Mısır İslami Cihad Örgütü

Sefer Turan

Bilindiği gibi Mısır’daki çağdaş İslami hareket ilk defa olarak İmam Hasan el-Benna’nın İhvan-ı Müslimin hareketini başlatmasıyla organizeli olarak faaliyete geçmiştir (1928). Mısır toplumunun o zamanlar içerisinde bulunduğu sosyal bozuklukları göz önüne alacak olursak, İmam Hasan el-Benna hareketini daha gerçekçi bir şekilde değerlendirmiş oluruz. Bünye itibariyle İslami bir yapılanmadan henüz fazla bir şekilde uzaklaştırılmamış olan Mısır toplumu ideal bir İslam toplumunun oluşumunu hedef edinen İmam Hasan el-Benna’nın hareketine genelde olumlu bir tavırla yaklaşarak harekete destekçi olmuştur. Bu arada İhvan siyasi hayatta da son derece aktif bir şekilde çalışarak gerek İngilizlere karşı verilen savaşta, gerekse de Filistin savaşında ve nihayet Mısır’da kraliyet rejiminin devrilmesinde etkili bir rol oynayarak Mısır halkının büyük bir sempatisi ve güvenini kazanmıştır. Böylece İhvan-ı Müslimin toplum içerisinde ağırlığı olan bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Hür Subaylar’ın Kral Faruk’a karşı olan devrimlerinde İhvan’ın yeri oldukça büyük olmasına rağmen, devrim sonunda iktidara Cemal Abdunnasır’ın gelmesini önleyememiştir. Abdunnasır iktidarı ele geçirdikten sonra ilk iş olara, ülkede hakimiyetini tehdit eden tek grup olan İhvan-ı Müslimin mensuplarını sindirmek olmuştur. Bu gaye ile binlerce İhvan zindanlara atılmıştır. Rejimle İhvan arasındaki sürtüşmeler çoğu zaman şiddet eylemlerine de dönüşmüştür. Abdunnasır’a düzenlenen bir suikasttan İhvan sorumlu tutuldu. Menşie Suikastı olarak bilinen bu olay sonucu İhvan mensuplarını tutuklama hareketi daha da yoğunlaştı. Abdunnasır’ın yönetimi ele geçirdiği yıllardan itibaren başlayan Müslümanlara zulüm politikası, altmışlı yıllarda İslam ulemasını da kapsadı. Bu çerçevede yeryüzünde Allah’ın kanunları ile hükmetmeyen rejimleri “küfür rejimi” olarak tanımlayanlardan büyük İslam alimleri Seyyid Kutub ve Abdulkadir Uhed şehit edildi.

Enver Sedat döneminde ise (1970-1981) İhvan-rejim sürtüşmesi devam etti. Sedat, iktidar oluşunun ilk yıllarında devlet kademesindeki Nasırcıları sindirip Nasır döneminde tutuklanan İhvan’a üye fertleri serbest bıraktı ve İhvan nisbi de olsa faaliyet imkanlarına sahip oldu. Bu arada Sedat’ın kendisi “Mümin Başkan” lakabını takınıp “Muhammed Enver Sedat” adı ile anılıp konuşmalarına “Bismillah” diyerek başlıyordu. Ama bütün bunlara rağmen Sedat’ın bu tavrı İslami hareketin “İslam Devleti” isteğini önleyemedi. Bu arada Kudüs’ü ziyareti ve Camp David Antlaşması Müslümanlarla rejim arasındaki mevcut uçurumu biraz daha araladı. Sedat döneminde rejime karşı ilk ciddi tehdit 1974 yılı Nisan ayında Salih Seriyye liderliğinde gerçekleştirilen ve mevcut rejimi devirerek yerine silah gücü ile dine dayalı bir devlet kurma girişimi olarak tanımlanan “Teknik Askeri Akademi Eylemi” ile geldi. 1977 yılında ise Mustafa Şükrü liderliğindeki Tekfir ve’l-Hicre Cemaati ortaya çıkarıldı ve ardından 1981’de Sedat’ı öldüren Cihad örgütü.

Mısır İslami hareketinde Cihad düşüncesinin Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler kitabından kaynaklandığı birçok araştırmacı tarafından söylenir. Ancak şu bir gerçektir ki, kendilerine İslami kisveler bulan, Müslüman olduklarını ve hatta İslam şeriatını dahi uyguladıklarını iddia eden rejimlerin, sadece İslami bir devlet istediklerinden dolayı tutuklayarak zindanlarda insan aklına gelmeyecek işkencelere maruz bıraktıkları İslamcı gençliğin kendilerine bu işkenceyi yapanların Müslüman olamayacakları sonucuna ulaştığı da bilinen bir gerçektir. Böylece gençlik devlete karşı daha kesin bir tavır takındı. Nitekim merhum Ömer Tilmisani; “1954’te askeri hapishaneye girdiğimde, beni kasaplık et gibi tavana astılar. Tekfir düşüncesi de buradan çıktı. Çünkü işkencelere maruz kalanlar, kendilerine bu tür işkence yapanların ‘mümin’ kimseler olacağına inanmıyorlardı.”1 diyerek bu gerçeğin altını çizmektedir. Dolayısıyla İhvan hareketi içerisinde daha radikal gruplar ortaya çıkarak ana hareketten ayrıldılar. İşte Mustafa Şükrü liderliğinde zuhur eden Tekfir ve’l-Hicre Cemaati bu gruplardan biridir. Ancak kendi grupları dışındaki insanları Müslüman görmedikleri, toplumu “cahiliye toplumu” olarak tanımlayıp toplumdan uzak oldukları için pek taraftar toplayamamışlardır. Dolayısıyla ana hareket İhvan’ın alternatifi olabilecek bir düzeye ulaşamamışlardır. Ve nihayet 1978’de Mustafa Şükrü’nün idamı ile Tekfir ve’l-Hicre hareketi de iyice zayıflamıştır.2

İslami hareket içerisinde var olan görüş ayrılıkları devam etmiş ve zaman zaman değişik isimler altında birçok gruplar ortaya çıkmıştır. Bu gruplar arasından devletin varlığını sarsan, devlete karşı silahlı eylemler düzenleyerek devlet başkanını öldürebilen ve özellikle de gençlerin büyük bir sempatisini kazanarak Mısır İslami hareketinin ana gövdesi İhvan’ın alternatifi olabileceği intibaını veren grup İslami Cihad Örgütü’dür. Yalnız, illegal bir faaliyet süren bir hareketin böyle bir alternatif olabilme işi de son derece zordur. Bu noktada Mısır İslami hareketinde ana hareket olarak varlık gösteren İhvan-ı Müslimin’in köklü yapılanmasını da zihinlerde tutmak gerekir. Yılların getirdiği bir birikim ve tecrübe sahibi olan köklü bir hareketin etkinliğini kaybedip yerine ana hareketten ayrılma, kendi kendisini kitlelere anlatabilecek yasal organlara sahip olmayan ve mevcut rejimin sürekli aleyhinde çalıştığı bir hareketin geçmesi en azından zaman isteyen bir olaydır.

Mısır devlet başkanını öldürerek gündeme gelen ve birçok araştırmaya konu olan Cihad Örgütü nedir? Gayesi ve bu gayeye ulaşmak için takip ettiği yöntemler nelerdir? Gayesi ve bu gayeye ulaşmak için takip ettiği yöntemler nelerdir? Kendi dışındaki İslami hareketlere karşı tutumu nedir? Burada bu sorulara cevaplar aramaya çalıştık. Örgütün ne olduğu hakkında sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için de örgüt hakkında yazılan ve söylenenlerden daha çok, örgüt liderleri ve elemanlarının kendi sözlerini kaynak almaya özen gösterdik. Ama, elemanlarının çoğunun zindanlarda olduğu yasadışı bir örgütün birincil kaynaklarına ulaşmanın zorluğu hatırda tutulmalıdır. Bununla birlikte, örgütün bildiri ve kitaplarına dayandırmaya çalıştığımız bu yazımızda mümkün olduğunca objektif davranmaya çabaladığımızı belirtmek isteriz.

Kuruluşu

Bazı araştırmacılara göre 1981 eylemini (Sedat’a düzenlenen suikastı) gerçekleştiren İslami Cihad Örgütü ile, 1974’te “devleti silah gücü ile yıkarak yerine dine dayalı bir devlet kurma” hareketinde bulunan Salih Seriyye liderliğindeki İslami Kurtuluş Cemaati arasında bir ilişki vardır. Başka bir ifadeyle, birincisi ikincisinin uzantısıdır. Her iki örgüt arasında organizeli bir ilişkinin var olduğu her ne kadar kesin olmasa dahi ortak hedefleri paylaşan İslami iki hareket arasında da bir ilişki olması gayet doğaldır.

Cihad örgütünün tarihçesi hakkında örgüt lideri Muhammed Abdusselam Ferec3 mahkeme tutanaklarında önce 1978 yılında İskenderiye’de İslami bir örgüte katıldığın, ancak bu örgütün polis tarafından keşfedilmesinden sonra Kahire’ye gelerek İslami Cihad Örgütü’nü kurduğunu şöyle anlatır: “Yeryüzüne Allah’ın kanunlarının tatbik edilmesi için silah gücüne dayalı bir örgüt kurmayı düşünmeye başladım. Çünkü Allah’ın kanunları yürürlükten kalkmış, yeryüzünü yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, toplumda kadınların fahişeliği ve fesat kaplamıştı. Selefin kitaplarından okuyarak vardığım düşüncelerimi Faridatü’l-Gaibe adı altında kitaplaştırdım.

Örgüte sadece yaşları 20-30 arasında olan gençleri almaya başladım. Çünkü bu yaştakilerin kalpleri temiz, fıtrata daha yakındırlar. Oysa yaşlıların kalpleri hakkı kabul etmeyecek kadar sertleşmiştir. Kendi mahallem olan “Bolak Dö Kror” ve çevre mahallelerdeki camilerde dersler verip hutbeler okumaya başladım. O zaman Tarık Abdul Mevcut Zümer4 ile tanıştım. İlişkilerimiz gelişince evine gidip gelmeye başladım. Beni Abud Abdullatif Zümer’le tanıştırdı.5 Düşüncelerimi açtım. İslam devletinin kurulmasının zorunlu olduğuna ikna ettim. Sonra Nebil el-Mağribi6 ile tanıştım. Düşüncelerimi ona da anlattım. Ortak düşüncelere sahiptik.”7

Abdusselam Ferec’in 1979’da örgütü kurduğu zamanlar, Ürdün uyruklu Ezher Üniversitesi öğrencisi Muhammed Salim Rehhal ise ikinci bir örgüt kurmuştur. Rehhal’in Mısır’dan sınır dışı edilmesinin ardından örgüt liderliğini Kahire Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu Kemal Said Habib üstlenir. Daha sonra Tarık Zümer aracılığı ile Abdusselam Ferec ile tanışan Kemal Habib ve beraberindekiler, Abdusselam Ferec’in örgütüne katılırlar. Böylece örgüt gelişmeye başlar. Özellikle de cami eksenli çalışmalar sayesinde üye sayısı devamlı artar.

Abdusselam Ferec ve arkadaşlarının mahkemedeki sözlerini ve Cihad hareketinin düşünce yapısını örgütleyen Faridatü’l-Gaibe kitabını incelediğimiz an, böyle bir örgüt kurulmasına niçin ihtiyaç duyulduğunu fark edebiliriz. Nitekim adı geçen kitapta İslam’da cihadın taşıdığı öneme rağmen Müslümanlar tarafından ihmal edildiği, yeryüzü tağutlarının sadece ve sadece kılıç gücü ile yok edilebilecekleri, İslamiyet’in yeniden hakim olmasının tek yolunun cihad olduğu açık ifadelerle belirtilmektedir. Diğer taraftan toplumda var olan çeşitli problemlerin (hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk... vb.) çözümlenmesi için Allah’ın kanunlarının tatbik edilmesi için silahlı bir yöntemin tercih edildiğini Abdusselam Ferec’in sözlerinden anlamak mümkündür.

Tanım

İslami Cihad Örgütü nedir? Hedefleri nelerdir? Örgüt elemanlarından olan ve halen 10 yıllık tutukluluk cezasını çekmekte olan Enver Ukkaşe, hapishanede kaleme almış olduğu ve İslami Cihad Örgütü’nün ne olduğunu anlatan risalesinin8 138. sayfasında örgütü şöyle tarif ediyor:

“Bizim İslamcı, selefçi, gizli/illegal, inkılapçı, savaşan/mücahit bir cemaatiz.”

Dikkat edecek olursak bu tarif, örgüt hakkında öz bir bilgi veriyor. Anlaşıldığı gibi örgüt düşüncede İslamcı, akidede selefçi, hareket yöntemi olarak illegal, metot olarak inkılapçı, tavır olarak savaşçı/mücahit, mahiyet olarak ise bir topluluk/cemaattir.

Enver Ukkaşe bu 6 unsuru biraz daha açarak şöyle diyor:

1) Biz cemaatiz: Bir kişinin cemaate üye olması şunları gerektirir:

a. Kendi nefsini aşağı tutup cemaatin hakkını savunmak,

b. Cemaate uymak,

c. Cemaatin gaye, düşünce ve hareket metotlarına şiddetle sarılmak,

d. Cemaatin himaye edilmesi için çalışmak.

2) İslamcı: Üyenin, sadece bir cemaate mensup olduğunu bilmesi yeterli değildir. Bu cemaatin bir İslam cemaati olduğunu da bilmesi gerekir. Bunun için de İslamiyet’i köklü ve doğru şekilde anlayarak İslam için tutucu olmalı, İslamiyet’in üstünlüğü için çalışmalı ve İslami bir ahlaka sahip olmalıdır.

3) Selefçi: Üye, İslamcı bir cemaate mensup olduğunu anladıktan sonra akidede Selef-i Salih hidayetine bağlı olduğunu, onların yolunda adım atmasının gerektiğini, böylece Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolunu seçtiğini, Ehli Sünnet’in hak üzere olduğuna inandığını bilmesi gerekir. Dolayısıyla, Selef-i Salih’e saygılı olup, değerli alimlere adab ile yaklaşmalı, akide, usul, fıkıh ve tefsirde selefi düşünceye bağlı olması gerekir.

4) Gizlilik/İllegalite: Bunlardan sonra, üye illegal bir örgüte mensup olduğunu bilmelidir. Ancak cemaatin niçin illegal çalıştığını ve legal ve illegal çalışma arasındaki fark ve ilişkinin ne olduğunu bilmelidir. Bunun için de şunlara dikkat etmelidir.

· Mevcut aşamada henüz zayıf olduğunu bilmelidir (ancak hastalığın verdiği zayıflıkla siyasi zayıflık arasındaki farkı bilerek),

· Yaşanılan pratik realiteyi hakikatini anladıktan sonra bu pratikten üstün olduğu duygusuna sahip olmalıdır,

· Önünde duran her türlü zorluk ve problemlere karşı hazırlıklı olmalıdır,

· İllegal çalışmada gerekli olan düşünsel ve eylemsel yetenekleri kazanabilmesi için eğitilmelidir.

5) İnkılapçı: Üyenin sahip olduğu potansiyel enerjinin devrimci bir yönde kinetik enerjiye dönüşmesi gerekir. Yani her üye, kendinde var olan bütün imkanlarını inkılapçı süreç uğrunda harcamalıdır. Üye İslami olmayan her şeyi reddetmeli. En yakın akrabalı ve hatta kendi nefsinde de görse dahi karşı çıkmalıdır... Örgütümüzün her üyesi, örgütteki konumu her ne olursa olsun usta bir lider olabilmelidir. İnkılap uğrunda bilinçli bir ruh ortaya koymalıdır.

6) Savaşarak-Cihad: Bizim dışımızdakilerin bir kısmı yazı ile cihadı, bir kısmı söz ile cihadı seçtiler. Ama biz, cihadımızın kılınçla, yani savaşarak olmasını seçtik. Bu demektir ki savaş, cemaatimizin temel görevlerindendir. (s. 140-142)

Bu geniş tariften anlaşılacağı üzere İslami Cihad örgütü her şeyden önce illegal faaliyet gösteren bir harekettir. Mevcut rejimin, (rejimin ifadesiyle) aşırı dincilere karşı sert tavrı böyle bir metodun takip edilmesini zorunlu kılmıştır. Dolayısıyla illegal olan, devlete ait bütün iletişim organlarının aleyhinde olduğu bir örgütün kendi düşüncelerini istediği gibi halka ulaştırması oldukça zor bir olaydır. Diğer taraftan, örgüt her ne kadar da Ehl-i Sünnet ve Selefi mezhebine bağlı olduğunu açıkça söyleyerek mezhepçi bir tavır ortaya koymakta ise de diğer mezheplere ve özellikle de Şiilere karşı tavrı aşırı derecede olumsuz değildir. Bu konuya ileride tekrar değineceğiz.

Gaye

İslami Cihad Örgütü askeri sorumlusu Abud Zümer kendisi ile zindanda yapılan bir söyleşide örgütün gayesini şu sözleriyle açıklar: “Gayemiz, meşru yollardan hareket ederek Mısır’da İslam devleti kurmak suretiyle Allah-u Teala’nın rızasını kazanmaktır. Meşru yollar: Tebliğ, iyiliği emredip kötülükten nehyetmek ve Allah yolunda cihaddır.”9 Abud Zümer’in açık bir şekilde ifade ettiği gibi, örgütün hedefi Mısır’da İslam devleti kurmaktır. Örgütün liderlerinden Ömer Abdurrahman’ın sözlerini, Abdusselam Ferec’in Faridatü’l-Gaibe kitabını ve Enver Ukkaşe’nin risalesini incelediğimizde de aynı gayenin hedef olarak belirtildiğini görürüz.

 Aslında İslami hareketlerin gayesi genel olarak ortaktır. Özetle: Hakimiyetin Allah’ın olması için çalışarak İslam devletini kurmak. Ama bu devlet nasıl kurulacak? Bunun için nasıl bir yöntem takip edilmelidir? Mevcut rejime ortak olarak, rejimin kanunları çerçevesinde çalışarak rejimi ıslah ederek mi? Yoksa yönetim biçiminde Allah kanunlarına yer vermeyerek yeryüzünde tanrılık iddia eden bu rejimi kökten kabul etmeyip temelden yıkarak yani, inkılap aracılığı ile mi? bilindiği gibi, günümüzde her iki yolda da hareket eden İslami hareketler görüyoruz: Bazı ülkelerdeki parlamenter İslami hareketler ve İran’daki İmam Humeyni’nin halk inkılabı. Mısır her iki yöntemden de nasibini almış bulunuyor. İslami hareketler içerisinde en güçlüsü olan İhvan-ı Müslimin parlamenter bir harekete dönüşerek çalışmalarını sürdürürken, İslami Cihad Örgütü inkılapçı olduğunu açıklamaktadır.

Metot

Abud Zümer örgütün hareket çizgisini şu sözleriyle ifade eder: “Hareketimizin gayesine ulaşması için takip ettiğimiz metot inkılabidir. Yani İslam devrimi yaparak İslami alternatifi sunabilmektir. Biz ülkede mevcut olan yasadışı ve batıl üzerine kurulu rejime katılmayı reddediyoruz. Yani mevcut siyasi partilere katılmaya veyahut da İslam şeriatının tatbik edilmesini isteyebilmek için dini bir parti kurmaya karşıyız. Çünkü bu istekler, millet meclisindeki çoğunluğun cahili seslerinin çıkışı ile bir hiçe dönüşecektir.”10

Zümer’in ifadeleri gayet açık: Partiye karşı (hatta dini dahi olsa) ve devrimden yana. Enver Ukkaşe ise, örgütün tarifinde de belirttiği gibi, risalesinde genel olarak İslami bir devrim yapmanın zorunlu olduğunu işlemektedir. Toplumdaki mevcut hastalığı Allah’ın kanunlarının tatbik edilmemesi, dolayısıyla toplumun fesada batarak doğru yoldan sapması şeklinde teşhis ettikten sonra ilacı “devrim” olarak sunmaktadır. Hatta zaman zaman “biz devrimci miyiz yoksa reformist mi?” sorusunu sorduktan sonra mevcut pratikte yaşanılanların birinci şıktan olmayı gerektirdiğinden dolayı İslami Cihad Örgütü’nün inkılabi bir örgüt olduğun ifade eder. Ve böyle bir devrimi de ancak ve ancak İslami Cihad hareketinin gerçekleştirebileceğini belirtir.

Niçin Devrim?

Ukkaşe, niçin devrimci olduklarını açıklarken toplumdaki fesat ve sapıklığın nerden kaynaklandığı teşhisine başlayarak şöyle diyor:

Çeşitli tür ve şekillerde beliren toplumdaki bozukluk -bu şekiller arasında çelişki var gibi olsa dahi- şu iki şıktan birinden kaynaklanır:

Birincisi: toplumdaki fesat ve sapıklık, bozuk esaslar/temellerden kaynaklanır. Yani İslamiyet’le çeliştiğinden dolayı bozuk olduğu malum olan uygulamanın doğal bir sonucu olarak böyle bir toplumsal fesat ortaya çıkmıştır.

İkincisi: Bu fesat, doğru olan esasların/temellerin yanlış bir şekilde uygulanmasından veya o doğru kuralların aksatılmasından, ihmal edilmesinden, hayatta tatbik edilmeyişinden kaynaklanabilir.

Şunu söylemeye gerek yok ki, birinci oluşumdan dolayı vuku bulan fesadı değiştirmek için gerekli yol/hareket ile ikinci durumdan doğan fesadı değiştirmek için takip edilecek yol farklıdır. Çünkü her biri, fesadın hacmi, yapısı ve mekanına uygun bir şekilde hareket etmeyi gerektirir.

Yaşanılan gerçek, İslamiyet’le bir ilişkisi olmayan ve İslam’la bağdaşmadığı için de tatbik edildiğinde fesat doğuracağı bilinen esas ve temellerden kaynaklanan bir fesat ve sapıklık içinde ise, bu durumu değiştirmek ve toplumun temel esaslarını gidermek isteyen -ki o esaslar, bu fesadı doğurdu- ferdin, sonuçları tedavi etme ve zahirle uğraşma noktasında kalmaması gerekir. Çünkü bozuk temeller, bozuk sonuçlar verir.

Yani böyle bir halde fertten yapması istenilen şey mevcut duruma karşı inkılap yapmasıdır. (s. 37-38)

Görüldüğü gibi Ukkaşe’nin düşüncesinde devrim: İslamiyet’le bağdaşmayan “bozuk” esaslar, yani İslami olmayan kanunların uygulandığı coğrafyada gereklidir. Çünkü toplumda yapılacak değişikliğin yüzeysel değil köklü olması şarttır. Bu alanda çağdaş tarihimizden örnekler vererek “Müslüman inkılabi düşünür Seyyid Kutub’un, Abdunnasır tağutuna karşı verdiği inkılabi mücadeleyi inceleyen bir kimse bu devrimin sadece tağut ve dostlarının şahıslarına yönelik olmayıp, tağut rejimini hedef aldığını görür” demektedir. “Bu bağlamda Seyyid Kutub gibi devrimcilerin de, ülkelerindeki mevcut laik rejimlere karşı inkılabi yolda yürüdüklerini belirterek örnek olarak, modern tarihimizde İmam Ayetullah Humeyni’nin İran’ın mülhit Şahına karşı devriminin İslami-inkılabi olgunluğun zirvesi”ni oluşturduğunu söyledikten sonra İmam Humeyni inkılabının da sadece Şah’ın şahsını hedef almadığını, İran’da Şah gibilerini Müslümanların sırtlarına yükleyen rejime karşı bir inkılab olduğunu söyler.

İkinci halde, yani toplumun bozukluğunun doğru kanunların (İslami kanunların) yanlış uygulamasından doğuyor ise yapılması gerekli eylemi birinci halden farklı tutan Ukkaşe şöyle diyor:

Böyle bir halde fertten istenilen şey, devlet makamlarına, o kanunların nasıl doğru bir şekilde uygulanabileceğini ve yanlış uygulamalardan nasıl kaçınılabileceğini göstermesidir. (s. 41)

Yani bu durumda fert devrimci değil, ıslahatçı/reformisttir. Öyleyse Müslüman ferdin inkılapçı veya ıslahatçı olmaktan birini seçebilmesi için mevcut hastalığı teşhis etmesi gerekir. Ancak bu noktada şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Acaba Müslüman fert inkılapçı veya ıslahatçı olmakta özgür müdür? Ukkaşe bu soruyu “Hareket keyfiyetimizi belirlemekte özgür değiliz” diyerek cevaplandırıyor ve takip edilecek metodun toplumun yapısına göre zorunlu olarak değiştiğini belirtiyor.

Ukkaşe bütün bunları sıraladıktan sonra Mısır’daki mevcut kanunların tamamen beşer tarafından konulmuş cahili kanunlar olduğunu, her ne kadar anayasanın 8. maddesinin, kanunların temel kaynağının İslam Şeriatı olduğunu belirtse dahi, anayasanın kendisinin Demokratik Sosyalizm temeli üzerine kurulu olduğu için çağdaş Mısır toplumunun cahiliyet toplumu olduğunu belirterek bu durumun inkılabi bir yol takip edilmesi gerektirdiğini söyler. Bu noktada Ukkaşe, toplumun cahiliyet toplumu olduğunu belirlemekle fertler hakkında bir hüküm vermek arasında bir ilişki olmadığını ifade ederek fertleri tekfir etmediklerinin altını çizer.

Partisel Çalışma, İslami Cihad Hareketi ve İhvan

Mısır İslami hareketinde partisel metot 1984’de İhvan-ı Müslimin’in Vefd Partisi listesinden parlamento seçimlerine katılmasıyla gündeme geldi. Mısır’da genel seçimlerin tamamen iktidar partisi (Ulusal Demokratik Parti)’nin kontrolü altında ve sağlıksız bir şekilde yapıldığı herkes tarafından bilinmesine rağmen İhvan’ın böyle bir seçime girişi İslami hareket içerisinde tartışmalara neden oldu. Bazı gruplar beşer kanunlarının yürürlükte kalması ve demokrasi iddiasının ayakta kalmasına neden olan partisel bir hareketin İslami olamayacağını açıkça ifade etmişlerdir. Bu konuda İslami Cihad Örgütü’nün tavrını örgüt mensuplarının ifadeleri ışığı altında net bir şekilde anlayabilmekteyiz.

Abud Zümer konuyla ilgili açıklamasında aynen şunları söyler:

Mısır’daki partisel rejim, laik (yani dinsiz) bir rejimdir. Dini parti kurulmasına müsaade etmez. Mevcut bütün partiler de bu rejimin bir parçası olan anayasaya boyun eğerler. Aralarındaki tek fark anayasanın en ideal bir şekilde uygulanması için takip ettikleri metot farklılığıdır. Biz ise hükümetten kökten ayrılırız. Tek bayrak veya tek çatı altında toplanamayız. Biz Allah-u Teala’nın hükmünü istiyoruz. Onlar halkın kendi kendine hükmetmesini... Bu rejim, İslam şeriatını millet meclisine önerdi; tatbik edilsin mi, edilmesin mi? Sonra da edilmemesini seçtiler. Allah-u Teala buyurur ki: “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Tevbe, 36) Yani Allah’ın indirdiği kanunlardan sonra seçme özgürlüğü yoktur.11

Abud Zümer, İhvan-ı Müslimin’in partisel deneyimini eleştirirken, İslami akımdan büyük bir kesimin (yani İhvan’ın) parti aracılığıyla parlamentoya giderek (iyi niyetle dahi olsa) İslam şeriatının tatbik edilmesini isteme girişimlerini İslami harekete karşı oynanmış bir “hile” olarak değerlendiriyor ve bu konuda şu noktalara dikkat çekiyor:

1) İslam devleti ancak ve ancak İslam yasalarının meşru kıldığı vesilelerle kurulur (iyiliği emredip kötülükten nehyetmek ve Allah yolunda cihad ederek). Zamanın yöneticileri ancak savaşla makamlarını bırakırlar.

2) Hz. Yusuf (a) kıssasını delil getirerek, Allah’ın kanunları ile çalışmayan bir mecliste bulunmanın caiz olduğunu söylemek yersizdir. Alimlerimizin “Beni bu yerin (Mısır’ın) hazinelerine memur et. Çünkü ben korumasını ve yönetmesini bilirim.” dedi. Böylece Yusuf’u o memlekete yerleştirdik; istediği yerde oturabilirdi.” (Yusuf, 55-56) anlamındaki ayetlerin tefsirindeki tutumları gayet açıktır.

3) Allah’ın emirleri haricinde yasalar çıkaran ve Allah’ın kitabı ile hükmetmeyen bir parlamentoda oturmak haddi zatında fesattır, hiçbir faydası yoktur.

4) İslam Şeriatı, insanlar isteseler de istemeseler de insanlar üzerine kanunlarını zorunlu kılmaktadır. Millet meclisine oturarak beşer kanunlarına saygılı olacağına dair yemin eden kişi, Allah-u Teala’nın “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur” anlamındaki sözlerine nasıl cevap verecektir? Önlerinde şeriatın seçilme-seçilmeme ölçüsüne konulmasını, kabul ve hayır oylamasını ve nihayet konunun önemsizliği nedeni ile oturumun kapandığı ilanı karşısında nasıl bir tavır alacaklar? (Allah’a sığınırız.)

5) Mısır hükümeti, birçok münasebetle İslam şeriatını tatbik etmek istemediğini açıklamıştır.

6) Çok partili katılım probleminin çözümlenmesi için muhalefet oluşumu hükümetin çıkarı içindir. Muhalefete, azınlıkta kalacak oranda izin verilmesi gayet normaldir. Durum böyle olunca muhalefetteki İslami azınlık, parlamentodaki çoğunluğun karşı çıkması halinde İslam şeriatını nasıl tatbik edecek? Doğal olarak, çoğunluğun aldığı karara ve oraya giderken saygılı olacağına dair yemin ettiği kanuna bağlı kalacaktır.

7) Bilindiği gibi istatistiklere göre Mısır halkının %90’ı İslam şeriatının tatbik edilmesini istiyor. Öyleyse seçimlerde Ulusal Demokratik Parti’yi kim iktidara getiriyor? O çoğunluğu elde ediyor. Durum böyle olunca böyle bir yol ile rejim değiştirilebilir mi?

8) Mısır’daki seçim sistemi, İslamiyet’e aykırı, batıl bir sistemdir. Müstahak olmayanları sorumluluk makamına getiriyor ki, bu durum İslami bir sisteme ters düşer.12

Abud Zümer partisel bir çalışmanın bu şartlar göz önüne alınarak mümkün olmayacağını bu şekilde izah ettikten sonra böyle bir metodu “ta baştan kaybetme” olarak nitelendiriyor. Dolayısıyla Allah yolunda hakiki çalışmanın ancak “cihad” ederek gerçekleşebileceğini ifade ediyor. İhvan’ın parlamentoya girişinin doğurduğu sonuçları da şu şekilde değerlendiriyor:

İnanıyorum ki hükümet İslamcılardan büyük bir kesimi, sonucu olmayan bir faaliyete girdirmeyi başardı. Bu olay bölünmelere yol açarak İslami hareketi kendi içinde tartışmalara sevketti. Hükümet Müslümanlara meclis aracılığı ile İslam şeriatının uygulanabileceği ümitlerini vererek İslami hareketi kontrol altına alma komplosunu tamamlayabilmek için meclis içerisinde İslamcıların bazı isteklerini kabul edebilir. Böylece de herkes, parti ve seçimlerle uğraşarak sandalye çıkarmaya başlar. Dolayısıyla yavaş yavaş büyük hedef kaybolur ve halk boş şeylerle vakitlerini öldürür.

Diğer taraftan bizimle meclise girenler arasında da fitne vuku bulabilir. Saflar iyice zayıf düşer. Bundan da öte bu durum, seçime katılan İslami kesimin, İslami Cihad Cemaati’ne saldırmasına, yaptıklarını reddetmesine, hükümete karşı iyi niyetli olduğunu ispat edebilmek için bazı İslami temellerden tavizler vermesine (Allah’a sığınırız) de neden olur. Bu tavrın ortaya koyacağı bir tek olumlu sonuç var: Böyle bir deneyimin başarısızlığı. Nitekim Türkiye’de olanlar bu söylediklerimizin pratikteki bir delili ve partisel çalışmanın bir yararı olmadığının ispatıdır.13

Aynı konuya değinen Enver Ukkaşe de İhvan’ın partisel çalışmasını şiddetle eleştirerek temelde İslami olmayan esaslar üzerine bina edilmiş bir devletin çeşitli müesseseleri aracılığıyla İslam şeriatının tatbik edilemeyeceğini, dolayısıyla İhvan-ı Müslimin’in bu “ıslahatçı” tavrının İslami Cihad Hareketi’nin inkılabi tutumu ile bağdaşmadığını belirtir.

Aynı noktada 1985 yılında Hafız Selame’nin İslam şeriatının tatbik edilmesi için Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na doğru Yeşil Yürüyüş girişimleri olmuştu. Enver Ukkaşe, bu yürüyüş girişimini de tenkit ederek, “laik bir hükümetten, İslam şeriatını uygulamasını istemenin” yanlış bir tavır olduğunu söyler.

Açıkça görüldüğü gibi İslami Cihad Hareketi’nin düşünce yapısına göre İslam devletinin kurulması için tek yol silahlı cihaddır. Mevcut rejim müesseselerinin ıslah edilerek İslamileştirilmesi değil, kökten yıkılıp yerine İslami temeller üzerine kurulu devlet kurulması en doğru yoldur. Bu düşünceyi Cihad Hareketi’nin yayın organlarında gayet net bir şekilde bulmak mümkündür.

İran’a Bakış

İslami Cihad Hareketi’nin İran İslam İnkılabı’na bakış açısı, burada açıklamaya çalışacağımız bir diğer sorudur.

Doğrusu Mısır İslami akımları içerisinde İran İslam İnkılabı’na en müspet bakış açısına sahip hareket Cihad Hareketi içerisinde bir gruptur. İslami akımın en büyüğü olan İhvan-ı Müslimin, inkılabın ilk yıllarında her ne kadar destekçi bir tavır ortaya koydu ise de, daha sonra bu tavırlarını değiştirdiklerini fark ediyoruz. Nitekim, merhum Ömer Tilmisani, “İran’da olanları desteklemiyorum. İranlılar Şii, biz Sünniyiz. Sünne ve Şia arasında, derin/köklü ayrılıklar var. Ve bu ayrılıkların nedeni de ehli Sünnet değil, Şiadır.” diyerek devrimin ilk zamanlarında da sadece “mazlum bir halk” için desteklerini, oysa akide açısından “Ehl-i Sünnet ve Şianın birbirinden farklı farklı şeyler” olduğunu, İran İslam Cumhuriyeti’nin “bir İslam devletine örnek olamayacağını, çünkü Allah’ın kanunlarının tatbik edilmediğini”14 belirterek İran’a karşı tavrını gayet net bir şekilde ifade etmekteydi.

Cihad hareketinin İran İslam Cumhuriyeti’ne, Şiilere bakışı ise, İhvan’dan farklı ve genelde olumlu. Örgüt her ne kadar da Ehl-i Sünnet mezhebine bağlı olduklarını vurgulasa dahi, bu bağlılığın Şii Müslümanlara karşı olumsuz bir tavır takınmalarına neden olmadığını görüyoruz.

Abud Zümer İmam Humeyni deneyinin başarıya ulaştığını ancak “içerisinde bulunduğu şartlardan dolayı15 İran hakkında sağlıklı bilgiler elde edemediği için kesin bir karar veremeyeceğini” ifade etmesine rağmen vasiyetinde “Ey İran’daki İslam İnkılabı liderleri! Allah-u Teala sizlere devlet kurmayı nasip eyledi, onu koruyunuz. Yeryüzündeki mustazaflara destek olmaktan geri kalmayınız. İnkılabı, çizgisinden saptırmak ve büyük gayelerinden alıkoymayı amaçlayan, Ehl-i Sünnet ve Şia arasında fitne alevlendirmek isteyenlere karşı uyanık olun... Hedeflerinize, İslam’ın hedeflerine doğru ilerleyin. Allah yardımcınız olsun...” diyerek gerek İran İslam İnkılabı ve gerekse de Sünni- Şii konusunda bir huzursuzluğu olmadığını belirtir.

Enver Ukkaşe ise konuyu daha geniş bir şekilde ele alarak İmam Humeyni liderliğindeki “Müslüman Şii kardeşlerimizin” inkılabını tamamen desteklediklerini belirterek “Dinimiz bir, peygamberimiz bir, Kur’an’ımız aynı, kıblemiz tek, hedeflerimiz aynı (dünya İslam devletini kurmak için çalışmak), düşmanlarımız aynı, yönümüz tek” diyerek Cihad hareketi ile İslam İnkılabı arasındaki ortak temelleri sayar ve olumlu bir tavır ortaya koyar.

Konunun mezhebi açıdan değerlendirmesini de yapan Ukkaşe “İslam mezheplerini inceleyerek Ehl-i Sünnet mezhebine bağlanmam gerektiği kanaatine ulaştım. Ehl-i Sünnet’le İran’daki Caferi (Şia) mezhebi arasında köklü farklılıklar var olmasına rağmen, İran Devrimi’ni sınırsız ve mutlak olarak destekliyorum” diyerek niçin desteklediğini de birkaç noktada toplar:

· Bu ayrılıklar onlara Müslüman olarak bakmamı etkilemez.

· Aramızdaki ayrılıklar, ortak sorunlarımız üzerinde birleşmemizi önlemez.

· Tarihte Şii mezhebinin kurduğu tek İslam devleti İmam Humeyni’nin devletidir. Diğerleri mezhebi suiistimal eden dünyevi devletler idi. Dolayısıyla Şiiler hakkında bir karar verebilmek için bugünkü devletin yetkililerinin yazdıklarını okumak, bilmek gerekir. Oysa bugün onlardan duyduklarımız, okuduklarımız, onlara olan desteğimize cesaret veriyor ve aramızda güzel bir müstakbelin olacağını müjdeliyor. (s. 76-90)

Ukkaşe, İran İslam Cumhuriyeti’ni desteklemesini gerektiren nedenleri böylece sıraladıktan sonra mezhepler arasında yakınlaşmanın sağlanması için de, İslam mezheplerinin temel prensiplerinin yeniden gözden geçirilmesini istiyor.

Ancak Cihad hareketinin, İslam İnkılabına olan “mutlak” desteği hangi ölçülerle sınırlıdır? Bir başka ifadeyle, İranlı Müslümanlara devlet kurma imkanı veren “Halk Devrimi” metodu Mısır’da da uygulanabilir mi? Niçin?

Ukkaşe’ye göre “Mısır ve İran farklı toplumsal yapılara sahip olan iki İslam ülkesi. İran’da alimlerin konumu ile Mısır’daki alimlerin konumu tamamen farklı. İran İslami hareketi genelde inkılabi bir süreç içerisinde ilerler iken, Mısır’da inkılabi çizgi ancak merhum Seyyid Kutub’la başlar.”

“Mısır’da halk devriminin yapılamayacağının bir diğer nedeni de İran’ın tam aksine Mısır’da alimlerin ve özellikle Ezherlilerin devlet yanlısı oluşlarıdır.” Dolayısıyla Ukkaşe’ye göre “halkı ayaklanmaya çağırdıklarında kendilerine karşı çıkacak ilk zümre alimler olacaktır.” (s. 103) Yani İran’daki gibi alimler müessesenin Mısır’da devrim yapması beklenilmiyor. Ukkaşe bir halk devriminin vuku bulması halinde bile, kitlelere tek İslami çözümün İslami Cihad Hareketi olduğunu izah etmenin gayet zor olduğunu, çünkü aynı gaye için çalışan birçok İslami hareketin var olduğunu ve dolayısıyla “kitlelerin güvenini kazanmış olsalar dahi diğer İslami akımlarla çatışmak zorunda kalacaklarını” belirtiyor. (s. 107)

Mısır’da halk devriminin olamayacağı inancına tarihi bir bakış açısı ile yaklaşarak bir değerlendirme yapan Ukkaşe “Mehmet Ali Paşa döneminden bu tarafa hiçbir zalim sultana karşı ayaklanmamış bir halkı harekete geçirmenin zor olduğunu” söyler.

Zikrettiği nedenlerden dolayı, Mısır’da İran usulü bir halk devriminin muhal olduğunu, Mısır’da ancak ve ancak “toplumun bütün müesseselerine ulaşabilmiş” geniş tabanlı bir seçkinlerden oluşan İslami halk ordusu sayesinde İslam halifeliğinin kurulabileceğini16 söyler.

Şimdiye kadar söylediklerimizden Mısır İslami Cihad Örgütü’nün İran İslam Cumhuriyeti ve İslam Cumhuriyeti’ni oluşturan halk devrimine karşı tutumu gayet net bir şekilde görülüyor. Ama her ne kadar da “mutlak” bir destek söz konusu olsa dahi Mısır İslami akımlarında hakim olan Seleficilik akımının verdiği düşünce ile -Cihad örgütü içerisinde- İran’a karşı çekincesi olan bazı fraksiyonların ve fertlerin oluşu da muhtemeldir.

Görüldüğü gibi, İslami Cihad Hareketi, Mısır’da silahlı mücadeleyi tercih eden bir örgüt. İnkılapçı, selefçi, cihadcı. Partisel İslami hareketlerin tamamen karşısında. Mevcut rejimle işbirliği yapılmasından yana. Ayrıca diğer İslami akımlarla ve özellikle de İhvan’la olan sürtüşmesi de malum.

Buraya kadar söylediklerimizden sonra soruyoruz: Acaba İslami Cihad Örgütü Mısır İslami hareketinin alternatifi olabilir mi? Sorunun doğru cevabını zaman gösterecek. Yalnız, hareket her ne kadar da radikal düşüncelere sahip olsa dahi böyle bir konumun (yani alternatif olabilmenin) oldukça zan olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, her şeyden önce ana hareket İhvan’ın köklü bir yapılanması ve yılların verdiği bir birikime sahip olduğunu unutmamalıyız. Diğer yandan ülkedeki mevcut iletişim araçlarınca illegal bir faaliyet gösteren İslami Cihad Örgütü’nün bir terör örgütü olduğu ve örgüt elemanlarının da birer terörist oldukları düşüncesinin özellikle üzerinde durarak, bu şekilde tanıtılması, halkın İslami Cihad’a karşı en azından endişeli bir gözle bakmasına neden olmuştur. Düşüncede Selefi olduğunu söylerken, “yaşantı” olarak da Selef’in yaşadığı hayatı (yani zamanın teknolojisini kullanmayı reddederek) benimsediklerini söylemeleri puan kaybetmelerine neden olacaktır.17 Öte yandan kendi içlerinde çeşitli fraksiyonlara ayrılmış olmaları da hareketin gücünü büyük ölçüde etkileyecektir.

Kısacası alternatif olabilmeleri en azından mevcut şartlarda oldukça zor. Temennimiz, henüz tam anlamıyla İslamiyet’ten koparılmamış/uzaklaştırılmamış olan Mısır toplumunda mücadele veren İslami akımların bir araya gelerek, mevcut potansiyeli en güzel şekliyle değerlendirmeleri... Her türlü dünya zevklerinden uzak kalınarak Allah’ın rızasını kazanabilmek için bir VAHDET olmaları.

Allah’ın ipine sımsıkı yapışın, parçalanmayın.

Notlar

1- el-Musavvır, 22 Ocak 1982.

2- Aynı yerde.

3- İslami Cihad Örgütü’nün kurucusu. Kahire Üniversitesi İdari Bölümü’nde elektrik mühendisi. Sedat’ın öldürülmesinden sonra tutuklanarak İslami Cihad Örgütü davasında 1 numaralı sanık olarak yargılandı ve Halid İslambuli ve diğer arkadaşlarıyla birlikte idam edildi. Ayrıca İslami Cihad Örgütü’nün elkitabı sayılan Faridatü’l-Gaibe [Unutulan Farzlar] kitabının yazarı.

4- İslami Cihad Örgütü’nün ileri gelen elemanlarından biri. Yargılanmalarında 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

5- Abud Zümer, Cihad Örgütü’nün askeri sorumlusudur. Önceden Mısır istihbaratında binbaşı rütbesinde subaydı. Halen hapishanede tutuklu.

6- Örgütün -Abdusselam Ferec’in tabiriyle- üçüncü adamı.

7- Bkz.: Cihad Örgütü: Mısır’da İslami Alternatif mi?

8- Enver Ukkaşe’nin cezaevinde kaleme aldığı bu el yazma kitabın elimizde bulunan nüshasında kitabın önsözünden ilk üç sayfa noksan olduğu için orijinal adını veremiyoruz.

9          9- Ahmed Receb, Abud Zümer -söyleşi ve belgeler-.

10- A.g.e., s. 94.

11- A.g.e., s. 39-40.

12- A.g.e., s. 41-42.

13- A.g.e., s. 45-46.

14- El-Musavver, 22 Ocak 1982, s. 76.

15- Abud Zümer’in tutuklu olduğunu hatırlamak gerekir.

16- Ukkaşe, s. 109.

17- Hapishanede onlarla birlikte olan bir kardeşimiz, aralarındaki konuşmalarda teknolojinin getirdiği bazı yeniliklere karşı olduklarını söylemiştir.

Kaynak: Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 10 - Bahar 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları