Bu tip insanlar adeta mahcup bir çocuk psikolojisiyle, İslam toplumunu önermeyi bir zül olarak addederek, sivil toplum gibi daha sevecen, daha makul ve şüphesiz ortama da daha uygun bir takım önerilerle sahnede kendilerine ayrılan yeri almaktadırlar.

Liberal anlayış İslami çevrelerde o kadar etkili olmuştur ki, İslami kimlikle alakalı bir çok talep kişisel özgürlük bazında temellendirilmeye ve savunulmaya çalışılabilmektedir. Örneğin üniversitelerde uygulanmakta olan başörtüsü yasağına karşı çıkarken, çok zaman "madem isteyen mini etekle okula gelebiliyor, öyleyse isteyen başörtüsü takarak da okula gelebilmelidir" gibi bir tez ileri sürülmektedir. Burada saptırıcı olan husus mini eteğe hoşgörüden kalkarak başörtüye saygı talebinde yatmaktadır. Mini etek fıtri bir bozulmanın, bir hastalığın dışa vurumudur ve asla hoş görülmesi söz konusu olamaz. Elbette böyle bir tezle konuya yaklaşanların çoğu kez, mini eteği hoş görmek değil, yasağın mantıksızlığını ve tutarsızlığını karşı tarafı basitçe ikna ederek ortaya koymak amacı taşıyor oldukları malumdur. Fakat burada dikkat çekmek istediğimiz husus, yaşanan boğucu atmosferin dayatmaları sonucunda müslümanların söylemlerinde görülen İslam dışı meşrulaştırma kalıplarıdır. Söylem düzeyinde ortaya çıkan bu çelişkili durum, şüphesiz zihinsel bir kargaşayı yansıtmakta veya en azından süreç içinde zihinsel bir kargaşaya dönüşme istidadı taşımaktadır. Bu çelişkilerin birikimi sonucunda meydan gelecek kimliğin İslam adına bugün bolca örneklerini gördüğümüz hastalıklı, muharref bir kimlik olmaktan öteye gitmesi beklenmemelidir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, egemenlerin liberalleşme çerçevesinde toplumda meydana getirdikleri ahlaki dejenerasyon, toplumun tüm alanlarını kuşatan ve onu ifsad eden, çürüten bir süreç olarak işlemeye devam etmektedir. Sürece müdahale, ancak kapsamlı bir mücadele ortamında ortaya konulabilecek etkili bir örneklikle mümkün olabilir. Bunu gerçekleştirmeye bir ilk adım olarak müslümanların, her şeyden önce sorunun bir sistem sorunu olduğu gerçeğini gözden kaçırmaksızın, bir an önce söz konusu süreç ve bu sürecin kendi üzerlerindeki etkilerini sorgulamakla işe başlamaları hayırlı olacaktır.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 51 - Haziran 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Körfez Krizi ve Konumumuz25 Ağustos 2014 Pazartesi 23:19
  • Körfez Krizi Karşısında Türkiye Müslümanları23 Ağustos 2014 Cumartesi 21:36