Lübnan Şiası'nın Keşfi

Lübnan Şiası'nın Keşfi
Helena Cobban

1970'lerin ortasından önce Batı'da yazılmış Lübnan çalışmalarının bazılarına geri dönüp bir göz attığımızda mahzun bir şaşkınlıkla karşılaşırız. Bu eserlerde, Lübnan halkının çeşitli mezhebi bağlılıklarının siyasi rolünün az ya da çok emin bir şekilde sona erdiğine hükmedildi. Sistemde hala asla bütün yazarların kabul bile etmeyeceği bir istikrarsızlık varsa, o zaman bu, tahmin edilen herhangi bir mezhebi parçalanmadan çok daha fazla solcu ya da Arap milliyetçisi laik rakiplerin meydan okumasından kaynaklandığı şeklinde değerlendirildi. Zaman nasıl da değişiyor. Şimdi, Lübnan'ın hali hazırdaki durumuyla ilgilenen herhangi bir analist/tahlilci ilkin ve herşeyden önce mezhepçiliğin güçlenişini kavramak zorundadır.

Burada değerlendirilen üç kitap bu yeni, mezhep-bilinçli [sect-conscious] inceleme külliyatının parçalarıdır. Bununla birlikte, eşitsizce böyle. Zira üç eser sadece alan ve maksatlarıyla değil, aynı zamanda bakış açısı ve okuyucu için değerleriyle de birbirlerinden epeyce farklıdır.

Marius Deeb'in monografisi hüküm vermek için en kolay olanı: Lübnan'daki dokuz büyük 'militan İslami hareket' hakkında bilinenlerin az çok dürüst bir derlemesi. Bu hareketler içinde Şii gruplar kadar Sünni olanları da var; fakat Deeb Şii olanlar ve özellikle de Hizbullah üzerinde yoğunlaşıyor. Belgelerinin bir çoğunun yanıltıcı ve hatta yanlış olduğunu söylemeliyim, örneğin; Deeb Hizbullah'ın Beyrut'un güney varoşlarından ziyade Baalbek bölgesinde doğduğundan söz ediyor (s. 2). Ayrıca en dikkate değer belgelerinin ekseriyeti, 1984'te eş-Şira tarafından basılan Lübnan İslami hareketleri hakkında Arapça bir çalışmaya dayanıyor." Bu gerçeği ve onun tahlili bölümlerinin zayıf ve eksik yapısını -Deeb militan İslami hareketlerin yükselişi için yalnızca Lübnan harici faktörleri suçluyor ve dahili Maruni statüko güçlerinin inatçı bencilliğinden hiç söz etmiyor- gözönüne alırsak, Deeb eş-Şira kitabının hulasasını yaparak Batılı uzmanlar için iyi bir hizmet görmüş olabilir.

Diğer iki kitap epeyce daha kıymetli, ikisi de görünüşte aynı genel konuyla uğraşmakla birlikte, bunu farklı şekillerde yapıyorlar. Kendisi yüksek öğrenimini tamamladığından beri ABD'de yaşayan kendi kökleriyle ilgisi kesilmiş Lübnanlı bir Şii olan Fuad Acemi çalışmasını kendi kimliğinin veçhelerini keşfetmek için kullanıyor gibi. Bir yandan 1980'lerin başlarında Lübnan Şiası'nın rönesansı ile kimliksel özdeşleşmesi diğer yandan güçlü Amerikan neo-muhafazakar hareketi içinde edindiği konumunun zıt yönde çekişleri gözönünde tutulursa, bu onun için sorunlu bir meseleydi. Kendini bu karşıt çekişlerle bölünmüş, hırpalanmış hissetmesi bu kitabın eziyetli düzyazı stilinden ve bariz bir suç olan atlamalardan bellidir.

Augustus Norton çalışmasına oldukça farklı bir başlama noktasından geldi: Şimdi West Point'te ABD Askeri Akademisi'nde öğretmen olan ABD Ordu görevlisi olarak. Bununla beraber Norton eserine Acemi'nin açıkça sahip olmadığı bir çok nitelik getirdi. Norton ilk önce, Lübnan'da 1980-198l'de ve 1982 sonlarında BM Ateşkes Denetleme Örgütü'nde görevliyken Güney Lübnan Şii topluluklarındaki siyasi gelişmeler hakkında topladığı saf ve ilk elden yerli külliyatıyla geldi. Arap diline yeterli derecede vukufu ile birlikte Lübnan'da geçirdiği zaman, Norton'u orada uzun bir zaman harcamayan bizler için önemli olan, ülkenin siyasi usulü için bir 'his' ile teçhiz etti. Acemi'nin eserinde mevcut olmayan, Musa Sadr'ın kesinlikle 1970'lerin başlarına kadar İran'daki Şah rejimi ile samimi ilişkilerde bulunduğu veya yeterince paradoksal biçimde sahneden kaldırılmasının sonucu olarak yeniden canlandığında Sadr'ın nüfuz ve popülaritesinin 1978'de çok müşkül bir durumda olduğu gibi nüansları aktarır.

Norton'un kitabı, Lübnan Şii sorunu üzerindeki mevcut Amerikan uzmanlığının bir başyapıtı olarak değerlendirilebilir. Emel ve Şia: Lübnan Davası İçin Mücadele'nin bir doktora tezi olduğu dikkate alınmalıdır ve kitabın kaynaklarının ağır izleri, çalışmayı mevcut 'sosyal mobilizasyon' kuramı literatürü içerisine yerleştirmek için mecburi çabalarla dolu olduğu için ilk iki bölümde barizdir. Girişinde Norton kendisinin Lübnan politikası üzerine mevcut çalışmaların bir put kırıcısı olduğunu ileri sürer. Buradaki yorumlarının bazısı fazlasıyla mağrur ve küstahtır. Eğer 1950'lerde ya da 1960'larda yazılmış olsaydı, Lübnan'ın şu anki mezhepçiliğe doğru hareketini bu dönemin yazarlarının çoğundan daha iyi tahmin edebilmiş olur muydu? Bununla beraber, kendi araştırmasını sunmaya başlar başlamaz, Norton kendine gelir. Musa Sadr'ın örgütlü, siyasi olarak kendi bilincine varmış bir Şia hareketi geliştirmedeki rolünü değerlendirmesi bilhassa vazıhtır; on yedi sayfada (s. 39-56) Lübnan'ın değişen siyasi görünüşüne Sadr'ın gerçek katkısı hakkında, Acemi'nin 228 sayfada yaptığından daha fazla şey gerçekleştirir.

Musa Sadr yakın dönemde Lübnan'da politik Şiiliğin zuhuruna ilişkin herhangi bir değerlendirmede anahtar şahsiyet olmak zorundadır. 1928'de İran'ın dini merkezi Kum'da Lübnan kökenli bir ailenin çocuğu olarak doğan Musa Sadr 1959'da Tyre'daki Şii topluluğun önderi olmak üzere Lübnan'a davet edildi. On yıl sonra Şiilerin daha güçlü Sünni topluluğun kurumsal hakimiyetinden özgürleşmesinde ilk ve en önemli adım olan Yüksek Şii İslam Konseyi'nin kuruluşuna başkanlık etti. Ve bundan on yıl sonra 1978'de Sadr Libya'ya bir ziyaret sırasında ortadan kayb, (öldüğü farzedilir) ya da Sadr'ın ait olduğu İmamiye Şii topluluğunun kuvvetli sembolizmiyle, son imam gibi "gaib" oldu.

Norton'un Sadr değerlendirmesi münasiptir. İmam'ın Lübnan'a getirdiği şey parçalanmış ve aldatılmış bir topluluğun üstüne çıkıp onu bir bütün olarak kavrama dirayetiydi... Bir çok Şii'ye kapsayıcı bir toplumsal kimlik vermede başarılı oldu. Ayrıca, takipçilerine onların mahrumiyetinin kaderci bir şekilde kabul edilemeyeceğini hatırlattı... Bir keresinde ifade ettiği gibi "Ne vakit zayıflar kendilerini toplumsal bir devrime tabi kılarlar, işte bu adaletsizliğin bir kader olmadığının ispatıdır." diye yazmaktadır (s. 40). Bununla birlikte, Sadr'ın kurduğu popülist Emel hareketi 1978'e kadar enerjisini tüketmişti. Bu kısmen, bizzat Sadr tarafından yapılmış önemli politik hatalar (Norton bunları açıklamada başarısız olsa da) yüzündendi.

Norton'un eseri sadece Sadr'ın etkisi üzerine bir çalışma değildir. Muhtemelen onun en kıymetli katkısı, alan çalışmasının ilk dönemi sırasında Güney Lübnan Şiileri arasında derin bir Filistin karşıtı hissin yükselişi ve ondan sonra 1982'de İsrail işgalinin akabinde eşit derecede güçlü bir İsrail karşıtı duygunun belirişini ayrıntılarıyla tarihlemiş olmasıdır. Norton Kuzey Bekaa, Beyrut ve Güney olmak üzere Lübnan'ın üç Şii yerleşim bölgesindeki gelişmeleri tahlil etmeye çalışmakla beraber, araştırmasının büyük bölümünün güneyde yapıldığından kuşku yoktur. Bu zaman zaman değerlendirmesini hafifçe etkiler; yine de Norton üç topluluk arasındaki farklılıklara değinmede yeterince dürüsttür -aynı şey Acemi için geçerli değildir-, örneğin; 1982'de Şiilerin ekseriyeti onlara karşı sert ve etkin bir şekilde savaşırken, çoğu Güneyli Şii'nin işgalci İsrail ordularını hoş karşılamasında (Güney Lübnan 'da Şii müslümanların İsrail işgalini Filistinliler'in baskısından kurtuluş olarak gördükleri ve işgalcileri memnunlukla karşıladıkları şeklindeki Siyonist yönlendirmede propagandalar asılsızdır. İsrail işgaline karşı Şii müslümanların Güney Lübnan'ı Filistinlilerle birlikte nasıl omuz omuza savunduklarına ilişkin olarak bkz.: Cengiz Çandar, "İsrail Kıskacındaki Beyrut'ta Bir Ay", Cumhuriyet, 27 Temmuz 1982. [ç. n.]) bu olgu kendini çok kötü şekilde ortaya koydu.

Norton önemli bir gözlemde bulunuyor: "Haziran 1982 İsrail işgalinden önce FKÖ'ye karşı gelmede en sebatlı Şii köylerinin çoğu aynı zamanda İsrail karşıtı direnişin önemli merkezleri arasındaydı." (s. 108). Norton'un araştırmasını tamamlamasından sonraki dönemde, Emel'in tahrikleriyle, çoğu Güney Lübnanlı Şiiler Filistinliler'in bir kez daha aleyhine döndü ve bu defa Beyrut'taki dindaşları da onlara katıldı. Fakat bazı rivayetlere göre bu hareket Güneyli Şii topluluğunda, bu yöndeki önceki politikalardan daha az bağlaşık buldu. Bilhassa, Hizbullah rivayete göre Emel'in Filistinliler'e karşı hareketlerine karşı koydu. Norton'dan bu tür gelişmelerin uzun vadeli önemi hakkında bir ekleme elde etmek ilginç olurdu.

Eğer Norton'un kitabı bir zayıflığa sahipse (arada sırada ettiği uygunsuz sözlerden başka), bu beyan ettiği konusunun "Şia" veya hatta "Lübnan Davası" olmasından kaynaklanmaktadır. Onun gerçekten en iyi bildiği ve bizi en iyi bilgilendirdiği şey, toplam Şiilerin üçte birini oluşturan Güney Lübnan Şiileri arasındaki gelişmelerdir. Güney dışındaki Şii gelişmelere göndermeleri nisbeten az ve bazen yanlış değerlendirmelere dayanmaktadır. Lübnan'daki diğer büyük mezheplere ilişkin gelişmelere yönelik ve kitabın sonuna serpiştirdiği kısa bölümler genel tahliline hiç bir şey katmaz. Norton sonuç bölümünün tamamını bir kenara atıp en başta sunduğu kuramsal çerçeve içinde kitabın geri kalan kısmında oluşturduğu verileri yerleştirip sonuçlar üretseydi daha iyi etmiş olurdu. 1980'lerin ortasındaki Güney Lübnan Şii topluluğunun sosyal mobilizasyonunun derece ve etkisine ilişkin bazı sıkı, sıhhatli sonuçlar başka yerdeki diğer çalışmalar için kuramsal değerler taşıyabilirdi. Lübnan'ın genel siyasi sistemi hakkında veriyle desteklenmemiş ve çoğu zaman anlamsız olacak kadar abes sonuçlar çıkarıyor. Bununla beraber, kitap güzel bir çalışmadır ve yazar kendisininkinden bu kadar farklı bir ortamdaki toplumsal olaylar hakkında dürüst ve şümullü bir araştırma yapabilme yeteneğinden dolayı kutlanmalıdır.

Aynı şey Gaib İmam: Musa Sadr ve Lübnan Şiası için asla söylenemez. Fuad Acemi konusuna kültürel yakınlığından hasıl olduğu düşünülebilecek bütün avantajını çarçur ediyor ya da bunun farkında değil. Ne eserinin içeriği ne de 'hissi'nde, son yirmi yılda Lübnan'da biraz zaman geçirmiş ya da hatta bir çok durumda Arap diline vukufu varmış gibi bir izlenim uyandırmıyor. Örneğin; "Etimolojik olarak Mataule kelimesinin kökenleri belirsizdir" (s. 155) diye yazıyor. Matâuele 'eski/kıdemli dost, bağlı' anlamına gelen mutavâli isminin Lübnanlıların kullanmayı çok sevdikleri bozuk çoğuludur. Gerçekten bu çok basit, Hans Wehr'in Standar Arapça-İngilizce sözlüğünde s. 1101'de mevcuttur. Diğer bir örnek, bir aile ismi olan Mürüve'yi mütemadiyen Merve diye yanlış transkripsiyon etmesidir.

Acemi'nin tek ciddi katkısı Musa Sadr'ın ailesinin Irak, İran ve Lübnan'daki arkaplanını araştırmasıdır (II. Bölüm). Fakat Sadr'ın Lübnan'da kalışını 1959'dan itibaren tarihlemeye başlar başlamaz, onun karışık hisleri, önyargıları ve metodolojik zayıflıkları kendini göstermeye başlar. Acemi, İmam'ın Lübnan'da bulunduğu yıllardaki bazı anahtar olayları yeniden kurmaya en çok Beyrut'taki ABD Elçiliği'nden(!) dönemle ilgili sızan yazışmalardan uzunca alıntılar yaptığında yakınlaşır. Diplomatik yazarlara adil olmak için, bu diplomatik raporların bazılarının ehil olduğunu söylemek gerek. Fakat Acemi'nin kullanabileceği olaylara daha yakın bir çok başka kaynak vardı. 1975 Nisan'ından itibaren Beyrut'taki ABD diplomatlarının hareketliliğinin engellendiği ve bundan önce ABD Elçiliği'nin, örneğin Güney'deki tütün çiftçilerinin yaşamından ya da Sadrın etkili olduğu diğer anahtar bölgelerdeki şartlardan tamamıyla habersiz oldukları hatırlatılmalıdır. Acemi -Sadr'ın çok sayıda yakın arkadaşı ve daha nesnel Mısırlı üç gözleme!- ile aydınlatıcı mülakatları kullanıyor.

Dolayısıyla Gaib İmamın ciddi olgusal boşluklar taşıması şaşırtıcı değildir, gerçi bunların bazıları aynı zamanda Acemi'nin ideolojik önyargıları tarafından dikte edilmiş görünüyor. En önemli boşluklar arasında, hiç bahsi geçmeyen şunlar var: Emel'in ilk milis birliklerinin eğitiminde FKÖ'nün rolü; Doğu Beyrut'un yoğun nüfuslu Nebâ mahallesinin 1976'da Falanjistler'in elince geçmesinde Sadr'ın muğlak rolü ve bunun neticesinde takip eden iki yıl boyunca nüfuzunun zayıflaması ve çağdaş zamanlarda İranlı düşünürlerin Sadr'ınkini önceleyen Şiiliği yeniden yorumlama girişimleri. Bu çelişmeleri hiç bahsetmeden atlayarak, Acemi sadece hikayeyi kötüce anlatmış olmakla kalmıyor; aynı zamanda onun gözde temaelarından biri olan Musa Sadr'ın 'müphemiyeti'ni kavramak için bir çok fırsatı da geri tepmiş oluyor. Böylece, Emel'in 1980'den itibaren Filistinliler aleyhine dönüşü Acemi'nin bahsettiği gibi, hareketin kurucusunun her zaman gizli bir Palestinophobe [Filistinli-fobisi sahibi] olmuş olmasından dolayı (s. 161-164) değil, fakat açıkça Emelin ilk günlerinde, Sadr'ın ve Emel'in FKÖ'ye yakın olmasından dolayı ilginçtir. Ve ortadan kayboluşundan sonra Şia için bir sembol olarak Sadr'ın büyük tesiri, önceki yıllarda Şii politikasında onun yıldızının sönmüş olduğunu bilen biri için en dikkate değer olgudur.

Acemi projesini gösteriş için çok sayıda ham yazıyla Örter. V. S. Naipaul ile Joseph Conrad'dan alıntıda bulunma iptilasıni paylaşır ve hemen hemen yalnızca 'halk' değil 'kişiler' açısından tarihle uğraşmak üzerinde ısrar eder. Acemi'nin kaynakçasında bir tane bile kadın olmaması ve hiç bir kadının hatta Sadr'ın annesi, eşi, kızı ve diğer aile üyelerinin Acemi'nin anlatısına müstakilen girmemesi dikkate değerdir.

Eğer ABD'de Araplar ve Müslümanlar üzerine bir medya uzmanı olarak hatırı sayılır bir mevkiye sahip olmamış olsaydı, Acemi'nin kitabına kolayca yol verilebilirdi. Çalışmasının bu ülkedeki genel, hatta bilimsel söylem içinde kolayca yer bulmasının hikmeti burada aranmalıdır. Dolayısıyla, Augustus Norton'un kitabının mümkün olduğunca çok satmasına dua edelim ve böylelikle Acemi'nin tarafgir çalışması, Lübnan Şiiliği konusu üzerindeki sonsöz olarak düşünülmesin.

Çev.: Mehmet Demirhan

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 4 - Güz 1990

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Hizbullah'ın Kökenleri25 Ağustos 2014 Pazartesi 23:36
  • Tevhid Hareketi23 Ağustos 2014 Cumartesi 23:53