Modernizmi Yenmek!

Vahdettin Işık

Yaşadığımız zaman diliminde düşünce sistemleri ve toplumsal yapı modelleri oldukça kapsamlı ve kuşatıcı bir sarsıntı geçirmektedirler. Bu sarsıntının, tarihsel süreç içerisinde insanoğlunun karşılaştığı diğer benzerlerinden daha şiddetli olmasının nedenleri anlaşılır bir niteliktedir. Her şeyden önce, bu sarsıntının şiddeti etki alanının küresel bir ölçeğe yaygınlaşmış olmasından kaynaklanmaktadır denilebilir.

Yaklaşık dörtyüz yıllık bir zamandan beri insanoğlu, tarihsel süreç içerisinde kazandığı bütün değerleri köklü bir şekilde değişime zorlayan güçlü bir etki alanı ile karşı karşıyadır. Bu etki, toplumlar/kültürler arası ilişkilerden kaynaklanan doğal bir etkileşim mekanizmasının sınırlılığıyla kendini kayıtlamış da değildir. Bu etki, doğuş coğrafyasının dışında kalan ve kendisinin oluşum koşullarından çok farklı özelliklere sahip, dünyanın diğer coğrafyalarındaki toplumları da kendisine göre değiştirmeyi denemektedir. Bunu yaparken, diğer kültür coğrafyalarını istikrarsızlığa mahkum etmekte ve güçlü maddi (ekonomik/teknolojik) donanımlarının da yardımıyla onları kendisine göre şekillendirmeye kalkışmaktadır.

Bütün bu serüvenin doğuş coğrafyası Batı dünyası, kavramsal olarak ifadesi ise Modernite'dir.

Bir çok kişinin de belirlediği gibi Modernite'nin seyir alanındaki temel bir özelliğine vurgu yaparak değinmek gerekir: Batı-dışı toplumların hemen hepsi, kendi tarihsel seyirlerinin sonucu/devamı olmayan bir yaşam serüvenine katılmak durumunda bırakılmıştır. Sürekli Batı aktarımcılığına mahkum kılınan diğer toplumlar için, Batı toplumunun değerleri, ulaşılması gereken bir "mitos"tur. Batılı insanın yaşam serüveni de tüm insanlığın yaşam serüveni olarak sunulmuştur böylece. Daha özet bir ifadeyle, dünya artık Batı açısından değerlendirilmekte, olup biten herşey Batı'ya göre bir anlam kazanmaktadır.

Kuşkusuz, kuşatıcı/tahakküm edici bir etkiye sahip olan Modernizm'in bu gücü yalnızca kendinden menkul değildir. Özellikle, güçlü bir tarihsel birikime sahip olmayan toplumların durumu, Batı'nın bu toplumlar üzerinde egemenlik kurmasına ve insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir üstünlük elde etmesine neden olmuştur: Dünya egemenliği...

Mezkur statüye sahip modernite'ye ulaşamayan toplumlar ve İslam Dünyası da önemli bir açmaz içerisindedir. Zira, iç dinamizmini ve kendisini yeniden üretme gücünü yitirmiş İslam dünyası da, Doğu toplumları da, geleneksel diğer toplumlar da bu güçlü etki karşısında direnme imkanlarından önemli ölçüde yoksun durumdadırlar. Ancak, 17. yüzyıldan beri devam eden bu süreçte çözüm arayışları da hep varolagelmiştir. Bu çözüm arayışları hakkında bir değerlendirmede bulunmadan önce, Modernizm'in ayırdedici özellikleri ve oluşum seyrine göz atmakta yarar vardır.

Modernlik dediğimiz teorik ve pratik zihinsel durum, 15. yüzyılda Batı Avrupa'daki Rönesans ve daha sonraki Aydınlanma Çağı'nın doğurduğu zihinsel temele dayanır. Bu köklü değişim, kendisini Newton'un ortaya koyduğu bilimsel devrim temeline oturtur.

Newton'un ortaya koyduğu yaklaşım, olayların arkasında nicel olarak hesaplanamayan, sayılarla ifade edilemeyen ilahi gücü devre dışı bırakarak, kainatı Allah'ın ayetleri olarak algılayan anlayışı bitirir. Bu yaklaşıma göre, evrende var olan herşey mutlak anlamda bilinebilir ve hesaplanabilir. Dünya kozmik bir otomattır artık. Bu algısal değişim, aklı (ratio) birincil derecede mutlak değerler kaynağı olarak gören Rasyonalist algılayışı asal temel olarak ortaya çıkartmıştır.

Bilginin temelinde "din"in rolünü "akıl" alınca; "kendine yeten", "başka bir kaynağa ihtiyaç duymayan" evrensel bir akıl kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu zihinsel dönüşüm esasen köklü bir kültürel Devrim olan sekülerleşmenin ifadesidir. Varlığa bu profan (kutsalı olmayan) yaklaşımın temelinde, gerçekliği düalist bir şeklide algılayan zihniyet yatmaktadır. Belki bu yaklaşımın oluşumunda, dinin "şirk"e bulanmış yanı da tahrik edici bir rol oynamış olabilir.

Düalist zihniyet süreci, gerçekliği çok sayıda özerk alanlara ayıran ve vehmi yaklaşımlarla oluşan bir durumu ortaya çıkarmıştır. Modern insanın algısal karmaşasında bu zihniyetin çok belirleyici bir konumu vardır. Bu yüzdendir ki, hayatın tümüne yönelik algılanışında böylesi bir alan farklılığından bahsedilebilmektedir. İsa'nın hakkı-Kayzer'in hakkı, dini-dünyevi vb. algısal sapmalar, bu "tevhid yıkımcılığı"nın yansımalarıdır. Söz konusu algısal devrim süreci, doğal olarak, Din'in toplumsal hayatın bütünlüğünü kuşatan ve belirleyen ufkunu, kurumsal bütünün özerk bir parçası olmaya icbar etmiştir.

İnsanın her şeyin ölçüsü olarak kabul edildiği "hümanizm" yeniden insan idrakinin eksenine oturtulur. Bunun yansıması olarak, zaman ve mekanla kayıtlı bir bilgi anlayışı (relativizm), "değişmez/mutlak değerler"i inkarı beraberinde getirir.

Bu tevhidi tavır karşıtı durum, siyasal mekanizmanın tasavvurunu ve şekillenişini de belirleyerek seküler algılayış esasına dayalı bir yöntem/örgütleniş biçimini doğurmuştur: Demokrasi.

Demokrasi, yalnızca yönetimlerden herhangi birisi olarak değil, devlet/toplum örgütlenmesinin tek rasyonel biçimi olarak ifade edilecektir. Bu rasyonel örgütlenme biçimi meşruiyetini de İlahi olan'dan değil Halk'tan alan bir özellik taşımaktadır. Böylece, modern bir devlet ancak demokratik olabilir önermesi paradoksal bir şekilde, "değişmez bir değer" halini kazanmış olacaktır.

İfade etmek gerekir ki, modernizmin Batılı olmayan toplumları kendi varlık bilinçleri konusunda şüpheye düşüren ve giderek de kendi kültürlerine yabancılaştıran etkisinin temelinde "endüstrileşmiş olma" yatmaktadır. Gerek yaşanan pratik durumun kendilerini savunmadaki yetersizliği, gerekse -bu olumsuzluktan da yararlanmak suretiyle- yapılan dış mihraklı kültürel telkinler Batılı olmayan toplumları derin bir belirsizlik sürecine katılmaya mahkum etmiştir.

Modernist yaklaşım, topyekün olarak endüstrileşmeyi insanın tabiatla olan rasyonel ilişkisine indirgeyerek açıklamaktadır. Oysa bir üretim ilişkisinin bizatihi varlığını ve niteliğini belirleyen değerler (sistemi) bilinmeden/yok sayılarak üretim faaliyetini tanımlamak bir yanılgıyı ifade etmektedir. Ancak, yeni bir mantalitenin yansıması olan mezkur endüstrileşme olayını, Batı'nın bu şekilde ortaya koyusu temelde bir yanılgıdan değil bir yönlendirme amacından kaynaklanmaktadır.

Bu söyleme göre, tüm insanlık ya artık Batılı insanın oluşturduğu ifade edilen sürece katılarak kurtulacak ya da "geri ve tarih dışı" kalmaya mahkum olacaktır. Doğrusal (lineer) bir tarihsel gelişim anlayışının sonucu olan bu anlayış, Batı'nın tarihsel yaşam serüvenini insanlığın tarihsel yaşam serüveninin ölçüsü ve öncüsü olarak ortaya koymaktadır. Bilimsel düzlemde de işin ayrıntıları sistematik olarak ortaya konularak, tüm insanlık bir tercihle başbaşa bırakılmıştır.

İşte, gerek tarihsel mirasın gelişim seyiri sonucu ortaya çıkan olumsuz fiili durum, gerekse Batı'nın endüstrileşmeye yönelik yanıltıcı telkinleri sonucu İslam dünyasının karşılaştığı durum, ana hatlarıyla tarihin bu kavşak anına tekabül etmektedir. Modernizmin İslam dünyasında uzun bir zamandan beri gündemde kalmasını, önemli ölçüde bu kavşak noktasındaki şaşkınlığımızda aramak gerekir.

Bir anlamda "var olma ya da olmama" halini ifade eden bütün bu olup bitenler karşısında İslam dünyasındaki tepkiler, farklılıklar göstermektedir. Bu durum başka toplumlar içinde sözkonusudur.

Batı ile İslam dünyası arasındaki ilişkileri çok daha öncelere kadar götürmek mümkündür.

Ancak, 19. yüzyıldaki ilişkilerde İslam dünyasının Batı karşısındaki konumu çok önemli bir farklılık gösterir. İslam dünyası bu kez yaşadığı sorunlara kendi değerlerinden hareket ederek değil modernitenin verilerini bünyesine aktarmaya çalışarak çözüm arayışına girmiştir. Gerek askeri gerekse de eğitim alanındaki değişmeler, bu tercih değişiminin işaretleri olarak değerlendirilmelidir. Yaklaşım farklılıklarına karşın hemen her düşünce çevresinde bu tercihin yansımalarını görmek mümkündür. Artık klasikleşmiş bir ayırım olan Osmanlıcı, Türkçü ve İslamcı ekollerin yaklaşımlarında -farklı oranlarda da olsa- bu durumu müşahede edebilmekteyiz. Bundan esinlenerek, son dönem modernizm tartışmalarında -kimi müslüman kesimler de dahil- İslamcılığın diğer ekoller gibi modernizme endeksli bir yaklaşıma sahip olduğu iddia edilmektedir. Bunun yansıması olarak İslamcılığın söylemi: "içerik anlamları modern zihniyetin belirleyiciliğinde olan formları korumak" tan ibaret olarak değerlendirmelere şahit olmaktayız.

Bu yaklaşım bir oranda doğruluk payı içermektedir denilebilirse de yaşanılan dönemin konjonktürel durumu dikkate alınmadan sağlıklı değerlendirmelerde bulunmanın imkanı yoktur. Modernizm karşısında müslüman dünyadaki kimi kesimlerin tavırlarını modernist olarak değerlendirmek mümkündür. Özellikle Hindistan'da kimi kesimlerde, Mısır'da ve Türkiye'deki bürokratik çevrelerde bu söylemin önemli bir etki alanına sahip olduğu bilinmektedir. Tüm bunlara rağmen Cemaleddin Afgani vb.nin yiğitçe direnişlerini aynı kategoride değerlendirmek büyük bir haksızlıktır. "Var olup olmamak" sorunuyla karşı karşıya bulunan müslümanların gerek ıslahat çabalarına siyasi mekanizmayı önceleyerek başlamış olmalarını, gerekse de bazı zihinsel hatalarını konjonktürel şartların ve insani sınırlılığın bir yansıması olarak değerlendirmek gerekir. Herkes gibi İslamcıların da yaşanılan şartlardan etkilenmeleri bu çerçevede ele alınmalıdır. Özellikle, İslamcılığı yalnızca devleti ayakta tutmaya yarayacak bir siyasi çözüm olarak addeden mantığın zaafı bu gerçekliği görememesi belkide görmek istememesidir. Doğal olarak, somut çözümlerle yüzyüze kalmış müslümanın bu realiteden mutlak anlamda bağımsız bir düşünüşe/yönelime sahip olmasını beklemek gerçekçi değildir. Zira, Din de somut/fiili hayatı dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Siyasi mekanizmaya kimlik kazandırmak da bu fiili dönüşüm açısından vazgeçilemez öneme sahiptir.

Karmaşık bir sosyal alanda vahyi idrak (algılayış) ta yanılmama adına, fiiliyatın dışında kalmak ya da en azından fonksiyonel olarak böyle olmak gerektiğini savunmak, gereksiz/mesnedsiz bir kudsiyet anlayışına dayanmaktadır. İslamcılığa yönelik yapılan mezkur eleştirilerde, ne yazık ki, bu anlayışın izleri vardır. Oysa, kimlik tanımlamalarında belirleyici etken "temel yönelimler" olmalıdır. Ortaya konulan her düşünce ve tavır bu temel yönelime mebni olarak anlam kazanırlar. Bu gerçeğe rağmen Afgani başta olmak üzere, tüm ıslahat çabalarını vahye dayandırmaya çalışan her tavrı -gelenekçi tutumun dışında diye- modernist olarak tanımlamak, modernist söylemin sınıflandırmasını esas alan bir söylemdir.

Modernizm evrensel düzlemde kendisi dışında kalan bütün söylem biçimlerini "Gelenekçi" olarak tanımlamaktadır. Oysa, bu yaklaşım önemli bir yanıltma işlevi görmektedir. Korunmuş vahy ile muharref ve beşeri nitelik arzeden bütün söylem biçimlerini aynı paydaya almanın İslami bir açıklaması yoktur. Modernist olmama adına kendisini "Gelenekçi" olarak tanımlamak durumunda kalan bir çok insan bu yanılgı üzerinde yeniden düşünmek zorundadır. Aksi halde, korunmuş vahyi aktarımın oluşturduğu mirası sahiplenme adına geçmişten tevarüsen aktarılan her şeyi sahiplenmek zorunda kalmak kaçınılmazdır. Gündemdeki "Gelenekçilik" tartışmalarına bu gerçeği dikkate alarak yeniden bakmakta yarar vardır. Sahih bir din anlayışına sahip olmak için girişilen tüm çabaları (ıslahat), İslam'ın protestanlaşması addeden zevatın durumu "entellektüel gevezelik" bile değildir. Zira, bu insanların söylemlerinin niteliği gibi fiili durumları da ıslahat çabalarının niteliğini kavrayamamaktan kaynaklanmaktadır. Islahat çabalarını kavrayamamanın temelinde ise, modernist söylemin dayatmaları sonucu "Gelenekçi" olmayı kabullenmenin getirdiği açmazlar vardır. Islahat Çabalarını sürdürenlerin Modernite'den etkilenmiş olmaları bu insanların durumları için mazeret oluşturamaz. Bu sorunun çözümü "Gelenekçi Tepkisellik" e sığınmakta değildir. Islahatçı tavrın temel yönelimi olan, korunmuş vahyi önceleyen çabalar, bu sorunu çözebilecek yegane zemini oluşturmaktadır. Bu zeminde müstakar bir çaba gösterebildiğimiz ölçüde çözüme ulaşabiliriz. Allah Resulü (s)'nün hayatı ve tevhid ve adaleti ikame etmeye çalışanların yaşanmış tarihsel birikimleri bunu teyid etmek için yeterli imkanları bize sunmaktadır.

Halen modernizmin kuşatıcılığında bulunan dünyanın, moderniteye karşı sahih bir alternatif sunabileceğine dair umutlar yeniden gündem işgal etmeye başlamıştır. İster "tarihin gündönümü" isterse "tarihin kısılma vakti" olarak ifade edilmiş olsun bütün bunların ortak anlamı "var olan"ın değişmeye yüz tuttuğunu vurgulamaktır. Dünya ölçeğinde bir etki alanına sahip olan Modernitenin yıkıcılığından kurtuluş ta büyük oranda alternatif düşüncenin etki alanının kuşatıcılığına bağlıdır. Bu kuşatıcılık, tahakküme dayalı bir anlamı ifade etmemektedir. Bu kuşatıcılık, eşyanın tabiatına tekabül eden bir özelliğe sahip olmak ve bunu fiili olarak hayata aktarabilmekle kurtuluş ümidine dönüşebilir.

Kalıcı çözüm arayışlarında insanlığın ümitleri farklı çekim alanlarında odaklanmaktadır. Gerek söylemlerinin nitelikleri gerekse de tarihsel arka planlarına bakıldığında bu odaklar içerisinde İslam'ın yeri özeldir. İnsanlığı kurtuluşa erdirecek bir kuşatıcılığa sahip olma konusunda güven oluşturacak tek alternatif, potansiyel anlamda İslam'dır. İslam, korunmuş vahyin öncelendiği bir zemin üzerinde, başta peygamberin (s) şahidliği olmak üzere sonraki sahih tarihsel birikimden de yararlanılarak insanlığa bu imkanı sunabilecek temel dinamiklere sahiptir. Önemli olan, vahyi değerlerin kaynağa dayalı olarak elde edilmesi ve fiili duruma tekabül ettirilmesinde karşılaşılacak metodolojik sorunların aşılmasıdır..

İslam, insanlığa kurtuluş muştusunu sunacak yeni ve etkin çabalarla, bu sorunların hepsini aşmaya müsait bir ölçü ve zemini sunmaya her dem hazırdır. Şairin de dediği gibi;

Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen

Kırk yıl orda dursa da kendi dolası değil.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 29 - Ağustos 93

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları