Müminler Zandan Sakınırlar

Fevzi Zülaloğlu

Giriş

Gerek Önceki ümmetlerde, gerekse günümüzde, oluşturdukları zannî bilgilere dayanarak dini tekellerine almaya çalışan kimi kişi, grup ve ekoller Allah adına haramlar, helaller koymakta, itikada temel teşkil edecek inanç konuları oluşturmakta, sonra da bunlara Allah'ın kitabındanmış gibi inanmaya davet etmektedirler. Oysa gaybe tekabül eden konularda söz söylemek, inanılması gereken konuları tesbit etmek Allah'ın tekelindedir(1). Zanni bilgilere dayanarak haramlar, helaller koymayı Kur'an, Allah'a karşı atılmış bir iftira ve yalan olarak değerlendirmektedir (2) Bu konularda kesin söz sahibi olan yalnızca Allah'tır. O'nun sözleri ise el-ilm'dir; yani kesindir. Bizim için ise ilim; doğruluğu tartışılmaz, kesin ve sağlam kaynaktan, yani Kuran'dan elde edilen bilgidir. İlim kelimesi Kur'an'da vahiy kelimesiyle o kadar sıkı bir ilişki içerisindedir ki, çoğu zaman ilim, vahyin eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır. Allah'ın ilmine/vahyine dayanmayan tüm bilgiler zanni olarak nitelendirilmektedir. Zan ise gerçeğe ulaştırmayan bir bilgi çeşididir.(3) Çünkü zan, hûda'nın karşıtıdır.(4) Müşrikler batıl düşüncelere, hurafi geleneklere dayanarak Allah'ın güzel nimetinden bir kısmını kendilerine haram saymışlardır.Bugün de batıl zanlardan kalkarak bir takım kıyaslara, akıl yürütmelere, tutarsız sözlere dayanıp birçok nimeti haram kılan kimseler vardır. Yunus Suresi 60. ayet kendi hevalarına göre böyle yasaklar koyan herkesi uyarmaktadır. Allah'ın güzel rızıklarını batıl zanlara, zanni haberlere göre yasaklamak/haram kılmak kimsenin hakkı değildir. Çünkü yegane hüküm koyucu, haram-helal koyucu Allah'tır.

Zanni bilgileriyle dini bulandıranların konumunu Kur'an bütünlüğünde incelemeye geçmeden önce, işleyeceğimiz zan konusunun içtihadi ve siyasi konulardaki tefekkür eylemiyle alakalı olmadığına, mutlak hüküm koymaya kalkışılan ve vahiy alanına tecavüz edilen konularla alakalı bir alanı kuşattığına dikkat çekmek isteriz.

A) Zannın Tanımı

Zan kelimesi, Türkçe'de sanmak, sezmek, sanıda bulunmak, zannetmek, zan altında tutmak, itham etmek şeklinde ifade edilmektedir. Zan kelimesi tereddüt edilen iki taraftan birinin ağır basması, bir emare ve belirtiden meydana gelen bilgiyi ifade eder. Bu belirti kuvvetlendikçe kelimenin manası kesinliğe doğru yükselir. Buna üstün derecede zan(zann-ı galib) denir. Bu belirti zayıflarsa, vehim derecesine düşer, ki bu da Kur'an'da hars diye isimlendirilmektedir. Ragıb el-İsfehani, bu kavramı şöyle izah ediyor: "Zan iki manada kullanılır: Biri yakîn, yani kesinlik; diğeri ise şek ve şüphedir,"(5) ibn Faris de, zannın yakîn ve şek olmak üzere iki manaya geldiğini söylemektedir.(6)

Kur'an'da bilgiyle ilgili birçok kelime vardır. Bunlardan el-İlm (2/32) kesin bilgiyi ifade etmekledir. Diğer kelimeler ise el-İlm ile ilişkisi bakımından bir değer taşımaktadır. İlim kelimesinin hemen karşısında zan bulunmaktadır. Zanla anlam bütünlüğü oluşturan, onu pekiştiren, güçlendiren veya zayıflatan kelimeler ise şunlardır:

a) Hars;(7) b) Reyb;(8) c) Şüphe;(9) d) Şek;(10) e)Heva;(11) f)Ümmiyye.(12)

Hars kelimesi Kur'an'da 'tahmin' manasına kullanılmıştır. Bu, ilme, zanna veya herhangi birinden de duymaya dayanmayan bilgi anlamındadır. Kısaca hars, saçmalamak olarak nitelenmiştir. Bu ise, zandan daha düşük derecede bir bilgi çeşididir.(13) Reyb kelimesi ise, şüphe, kuşku, korku, zihnî sarsıntı, su-i zan, vehim, endişe manalarına gelir, Tevbe 110. ayette reyb kelimesi; hile, desise, zan, şüphe anlamlarında kullanılmıştır.(14) Zanla ilgili kelimelerden birisi de şüphedir. Şüphe, benzemekten türemiştir. Birbirine benzemelerinden dolayı iki şeyi ayıramamak, seçememek demektir. Bu açıdan yakîn ifade eden ilmin karşıtı olan zandan daha zayıf bir bilgi çeşididir. Şek kelimesi ise bir şeyi yarmak ve içine girmek, birbirine çelişik olan iki şeyin aynı derecede eşit delilleri olması veya hiç bir delili olmamalarıdır. Şek, kesinliğin çelişiği ve nakızı olup şüpheyi ifade eder. Zan ile şek arasındaki fark şudur: Zan ihtimali! olan iki taraftan birinin diğerinden ağır olmasıdır. Şek ise ihtimalli olan iki tarafın eşit olmasıdır.(15)

B) Kur'an'da Zan

Cahiliyyede ilim bir kişinin bir şey hakkında kendi şahsi tecrübeleriyle elde ettiği bilgi demektir. Bu bilgi, kabiledeki bir çok kişinin tecrübeleriyle sabit olmuş veya asırlarca denenerek gelmiş olan, kabile ruhunu taşıyan, genellikle nesillerce söylene söylene artık üzerinde ihtilaf olmuş ve bu şekilde genel kabul görmüştür. Cahiliyye anlayışında da ilim ile zan arasında tam bir karşıtlık söz konusudur. İlim ile zan arasındaki karşıtlık Kur'an'da da sürmüştür. Fakat ilmin alındığı sağlam zemine, kaynağa gelince işler değişmiştir. Kur'an'da ilim kelimesi, ilahi vahiy düşüncesinden meydana gelen bir alana oturtulmuş ve bu alanda cahiliyye çağındakinden başka kelimelerle temasa getirilmiştir. Artık şimdi ilim başkasından değil, doğrudan doğruya Allah'ın vahyinden alınan bilgidir. Kelimenin tam manasıyla sağlamdır, haktır.(16)

Bu ışık altında bakılınca eskiden ilim, birinin kendi tecrübesinden geldiği için sağlam kabul edilirken, şimdi aynı bilgi zan derecesine düşürülmüştür. Biraz sonra değineceğimiz gibi kişisel keşf yoluyla adeta Allah'tan vahiy aldığını ifade eden, gaybden haberler indiren mutasavvıfların iddiaları da bir zandan, vehimden/harstan öteye gitmezler. Rasuller bile ancak Allah'ın koruma garantisi ile şeytanın atmalarından [ümniyyeler] kesin bilgiyi koruyabilirlerken, bu kutsal kişiler (!) nasıl kesin bilgi elde ettiklerini düşünebilirler.(17) Kur'an onların bilgileri olan zannın kaynağını; heva, insanı şaşkına çeviren sevda anlamına geldiğini söylemekte, böyle heva peşinden gitmeye "ittibau'l-heva" demektedir. Ki, kişinin kendi şahsi kaprislerinin peşinden gitmesini ifade eder. Heva ise, ilmin tam karşısına konmuştur. İlim de Allah'ın hidayetinden veya vahyinden başka bir şey değildir: "(Kafirler) ilimsiz, kendi hevalarının (kaprislerinin) peşinden gittiler (30/Rum, 29). Buradaki "bigayr-i ilm" tamlaması Türkçe'ye ilimsiz şeklinde çevrilebiliyor. Bu ise, asıl anlamı karşılamamaktadır. Bigayr-i ilm, ilme tabi olmamayı anlatan bir ifadedir. Yani sıradan bir bilgiyi değil, Allah'ın vahyine uymamayı anlatan bir ifadedir. Hevaya veya ilme/vahye tabi olma arasındaki fark, şu ayette açık bir şekilde ifade ediliyor: "Şayet sana gelen ilimden sonra onların hevalarına uyarsan seni Allah'a karşı koruyacak ne bir dost, ne de bir savunucu bulamazsın." (2/Bakara, 145).(18) Özellikle gayb alanına ait konularda zanni çıkarım yapmayı Allah Teala şiddetle kınar. Mesela, Allah hakkında el-ilm kapsamında olarak vahiyle bize ulaştırılanların dışındakilerin peşine düşmek boş, anlamsız, yalan ve iftira olarak nitelendirilmiştir: "(Tuttular) cinleri Allah'a ortak yaptılar, halbuki onları O yaratmıştır. Bilmeden O'na oğullar ve kızlar icat ettiler. Haşa, O onların ileri sürdüğü niteliklerden münezzehtir." (6/En'am, 100).(19)

Kur'an, hakkında İlim sahibi olmamızın mümkün olmadığı konularda kesin bilgi sahibi olmadan hareket etmeyi, boşuna çaba harcamayı yasaklamaktadır: "Hakkında ilmin olmayan bir şeyin peşinden gitme. Çünkü duyma (sem), görme (basar) ve muhakeme (fuat) bunların hepsi ondan sorumludur." (17/isra, 36).20 Akıl ve duyularımızı kullanarak deney ve gözlem yoluyla elde edilemeyen ve mantıksal çıkarım yollarıyla da ulaşamadığımız bir başka deyişle bizim için gayb olan bilgi ancak Allah katındandır.(21) Ve hiç kimse O'nun ilminden, yine O'nun dileğinin dışında herhangi bir şey kavrayamaz.(22) Söz konusu dilemesini ise bizzat vahiy aracılığıyla gerçekleştirir.(23) Böylece insanın, söz konusu alana ilişkin biricik ilim kaynağı vahiyle sınırlandırılmış oluyor. Buna rağmen insanlar, zanni bilgilerine dayanarak Allah'ın sınırlarına girmeye çalışmıştır. Örneğin, İsa(a)'ın yeryüzüne döneceğine dair iddia. Allah'ın vahyinde kesin bir bilgi olmadığı halde gelecekten verilen bir haber olarak zan taşımasına rağmen bu olay, üstelik itikat mevzuu yapılıp kabul etmeyenler de sapık, bid'at ehli ilan edilerek Kur'ani ölçü açıkça çiğnenmiştir.(24)

Zan Kur'an'ın şu ayetinde yakın anlamında kullanılmıştır: "Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını gözetir ve gerçekten ona döneceklerini bilirler (yezunnune)."(2/Bakara, 46).(26) Fakat bu, lügat açısından bir değer taşımaktadır. Oysa Kur'an bütünlüğü içerisinde zannın yeri, ifade ettiği espri ve oturduğu alan hep olumsuz olagelmiştir.

Kur'an'da peygamberlerin çağrılarına muhalefet eden insanların tavırları hep zanne fiili ile anlatılmıştır: "Sen de bizim gibi bir insansın, biz seni mutlaka yalancılardan sanıyoruz." (26/Şuara, 186). Musa (s) karşısında Firavun'un bilgisini temellendirdiği zemin,(26) nebilere karşı mele' (ileri gelen inkarcılar)ın tavrı(27) hep zan olagelmiştir. Bir yanda Allah'ın kitabı, diğer yanda zannî haberler... Hangisi itikat ve davranış ölçütü olmaya daha layıktır?

Kur'an'da zan, hidayete tabi olmayanların üzerinde bulunduğu karanlık bir yol olarak nitelendirilmiştir: "Onlar (o putlar) sizin ve babalarınızın (tanrı) diye isimlendirdiğiniz (boş, anlamsız) isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlara hiç bir güç (delil) indirmemiştir. O (putlara tapan)lar zanna ve nefislerinin alçak heveslerine uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir." (53/Necm, 23).(28)

Allah'ın emin yolu ile zanna uyan insanların üzerinde bulunduğu yol arasında tam bir çelişki vardır. En'am Suresi'nde bu durumu Allah Teala şöyle ifade ediyor: "Yeryüzünde bulunan insanların çoğuna uysan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zannediyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar." (6/En'am, 116).(29)

Önceki kavimlerin delalete sapmış olmaları, hidayete ulaşamama nedenleri hep zanna tabi olmaları nedeniyledir. Özcesi, Kur'an'da zan kesin olanın karşıtı olup, müminlerin çokça sakınmaları gereken bir davranış çeşididir: "Onların çoğu zandan başka bir şeye uymuyorlar. Zan ise haktan bir şey kazandırmaz." (10/Yunus, 36).(30)

Kur'an'da gerek müşriklerin, gerek kitap ehlinden bazılarının Allah'ın kendisi ve diğer gaybi konularda söz söylemeleri; onların zanna uydukları, saçmaladıkları (yehrusun) şeklinde karşılık bulmuştur.(31) Çünkü Allah Teala Kıyametin zamanı konusunda olduğu gibi buna benzer konularda insanların konuşmalarını zan, hars yani vehmetmek, boşa kürek çekmek olarak nitelemiştir. Buna rağmen insanlar kıyamet alametleri adında yüzlerce ciltlik kitaplar yazabilmededirler. Müşriklerin, "Allah dileseydi babalarımız ve biz ortak koşmaz ve hiç bir şeyi haram yapmazdık" şeklinde ifade ettikleri, çarpık kader anlayışları dile getirildikten sonra En'am Suresi 148. ayette; "De ki: (Bu konuda) bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve vehmediyorsunuz."(32) denilmek suretiyle kader konusundaki ilahi vahye dayanmayan bilgilerin yanlışlığı ortaya konulmaktadır. Ne yazık ki günümüz müslümanları arasında da ifadesini bulan zanni bir habere göre, kişinin önceden said mi, şaki mi olacağı tesbit edilmiştir (!).(33) Oysa bu iddiayı destekleyen bir ilim/vahiy yoktur. Zanni temellere dayanan bu anlayış, inanılması gereken bir esas haline bile dönüştürülmüştür.(34)

Kur'an'ın, müşriklerin vahyi temele dayanmayan iddialarına verdiği örneklerden biri de, bazı hayvanların etlerinin yenilemeyeceğine dair nevalarından tesbit ettikleri Ölçüdür. Bu konu ile ilgili olarak En'am Suresi 145. ayette; "De ki: Bana vahyolunanda leş, akıtılmış kan, domuz eti ve fısk olarak Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum, fakat darda kalan başkasının payına el uzatmamak ve sınırı aşmamak üzere bunlardan yiyebilir." denmek suretiyle elleri yenilecek hayvanlara ilişkin kesin hüküm konulduktan sonra 143 ve 144. ayetlerde müşriklerin bazı hayvanların etlerinin yenmeyeceğine dair yanlış bilgilerine değinilerek; "Doğru sözlü iseniz bana bilgiye (ilme) dayanarak cevap verin. Yoksa Allah size bunları buyururken orada mıydınız? insanları körü körüne (bigayr-i ilmin) sapıtmak için Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir? denilmek suretiyle bu tavrın Allah'a karşı yalan uydurmak ve iftira etmek olduğu, bu şekilde davrananların zalim ve ziyana uğramış kişiler oldukları hatırlatılmaktadır(35)

Görülüyor ki, insanların uyması gereken haramlar, helaller koymak Allah'ın insiyatifindedir. Bu konuda ölçü, el-ilm olmaktadır. Yoksa zanni bilgiler haktan bir şey ifade etmezler. Bu durumda Peygamber (s)'den sonraki dönemlerde, çeşitli kaynaklarda yer alan etleri yenilmeyecek hayvanlara ilişkin bilgiler/iddialar Kur'an açısından zan taşımaktadır. Kur'an'da deniz avının genel olarak helal olduğu kesin olarak anlatılmışken,(36) ve bu konuda özel bir haram da getirilmemişken(37)haramlar, helaller tek tek sayılmışken, hala denizden avlanan kimi ürünler hakkında spekülasyon yapmak zan değil de, nedir?

Kur'an sadece vahyi el-ilm kapsamına aldığı halde tarihi süreç içerisindeRasulullah'ın söyleyip söylemediği bile belli olmayan kimi zannı haberler ona nispet edilerek, bunlardan haramlar, helaller, itikat mevzuları oluşturulma yoluna gidilerek din bulandırılmış (zanni yaklaşımlara terkedilmiş), neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda sonraki nesiller tereddüte düşürülmüştür. Fakat bu anlayışın kolayca kabul gördüğünü sanmak da yanlış olur. Çünkü her şeyden önce Kur'an'da ilmin tek ve muteber kaynağının ilahi vahiy (Kur'an) olduğu ve vahyi temele dayanmayan zanni bilgilerin batıllığı konusu tartışmaya yer bırakmayacak derecede açıktır.

Kur'an'ın ilim kelimesi etrafında oluşturduğu diğer bir ayrılma da tasavvuf düşüncesinin bilginin elde edilişini algılayış biçiminde olmuştur. Kur'an'da ilim dolaylı bir yolla elde edilirken, yani ilahi vahye dayanırken ve Allah'ın insanla konuşma/iletişim yolları kesinleştirilmişken(38) tasavvufta ilim doğrudan Allah'tan alınan bilgi anlamına dönüştürülmüştür. Oysa peygamberler bile ümniyyeden ari değildir.(39) Fakat peygamberleri Allah'ın koruması söz konusudur. Diğer insanlar için böylesi bir koruma olmadığına göre bu iddia vehim ve dillerinin ucuna gelen kuru bir laftan öteye geçmez. Bütün konularda Allah'ın sorduğu soruyu biz de soralım. Allah'tan bu hususta bir söz aldınız mı?(40) Mutasavvıflar bu bilgi için 'marifet' kelimesini kullanmışlar ve şöyle tarif etmişlerdir: "Şahsi sezgi ve direkt temas yoluyla doğrudan Allah'tan alınan bilgi.." Onlara göre direkt temas yoluyla elde edilen bu bilgi, dolaylı yoldan ilahi vahiy ve peygamber aracılığıyla elde edilen bilgilerle sağlamlık ve güvenilirlik açısından farksızdır. Şüphesiz böyle bir iddia kabul edilemez. Çünkü bu anlayış örtük bir biçimde peygamberlik müessesesini inkar etmektedir. Allah ile insanın konuşması/iletişim tarzı belirlenmişken, (41) bu bilgi edinme yolu da neyin nesi oluyor? Olsa olsa vehim ve kuruntudur, zandır. Zan ise haktan bir şey ifade etmez.(42)

Sonuç

Zan konusunda müminlerin tavırları ondan çokça sakınmaktır "49/12" Çünkü zanna uymak peygamberlerin çağrısına muhalefet edenlerin bir özelliğidir, insanların tavır ve davranışlarını zan ile belirlemelerini Allah Teala yasaklamıştır. Önceki kavimlerin delalete sapma nedenleri de zanna tabi olmaları dolayısıyladır. Oysa doğru yolda olmakla zanna uymak arasında tam bir karşıtlık söz konusudur. Kur'an zanni bilgilerle Allah adına haramlar, helaller koymayı yasaklamıştır. Kurtuluş, ilme/vahye tabi olmakla mümkündür, ilme değil, zanna ve hevaya tabi olanların akıbeti ise kalplerinin mühürlenmesidir.(43)

 

Notlar: 
1. 72/Cin. 26-27; 3/Ali-imran,179;4/Nisa. 157. 
2. 10/Yunus, 59-60. 
3. 53/Necm. 28; 10/Yunus, 36. 
4. 53/Necm. 23. 
5. Ragıb el-lsfahani. Müfredat. s. 473. 
6. Ibn Faris. Mekayis. III/462. 
7. 6/En'am, 148. 
8. 2/Bakara. 2. 
9.4/Nisa, 157. 
10. 10/Yunus,94. 
11.47/Muhammad, 16;30/Rum. 28-29. 
12. 22/Hacc, 52. Bilgi ile ilgili diğer kelimeler ise şunlardır: a) Marifet (24/53), b)Hikmet (2/129).c)Yakin (4/157). 
13. 5/Maide, 10;6/En'am. 148. 
14. Kur'an'da reyb. şek kelimesinin sıfatı olarak kullanılmıştır. Bkz: 14/İbrahim, 9. 
15. Bu kelime Kuran'da hep isim olarak kullanılmıştır. 
16. Toshihuko İzutsu. Kuran'da Allah ve İnsan. s. 57. 
17. 22/Hacc, 52. 
18. 11/Hud.46. 
19. Ayrıca bkz.: 53/ 27-28; 18/5. Ayetler İslam Öncesi Arap toplumunun cinler ve melekler hakkındaki bilgilerinin birer zandan ibaret olduğunu ifade etmektedir. 
20. Ayrıca bkz:.11/Hud. 46. 
21.7/A'raf, 187. 
22. 2/Bakara, 255. 
23. 3/AI-i İmran. 44; 11/Hud. 49, 12/Yusuf, 102. 
24. Ayrıca bkz.: "itikatte ölçü". Haksöz. sayı 2, s. 10. 
25. Ayrıca bkz.; 2/230,249; 9/118; 41/48; 75/ 25. 
26. 17/isra. 101 ;28/Kasas, 38-39: 40/Mumin. 37. 
27. 11/Hud. 27. 
28. Aynca bkz.:10/Yunus.36. 
29. Ayrıca bkz.:4/Nisa, 157: 6/En'am. 148. 
30. Ayrıca bkz.: 49/12; 53/28; 45/24, 31-32. 
31. 2/Bakara, 80. 
32. Ayrıca bkz.: 43/Zuhruf, 20. 
33. Bkz. Tecrid-i Sarih Tercemesi, c. IV. s. 557. 
34. Pezdevi. a g. e., s. 218. 
35. Bkz. ilmin Kaynağı üzerine Kalem Dergisi, s.1. 
36. 5/Maide. 96. 
37. 5/maide. 3; 6/En'am. 145. 
38. 42/Sura. 51. 
39. BKz.: 22/Hacc, 52. 
40. Bkz.: 2/Bakara, 80. 
41.Bkz.:42/Şura,5l. 
42. 10/Yunus. 36. 
43. 47/Muhammet. 16. 

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 4/5 - Tem/Ağus 91

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları