Müslümanlar ve Kürt Sorunu Üzerine

Müslümanlar ve Kürt Sorunu Üzerine
M. İhsan Arslan – Süleyman Arslantaş – Mehmet Pamak – Mehmet Coşkun

Dünya ve İslam: Bilindiği gibi son bir, iki yıl içinde gerek Irak Kürdistanı’nda, gerek Türkiye Kürdistan’ında bölgedeki diğer gelişmelere de bağlı olarak ve mevcut statükoyu değiştirecek bir nitelik taşıyan gelişmelerle “Kürt Sorunu” farklı bir aşamaya ulaşmıştır. Bu aşamada Kürt halkının farklı egemen güçlere karşı geliştirdiği tepkinin boyutları da farklılaşmış ve TC sınırları içinde ve dışında kitlesel bir nitelik taşımaya başlamıştır. Sorunun oldukça kritik bir aşamaya ulaştığı ülkemizde devletin ve çeşitli Kürt örgütlerinin eylemleriyle gittikçe artan oranlarda kan dökülmesi ve gelişmelerin bölgenin statüsünü temelden değiştirebilecek bir nitelik taşıması açısından sorun Türkiyeli Müslümanları doğrudan ilgilendirmekte olup İslami kesim içerisinde çeşitli platformlarda yoğun bir şekilde tartışılmaktadır.

Gerilimin gittikçe tırmandırıldığı ve yakın gelecekte olayların hangi yönde gelişebileceğine ilişkin bazı değerlendirmelerin mevcut olduğu bu ortamda gerek İslami kesim içinde ve gerek bu kesimin dışında olayların içinde bulunan ya da yakından izleyen çeşitli çevrelerin yaptıkları değerlendirmeler ve dolayısıyla vardıkları sonuçlar ve çözüm önerileri önemli ölçüde farklılık hatta zıtlık taşıyabilmektedir. Olayın değerlendirilmesi noktasında görülen bu durumun nedeni, sorunun algılanış biçiminden ve tanımlanması noktasında ortaya çıkan farklılıklardan kaynaklandığından; sizlerden öncelikle Kürt sorununu nasıl gördüğünüzü ve sorunun kapsamı ve boyutları, özellikle uluslararası boyutları konusunda ne düşündüğünüzü öğrenmek istiyoruz.

M. İhsan Arslan: Bismillahirrahmanirrahim. Geç de olsa Müslümanların kendilerini yakından ilgilendiren bir konuyu, bir sorunu görüşüyor olmaları, tartışmaya açmaları sevindiricidir. Görüşmek ve tartışmak çözüm aramak demektir ve çözüm bulmak demektir. Aslında adı Kürt sorunu olarak konan bu borun zannediyorum sadece Kürtlerin sorunu değildir. Türkiye coğrafyasında yaşayan bütün insanların sorunudur ve bu coğrafyada yaşayan Müslümanların da dolayısıyla öncelikli bir sorunu olmak gerekir. Belki kimi insanlar, sadece kendi gruplarını ilgilendiren sorunlarla ilgilenmek zorunda kalabilirler. Ama biz Müslümanlar sadece kendimizi değil, dışımızdaki insanları da kurtarıcı bir dinin sahibi olduğumuzu iddia ediyoruz. Dolayısıyla öncelikle bizim sorunumuz olmalı. Ve eğer kendi sorunlarımızı kendimiz tartışmazsak, kendimiz konuşmazsak ve kendimiz çözüm arayışı içinde olmazsak; başkalarının bu sorunlarımızı tartışacağı, konuşacağı ve çözümler bulacağı kesindir. Ama netice olarak bulunacak olan bu çözümlerin hayrımıza olmayacağı da kesindir. Geç kalmışlığımızla birlikte bu sorunu konuşmak için bir araya gelmiş olmamız sevindiricidir.

Bu kısa girişten sonra sorunun tanımını yapmada yarar var. Tanımı belki bugün ulaştığı seviyeyi tespit demektir, sorun bugün var olan sorun nedir? Bölgede kitle hareketleri başlamış hatta bunu devletin resmi makamları ve yetkilileri de açıkça ifade etmektedirler, yani kitlesel boyutlara ulaşmıştır. Yani siyasi bakımdan bölgede otorite boşluğu doğmuştur. Kültürel bakımdan, sosyal bakımdan kitlede ciddi bir huzursuzluk ve güncel tabiriyle bölge halkının kimliğini fark etmiş olması, kimlik arayışı içinde olması, bunu tarafların idrak etmesi ve kabul etmesi şeklinde tezahürler var. Ekonomik bakımdan da daha önce var olan ciddi işsizlik, yoksulluk, fakirlik bugün çok daha vahim hale gelmiştir. Ve emniyet açısından, güvenlik açısından da bugüne kadar o seksen öncesinde şehirlerde gördüğümüz terör olaylarının boyutlarını aşmış, hatta halk arasında da taban bulmuş gerilla gücünün ve devletin silahlı güçleriyle kıyasıya çarpışması olarak kendini göstermektedir. Yani bugün artık bir kasabada bir gecede dört beş askeri nokta saldırıya uğramaktadır. Kabaca özetlediğim bu seviye, bu ortam, Kürt sorununun bugün için ulaştığı boyutları bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Kürt sorunu nereden buraya geldi? Bunu fazla izah etmeye gerek yok, çünkü basın organları bu konuya son zamanlarda fazlaca değinmektedirler. Ama olan şu; Türkiye’de 70 yıldan beri uygulanan bir yanlış politika var. Güneydoğu Anadolu’da, özellikle Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra başlayan ayaklanma hareketlerine devletin verdiği sert karşılıklar yani toplu imha, İstiklal Mahkemeleri’ndeki toplu idamlar, sürgünler, tenkil ve tedip hareketleri, bölge halkı üzerinde küçümsenmeyecek kadar bir tedirginlik ve korku peydah etmiştir. Geçmiş tarihi birikim ile mevcut güvenlik güçlerinin bölgedeki baskı, zulüm ve şiddet uygulaması sonucunda bölge halkında ciddi bir tepki oluşmuş, geçmişin tepkisel nefret birikimi ile bugünkü yönetime karşı koyma ve şiddetle zulme karşı direnme birleşmiş, ciddi bir potansiyel güç haline gelmiştir. Sorunu bölgesel görmek yahut sadece ekonomik veya sadece siyasal nedenlere bağlamak da hatadır. Sorunun bu noktaya gelişinde bütün bu faktörlerin değişik miktarlarda rolü olmuştur. Son parlamento heyetlerinin bölge ziyaretlerinden geldikten sonraki basına yansıyan intibalarında gördüğümüz gerçek şu: Bölge halkı iş veya fabrika istemiyor, yol istemiyor, şu an onun için daha acil olan şey bölgede güvenliktir. Yani ırz, namus ve mallarının emniyetini istemektedirler. Esasında bunun da arkasında farklı bir talebin var olduğunu görmemek mümkün değildir. Bölge halkı fark ettiği veya kendisine fark ettirilen kimliğinin gereği olarak bu coğrafyada yaşayan veya komşu ülkelerde yaşayan diğer insanlar gibi kendini ifade edebilen, bağımsız olarak kendini sunabilen, dilini konuşabilen, dilini yazabilen ve kimliğinden dolayı çevresince yadırganmayan, itilmeyen bir konum istemektedir. Yani sosyal ve siyasi bağımsızlık diyelim, özgürlük diyelim değişik kelimeler kullanılabilir, bölge halkı bunu istiyor. Yani bugün söz bölgeye asfalt yollar getirseniz, fabrikalar kursanız, bölge insanının tamamını işe soksanız siyasi yönünü görmezlikten gelirseniz ve çözümleri o açıdan alamazsanız bölge sorununu çözemezsiniz.

Bu anlattıklarım, Türkiye coğrafyasını ilgilendiren, yani konumuz olan sorunun bazı boyutlarını tanımlayan ifadelerdi. Uluslararası boyutları ile ve komşu ülkeleri ilgilendiren boyutları ile çok kapsamlı olan bu sorun hakkında tafsilatlı açıklamalarda bulunmak bu sohbetimizin çerçevesine sağmayabilir. Ama özet olarak bazı satırbaşlarını sunmaya çalışayım. Türkiye tek başına yaşayan bir ülke değil, sınırları Lozan’da Batılılar tarafından çizilmiş. Türkiye’nin komşularıyla olan sınırlarını da Lozan’da belirlediler. Bunu bu bölgenin insanları istiyor değildi. Bu sınırlar onların yararına olsun diye de belirlenmedi, ama galip gelen Batılı güçler bu sınırları çizdiler. Türkiye’de yaşayanlar kendi komşularıyla birlikte bir yaşam sürdürmektedirler. Şüphesiz kendilerinde olan komşularını, komşularında olan da kendilerini ilgilendirmektedir. Daha da önemlisi hep birlikte dünyada yaşıyoruz ve maalesef dünyada süper güçler dediğimiz ve bilahare tekleşen süper güçle birlikte yaşıyoruz, bizimle ilgili olan şeyler öncelikle onlarla da ilgili olmak özelliğini arz ediyor. Yani şunu demek istiyorum, bugün Türkiye’de hissettiğimiz, varlığını müşahede ettiğimiz Kürt sorunu aynı şekilde süper güç Amerika’yı yakından ilgilendiriyor. Bölgede olup bitenler sadece mahalli ihtiyaçlardan bölge insanının kendini ifade etmesi ve sıkıntılarını sona erdirmek talebinden kaynaklanmıyor, çük masumca bir ifade olur bu. Başkalarının bölge insanları için öngördüğü şeylerden de kaynaklanıyor. Bölgedeki menfaatlerin sömürü düzenlerinin devamı için Rusya’nın çökmesinden sonra öngördükleri yeni bir düzenleme söz konusu. Bu yeni düzenleme Kürtleri yakından ilgilendirmektedir. Çünkü Kürdistan diye adlandırılan coğrafya dört beş ülke coğrafyasına dağılmış durumdadır. Yeni dünya düzeni çerçevesinde öngörülen ayarlamalar için uygun alt yapısı hazırlanıyor. Yani nasıl ki 80 öncesinde Ordu rahat müdahale edebilmenin ortamını hazır tertipler ile hazırladıysa; bugün yine iç politikayla ilgili yönleri yanında, bölgedeki oluşumun dış politik gelişmelerle de ilgili yönleri var. Doğrusu iç içe girmiş bir sürü davalar benzeri bilmecevari bir sorun olarak tanımlamak yerinde olsa gerek...

Acaba amaçlanan, yeni bir oluşumla Türkiye’yi, İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi sürekli rahatsız edecek ve onları zayıf düşürecek yeni bir siyasal yapılanma mı? Yoksa bu hayırsever (!) batılılar uzun süredir geniş bir coğrafyada parçalanmış olarak bulunan Kürt halkının yüksek menfaatleri için mi bu oluşumu öngörmüşlerdir? Belki bunlara başka alternatifler de ilave edilebilir; yani dışımızdan bize dayatılan önerilerdir. Müslümanlar olarak bizler uyanık olalım ve mutlaka bize dayatılan değil kendi menfaatlerimize uygun olan şeyleri yapalım, gayret gösterelim ki bilahare çok pişman olmayalım.

Süleyman Arslantaş: Bismillahirrahmanirrahim. Bölgemizde cereyan eden olaylar her kesimi olduğu gibi biz Müslümanları da yakından ilgilendirmektedir. Konu herkesten çok bizleri ilgilendirmesi gerekirken, bizler maalesef bugüne kadar yeterince ilgi gösteremedik.

Eskilerin bir deyimi var: “Tarihten ibret alınsaydı, tarih hiç tekerrür eder miydi?” diye. Ama görüyoruz ki 20. yüzyılın başında olduğu gibi sonunda da tarih yine tekerrür ediyor. Hatırlanacağı üzere 600 yıllık bir devlet olan Osmanlı, 20. yüzyılın başında, ırki ekonomik ve siyasi faktörler nedeniyle yıkıldı. Ardından birçok devletçikler oluşturuldu. Oluşturulan bu yapay devletlerin her birisi kendi insanının başında adeta emperyalizmin bir temsilcisi kesildi. Sonuç itibariyle Osmanlının yıkılması ile istiklallerine kavuştuklarını sanan Arap yönetimleri istiklallerine kavuşamadılar. Ancak ümmetin birtakım imkanlarının emperyalizme peşkeş çekilmesine vesile oldular.

Dikkat edilirse son yıllarda da özellikle Amerika, Yeni Dünya Düzeni adı altında birtakım yapılanmalarla bölgemize yaklaşmaktadır. Bilindiği gibi Orta Doğu; Amerika, Avrupa ve hatta Doğulu ülkelerin bile iştahını kabartan önemli bir yerdir. Biz Müslümanların yaşadığı bu bölge, diğer ifadeyle bugün üzerinde çeşitli oyunların oynandığı Güneydoğu Anadolu bölgesi de oldukça önemlidir. Bu bölgenin veya Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerin önemini arttıran yahut da bugünkü Kürt Ayaklanması, Kürt Sendromu ve benzeri birtakım ifadelerle ifadelendirilen olayların gelişmesinin ana nedenleri nedir, bunun üzerinde kısmen de olsa durmak istiyorum. Ardından da belki sohbetimizin ilerleyen kısımlarında çözüme ilişkin sorular gelebilir. Çözüme ilişkin cevapları da vermeye çalışırım inşallah.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki olayların temeline iyi bakmamız lazım. Olayların bizim, yani Müslümanların gelişen kimliği ile, İslam’la bütünleşen veya bütünleşmekte olan kafa yapısıyla ve bugünkü İslami gelişmelerle olan ilgisini tespit etmemiz gerekmektedir.

Biz Müslümanların bütüncül İslam ile tanışıklığımızın tarihi eski değildir. Yakın bir geçmişimiz var bu manada. Uzun asırlar sonrasında İslam’ın yeniden bir bütünlük içerisinde algılanmaya başlamasından sonra İslam’ın devlet olarak da ortaya çıkışını müşahede ettik İran Devrimi ile. İran Devrimi Batının hazmedemeyeceği, affedemeyeceği bir hadise idi. Bütün tedbirlerine rağmen, almış oldukları siyasi, askeri, ekonomik her türlü tedbire rağmen İslam coğrafyasının bir bölümünde, İran’da İslami bir devrim gerçekleşti. Bu devrimin akabinde İslam coğrafyasının birçok yerinde İslam siyasi kimliği, tevhidi kimliği ile arz-ı endam etmeye başladı. İşte bu hal İslam coğrafyasında menfaatleri olan ve bu menfaatleri yerli işbirlikçileri eliyle devşiren Batı’yı oldukça endişelendirdi. Amerika ve Batı gelişen İslam karşısında soğukkanlılığını yitirdi. Zira İslam siyasi ve tevhidi boyutu ile herhangi bir yerde kendisini ortaya koyar da, diğer bölgeler bundan nasibini almaz mı? Bunu düşünmek bile mümkün değil.

İşte Müslümanların ulaşmış oldukları bugünkü İslam anlayışından uzaklaşmalarını temin için dış güçler tarafından birtakım tedbirlerin alınması gerekli idi. Vakıa İran İslam Devrimi’nin hemen sonrasında başlatılan ve sekiz yıl süren savaş, İran’ı ekonomik yönden bir hayli sarstı, ama yıkamadı. Devrim ayakta kaldı ve hatta bugün devrim, “devrim aşaması”nı da tamamlayarak “devlet” dönüştü. Devrim devletini yerleştirmek, korumak ve dayandığı temelleri sağlamlaştırmak gibi gayretlere dönüştü. İran açısından olay belirli ölçüde tamamlanmıştır. Ama İslami siyaset açısından devrim sair İslam coğrafyasında da kendisini hissettirmeye başlamıştır. Nitekim Cezayir olayları bunun bir göstergesidir. İntifada ve diğer gelişmeler yine bunun göstergeleridir.

Tüm İslam aleminde birtakım gelişmeler olurken Türkiye’de bunlardan nasibini az veya çok almaktadır. İşte İslam dışı güçler hangi nedenle olursa olsun bu tür gelişmeleri hiçbir zaman hazmedemediler, bugün de hazmedememektedirler. Bu yüzden kendilerince birtakım tedbirler almaları gerekiyordu. Ve bugün bu bağlamda çeşitli siyasi, kültürel, ekonomik ve askeri tedbirler alınmaktadır.

Acizane görüşüm odur ki; Körfez Krizi diye isimlendirilen ve bilahare savaş boyutuna ulaşan olayların temelinde, İslami gelişmeleri önleyebilmek, Müslümanların kendi topraklarında var olan yeraltı ve yerüstü kaynaklarını Batı ve Amerika adına kontrol altına almak için hazırlanmış birtakım formüllerin işlerlik kazanması esası yatmakta idi. Oyun şöyle veya böyle oynandı. Ardından bu oyunun çeşitli sendromlarıyla bölgemiz yüz yüze geldi. Temeli çok önceleri atılan ve fakat faal olarak yakın dönemde gündeme getirilen Kürt sorunu, PKK olaylarının bugün geldiği nokta dış güçlerin bir tezgahıdır. İslam coğrafyasında oynanan oyunların bir sahnesidir.

Ben burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Dikkat edilirse bölgede yer alan Türkiye, İran ve Irak’ın ortak bir paydası vardır. Siz isterseniz buna ortak bir akide de diyebilirsiniz. Bu ortak payda, hangi nedenle olursa olsun bölgede bir Kürt devletine karşı olmak. Zira adı geçen üç ülkeden herhangi birinde Kürt realitesi devlet boyutuna ulaşırsa, diğer ikisi bundan kendisini soyutlayamaz.

İran’ın nüfusu yaklaşık 50 milyon civarında. Bu nüfusun %10’una varan bir kısmı Kürtlerden oluşmaktadır ki bu da 4 milyon kadardır. İran’ın nüfusunun bir diğer önemli kısmını Azeriler oluşturmakta. Onlar da genel nüfusun %17’sini oluştururlar. Farisiler %46, geri kalan nüfus ise Lurlar, Beluciler, Türkmenler, Araplar gibi gruplardan meydana gelmektedir. Değişik ırklardan oluşan İran için Kürt faktörü gerek Türkiye’de ve gerekse Irak’ta devlet boyutuna ulaşırsa İran’daki Kürtlerin de ayrı bir devlet istemeleri kaçınılmaz olacaktır. Unutulmamalıdır ki Osmanlının parçalanmasından sonra aynı ırktan olan Araplar kendi aralarında bile birleşemediler, neredeyse her kabile bir devlet oluşturdu. Şayet İran’da, İran Kürdistanı’nda bir Kürt devleti kurulacak olursa, Azerileri, Arapları, Belucileri durdurmak mümkün olur mu?

İran’ın iki önemli gelir kaynağı vardır. Bunlardan birincisi petrol, diğeri tarım ürünleri. Petrol Kuzistan’da Arapların meskun olduğu yerde, tarım potansiyeli ise Azerbaycan’da Azerilerin meskun olduğu yerden elde edilmektedir. Geçtiğimiz günlerde Rus Azerbaycan’ı muhalefet lideri Ebulfeyz Elçibey yaptığı bir açıklamada diyor ki: “Beş altı yıla kadar İran’da parçalanmalar olacaktır ve ortaya 40 milyonluk bir Azeri devleti doğacaktır.” Elçibey’in söylediklerinin üzerinde dikkatlice durmak lazımdır. Zira İran’ı bilek gücü ile yenemeyenler tıpkı Osmanlıda olduğu gibi etnik faktörleri ortaya çıkartarak çökertmeye, parçalamaya çalışmaktadırlar. Biraz önce ifade ettiğim üç ülkeden herhangi birinde kurulacak olan Kürt devleti, birinci aşamada İran’daki etnik grupların dağılımına sebep olabilir ve her etnik grup bir devlet olmak isteyebilir. Bu hususta şüphesiz bugünkü yapının dağılmasına neden olabilir. Bunun en yakın örneğini Yugoslavya’da gördük. Her ne kadar bir ülkenin karizmatik lideri ülkenin yaşamasında önemli rol ifa ediyorsa da bunun biteviye olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Tito’nun karizmatik kişiliği Yugoslavya için biteviye geçerli olsaydı herhalde bugün Yugoslavya dağılmazdı. Aynı akıbet İran için de geçerli olabilir. Bence bölgemizde meydana gelen Kürt olaylarının en önemli noktalarından birisi burasıdır. Bu noktanın altını kalınca çizmek lazım.

Irak tarafına gelince, ben gerek Irak ve gerekse Türkiye açısından olaya şöyle bakıyorum. Türkiye ve Irak’ın petrol bölgeleri birbirinin uzantısıdır. Bu bölgelerin önemli ölçüde petrol rezervleri söz konusudur. Geçmiş yıllarda özellikle Anadolu’da petrolün olmadığı ifade edildi. Ama bu yok olduğu anlamına gelmez. Veya böyle bir şey söz konusu olmuş olsaydı bugün adı geçen bölgemize bu kadar yoğun ilgi olmazdı. Yeni Dünya Düzeni gerekçesi ile ortaya konulan olaylardan sonra ilk şekillenen şey Güney ve Kuzey Irak’taki ayaklanmalar ile bunların sonucu oluşturulan 36. Paralel-Silopi Çekiş Güç vakıasıdır. Kriz sonrası Kuzey Irak’ta ve Güneydoğu Anadolu’daki gelişmeler fevkalade ilginçtir. 36. Paralel adeta Irak’ın güveyi ile ilgisini kesme paraleli iken, Silopi’ye yerleştirilen Çekiç Güç de Güneydoğu bölgesiyle 36. Paralel arasını kontrol altında tutan merkez karakolu mesabesindedir.

Kriz sonrası alınan bu tedbirlerden sonra bölgemizde ilginç gelişmeler olmakta. Vakıa bir anekdot olarak ifade etmek gerekirse, geçtiğimiz günlerde Amerika’da Güneydoğu Anadolu bölgesinin petrol haritası 45 bin dolar karşılığı satılığa çıkartıldı. Yine bir gazetecinin Mardin’in dağ köyünde 10 yaşındaki bir çocukla yaptığı konuşmada çocuğun Petrolümüzü isteriz” ifadesi ilginçtir. “Çocuktan al haberi” derler ya.

1979-1984 yılları arasında Türk Hariciyesine yönelik Ermeni saldırılarının arkasından gelişen ve 1984’te fiilen eylemlere başlayan, adeta nöbet devir-teslimi gibi gelişen ve el’an devam eden olayların arkasında görünenden çok daha farklı boyutlar vardır. Bunu Müslüman aydınların görmesi gerekir. Düşününüz ki, bugünkü Türkiye’nin bir petrol boyutu, ardından GAP boyutu vardır. Bu iki unsurun ittifakı ile Güneydoğu Anadolu’nun belki de bugüne kadar var olan işsizlik, ekonomik durgunluk ve buna paralel olarak gelişen sosyal birtakım problemleri belirli ölçüde de olsa hal yoluna girebilir. Sanki gizli bir el, bu imkanların insanımıza ulaşmasını istemiyor. Bu imkanları ve bunlarla hasıl olacak sonuçları kendi aleyhine görüyor. Tüm bu gelişmeler karşısında çeşitli sendromlar tezgahlanıyor. Ve hemen hemen birçok kesim başta yöre aydınları olmak üzere olayın arka planına bakmaktan çok görünen ve gösterilmek istenilen etrafında tahliller ve çözümler üretmeye çalışıyorlar. Evet olaylar başlı başına bir Kürt sorunu, PKK sorunu değil, daha temelli sorunlar var olayların gerisinde.

Türkiye’nin bugün yaşamış olduğu bir diğer önemli hadise, bölgede asırlar boyu kardeş olarak yaşamış olan Türk, Kürt, Arap, Çerkez her ırktan insanların bugün adeta birbirleri ile hiç bağlantıları yokmuşçasına fevkalade ayrışma göstermiş olmalarıdır ki, bunun da üzerinde dikkatlice durulmalıdır. Parmağımızdan akan kanın zahiren alyuvarlarını ve akyuvarlarını ayırt etmek nasıl mümkün değilse, biz o kadar kaynaşmış bir haldeyiz ki; Kürt, Türk ayrımı yapamayacak kadar birbirimizle örtüşür hale gelmişizdir. Bu realiteye rağmen dış güdümlü olarak gelişmiş olan ve laik rejimin 70 yıldan bu yana uygulamış olduğu yanlış, kasıtlı politikaların sonucu ortaya çıkan manzara karşısında daha çok birbirimizle kenetleşerek, bozuk olan yapıyı değiştirmek yerine, adeta bozuk halin devamını istercesine birtakım ayrıcalıklar ortaya koymamız, çok nazik olan şu safhada -ki İslam’la yeni yeni bütünleştiğimiz bir safhayı yaşıyoruz- doğrusu üzücüdür, elem vericidir.

Sanıyorum bugünkü beğenilmeyen durumdan kurtulmanın yolu, Müslümanların öncelikle kavram birlikteliğine varmaları, ortaya çıkan olayları sathi değerlendirmelerden çok, iki dünya hayatımızın yegane kurtuluş yolu olan İslam gerçeği ile değerlendirmeleri ve İslam’a göre çözüm reçeteleri üretmeleridir.

Bugün isminden sıkça bahsedilen PKK olayının bölgedeki gelişmelerde yegane faktör olduğunu ve yine yöre halkının, Kürt kardeşlerimizin PKK ile özdeş olduğuna inanmıyorum. PKK olsa olsa özellikle dış güçlerin bölgesel bir temsilciliğini üstlenmiş bir örgüttür. Bu nasıl Kürt yanlısı, onlar adına mücadele eden bir örgüt ki faal olarak ermeni terörünün noktalandığı 1984’te ortaya çıkar çıkmaz kendi halkını öldürmeye, onun asırlar boyu kimliği haline gelmiş İslam realitesine karşı koymaya çalışıyor? Dağlık Karabağ bölgesinde meydana gelen çatışmalarda olsun, Güneydoğu’da meydana gelen çatışmalarda olsun açıkça Ermeni-PKK ittifakı gözleniyor. Ve bugüne kadar da ne Ermeniler PKK’yı, ne de PKK Ermenileri hiçbir hareketinden dolayı kınamadılar. Şayet PKK Müslüman halkına değer veriyorsa, Kürt halkının Müslüman kardeşi olan Azerilere karşı Ermenilerin yaptığı katliamı da kınaması gerekmez mi? Niçin Müslüman Kürt aydınlarımız işin bu noktasına dikkat çekmiyorlar?

Ben şahsen PKK-Ermeni olaylarının arkasında (1979’dan günümüze kadar) mevcut rejim, devletten ziyade dış güçlerin, Batının olduğu kanaatindeyim. Ayrıca da gerek Güneydoğu’da ve gerekse tüm Türkiye genelinde meydana gelen terör olaylarının sadece PKK’nın işi olduğuna da inanamıyorum. Özellikle Müslümanların gelişen olaylar karşısında ürkek bir tavırla; “Efendim bu olaylar PKK-Rejim çatışmasıdır. PKK’yı tasvip etmesek de, ona karşı olmak rejimden yana olmak olur” gibi Ördek Hüsnü misali yaklaşımları da tasvip etmiyorum. Zira rejime karşı olsa da ne idüğü belli olmayan bir harekete karşı olmak rejimle özdeş hale getirmez insanı.

Soruya ilişkin cevabımı özetlersem: Görünen şekliyle olayların tahlilinin yapılması bizi yanlış sonuçlara götürür. Olaylar tamamen uluslararası emperyalizmin Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde geliştirmiş olduğu bir vakıadır. Belki de fazla uzak olmayan bir gelecekte Türkiye’den önce Irak ve İran Kürdistanı’nda bir Kürt devletini oluşturacaklar. Ardından bu gelişme Türkiye ve İran’ı da etkileyecek. Kürt devletine karşı olmak bizim önemli bir meselemiz değildir, karşı olunmayabilir de. Ancak neden bir Kürt devleti? Niçin daha önce parçalanmış olan topraklarımızı da içerisine alan, bütün bunları kapsayan İslami çerçeve içerisinde, Kur’an’ın tarif ettiği millet realitesi doğrultusunda, İslam’ın içerisini doldurduğu yapılanmaya değil de, daha çok parçalanmaya, daha çok ayrışmaya imkan tanıyalım.

Mehmet Pamak: Bismillahirrahmanirrahim. Gerçekten Müslümanlar olarak, çok daha öncelerden, diğer arkadaşların da belirttiği gibi, bu konuları ele almalıydık. Geç kalınmış olmasına rağmen, hayırlı bir girişimdir. Rabbimiz bu açık oturumun hayırlı olmasını nasip eder inşallah. Ben öncelikle sorunun Türkiye coğrafyasındaki bölümünde yoğunlaşmak istiyorum. Gerçi Irak, İran ve Türkiye gibi birçok ülkeyi ilgilendirmekle beraber özellikle Türkiye coğrafyasında yoğunlaşmak istiyorum. Şunu belirtmekte fayda görüyorum: Hucurat Suresi 13. ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk; “Ey insanlar, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık, sonra sizi tanışasınız diye soylara ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız takvaca en ileride olanınızdır.” buyurmaktadır. Anlaşılıyor ki, kavimlerin, insanların birbirlerini daha iyi tanımalarına vesile olmaktan başka bir fonksiyonları yoktur. Ve ayrıca Allah, bütün insanları, Adem ve Havva’dan yarattığını buyurmakla; aslında Kürt’ün de, Türk’ün de yani bütün kavimlerin mensuplarının aynı anne ve babadan geldiklerini belirtmek suretiyle bir bakıma akraba olduklarını, kardeş olduklarını belirtmektedir. Hoş, Kürt ve Türk kavimlerinin büyük çoğunluğunun Müslüman olduğunu dikkate alırsak ayrıca İslam kardeşliği açısından da kardeş oldukları ortaya çıkacaktır.

Diğer taraftan bir ayet-i kerime daha belirtmek istiyorum. Rum Suresi 22. ayete de Cenab-ı Hak; “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması da O’nun ayetlerindendir.” buyurmaktadır. Demek ki kavimlerin bir arada bulunması bir sorun teşkil etmemiştir. Ve dolayısıyla ideolojik manada belki çok önce parçalanmış olan İslam ümmetinin son siyasi birliği de kavmiyetçiliğin yaygınlaşmasıyla, Osmanlının parçalanması neticesinde dağılmıştır. Yani Osmanlıda bulunan farklı kavimler özellikle Türk ve Arap aydınları Avrupa’da yaşayan pek çok Batılı ilim adamlarının ve özellikle de Yahudi ilim adamlarının geliştirdikleri ve teşvik ettikleri kavmiyetçilik şuuruna doğru yönelmişler ve Osmanlı İmparatorluğu bu manada tahrik ve teşviklerle parçalanmıştır. Yani ümmetin siyasi birliği son defa Osmanlının parçalanmasıyla dağılmış ve böylece bugünkü sorunların menşeinde bu parçalanmadan sonra geliştirilen milliyetçi ideolojilerin ve baskıların rol oynadığını görebiliyoruz. Tabii bu parçalanmadan sonra Türkiye coğrafyasında da bir devlet kurulmuş ve bu devlet milli bir devlet olarak nitelenmiş ve özellikle de Türk ırkçılığı temeli üzerine inşa edilmeye çalışılmıştır.

İslam’ı yok sayan yeni milli devlet ve kurumlarınca Türkçülük zeminine dayanan resmi ideolojinin topluma dayatılması söz konusu olunca, gayet tabii ki Kürtleri yok saymaları gerekiyordu. Yani hem Kürtlerin, yani o günkü Türkiye coğrafyasında yaşayan insanların 1/4’ü civarında olan Kürtlerin var sayılması, hem Kürtlüklerinin kabul edilmesi, Kürt kimliklerinin kabul edilmesi, hem de bu toplumun Türkçülük zeminine dayandırılan resmi bir ideoloji ile yönetilmesi mümkün değildi. Onun için ister istemez kendilerini, Kürtleri yok sayan ve asimile etmeye çalışan birtakım politikaların güdümünde bulmuşlardır. Fakat Türkiye toplumunda genelde resmi ideoloji pek büyük bir kabul görmemiştir. Görmeyince bu ideolojiyi zorla kabul ettirme yoluna gidilmiş, özellikle de en büyük tehlike olarak sayı itibariyle Kürtler görüldüğü için Kürtler üzerinde yoğunlaşan bir zulüm geliştirilmiştir.

Yani Anadolu topraklarında yaşayan Türk-Kürt veya diğer kavimler ayrımı yapmaksızın resmi ideolojinin bir baskısı ve zulmü vardır. Ama Kürtler üzerinde ise Kürtlüklerinden dolayı, onları bir problem olarak gördükleri ve Türkleştirmek istedikleri için ayrıca bir zulüm olmuş ve bir anlamda zulüm Kürtler üzerinde yoğunlaşmıştır. Yalnız burada çok önemli bir nokta var, gayet tabii ki Kürtler üzerinde yoğunlaşan bu zulmün arkasında Türkler yoktur. Yani resmi ideolojiyi bu topraklarda zorla oturtmak isteyenler, aslında Türklere de rağmen, yönetimi ele geçirmiş Türk ırkçısı olduğunu da ortaya koyan Kemalist kadrolardır. Yani bu sebeple özellikle vurgulanması gereken Türk ve Kürt kavimlerinin kendi aralarında bir probleminin olmadığı, ancak yönetimlerin, her iki kavme de dayatılan resmi ideolojinin daha ağırlıklı bir boyutunu, zulüm boyutunu Kürtler üzerinde yoğunlaştırmış olmaları söz konusudur. Gayet tabii ki bu sorunun özellikle son yıllarda tırmanışında mutlaka bir arka plan vardır. Uluslararası emperyalist güçlerin etkisi mutlaka vardır. Ancak bunun bu şekilde olması bizim Müslümanlar olarak bu soruna ilgisiz ve bu sorun karşısında tarafsız kalmamızı hiç şüphesiz gerektirmemektedir.

Bu bakımdan, öncelikle sorunun muhtevasını, çapını ve çeşitli boyutlarını kısa da olsa ortaya koymak istiyorum. Kurulmuş olan yeni Türkiye cumhuriyeti yönetiminin adında her ne kadar cumhuriyet kelimesi varsa da aslında totaliter, baskıcı ve kan dökücü; bir bakıma da yeni bir dini dayattığı için teokratik bir yapılanma söz konusudur. İşte bu baskıcı sistem, Kürtleri yok sayma üzerine, Türk ırkçılığı üzerine oturunca asimilasyon ve inkarı temel politika olarak tercih etmiştir. Osmanlılar döneminde bölgenin adının “Kürdistan” olarak bilindiği, bütün resmi yazışmalarda da böyle kullanıldığı ve hiçbir rahatsızlık söz konusu olmadığı halde, cumhuriyet döneminden itibaren yukarıda daha önce de belirtmeye çalıştığı gerekçelerle bu isim değiştirilmiştir. Bu dönemde, yani TC döneminde Kürt ve Kürdistan kelimesi sözcüklerden dahi çıkarılmıştır. MİT ve Genel Kurmay tarafından bastırılıp yüz binlercesinin bedava dağıtıldığı söylenen bazı kitaplarda ise ilginç iddialara yer verilmiştir. Mesela “dağların yüksek kısımlarında yaşayan doğulu Türkmenler buralardaki kar üzerinde yürüyünce kart, kurt diye sesler çıkardı. İşte Kürt adı bu sesten kaynaklanarak bu bölgelerde yaşayan Türkmenlere verilmiştir” gibi. Geçmişte Türk milliyetçiliği yaptığım dönemde benim de alet olduğum bu söylemleri hatırladıkça utanıyorum. Nasıl bu kadar ilkel bir oyuna alet olmuştuk? Bir insan ister Türk, ister Kürt, ister Arap, ister Çingene olsun bu kendisinin adına Allah’ın yaptığı mübarek bir tercihtir. Böyle bir hikmetli yaratılışı ille de değiştirmek gereğini duymak, insanları bu değişime zorlamak ne kadar basit, ilkel ve utanç verici bir haldir. Bu hal ancak beşeri ideolojilerin sapıklıklarının neticesinde ortaya çıkmaktadır. İslam toplumunda böyle bir ilkelliğe hiç ihtiyaç olmamaktadır. Ve nitekim cumhuriyet öncesinde de bu tip zorlamalar, ilkel asimilasyon dayatmaları söz konusu olmamıştır.

Diğer taraftan cumhuriyetin Kemalist-Türkçü resmi ideolojisinin bu ilkel yaklaşımı sonucunda kütüphanelerde Kürtlerle ilgili, onların tarihiyle ilgili ne varsa yok edilmiştir. Kürt beylikleri zamanında yapılan tarihi yapılar yıkılıp yerine askeri kışlalar yapılmıştır. “Birca-Belek, Alacabuç” misalinde olduğu gibi tüm yöre adları değiştirilmiştir. Kürtler Lozan Antlaşması ile TC sınırları içinde kalan ermeni, Rum ve Yahudilerin haklarından dahi mahrum edilmişlerdir. Yüz binden daha az nüfuslu azınlıklara dahi kendi dillerinde okul açma ve eğitim hürriyeti tanındığı halde 1920’li yıllarda toplam nüfusun 1/4’ünü teşkil eden Kürtler için böyle bir hak kesinlikle tanınmamıştır. Resmi ideolojinin zulmü çok boyotlu olarak tüm Anadolu insanının üzerine abanmıştır hiç şüphesiz. Tüm bunlara ilaveten bir ırkçı zulüm de yapılmış ve Allah’ın ayetleri ile verilen meşru hakları isteyen Kürt halkı 70 yıldır sürdürülen çeşitli boyutlardaki zulüm ve işkencelere maruz bırakılmıştır.

Aslında sadece Allah’ın ayetlerinden olan dillerinin yasaklanması ulusal kimliklerinin inkarı ve yok edilmeye çalışılması gibi herkesin apaçık gördüğü, yaşadığı ve kabul ettiği haller dahi Kürtlerin maruz kaldığı zulmün boyutlarını ortaya koymak bakımından yeterli sayılıp tüm erdemli insanların ve özellikle Müslümanların Kürtlerin bu rabbani, meşru haklarından yana zalimlere karşı mücadele etmeleri gerekir. Buna rağmen diğer bazı delilleri de sıralamak istiyorum. 1925’te belirlenen Şark Islahat Programı’nın 41. maddesinde şöyle deniliyor: “Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çansancak, Çemişgezek, Ovacık, Adıyaman, Besni, Arda, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda ve okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananlar hükümet ve belediyenin emirlerine aykırı davranmakla suçlanacak ve cezalandırılacaktır.” Programın 17. maddesinde ise şöyle deniliyor: “Fırat’ın batısındaki illerin batı bölümlerinde dağınık biçimlerde yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları mutlaka yasaklanacak ve kız okullarına önem verilecek, kadınların Türkçe konuşmaları sağlanacaktır.” 1938’de Diyarbakır’da Genel Müfettiş olarak görev yapan Abidin Özmen’in Ankara’ya sunduğu raporun bir yerinde şöyle deniliyor: “Halkevlerinin bütün memurlarının, devlet daireleri ve kuruluş memur ve hizmetlilerinin Kürtçe konuşmalarına katiyen müsaade edilmemelidir. İşi olan köylü Türkçe bilmiyorsa köylü ile Kürtçe konuşulmamalı, memur olmayan bir tercüman getirmeye mecbur tutulmalıdır.”

Anadil yasağı, yirmi bir sene devam ettirilmişti. 12 Eylül’den sonra darbeci generaller 2932 sayılı çağdışı yasa ile Kürtçeyi tekrar yasaklamışlardır. Cezaevlerinde Kürtçe konuşma yasağı getirilmiş, Kürtçeden başka bir dil bilmeyen nice anne babalar oğulları ile konuşma imkanı bulamamışlardır bu yüzden. Kürtçe konuşma yasağına uymayanlar geçmişte de cezalandırılmışlardır. Mecburi İskan Kanunu’nun ikinci maddesinde Kürtlerin Ege, Akdeniz, Marmara ve Trakya bölgelerinde yerleştirilmesi öngörülüyor. Madde 11/A’da; “Anadili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi bir iş veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır.” Bu ifadelerden de açıkça anlaşılacağı gibi Türk bölgelerine nakledilen Kürtlerin o bölgelerde birlikte, bir arada yaşamaları bile yasaklanıyordu. Madde 13’ün 3. fırkasında ise şöyle deniliyordu: “Türk ırkından olmayanların serpiştirilmek suretiyle köylere ve ayrı mahalle veya küm teşkil edemeyecek şekilde kasaba veya şehirlerde iskanları mecburidir.”

1938’de Diyarbakır Genel Müfettişi sıfatı ile Abidin Özmen’in Ankara’ya sunduğu raporda da açıkça asimilasyon öneriliyor ve şöyle deniliyordu: “Türk camiası içinde kaynatmak istediğimiz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe dili ile konuşur hale getirmek icap eder.” Cezalandırmaya örnek olabilecek ilginç ve trajik örneklerden birisini de Şark İstiklal Mahkemesi üyesi Süreyya Özgeevren hatıratında “Şeyh Sait olayı ile ilgili mahkemeye 20-25 yaşlarında hiç Türkçe bilmeyen bir gencin sanık olarak getirildiğini, binlerce sanıklı mahkemedeki izdiham nedeniyle mahkeme heyetinin ‘Sorgulamaya bile gerek yok. Türkçe bilmeyen bir adamdan zaten memlekete hayır gelmez.’ diyerek idamına karar verdiklerini” anlatarak öldürülen gencin sürekli olarak rüyalarına girdiğini söylüyor. 1930 yıllarında devrin Yargı Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise Milliyet gazetesinin 1955 sayı, 19 Eylül 1930 tarihli nüshasında şunu söylüyor: “Bu memlekette Türk olmayanların tek bir hakkı vardır. Türklere hizmetçi olmak, Türklere köle olmak.” Oysa İsmet İnönü hatıralarında yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni Türklerle Kürtlerin el ele vererek birlikte kurduklarını ve Lozan Müzakereleri’nde aynı davayı birlikte savunduklarını söylemekte idi. Hatıralarının 2. cildinin 202. sayfasında şöyle diyor: “Hatta biz Lozan’daki konuşmalarımızda milli davalarımızı biz Türkler ve Kürtler diye bir millet olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik.” Birlikte verilen bu mücadelenin arkasından, Kürtler, Türk kadrolarına güvenerek anlaşma görüşmelerine ayrıca katılma gereğini dahi duymayarak, iradelerini bu kadroya teslim edebilmişler. Ama bilahare bu kadronun ihanet ve zulmüne maruz kalmışlardır. Ülke yönetimini çeşitli taktiklerle ele geçiren bu kadro Türklerin çoğunluğuna rağmen Türk ırkçısı ve İslam dışı Kemalist rejimi, resmi ideolojiyi bu ülke insanına dayatmışlardır. İşte cumhuriyet dönemi böylesine baskıcı uygulamaların dönemi olmuştur.

Giderek anayasaların putlaşan değişmez maddelerinde dokunulmaz yerini alan Atatürkçülük, Türk milliyetçiliği, laiklik gibi resmi ideolojiyi oluşturan ilkeler bir kabus gibi bütün ülke insanlarının üzerine çökmüştür. İlkokuldan parlamentoya kadar insanlar bu ilkeler istikametinde davranmaya ve böyle inanmaya zorlanınca hiç olmazsa zahiren bunlara inanmış görünmek canını korumanın, menfaatini elde etmenin gereği haline gelmiş ve böylece bu ülke insanları ikiyüzlülüğe, şahsiyetsizliğe doğru bizzat devlet eli ile teşvik edilmiştir. Tüm ülke ilkokullarında sürekli olarak “Türküm. Doğruyum. Çalışkanım. Ülküm küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu milletimi özümden çok sevmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ey bu günümüzü sağlayan ulu Atatürk! Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime and içerim. Ne mutlu Türküm diyene!” şeklinde bir and söyletilmektedir. Yeni beşeri dinin bir nevi amentüsü mahiyetindeki bu and, bütün Müslümanların amentüsüne, imanına aykırı bir muhteva taşımakta ve tüm Müslümanlar ve bu yeni dine iman etmeyen diğer kesimler çifte şahsiyetli, ikiyüzlü olmaya daha ilkokul sıralarından itibaren zorlanmaktadırlar. Aynı andı söylemek zorunda bırakılan Müslüman Kürtler ise hem Müslümanlıkları, hem de Kürtlükleri sebebi ile iki türlü şahsiyetsizlik ve ikiyüzlülüğe zorlanmaktadırlar. Türk olmadıkları halde her sabah yalan söylemek sureti ile Türk olduklarını haykırmak ve “Ne mutlu Türküm diyene!” demek zorunda bırakılan Müslüman Kürt çocukları bir yandan şahsiyet zaafına uğratılmak istenirken, diğer taraftan Kürt milliyetçisi de olmaya resmi ideolojinin baskısıyla zorlanmışlardır. Bu baskı ve kabus bütün eğitim programlarını ve ders kitaplarını kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmıştır.

Bunlara ilaveten bir kısım gençlik ve siyasi çevrelerinde de Türk milliyetçiliği, Türk ırkçılığı benimsenmeye ve yaşanmaya ve propaganda edilmeye çalışılmıştır. Başlangıçta Jön Türklerle beraber bir kısım Yahudi ilim adamlarının hem öncülüğünde, hem de desteğinde ortaya çıkan ve gelişen Türkçülük akımı bilahare toplum içinde bazı aydın ve gençlik kesiminde de taban bulmuştur. Resmi ideolojinin Türkçülüğünden farklı bir zeminde gelişen bu akım zaman zaman resmi ideolojiyle örtüşmüş, zaman zaman da resmi ideoloji tarafından kullanılmıştır. Kemal Atatürk tarafından kurulan Türk Ocakları bu Türkçü akımın ilk doğup geliştiği zeminleri oluşturmuş, rejimin giderek dünya şartlarından etkilenmek suretiyle dış Türkleri ihmal etmesi sebebiyle de rejimle zaman zaman ters düşen bir boyut kazanabilmiştir. Bu zeminlerde Türk olmak, “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünden de esinlenerek hayatın temel amacı haline getirilemeye çalışılmış, İslam ise Türk milletini meydana getiren kültür unsurlarından ancak biri haline dönüştürülmüştür. İşte böylece Türkiye’de geliştirilen Türkçü hareket içerisinde yer alan birtakım aydınlar zaman içerisinde Kürtleri çok ağır dillerle suçlamışlar, hakir görmüşler, horlamışlardır. Bunlardan iki tanesi Nihal Atsız ve kardeşi olan Necdet Sancar’dır. Nihal Atsız’ın şöyle bir sözünü hatırlıyorum: “Kürtler Farsların adi bir koludur, Türk değildirler.” Ve onlara karşı kin kusuyor ve onların Türkiye’den kovulmasını dahi teklif ediyordu. Bunun üzerine Doğu Anadolu’da -o zaman biz Ülkü Ocakları olarak teşkilatlanmaya çalışıyorduk- sıkıntılar meydana gelmişti. Alparslan Türkeş, Nihal Atsız’ı tasvip etmediğini ve ona katılmadığını beyan eden bir yazıyı Diyarbakır Ülkü Ocakları’na göndermiş ve Diyarbakır Ülkü Ocakları bunu çerçeveletip duvara asmıştı.

Yani, şuraya getirmek istiyorum, Osmanlı içerisinde birlikte yaşayan kavimler, kavmiyetçilikle ve birtakım başka tahriklerle bölünme yoluna gidince siyasi birlik, ümmetin siyasi birliği son defa bir daha bölününce bu sefer emperyalist güçler Kürtleri bir ülkede bırakmayıp, birçok ülkeye paylaştırmışlar. Çizdikleri suni sınırların arasına hapsetmişler ve bu ülkelerdeki Arap, Acem ve Türk milliyetçiliklerini de tahrik ederek Kürtler üzerinde bunun yoğunlaşmasına, özellikle işbirlikçi yönetimler vasıtasıyla, halk vasıtasıyla değil; yönetimler vasıtasıyla ve bazı aydınlar vasıtasıyla yoğunlaşmasına sebep olmuşlardır. Ve uzun vadeli bir problemin hem Kürtler için, hem Türkler için, hem Acemler için, hem de Araplar için yeşermesine ve yaşamasına zemin hazırlamışlardır. Ve tabii ki özellikle bugün getirilen noktada Kürt sorununun arka planında birçok uluslararası oyunlar vardır. Gayet tabii ki birçok emperyalist güç odakları ve emperyalist devletler başta ABD, Avrupa olmak üzere bu sorunda da müdahil olabilmekteler. Tabii ki PKK ile de veyahut da bir başka (Irak’ta veya bir başka bölgedeki) Kürt örgütleriyle de çeşitli ilişkilere girebilmektedirler. Ancak bunun böyle olması bizim Kürtlere yaklaşık 70 yıldır yapılagelen bu tür zulümlere karşı sessiz kalmamızı gerektirmez. Biz Müslümanlar her hal ve takdirde, arkasında hangi plan bulunursa bulunsun ve hangi oyun bulunursa bulunsun gayet tabii ki bütün bu oyunları bilerek ve ferasetimizle onların tarafından kullanılmayarak ama mutlaka İslami kimliğimizle ve Allah rızası için Kürtlerin yanında, uğradıkları haksızlıklara karşı onların Allah’ın ayetleriyle verilmiş haklarının verilmesinden yana bir mücadeleyi geliştirmek zorundayız. Gayet tabii arka planda birtakım oyunlar vardır, uluslararası ilişkiler vardır; ama bu ilişkiler yalnız Kürt meselesinde değildir. Dünyada nerede bir mesele varsa, o meselenin arkasında böyle planlar vardır. Eğer biz Müslümanlar olarak, arka planda böyle oyunlar vardır, aman böyle oyunlara gelmeyelim endişesiyle sorunlardan uzak kalırsak, o zaman hiçbir sorunla ilgilenemeyiz. Mesela biz Filistin konusunda çok samimi olarak yapmamız gerekeni yapıyor, mazlum Filistin halkının yanında yer alıyoruz. Halbuki Filistin’in öncülüğünü bugün dahi hala FKÖ sürdürüyor, yani laik FKÖ sürdürüyor. Ve orada da Amerika, Avrupa ve benzeri bir sürü ülkenin birbirine girmiş oyunları var. Ama buna rağmen biz aman bunlardan uzak kalalım diyemedik. Bu sebepten dolayı da Kürtlere yapılan zulmü de çok iyi tanımalıyız, çok çok iyi teşhis etmeliyiz. Biz sadece İslami kimliğimizle ve sadece Kur’ani bakış açımızla Kürtlerin haklarından yana, kim zulmediyorsa, o zalimlere karşı tavır geliştirmeliyiz demek istiyorum.

Mehmet Coşkun: Bismillahirrahmanirrahim. Konuşmama Allahu Teala’nın ayet mealiyle başlamak istiyorum: “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin.” Yine Hucurat Suresi 10. ayet- kerimede “Muhakkak müminler kardeştirler, kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki size rahmet etsin.” gündemimizi oluşturan Kürt konusu şu anda birden bire meydana gelmiş bir hadise değil tabii ki. 1923’lerden beri bu sancının zaman zaman artarak, zaman zaman azalarak günümüze kadar intikal ettiğini görüyoruz. Ne oldu 1923’te de ondan sonra bu hadise meydana geldi? Ondan öncesinde niye bu olay yoktu? Aklı başında hiçbir müminin, hiçbir insanın bunu bilmemesi mümkün değil, ortadan bir sistem değişikliği var. 1923’lerden sonra meydana getirilen sistem değişikliği, aynı zamanda yöreler arası birtakım ekonomik yatırım faktörlerini de meydana getirdi. Yani sosyal ve kültürel baskıların yanı sıra ekonomik baskıların da olduğunu görüyoruz. Yatırımların Batı’ya kaydığını, Doğu’ya genelde bir şey yapılmadığını, bugün dillerden düşürülmeyen GAP’ın sadece elektrik üretiminden öteye gitmediğini, sulama kanallarının yapılmadığını, hatta oradaki birçok arazinin birtakım menfaat çevreleri tarafından gasp edilir şekilde vatandaştan alındığını görüyoruz. Hadise bunların da ötesinde bir olay. Fakat benim asıl üzerinde durmak istediğim mesele, günümüzde Müslüman olarak nitelediğimiz cemaatlerin bütün bu hadiseler olurken, bir kavme zulüm yapılırken sessiz kalmaları ve bu insanlarla bir diyaloga girmemeleri, gelişmelere seyirci kalmalarıdır. Bunların neticesinde o insanlarla birlikte yaşamak, o insanların haklarını vermek dururken, elbetteki hadiseler bu şekle getirilmiş ve belki de telafisi zor mümkün olabilecek bir aşamada bizlere bırakılmış durumda.

Uluslararası boyutlarda ise durum Türkiye Kürdistanı ile kısmen benzeşmektedir. Bu, Irak için de böyledir. Ancak, İran Kürdistanı’nda durum farklıdır. Buradaki farklılık uygulanmakta olan sistemden kaynaklanmaktadır. Bazı Müslüman aydınların belirttikleri gibi orada bir etnik sorun söz konusu olmadığı gibi kavmiyetçilik de gündemde değildir. Zaten İran’daki tüm kavimlere bizatihi Allah tarafından verilen tüm haklar tanınmıştır. Hal böyle iken “İran’da kavmiyetçilik var” ya da ülkeyi etnik tehlikeler bekliyor” görüşü biraz basiretsizlik ve en önemlisi İslami düşünceye saygısızlık, haksızlık olur.

Burada; Türkiye’de uygulanan çifte standartlardan sadece küçük bir örnek vermeden geçemeyeceğim. Türkiye yakın tarihte biri Irak’tan, diğeri Bulgaristan’dan olmak üzere iki öç hadisesi yaşamıştır. Irak’tan Saddam’ın Napalm bombalarından kaçarak Türkiye’ye sığınan Kürtler mülteci addedilmiş, Bulgaristan’daki zulümden kaçan insanlar ise soydaşlarımız olmuştur. Kürtler dikenli teller arasında gayri insani muamele görürken ve tekrar göçe zorlanırken, Türklere ev, arsa, ticari plaka, kirada olanlara kira yardımı yapılmış; hatta yıllarını müesseselerine vermiş bazı insanlarımız işlerinden çıkarılarak onların yerine soydaşlarımız yerleştirilmiş ve bu soydaşlarımız için Türkiye Cumhuriyeti dev binalar inşa ettirerek soydaşlara hediye etmiştir.

Türkiye’de şu anda Doğu’da uygulanan zulmün perde arkasında ırkçılık yatmaktadır. Şüphesiz olayın arka planında, Türkiye Cumhuriyeti’ni de aşan, onları yöneten birtakım güçlerin var olduğunu inkar etmek pek mümkün değil. Bence olayın tek çözüm yolu var: Bu insanlara, Türkiye’de yaşayan, dünyada yaşayan ve halkı Müslüman olan tüm insanlara kendi haklarını; dilleriyle eğitim yapma, kültürlerini yaşatma ve geliştirme vb. tüm gasp edilmiş haklarını tanımak gerekir, fakat bunun da ötesinde ancak cihanşümul olan İslam ve Kur’an’a teslimiyetle bu sorunun çözülebileceğine inanıyorum.

Dünya ve İslam: Kürt sorununun tartışılmasına paralel olarak, Türkiyeli Müslümanların bugüne kadar geliştirdikleri politikalar ya da herhangi bir politika geliştirip, geliştiremedikleri de tartışılmaktadır. Türkiye’de tevhidi bakış açısına dayanan yaklaşımların ortaya konulmasının nispeten yeni oluşumdan dolayı, bugüne kadar diğer birtakım sorunlarla birlikte Kürt sorunu konusunda da kapsamlı, tutarlı ve bölge realitesine dayalı politikaların geliştirilip geliştirilmediği ileri sürülmekte, bunun nedenleri ve sonuçları konusunda da farklı değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu çerçevede konunun Müslümanların hangi boyutlarda ilgilendirdiği, Müslümanların bugüne kadar sorunun çözümüne yönelik yaklaşımları ve gerçekleştirdikleri fiili çalışmalarla Müslümanlar açısından bugün ulaşılan durumun ne olduğu konusunda neler söylemek isterseniz? Ayrıca bununla bağlantılı olarak, sistemi de, sisteme karşı geliştirilen milliyetçi politikaları da tanımayan, reddeden Müslümanlar, bölgede fiili bir durumla karşı karşıya bırakılmışlardır. Bu yönde meydana gelen son gelişmeler, belirlenmeye çalışılan politikalar konusunda da görüşlerinizi alalım.

M. İhsan Arslan: Bu sorunuz iç içe girmiş birçok sorudan ibaret. Bir ölçüde tasnif ederek cevaplamaya çalışacağım. Müslümanların bu konu etrafında kapsamlı, tutarlı, bölge realitelerine uygun politikalar üretemediklerini sorunuzda ifade etmektesiniz. Buna ben de katılıyorum. Bunun iki sebebi var. Olup bitenleri algılamada yetersiz kalınmıştır. Ülkenin iletişim araçları -gerek resmi, gerek özel- Müslümanların dışındaki güçlerin elinde, dolayısıyla bilgilenme, haber alma kaynaklarının İslam’a karşı güçlerin elinde olması bizim yanlı, taraflı hatta saptırılmış haberler almamıza ve bilgilenmemize, böylece kanaatlenmemize sebep olmaktadır. Bu büyük bir talihsizlik. Şimdi olay hakkında yanlış ve noksan bilgilenme olunca yani olayı bütün yönleriyle algılayamayınca onu tarif, tanım ve çözümlerde de yetersizlikler oluşmuştur. Bu birinci nedenin doğal sonucudur. O yüzden, şu anda biz çevremizde olup biten ve bizi ciddi biçimde ilgilendiren önemli bir problemin ve sorunun çözümünü sunmada sıkıntı çekmekteyiz.

Bunun başka açıdan birkaç sebebini daha vurgulamak istiyorum. Biz Müslümanlar belki cumhuriyetten sonra veya Osmanlının son döneminden başlamak üzere bugüne dek geri kalmışlığı bütün unsurlarıyla birlikte, bütün nitelikleriyle birlikte yaşamaktayız. Asli kaynaklardan irtibatımız kopmuş, günümüzü geçmiş kültürümüzden ve hareketten yorumlama kabiliyet ve imkanından mahrum kalmışız. Çağdaş Batı dünyasını da iyi izleyememişiz. Dolayısıyla modern imkan ve araçlara da sahip olamamışız. Ne geçmişimize sahiplenebilmiş, ne de bugünümüzü tanımlayabildikten sonra geleceğe yönelik bakışlarımız olabilmiştir. Başta da söylediğim gibi cidden geriliği yaşamaktayız. O yüzden sadece Kürt sorunu değil, birçok temel meselemizde bizden beklenen, Müslümandan beklenen ciddi tarif, tanım ve çözümlerin sahibi olamamışızdır. Ayrıca biz bu coğrafyanın Müslümanları, bize hükmeden rejimin, Kemalist rejimin uzun süren baskılar sonucu politikalarını başlangıçta istemeyerek, kerhen; daha sonra da farkında olmayarak benimser hale gelmişiz. Okulda çocuklarımızın yalan söylemesi, ikiyüzlülüğe alıştırılması, kendi dinini inkar ve başka bir dine itaatini vurgulayan sabah andı çarpıcı bir örnek sayılır. Bugün bunları tabii görüyor ve herhangi bir sıkıntı duymuyoruz. Yahut da yine TBMM’de ülkenin sözüm ona sorunlarını çözmek ve ülkeyi yönlendirmek görevini üstlenmiş insanların inanmadıkları bir sistem ve ilkelerini koruma yeminiyle göreve başlamaları, büyük bir talihsizliktir. Bu yüzden biz kendi sorunlarımıza da kendimizden kaynaklanan yaklaşımlar içine girmemeye alışmış durumdayız. Ayrıca bu ülkede gerek siyasal, gerek kültürel tavırlar, politikalar belirlenmektedir. Aydınların ve devletin isteği doğrultusunda Türklük, Türkçülüğe dönüşmüş, fikir geliştirmede benimsenir ilke olarak milliyetçilik ortaya çıkmıştır.

Bugün Türkiye’de mevcut farklı görüşlere sahip Müslüman hiziplerin (yahut grupların) her birinin olaya bakışı ciddi bir farklılık arz etmektedir. Birinci sorunuzda zikrettiğiniz gibi tevhidi yaklaşımı olan ve kısa bir mazisi olan Müslümanların dışında, geleneksel Müslüman grupların olayı farklı algıladıkları, farklı hissettikleri ve farklı tavırların sahipleri oldukları bir gerçek. Çoğu da resmi ideolojinin, yani devletin politikalarından büyük farklılıklar arz ediyor sayılmazlar. Yani onlara göre “Kürtlerin hepsi bölücüdür, ırkçıdır. Durup dururken bu Kürtçülük nereden çıktıydı? Batının dayatmasıdır. Bu kutsal vatan topraklarına ihanettir.” ve aynı kelimeler kullanılmıyorsa bile ciddi bir şekilde Türk milliyetçiliği veya Türkiyecilik hakimdir geleneksel Müslümanların anlayışına.

Bu sorunuzun ikinci bir kısmına geçmek istiyorum. Bu çerçevede konunun Müslümanları hangi boyutlarda ilgilendirdiği hususudur. Bir kere Kürdistan dediğimiz coğrafya, ister diğer komşu ülkelerdeki, ister Türkiye’de olan parçasıyla olsun İslam ümmetinin coğrafyası olarak adlandırabileceğimiz genel coğrafyanın bir parçasıdır. Öyle telakki ediyoruz. Bu yönüyle Müslümanları ilgilendirir tabii. Bu coğrafya üzerinde olan bir problem Müslümanları ilgilendirir. Sonra bu bölgede yaşayan insanlar da ümmetin parçasıdır. Yani bu coğrafyanın insanları kardeştir. Dolayısıyla yine bu insanların sorunu bizim sorunumuzdur. Olaya bu perspektiften yaklaştığımız zaman kendimizi bu sorunun dışında, uzağında görmemiz mümkün değildir. Gerek Türkiye’nin genel coğrafyasındaki Müslümanların olaya karşı tutumu olsun, gerek bölgede yaşayan diğer Müslümanların tutumuna bir nebze değinmek istiyorum. Türkiye’deki Müslümanlar bugüne kadar ki slogan ve mesajları ile mevcut sistemi red ve İslam’ı kabul, aynı zamanda Kürt olsun, Arap olsun, Laz olsun bütün insanların, haklarını isteme durumunda idiler. En azından kendileri böyle zannediyorlardı. Yani biz İslam’ı istiyoruz, mevcut statüyü değiştirmek istiyoruz dediğimizde bunun kapsamında “Kürt halkının da mazlumiyetine karşıyız ve tüm haksızlıklar son bulsun” ifadesi vardı. Ha keza Türkiye coğrafyasının tamamında var olan sıkıntılara karşı da bir tavır vardı. Ama Güneydoğu’da son birkaç yıl içinde süratle meydana gelen gelişmeler, bizim bu genel söylemimizi anlamsız hale getirdi. Bu soruna özel tarifler getirmemiz ve yaklaşmamız gerekiyordu. Bu konuda genelde gecikmişliğimiz ve ihmalimiz söz konusu. Bölgede yaşayan Müslümanlar da aynen İstanbul ve Ankara’da yaşayan diğer Müslüman kardeşleri gibi eskiden beri devam eden çalışmaların aynısını yapmaktaydılar. Büyük şehirlerdeki çalışmaların bir izdüşümü bahis konusuydu. Bölgeye has bir politika üretmiş olduklarını ifade etmek zordur. Devletle PKK ve daha sonra devletle halk arasında meydana gelen ciddi kamplaşma karşısında Müslümanlar uzun bir tedirginlik ve kararsızlık dönemine girmiştir. Gelişmekte olan olaylara uygun tespitler yapamamışlardır. Yerlerini belirleyememişlerdi. Sonunda bir tarafa karşı cephe alınırken -istemeyerek de olsa- ikinci tarafa yararlı konum ve pozisyona girebilmiştir. Müslümanlar için sıkıntılı bir geçiş dönemi siz konusudur. Gösterilecek gayret ve fedakarlık sonucunda iki kampın dışında üçüncü ve en güçlü İslami cephenin, kurtarıcı alternatifinin gerçekleşmesi mümkün olabilecektir. Herhalde bölgede olup biten zulme ve gayri insani muamelelere seyirci ve sessiz kalmanın bir cezası (neticesi) olarak bölge Müslümanları bu sıkıntıyı çekmektedirler. Ve malum bazı gelişmeler hatta çoğu Müslümanın istemediği, Müslümanlara pahalıya mal olacak gerek bugün, gerek gelecek için Müslümanlarca faturası pahalıya ödenecek gelişmeler olmaktadır. Bunu da burada hatırlatmak istiyorum.

Ben bu soruya ilaveten, kısa bir açıklamada daha bulunmak istiyorum. Bir kavram kargaşalığı var bizde. Yani her birimizin; hatta bölgede yaşayanla, batıda yaşayanın veya Kürt olanla, Kürt olmayan insanın, aynı kavrama farklı anlamlar vermesi söz konusu. Bu durum insanların birbirlerini anlamalarına, sağlıklı tanımlar yapmalarına ve fikir üretmelerine en büyük engeldir. Milliyetten, ırkçılıktan bizim anladığımız ayrı sizin anladığınız ayrıysa karşılıklı konuşmamız halinde bile birbirimizi anlayabilmemiz mümkün değildir. Onun için ben burada kısa bir açıklık getirmek istiyorum. Gönül ister ki, biz her meseleye İslami bakış açıları geliştirelim. Bu örnekte olduğu gibi Kur’an ve İslam millete nasıl bakıyorsa, millet kavramına ne anlam veriyorsa biz o anlamı vermeye çalışalım ve konuşmamızda da o anlama gelir şekilde ifade edelim. Ama görüyoruz ki bunun tam tersi yapılıyor. Kur’an’daki tarifiyle iki milletin var olduğu; birine İslam milleti, bir diğerine de küfür milleti dendiği ve kafirlerin tümünün bir milletin parçaları olduğu gerçeğine rağmen biz bugün ırki faktörden dolayı Türklere ayrı bir millet, Kürtlere ayrı bir millet demekteyiz. Ve bu bizi zor duruma düşürüyor. Bu anlayıştan hareketle Müslümanın biri Kürt, diğeri de Türk milliyetçisi olabiliyor. Halbuki biz Kürt’ün de, Türk’ün de, Arap’ın da Müslümanına bir millet desek, diğerlerinin de tamamına bir millet desek bu iş çok daha rahat olur. Ve anlaşılır olur. Dolayısıyla benim Kürtlüğüm bu manada bir şey ifade etmez veya bir başkasının da Türklüğü bir şey ifade etmez. Kişilerin kabul ettiği din faktörü önem taşır ve ön plana çıkar, belirleyici olur.

Dünya ve İslam: Buradaki sözünü ettiğimiz milliyetçiliği, kavmiyetçilik olarak alın, öyle değerlendirin.

M. İhsan Arslan: Vakıa milliyetçilik kavmiyetçilik olarak ele alınıyor, ama neden biz kavmiyetçiliği milliyetçiliğin, milliyetçiliği de kavmiyetçiliğin yerine kullanıyoruz. Ve sonra gelelim kavmiyetçiliğe; o zaman ırkçılık tabiri kullanılsa belki çok daha iyi olur. Bu kavramlarda mutabakata vardıktan sonra Türk’ün Türkçülüğü ile Kürt’ün Kürtçülüğü daha bir anlam kazanır. Türkçülük, Türk insanının -dünyanın neresinde olursa olsun- onun menfaatlerini kollamak, onu hakim kılmaya çalışmak, onun var olmasından kaynaklanan ilkeler bazında bir ana düşünceyi savunmak... Bu ayrı bir şey. Ama Türkiyecilik ayrı. Bugün biz Müslümanların dahi çoğu kez farkına varmadan savunduğumuz şey Türkiyeciliktir. Bu Misak-ı Milli’ye ile belirlenmiş sınırların -ki emperyalist güçler çizmiştir- kutsiyetini ifade etmek; siyasi, sosyal, ekonomik statükoyu savunmak ülkenin (coğrafyanın) bütünlüğünü korumaktır. Ve bunu da İslam’ın maslahatı için imiş gibi ortaya koymak ve sunmak ayrı bir işgüzarlıktır. Onun için öncelikle bu kavramları yani milliyetçilik, Türkçülük, ülkecilik (Türkiyecilik) doğru bir şekilde anlamlandırılmalıdır.

Süleyman Arslantaş: Oturumumuzun can alıcı boyutu bu soruyla ortaya konulmakta. Ben sorunuzu Türkiyeli Müslümanlar, olaylar karşısında nasıl bir politika üretmeliler, olaylara nasıl yaklaşmalılar şeklinde anlıyorum.

Öncelikle şunu belirteyim ki, bir defa Türkiyeli Müslümanların tevhidi bilince ulaşmalarının tarihi fazla eski değildir. Ve bu Müslümanların tevhidi bilince ulaşmaları bir taraftan sevinç verirken, diğer yandan gündemlerini Kur’an’ın oluşturması yerine Kur’an dışı olayların oluşturması üzüntü vermektedir. Bu noktadan hareketle biz her ne kadar geçmişimize oranla bugün çok daha İslami anlamda, çok daha iyi bir yerde olduğumuzu iddia etsek de, sonuç itibariyle kendi gündemimizi oluşturamayacak kadar da acziyet içerisindeyiz. Bir diğer yandan, şu anki açık oturumda da görüldüğü gibi Müslümanlar tevhidi bağlamdı henüz birlikteliğe ulaşmamışlardır. Bir bakıma davranışlarımızı, düşüncemizi oluşturması gereken kavram beraberliğinin teşekkül ettiğini söylemek henüz erken. Bu noktadan hareketle şunu belirteyim ki, Müslümanlar organize bir güç değiller. Dolayısıyla organize güçlerden beklenen sorumlulukları Müslümanlardan beklemek de bir başka sorumsuzluktur. Bu yüzden de Kürt sorunu karşısında Müslümanların görevlerini yapmadıkları ithamını da biraz düşünerek yapmak gerekir.

Diğer yandan her ırktan tevhidi boyuta ulaşmış Müslümanın yaklaşımında bir farklılık olmadığından, rejimin bu anlamda Kürt-Türk ayrımı yaptığını iddia etmek mümkün değildir. Yani bu rejim karşısında Türk-Kürt kim olursa olsun, değil mi ki bu kişiler İslami bir kişilik arz ediyor, rejimin bu insanlara bakışı aynıdır. Diğer yandan rejimin bölge ve ırklara ekonomik açıdan yaklaşımında farklılıklar olduğu söyleniyor. Bölgeler arası yatırımların stratejisi, ulaşım, insan gücü gibi nedenlerden dolayı mümkündür. Farklı yatırımlar söz konusu olmuş olabilir. Bugün şu noktada bunların tahlilini yapmanın da gereğine inanmıyorum. Zira güneyde imkan bulamayanlar, kuzeye, Marmara’ya, Ege’ye gitmekte, oradakiler de güneye gitmekteler. Kimseye de niçin falanca bölgede oturmuyorsun, neden falanca yerde yatırım yapmıyorsun diyen de yok.

Bir başka husus, Anadolu insanının yani Türklerin niçin Güneydoğu ve Doğu’daki Kürtlere İslami manada yardımcı olmadıkları sorgulanıyor. Anadolu insanının bu konuda yakın bir geçmişe kadar ve hatta el’an da var olan bir kompleksi var. O da, İslami gelişme ve oluşumları hep Güneydoğu ve Doğu’nun medrese ve alimlerinden beklemişlerdir. Tabir-i caiz ise, “Kendisi bir himmet dede; nerede kaldığı gayriye himmet ede.” cinsinden kendi yağı ile bile kavrulmayı hesap etmeyen Anadolu insanının diğer bölgeye İslami manada bir şeyler ulaştırmasını beklemek güçtür. En azından yakın bir geçmiş için. Açıkçası bizler Güneydoğu ve Doğu’yu “İslami güvenlik kuşağı” telakki etmişiz uzun yıllar.

Sorunuzun bir başka boyutu da; “İslami sorumluluk bakımından bizim meseleye yaklaşımımız nasıl olmalıdır?” şeklinde.

Bu konuda öncelikle şunu belirteyim: Bölge dışında olan ve metropollerde yaşayan Müslüman Türk, Kürt aydınların kendi aralarında soğukkanlı bir şekilde diyalog geliştirmeleri gerekmektedir. Zira kendi bölgesinden uzak ve bölgenin dertlerinden uzak metropollerde hayatını yaşayan Müslümanların Kürt olsun, Türk olsun -zira Güneydoğu’nun ve Doğu’nun tamamını Kürt telakki etmek de mümkün değildir; başka ırkların mevcudiyeti de söz konusudur- tüm insanımızın olayları, kendi şartları ve mekanı içerisinde görmeleri, değerlendirmeleri gerekmektedir. Türkiye’nin bölgelerini ırk temeline dayalı tasnif doğru değildir. Mesela bugün Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kapsamında bulunan illerde yaşayan Kürt nüfusu 2,5 milyon iken sadece İstanbul’da yaşayan Kürt nüfusu 3 milyon civarındadır.

Kendi bölgesinden uzaklaşmayı bir bakıma marifet kabul eden ve kendi imkanlarını bölgesine, doğup büyüdüğü yerlere ulaştırmaktan imtina eden, buna karşı cephe gerisinden ahkam kesen kimselerin Anadolu’nun muhtelif kesimlerindeki diğer insanlardan birtakım beklentilerde bulunmaya hakları yoktur. Eğer adı geçen bölgeye bir şeyler ulaştırılacaksa, hep birlikte diyalog geliştirerek, buranın noksanlarını, eksiklerini tespit ve temin ederek yaklaşmamız gerekmektedir. Unutmayalım ki -Mehmet Bey o noktaya önemle temas etti- mikrop zayıf bünyelerde vücut bulur. Eğer bugün bölgede, ırkçılık, kavmiyetçilik faktörü vücut bulmuşsa, bu vücut bulan husus dış güçler tarafından tahrik ediliyor ve belirli bir noktaya getiriliyor ise bunun ana nedenlerinden birisi bölgenin zayıf bırakılmasından kaynaklanmaktadır. Resulullah (s); “Fakirlik, az daha küfür olayazdı.” buyuruyor. Bölgeyi fakirlikten kurtarmanın yolu da kimse kimseye bahane bulmadan ve hatta bu konuda rejimi de yegane suçlu addetmeden meseleye yaklaşmaktadır. Çünkü rejimden bir beklentimiz yoktur. Bizler gücümüzün yettiğini ortaya koyduktan sonra eğer ortada birtakım sorunlar söz konusu ise bu sorunların tahlilini yapmak durumunda olmalıyız. Ama ben inanıyorum ki, Türk’ü ile Kürt’ü ile bizim insanımız gücünü ortaya koymamıştır. Bölgeye ilgisizliğin birinci derecede sorumluları, Bölgenin insanı oldukları halde, Allah’ın kendilerine lütfettiklerini buralara aktarmayanlardır.

Bölgedeki sorunlara Müslümanların iki türlü yaklaşımı var: Bunlardan birincisi; İslami kimliğini Kürt kimliğinin önünde tutanlar ki bunların PKK’ya karşı ve onların işbirlikçilerine karşı doğru veya yanlış bir politika oluşturduklarını görüyoruz. Bu politikalarının uzantısı olarak da birtakım tavırlar ortaya koymaktadırlar. Bu tavırları ve yaklaşımları kendi şartları içerisinde değerlendirmeliyiz. Benim gibi Ankara’da oturan bir Müslümanın Güneydoğu’daki PKK ve ona paralel gelişmelere tavır almış Müslüman veya Müslümanların içinde bulundukları halet-i ruhiyeyi idrak etmesi güçtür.

Bir diğer yaklaşım biçimi ise; olayın PKK-rejim çatışması olduğu, dolayısıyla PKK’ya karşı olmak rejimden yana olmak şeklinde değerlendirilmesidir. Bu yaklaşım biçiminin tutarlılığını ifade etmek çok güç. Bir defa Müslüman yanlışlar ve batıllar içerisinde bir tercihte bulunmaz. Onun tercihi vardır ve o da İslam’dır. Olaya yaklaşımda polemikler oluşturmak yerine İslami sorumluluk içerisinde olaya yaklaşmak ve nüfuz etmek durumunda olunmalıdır.

Özetle biz Müslümanların bölgemizdeki, Güneydoğu’daki olaylara yaklaşımda evvela kendi aramızda ciddi bir birlikteliği oluşturmaya ihtiyacımız vardır. Küfürden, küfür boyutu olan hareketlerden herhangi birisine şu veya bu nedenle yaklaşmaktan uzaklaşarak İslami kimliğimizin gerektirdiği yaklaşımlarda bulunmak mecburiyetindeyiz.

Mehmet Pamak: Doğu Anadolu’da muazzam bir zulüm olduğunu, çok ağır işkenceler yapıldığını hep birlikte görüyor ve tahlil ediyoruz. Özellikle ben şahsen Mazlum-Der başkanı olduğum için de biraz daha yakından bunlara vakıf oluyorum. Tabii bunları özetleyecek olursak insanlara pisliğini yedirmekten, işkence esnasında istifra edenlere bunu yedirmeye kadar, kadınları çıplak sorgulamaktan, copla çirkin muameleye kadar, Filistin askısından, tazyikli su ve elektrikli işkenceye kadar, binlerce kişilik halk kitlelerine yaylım ateşi açmaktan yine binlerce kişiyi kar ve buzun üzerinde sabaha kadar yatırmak ve helikopter pervanesiyle soğuk rüzgarın üzerlerine gönderilmesine kadar çok boyutlu ve çok şiddetli işkencelerin yapıldığı bir vakıadır, bir gerçektir. Hatta bazı işkence şekillerini burada anlatmaya ben şahsen utanırım. Böylesi bir yoğun işkencenin ve zulmün cereyan ettiği bir Kürt kesimi var. Ve bir baskı ve zulüm var.

Peki Müslüman ne yapacak? Müslümanlar bu konuda üzülerek belirtmek istiyorum en geride kalmışlardır. Nihayet son altı yıl içerisinde bu sorunu tartışmak Müslümanların gündemine girmiştir. Şahsen insan hakları konusunda da Müslümanların son derece geride kaldıklarını ben ifade edebilirim. Kendimce bu hususu şöyle izah ediyorum: Müslümanlar yıllarca sağcılık, milliyetçilik ve mukaddesatçılık gibi akımların etkilerinde bulundular. Kendilerini bu adlarla isimlendirdiler çok uzun yıllar. Gayet tabii ki o zamanki İslami şuurları böyle bir anlayışa müsaitti. Genellikle iktidarlar da 1950’den sonra hep sağcı, milliyetçi ve mukaddesatçı bir çizginin takipçisi olunca konumlarını bu şekilde adlandıran geleneksel Müslüman ve aydınlar kendilerini iktidardan yana, dolayısıyla zalimlerden yana bir çizgide buluverdiler. İktidarlar solcularda olsaydı, belki solcu aydınlar da aynı akıbete düşmekten kurtulamayacaklardı. Nitekim komünizmin yıkılışı solcuların resmi ideoloji ve rejimle ortak paydalarda birleşmelerine sebep olmuştur. Sağcı, milliyetçi görüntü içerisindeki Müslümanlar da, özellikle bu dönemde temelleri sağlamlaştırılmaya çalışılan resmi ideolojinin ve onun oluşturduğu resmi dinin savunucusu konumuna geldiler. Bu dönem gerçek İslam’ın da ortaya çıkmasıyla ilgili sürecin yaşandığı dönemdir.

Evet bir kısım Müslümanlar içinde bulundukları zilleti görerek ve hallerini sorgulayarak gerçek İslam’ı tanımaya, tevhidi İslam’la, tevhidi bakış açısıyla şuurlanmaya gayret göstermişler ve bunda başarılı olmuşlardır. Ve bu Müslümanlar daha net bir şekilde mazlumdan yana zalime karşı tavırlar geliştirmeye gayret etmişlerdir. Geleneksel Müslüman diye adlandırılan kesim ise Misak-ı Milli ve emperyalistler tarafından dayatılan suni sınırları suni sınırları benimseyen, üzerinde Allah’ın hükmü olmasa da vatanı kutsayan ve “devleti ebed müddet” düşüncesiyle (Kur’an’a savaş açsa da) devleti kutsayan anlayışları adeta dinlerinin bir gereği haline dönüştürdüler. Böyle olunca da insanı ve insan haklarını devlete feda eden, devleti insan için değil de insanı devlet için varsayan bir anlayışa saplandılar. Böylece bu kesimde, Türk milliyetçiliği, bazılarında açık olarak, mazılarında ise, İslam’la örtülü olarak yaşamaya devam etti. Bir kısmında ise Osmanlıcılık şeklinde devam eden milliyetçi anlayış, diğer bir kısımda ise Türkiyecilik şeklinde boyutlar kazanmaya başladı. İşte böyle bir toplum içinde büyüyen, ilkokuldan itibaren “Ne mutlu Türküm Diyene!”, “Türküm. Doğruyum. Çalışkanım.” tekerlemelerini söyleme teşvik ve baskısı altında gelişen kimlikleriyle bu insanlar, belki zaman içindeki ciddi İslami kültürleri de bu yapıya ilave ettiler, ama İslam’la kamufle edilmiş olarak bu ulusçu kirlilikleri de taşımaya devam edebildiler. Bunlardan bazıları zaman içinde gerçekten son derece net Kur’ani bakış açılarına, İslami kimliğe ve İslam’ın izzetini daima yüksekte tutan bir şahsiyet ve karakter yapısına sahip oldular. İşte bunlar her konuya ve her meseleye Kur’an’la bakmaya, tevhidi çizgiden ayrılmamaya özel itina gösteren Müslümanlardır. Ve bu Müslümanlar tüm mazlumlardan yana tüm zalimlere karşı mücadele etmeleri gerektiğini bilenlerdir. Yani mazlumdan ve adaletten yana olmaları gerektiğini kavrayanlardır. Allah Rasulü’nün böyle hakperest ve adil tavırları ve mücadeleleriyle Muhammedü’l-Emin olduğunu idrak edebilenlerdir. Ferdi planda daha önce de var olagelmiş bu tür Müslümanlar ancak son on yıl içerisinde yaygınlaşma sürecine girebilmişlerdir.

Başta belki tek tek var olabilen bu tür Müslümanların son on yıl içerisinde yaygınlaşmaları ister istemez Kürt sorununa eğilmede geç kalmalarına sebep olmuştur. Gayet tabii ki bizlerin zillette olduğumuz dönemin vebali ve günahı ise gerçek İslam’a yüklenemezdi. Çünkü Kur’ani İslam mustazaf, hakları gasp edilen, zulme, işkenceye maruz kalan insan, toplum veya kavimlerin yanında olmayı, bu uğurda mücadele etmeyi emretmekteydi. İşte İslam’ın bu kucaklayıcı ve onere eden yaklaşımına rağmen, zalimlerden yana, zalimlerin işbirlikçisi konumuna düşerek zilleti tercih etmiş ve kendilerini Müslüman olarak adlandıran insanlar İslam’ı bağlamamalıdır. İşte kendilerini yenileyip Kur’ani İslam’ın adil bakış açısını kavrayanlar Kürt sorununa İslami çerçevede müspet olarak yaklaşmışlar ve mazlum Kürt halkının haklarından yana olmanın Kur’ani kimliklerinin bir gereği olduğunu idrak edebilmişlerdir. Ancak şu gerçeği de ifade etmek isterim ki geleneksel kesimin dahi çok büyük bir bölümünün Kürt halkına yapılan zulme razı olmadıkları ve bundan rahatsız oldukları bir başka boyut olarak dikkatten kaçmamalıdır. Çünkü bu kesim resmi ideolojinin Atatürkçü laik boyutlarından şiddetle rahatsız olmuştur. Devlet ve rejimle uzlaşma halinde olmalarına rağmen bazı noktalarda kendilerine zorla dayatılan bu resmi ideoloji ilkelerini benimsememişlerdir. Bu sebepten dolayı da genellikle Türkiye’de yaşayan halkın, özellikle Türk halkının Kürtlere yapılan zulümlere razı olduklarını söylemek mümkün değildir. Ancak burada önemli bir husus vardır ki, ilkokuldan itibaren tüm eğitim programlarının üzerine oturtulduğu Türk milliyetçiliği propagandası maalesef tutmuştur. Ve yukarıda bahsetmeye çalıştığımız hemen tüm kesimler, sağcılar, solcular, muhafazakarlar vs. rejimin verdiği milliyetçilik ölçülerini farklı boyutlarla da olsa benimsemişlerdir. Hatta büyük çoğunluğu farkında olmadan bu ölçülerle teçhiz olmuşlar, bilahare onların aralarından bazıları rejimin ölçülerinden arınarak insani erdemleri yakalayabilmişler ve resmi ideolojiye karşı bir mücadelenin içine girebilmişlerdir. İşte bu sebeple Müslüman olduğunu söyleyen çok geniş kitleler de bu konuda bazı kirlilikler taşımakta. En azından emperyalizmin dayatmış olduğu suni sınırları kutsamışlar veya İslam’la da bir bağdaşması olmadığı halde devlete çok büyük fonksiyonlar yükleyerek insan haklarını devlete feda etmenin yanlış anlayışı içinde, Kürt sorunu karşısında en azından sessiz kalmayı tercih edebilmişlerdir. Daha önceki cümlelerimde belirttiğim gibi bazı sebepler şuurlu İslami kesimden bazılarının da bu olay karşısında, tarafsızlığı tercih eder gibi bir eğilim içerisine girmelerine sebep olmuştur.

Bu sebepleri kısaca tekrar belirtmek gerekirse: 1) Bu sorun bize rağmen, ABD-Avrupa, İngiltere vb. emperyalist güçlerin oluşturduğu suni bir oyundur. Bu oyuna gelinmemelidir. Uzak durulmalıdır. 2) Sosyalist PKK bu sorunda öncü rolü kapmıştır. Bu sorunla ilgilenmek ona destek vermek anlamına gelebilir. 3) Emperyalist ülkeler petrol konusundaki hassasiyetlerinin bir neticesi olarak tırmandırdıkları bu sorunu Orta Doğu’da zayıf bir Kürt devleti kurdurup hem bu emellerine kavuşmak, hem de İran, Irak, Suriye, Türkiye ve Kürdistan arasında bitmek bilmeyen çatışmaların temellerini atmak için kullanmak istiyorlar. Buna alet olunmamalıdır vb.

Bunlara benzer daha pek çok senaryo ve komplo teorisi üretilerek tarafsızlığı tercih eden Müslümanlar yanında PKK’ya karşı mücadeleyi esas alan bazı Müslümanlar da vardır. Bizim görüşümüz bundan önceki bölümde belirttiğimiz üzere zalime karşı mazlumdan yana olmanın İslam’ın emri olduğu noktasındadır. Mademki haksızlık ve zulüm vardır. Mademki zulüm ve işkence vardır o halde biz insani ve İslami yaklaşım olarak mutlaka zalimin karşısında mazlumun yanında olmalıyız. Gayet tabii ki bu oyunları bilmeliyiz. Gayet tabii ki başkaları tarafından kullanılmayacak feraseti göstermeliyiz. Bu ülkede yaşıyoruz ve bazı kardeşlerimiz zulüm görüyorlarsa bunun karşısında tarafsız ve sessiz kalmak mümkün mü? Bu Müslümana yakışır mı? Hani Müslümanlar “bir duvarın tuğlaları”, “aynı vücudun uzuvları” gibiydiler? Hani kendimiz için istediğimizi kardeşimiz için de istemedikçe gerçek iman sahibi olamazdık? Ne oldu bizlere de bu güzel ilkeleri unuttuk? Ne oldu bizlere de İslami olmayan rejimlerin ve devletlerin ilkeleri ve geleceği kardeşlik hukukumuzun önüne geçti? Farzedelim ki Kürt halkı tamamen gayrimüslimdir. Allah Rasulü adaletin tecellisi en sevdiklerinin ve kendisinin aleyhindeyken, dahi adilken; bize ne oldu da adaletin tecellisi kendimizin veya kendi kavmimizin lehinde ise adil olabiliyoruz? Allah Rasulü Müslüman olmayanların hakları için de mücadele ederken bize ne oluyor ki kendi nefsimize göre kurallar koymaya kalkabiliyoruz? Gerçi zulme uğrayan, hakları gasp edilen Kürt halkının çok büyük ekseriyeti Müslümandır. Velevki böyle olmasaydı dahi, Allah Rasulü’nün bir müşrikin hakları için Ebu Cehil’in kapısına dayandığı gibi bizlerin de Kürtlerin meşru hakları için rejimin kapısına dayanmakta bir tereddüt göstermememiz gerekmez miydi?

Müslümanlar olarak kavim, kavmiyetçilik konularını çok iyi araştırıp kendi halimizi yeniden sorgulamalı ve İslam’ın bakış açısını idrak edere, tevhid bayrağı altında kucaklaşarak, mazlumun yanında zalime karşı yerimizi almalıyız. Birbirimizi olur olmaz şekilde kavmiyetçilikle suçlamaktan da şiddetle kaçınmalıyız. Akidemize aykırı olduğunu deliliyle ispat edemediğimiz yaklaşımlarımızı hoş görüşle karşılamaya, bir zenginlik telakki etmeye çalışmalıyız. Gayet tabii ki bizim İslam’dan soyutlanmış Kürt meselemiz yoktur. Nasıl ki İslam’dan soyutlanmış bir işçi meselemiz, işkencelere karşı olma vb. meselelerimiz olmadığı gibi tüm bu meseleler bizim insanlığımızın, İslami bakış açımızın bir neticesi olarak ilgilenmemiz gereken mazlumiyetlerdir. Bizler Müslüman olarak İslam davamızın içinde yer alan alt başlıklar olarak tüm mazlumiyetlere, haksızlıklara ilgi duyar, zalimlere karşı mücadele veririz.

Bazı Müslüman kardeşler zannediyorlar ki; “Kürt sorunu ile ilgilenen Müslümanlar İslam davasını bir kenara atıp Kürt sorununu dava olarak benimseyecekler.” Bu hassasiyet işçi hakları ile ilgilenmemize, karakolda işkenceye karşı mücadele etmemize karşı da ileri sürülseydi, hiç olmazsa yanlışta tutarlı olduğu için, saygı duyulabilecek bir hassasiyet olarak görülebilirdi. Ama biz yine de belirtelim ki bizim tüm haksızlıklara ve zulümlere karşı koyarken muharrik gücümüz nasıl Allah’ın ayeti ve Rasulü’nün sünneti olmuşsa, olmalıysa, Kürt sorununa ve Kürtlerin maruz kaldıkları zulüm ve haksızlıklara karşı mücadele ederken de tek muharrik gücümüz aynı kaynaklar olmalıdır. Bu sebeple diyorum ki, Kürt sorununa eğilmemiz, mazlum Kürt halkından ve haklarından yana olmamız Kürtlüğümüzün veya Türklüğümüzün değil, insanlığımızın ve İslamlığımızın bir gereği olmalıdır. İşte Kürt sorunu tüm sorunlar gibi haktan yana mazlumdan yana olan İslam davasının ancak bir cüzü olarak telakki edilmelidir. Diğer taraftan Kürt sorunu ile ilgilenmek hemen PKK’ya destek vermek anlamına alınıyor. Peki, biz işçi haklarına destek verdiğimizde neden genelde bu sahayı ellerinde bulunduran sol örgütlere destek verdiğimiz için eleştirilmiyoruz? Aynı şekilde Filistin’de mazlum halka destek verirken neden hala orada öncülüğü elinde bulunduran laik FKÖ kadrosunun yanında bulunmakla suçlanmıyoruz. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Ey Müslüman kardeşlerimiz dikkat edelim, yoksa farkında olmadan farklı ölçülere, cahili ölçülere doğru mu kayıyoruz? Müslümanlar olarak örneğimiz, rehberimiz, önderimiz Allah Rasulü (s)’nün hayatını çok iyi tetkik etmeliyiz. Ayırım yapmadan ve hiçbir dünyevi hesap ve endişeye kapılmadan tüm mazlumlardan yana tüm zalimlere karşı adil bir mücadeleyi vermeye çalışmalıyız. Ayrıca Hılfu’l-Fudul’da Allah Rasulü ile canları pahasına mazlumların hakları için zalimlere karşı mücadele vereceklerine dair ahitleşenlerin büyük çoğunluğunun erdemli müşrikler olduğunu tekrar tekrar anlamaya çalışmalıyız. Bizler Müslüman kimliğimizle, Mekke müşrikleri kadar olamayacak mıyız? Onlar kadar erdemli ve şahsiyetli olamazsak Müslümanlığımız nerede kalacaktır?

Mehmet Coşkun: Ben sözü fazla uzatmak istemiyorum. Günümüzde Müslümanların ciddi bir politika üretemedikleri ortadadır. Bazı kesimlerde ise sadece itham etme alışkanlığının ötesine gidilmemiştir. Ancak İslami bir çerçevede İslam milliyetçiliği şeklinde kullanılması gereken “milliyetçilik” ise; Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği, Arnavut, Çerkez... vs. milliyetçilik isimleri altında anılır hale gelmiştir. Bir kavim diğer kavimlere zulmederken Müslümanlar ya zulme ortak olmuşlar, ya da zulme seyirci kalmışlardır. Ne oluyor Müslümanlara? Neden Allah’ın rızası dururken, beşeri sistemlerin rızasını ya da şahsi menfaatlerini tercih ediyorlar. Yoksa hesap gününe inanmıyorlar mı? Müslümanlar sadece ve sadece Allah’a yönelmelidir. Al-i İmran Suresi 103. ayet-i kerimesinde belirtildiği gibi “Ve topluca Allah’ın ipine (İslam’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” Yine aynı surenin 102. ayet-i kerimesinde; “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” buyruluyor. Bütün hadiseler ve anlatılanlar çerçevesinde Müslümanlar Batı’ya ve batıl zihniyetlere pirim vermemeli, ezilmiş insanlardan, mazlumlardan yana tavırlarını koymalı ve o insanlara Allah’ın vermiş olduğu haklarının verilmesi için gayret göstermeli. Amaç kavmiyetçilik değil, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır.

Dünya ve İslam: Görüldüğü gibi Müslümanların gerek konuyu tanımlayışında ve gerekse Müslümanların geliştirmeleri gereken politikalar hususunda önemli farklılıklar ortaya çıkmakta; dolayısıyla sorunun çözümüne yönelik yaklaşımlar ve öneriler de farklılaşmaktadır. Oysa sorunun -boyutları ve kaybedilecek zamanın olmayışı- önemi ve aciliyeti göz önüne alındığında, çeşitli boyutlarda aynılık taşımasa da, Müslümanların sorunun çözümüne yönelik temel politikaların belirlenmesi ve uygulanması konusunda düşünce ve eylem birliği içinde olmaları gerekliliği bizce büyük önem taşımaktadır. Bunun yolu ise, bugün için genel anlamda gündemini Müslümanların belirlemediği sorunun her yönüyle geniş kapsamlı olarak tartışılmasından geçtiğinden, konuyla ilgili tartışmalara da katkıda bulunması açısından, sizlerin sorunun çözümüne yönelik değerlendirme ve önerilerinizi almak istiyoruz. Sizce sorunun çözümü noktasında, bugüne kadar yapılanlar ve yapılamayanlar bir yana, Müslümanların üzerine düşen görev ve sorumluluklar nelerdir?

M. İhsan Arslan: Kürt meselesinin bugüne gelinceye kadar veya bugün de dahil yeterince tarafımızdan tartışılmamış olması dolayısıyla politikalar üretmeyip çözümler sunulamamasının bir noksanlık ve bir ihmal olduğunu belirttikten sonra, bundan böyle ne yapmamız gerektiği hususuna değinmeye çalışacağım. Biz Müslümanlar sadece Kürt sorunuyla ilgili değil, ümmetin tüm problemlerini kapsayan köklü, ilmi, çağın gerçeklerine uyarlanabilen tanımlar yapmak ve çözümler üreterek çağın insanına sunmak mecburiyetindeyiz. Çünkü başkalarından farklı olarak Müslümanlığımızdan kaynaklanan; insanlığı ve geleceği kuşatan mesajlar sunabilmeliyiz, diye düşünüyorum. Bu sorunla ilgili alternatif çözümler sunarken dikkat edeceğimiz önemli bir husus da şudur: Türkiye’nin batı yörelerinde yaşamakta olanların söz konusu sorun ile ilgili sağlıklı tespitlerde bulunması ve alternatif çözümler sunması ne kadar zorsa; o bölgenin sıcak gelişmeleri içinde yaşayan ve bütün sıkıntılarını hisseden insanların, o telaş içerisinde uygulanabilir, sağlıklı, İslam’a uygun çözümler üretmeleri de o kadar zordur. İslam’ın ve Müslümanların maslahatı ne sadece oradakiler, ne de sadece buradakilerce belirlenmemeli. Sorumluluk hepsine birden düşüyor. Onun için buradakilerin kendilerini yetkisiz, oradakilerin de kendilerini çaresiz görmeleri bizi kurtarmayacak, kurtarmıyor da. Ama her halükarda geldiğimiz noktada bizim açımızdan da inandırıcı, bizi tatmin edici ve bizi duyanlar açısından da anlamlı olan ifadelerle meramımızı, maksadımızı ve de çözümümüzü sunmak zorundayız. Şimdi başkalarınca savunulan yanlışlardan hareketle kendi haklılığımızı ispata çağırıyoruz. Doğrusu bu derece sağlıksız haber kaynaklarına sahip olan bizlerin doğru tespitler yapması epeyce zor. Her birimizin kendimizi en doğru ve çok haklı noktalarda görmemiz bizi ileride sıkıntıya sokar. Bizim için ileride birçok sıkıntıya ve çelişkiye neden olabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmalıyız. Onun için daha temkinli, daha dikkatli ve daha mütevazı yaklaşımlarda bulunmak daha sağlıklı olur diye düşünüyorum.

Kürtler için ister yalnız Türkiye’de, ister tüm coğrafyaları kuşatan bağımsız devlet çözümü, artık Barzani tarafından da, bunca yıl silahlı mücadeleye rağmen savunulmuyorken veya Apo tarafından da gündeme getirilmiyorken Müslümanların “bağımsız devlet de olur veyahut olsun niye olmuyor” demesi bir anlam ifade etmiyor. Kaldı ki ırkların ilkesel bir değeri de yok. Varsayalım Kürt devleti kuruldu... Önemli olan kurulması değil, bu devletin hangi ilkeler çerçevesinde yönetimini sürdüreceğidir. Yani o Kürt devleti tamamen Marksist bir devlet olabilir, o Kürt devleti tamamen Müslüman bir devlet de olabilir. Dolayısıyla çözüm olarak bağımsız devlet gündeme getirmek de bir anlam ifade etmiyor. Kaldı ki o bölge insanının bugünkü dünyanın gerçekleri karşısında onları çevreleyen jeopolitik sınırları içinde bir devlet istemeleri fantezidir. Ve artık konuşulan şeyler değildir. Bugün Türkiye’de bizim dışımızdakilerin -genellikle laik aydınları kastediyorum- Marksizmin çökmesinden sonra bu sorun için tek çözümü demokraside görmeleri ve her fırsatta bunu vurgulamaları anlamlıdır. Bu kimselerin demokrasiyi sorunu çözebilir yegane görüş olarak görmeleri ve “demokrasinin kurtarıcılığını” lanse etmeleri, toplumun gerçek kurtarıcı alternatifleri aramasına engel olması açısından sakıncalıdır. Müslümanlar olarak bu konuda idealize edilmeye çalışılan demokrasinin çok ötesinde, sosyal ve siyasal çözümlerin İslam’da var olduğunu tüm açıklığı ile sunmak zorundayız.

Bu sohbetimiz münasebetiyle soruna nasıl bakmamız ve ne gibi çözümler önermemiz gerektiği çerçevesinde aşağıdaki hususları tekrar da olsa belirtmek istiyorum:

· Kürt meselesi (sorunu) İslam’ın (Müslümanların) meselesidir. Tartışmak ve çözüm bulmak görevimizdir. Kürdistan’ın da, Türkistan’ın da İslam kalması için fedakarlıktan kaçınılmamalıdır.

· Orta Doğu’da Kürtlerin kaderi, İslam’ın kaderi ile bağlantılıdır. Hangi siyasal yapı olursa olsun, Kürtlerin gerçek kurtuluşu İslam’dadır.

· Demokrasi de Marksizm gibi miadını doldurmuştur. Gerek teoride, gerek Türkiye gerçeklerinde bu sorunu çözmekten aciz kalmıştır.

· 20. yüzyılın başında çizilen ulusal sınırları, emperyalist batının dayatması olarak bölgenin Müslüman halklarına en büyük düşmanlık telakki ediyorum.

· Türk’ün ve Arap’ın ne gibi siyasal hakları varsa, Kürt halkının da o kadar haklarının var olduğu anlayışı hakim kılınmalıdır.

· Diğer halklara olduğu gibi direkt veya dolaylı yollardan Kürt halkına herhangi bir ideolojinin zorla dayatılması önlenmelidir.

· Müslümanlar mevcut zulme sessiz kalmamalı ve mazlumun yanında gerçek İslami tavrını koymalıdır.

· Mevcut zulmün devamı ve Kürt halkının itaat ve bağlılığı devam etsin diye İmam-Hatipler veya dini önlemler rejime tavsiye edilmemeli. Bu gibi tavsiyelerin, İslam’a ve bölge halkına ihanet sayılacağı gibi sorunun çözümüne müspet katkısı olmayacaktır.

· Tüm Müslüman aydın ve düşünürler, İslam’ın ve Müslüman halkların maslahatını gözeterek meseleye ümmetçi açıdan çözüm üretmeli ve Müslümanların kardeşliği çerçevesinde tavırlar geliştirerek Türk-Kürt düşmanlığının önüne geçilmelidir.

Biz Müslümanlar:

· Her çeşit zulme karşı tavır koymalı ve mazlumun yanında yer almalıyız, sessiz ve tarafsız kalma zilletinden kurtulmalıyız.

· Söylemlerimizde azami hassasiyetle bir ırkın diğerine tercihini esas alan sakat görüşlerden imtina ederek, ümmet bilincini esas almalıyız. “Ulus devlet” anlayışı karşısında “Ümmet devlet” tezini savunmalı ve vurgulamalıyız.

· Bölge ile ilgili hem bugünü, hem geleceği kapsayıcı önlem ve politikalar geliştirmeliyiz. Bu doğrultuda İslam’a yakışır bir kimlik ve ifadenin bölgede belirginleşmesi ve önce bölge halkı nezdinde muteber bir konuma kavuşmasını sağlamalıyız.

· Halkın duyarlılık kazandığı ve şer’i açıdan sakıncalı olmayan hak ve taleplerine yeterince ilgi ve destek vererek “haksızlık karşısında susan dilsiz” olmaktan kurtulmalı, böylece İslam dışı ideolojilerin bu haklılıklar ardına sığınarak, bölge halkının desteğini istismarına fırsat vermemeliyiz.

· Kürt halkının birikmiş nefret ve anti emperyalist bilinç ile fedakarlık ve heyecanını hak-batıl cephesinde kafir ve zalimlere karşı değerlendirip yönlendirmeliyiz.

Süleyman Arslantaş: Evet, İslami çözüm bölgesellikten uzak ve onurlu olmak zorundadır. İslami hükümler, İslami yaklaşımlar, ümmet kavramı, millet kavramı göz önüne alınarak gerçekleştirilir. Çözümün temini Müslümanlara düşmektedir. Dini ilimlerimizi, müsteşriklere emanet ettiğimiz gibi İslami çözümlerimizi de onlardan beklemiyoruz herhalde.

Müslümanların İslami bir çözüme yaklaşabilmeleri için öncelikle ortamın sakinleşmesi şarttır. Şu anda tüm taraflar olaylara duygusal yaklaşmaktadırlar. Müslümanlar olarak dış güdümlü ve rejim destekli gelişen gündemler karşısında duygusal yaklaşımlardan ziyade, birbirimize müştereken evet dediğimiz ve onunla da şereflendiğimiz İslami kriterlerle değerlendirelim. Buna paralel olarak da birbirlerimizin noksanlarını araştırmaktan çok, müşterekliklerimizi ön planda tutalım.

Öncelikle ortamın sakinleşmesinin gerekliliğini belirttik. Bunun için ne yapmak lazım? Bu konuda rejimin de birtakım formülleri mevcuttur. Müslümanların da birtakım formüller üretmeleri mümkündür.

Problemler psikolojik, ekonomik ve siyasi boyutludur. Bunlardan öncelikle psikolojik engelin aşılması gerekmektedir. Mesela düne kadar var olmayan ve bir bakıma birbirimizle sadece bir latife boyutunda Kürt-Türk ifadelerini kullanmamızın bugün telakki edildiği vakıası mevcuttur. Önce bu niteliğin kaldırılması gerekmektedir. Bunun kaldırılması için de birbirimize ırkımızı hatırlatacak olan yaklaşımlardan, deyimlerden uzaklaşmamız gerekiyor.

Bir başka engel; ırklar arası mukayeselerden, tahlillerden uzaklaşarak rejim karşısında müşterek kimliğimiz olan İslami kimliğimizle karşı karşıya kaldığımız halin muhasebesini yapmak gerekmektedir. Bölgeler arası ekonomik tahlilin bugün için pratikte bir faydası yoktur. Keza kültürel olarak da ciddi bir farklılığımız olmadığı için bu tür mukayeselerden de kaçınmakta yarar vardır. Zira bunların hepsi arada psikolojik bir engel oluşturmaktadır.

Ayrıca dün olduğu gibi bugün de insanımızı birleştirici, haklarını koruyucu esasın İslam olduğu gerçeği bir kez daha açıklığa kavuşturulmalı ve insanımıza kurtuluşun nerede olduğu bir kez daha takdim edilmelidir. Ancak bu takdim sadece söz boyutunda değil, bu sözün gerçekten davranış haline dönüştürülmesi için elden gelen tüm gayretler sarfedilmelidir. Küfrün, sömürünün, uluslararası istismarcı güçlerin içyüzü açığa çıkartılmalıdır. Bölgenin tarihi, topyekun bölgemizin tarihi, Filistin, Irak, İran, Türkiye ve tüm Arap alemiyle bir kez daha aleniyet kazanmalıdır. Zira bölgemizde 20. yüzyılın başından bu yana oynanan oyunlar insanımıza ulaştırıldıktan sonradır ki, ya da bir diğer ifadeyle, küfrün içyüzü açığa çıkartıldıktan sonradır ki, İslami çözümlerin ne kadar önemli olduğu bir kez daha açığa çıkmış olacaktır. İslam bir tezdir. Önce kendisini ortaya koyar, sonra anti tezi ile uğraşır; ama küfrün açığa çıkartılması da bir zarurettir. Bizim insanımızın önemli eksikliklerinden birisi de İslam’ı bilmemesinden çok, İslam’ın karşısındakilerin mahiyetini bilmemesidir.

Çözüm bağlamında bir başka düşünce de şudur: Tüm İslami kesimlerin katılımı ile bölgeye olan ilginin artırılması. Fazla uzak olmayan bir gelecekte, şöyle veya böyle geçici de olsa olayların harareti söneceğe benziyor. İşte bu noktada bizlere daha çok görevler düşmektedir. Belki bu noktada üzerimize düşen görevlerin başında gerçekten insanımıza hiçbir şekilde Kürtlüğünü, Türklüğünü hatırlatmayan; sadece İslami kimliğini ve İslami çözümleri kapsayan bir görüntü, bir yapıyla insanımızın karşısına çıkmak, meseleleri yerinde tahlil, olayları yerinde yaşamamız gelmektedir.

Son olarak bu olayların ardında yatan nedenlere kısaca değinerek sözlerimi bitirmek istiyorum. Olayların arkasında, İslami gelişmeleri durdurmak vardır. Devlet olmak yolunda olan İslam’ın kollarını kesmek vardır. Bir vücut gibi olmaları gereken müminlerin vücut olmalarına engel olma gayretleri vardır. Avrupa ve Amerika’nın menfaat çatışmaları vardır. Halklarından ve onların değerlerinden uzak yönetimlerin işbaşında kalmalarını temin gayreti vardır.

Tüm bu olanlar karşısında biz ne yapmalıyız?

Rasulullah (s); “Kıyamet kopmak üzereyken de olsa dikmekte olduğunuz bir fidan varsa onu dikin.” buyurmakta. Peygamber sünnetine uymak isteyenlerden kimin elinde bir kova su varsa, onu bölgeye sekvetsin ve bu yangını söndürmek için gayretini esirgemesin.

Mehmet Pamak: Müslümanlar olarak öncelikle her türlü kavmiyetçiliği reddederek İslam kardeşlik hukukumuzu çok iyi geliştirmeliyiz. Yani birinci olarak bizim kendi aramızda her türlü cahili ölçüyü reddeden ve Kur’ani ölçüleri ön plana çıkarıp, İslam kardeşliği hukukunu geliştiren ve bu çerçevede de her türlü kavmiyetçiliği reddeden ve mutlaka haktan yana İslami tavrını koyan kardeşler haline gelmeliyiz. “Yöneticiler ve insanlar ne der?” kompleksinden sıyrılıp, “Allah ne der?” korkusu ve heyecanıyla ve tek ölçü olarak Allah’ın ayetlerini alarak mutlaka “mazlum kim olursa olsun mazlumun yanında” yer alabilmeliyiz.

Bu ülkede yaşayan tüm kavimler olarak el ele verip birlikte Allah’ın dininin hakimiyetine vesile olma gayretlerimizi, çalışmalarımızı bir bütün halinde geliştirmeye çalışmalıyız. Evet, tabii ki ülke çapında rejimin geliştirmiş olduğu, beşeri sistemin geliştirmiş olduğu bütün zulümlere karşı çıkarken, bunun bir parçası olarak da özelde bugün üzerinde yoğunlaşılmış bulunan Kürt sorunu karşısında da hassasiyetimizi ortaya koyup, Kürtlerin Allah’ın ayetleriyle verilmiş olan haklarının, yine net İslami kimliğimizle, samimi savunucuları haline gelmeliyiz. Ve tüm insanlara ilan etmeliyiz, ortaya koymalıyız ki, bu işin ve bütün meselelerin, bütün problemlerin kesin çözümü ancak İslam toplum biçiminin hakim kılınmasıyla mümkün olabilecektir. Çünkü İslam bir taraftan kavmi Allah’ın ayeti olarak mübarek sayar ve bütün kavimleri eş değer konumlara oturtur; diğer taraftan kavimlerin Allah’ın ayetleriyle verilmiş tüm meşru haklarını kendiliğinden verir ve tabii ki bir başka taraftan da kavmiyetçilik gibi sapmaları engelleyerek, gayrimeşru ilan ederek İslam kardeşlik hukuku içerisinde bütün kavimleri kucaklaştırır. İşte bundan dolayıdır ki bu meselenin tek çözümü İslam’dadır.

Bir toplantıya katılmıştık. Kürt milliyetçileri ve Türk milliyetçileri (gayet tabii İhsan Bey’in belirttiği gibi bunları kavmiyetçilik manasında kullanıyorum) oradaydılar. İki taraf da “Kürt milliyetçiliği ve Türk milliyetçiliği açıkça ortaya koyabilelim, bunlar birbirlerine saygı göstersinler” dedi ve bu ilkel sapmaları meşru sayarak “sorunun çözümü demokratik platformun geliştirilmesine bağlıdır, demokrasi içerisindedir” dediler. Orada söylediğim gibi burada da söylüyorum. Çatışmanın esas sebebi olan Türk milliyetçiliği ve Kürt milliyetçiliğini yaşatarak, geliştirerek, besleyerek ve de beşeri bir ideoloji olan demokrasi çerçevesinde bu işi çözeceğini iddia etmek son derece yanlıştır ve aslında çözüm olarak önerilen bu teklif çok daha büyük çatışmaların tohumlarını içinde taşıyacaktır şüphesiz. Öbür taraftan Kürt devleti gibi bir çözüm de gündeme gelmektedir. Biz Müslümanlar olarak mevcut sınırların dahi emperyalizmin bize dayattığı suni sınırlar olduğunu iddia ediyor ve ümmetin kucaklaşmasını ümit ediyor, ideal olarak taşıyorken, herhalde bugünkü toplumun parçalanmasını istememiz, ayrılmasını istememiz mümkün değildir.

İhsan Bey’in belirtmiş olduğu gibi, ayrıca bizim ulus devlet değil ancak İslam devletinden yana olmamız söz konusudur. Bir konuya daha değinmek istiyorum, son zamanlarda giderek Türk-Kürt çatışmasının da tohumları ekilmeye çalışılıyor. Özellikle renkli basının rol oynadığı bir oyun tezgahlanmaya çalışılıyor. Meydana gelen çeşitli olaylar sergilenirken veya büyük şehirlerdeki bazı eylemlerden bahsedilirken “Kürtler şöyle yaptı, Kürtler böyle yaptı” şeklinde bir ifadeyle meseleye yaklaşılması ve onun yanında birçok olayı, tahrik eder boyutlarda sayfalarına intikal ettirmeleri de böyle bir çatışmayı böyle bir karşılıklı kini teşvik ediyor izlenimi vermekteler. Biz Müslümanlar olarak mutlaka bu Türk-Kürt çatışmasının da önüne geçecek gayretleri samimiyetle ortaya koymak zorundayız. Çünkü bu konuda avantaj bizdedir. Çünkü biz kavimleri reddetmiyoruz. Çünkü biz kavimlerin haklarının verilmesinden yanayız ve biz asıl çatışma sebebi olan kavmiyetçilik gibi sapmaları da reddediyoruz. Bu sebepten çatışmayı önleyebilecek avantaj İslam’dadır. Ve dolayısıyla Müslümanlardadır. Müslümanlar bu avantajı süratle gündeme getirmeli ve İslam kardeşlik hukukunu geliştirerek bu çatışmanın önüne geçecek çalışmalarda bulunmalıdırlar. Diğer taraftan bahar sendromu denilen veya yeni katliam senaryoları söylentileri de giderek yaygınlaşmaktadır. Bunun da biraz önce bahsettiğimiz boyutta önüne geçecek çalışmaları yine Müslümanlar olarak mutlaka yapmak durumundayız. Türkler ve Kürtler yıllarca bir arada yaşamışlar, kız alıp kız vermişler. Kürtler İran’da ve ırak’taki halklarla kaynaşamadıkları kadar Türkiye’deki Türklerle kaynaşmışlardır. Ayrıca göçlere zorlandıkları için Türkiye’nin, biraz önce Süleyman Bey’in de bahsettiği gibi, çok yerlerinde yaşamaktadırlar. Bu sebeple çok girift bir toplum biçimi meydana gelmiştir. Böylesine girift bir toplum yapısı içerisinde bir çatışma, Allah muhafaza eylesin, bundan kendilerine kar bekleyenlerin dahi çok zarar edecekleri vahamette büyük zulümlerin gündeme gelmesine sebep olabilecektir.

Bu açıdan bunun üzerinde ısrarla durmalıyız. Türk ve Kürt halkının, aynı anne ve babadan (Adem ile Havva’dan) geldiklerini hatırlayarak, her türlü gayri insani tahrike rağmen bu oyuna gelmeyeceklerini ummak istiyorum. Temel insan haklarının eşit, dengeli ve adil bir şekilde tüm halklara ve tüm insanlara tanındığı, kavim gerçeğini Allah’ın ayeti olarak mübarek kabul eden ve kavimlerin her manada eşitliği üzerine kurulu, üstünlüğü takvada gören ve emaneti, kavim ayırımı gözetmeksizin, ehline veren sistemi bu sorunun kesin çözümüdür hiç şüphesiz. İşte bu ilkeler çerçevesinde geliştirilecek İslami bir mücadele, diğer tüm sorunlar gibi Kürt sorununu da İslami kimliğiyle kucaklamak suretiyle PKK ile TC rejimi dışında üçüncü bir alternatif oluşturmalı ve bunu gerek bölge insanına gerekse tüm ülke insanına daha fazla geç kalmadan göstermelidir. Mevcut rejim ve demokrasi çerçevesinde ise belki bazı insan haklarının verilmesi suretiyle kısmi ve geçici iyileştirmeler yapılabilir, ancak kapsamlı, köklü ve uzun vadeli çözüme ulaşılamaz.

Mehmet Coşkun: İnsanların yaratılış gayesi, onların karşılaştıkları hadiselerde İslami bir tavır koymalarıdır. Türkiye’de bu vurgulanmakta olan Türk-Kürt sentezinden Müslümanlar arınmalı, mücadele bu tür sentezlerle değil; İslam’la belirlenmelidir. Ancak böyle olduğu takdirde neticeye ulaşmak mümkündür. Müslümanlar dünyanın neresinde olursa olsun zulmü kınarlarken aynı zulmün Türkiye’de yapılmasını da kınamalılar. İster bu zulmü PKK yapsın, ister devlet yapsın aynıdır. Allah-u Teala Nisa Suresi 168. ayetinde şöyle buyuruyor: “O inkar edip zulmedenler var ya Allah onları ne bağışlayacak ne de bir yola iletecektir.” Müslümanlar, hadiseler karşısında da kesin tavırlarını koymalı ve amaç da sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Bununla ilgili şöyle buyruluyor: “Ey inananlar, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veliler tanırsa işte zalimler onlardır. De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, elçisinden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgiliyse, o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allah yolundan çıkmış topluluğu yola iletmez.”

Dünya ve İslam: Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederiz.

Kaynak: Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 10 - Bahar 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Kur'an ve İslami Mücadelede Kaynak Sorunu18 Şubat 2015 Çarşamba 00:21
  • İslam'a İnanmak ve İslami Mücadele16 Şubat 2015 Pazartesi 22:04
  • Eleştirinin Önemi ve Yol Göstericiliği16 Şubat 2015 Pazartesi 21:57
  • Kimlik Sorunu ve Yabancılaşma14 Şubat 2015 Cumartesi 00:43
  • Nasıl Bir İslami Kimlik?14 Şubat 2015 Cumartesi 00:38
  • 1980 Kuşağı Olarak Biz Nerede Doğru Yaptık?13 Şubat 2015 Cuma 04:25
  • "İslamcı" Nitelemesi Ne İfade Ediyor?09 Şubat 2015 Pazartesi 00:24
  • Kur’an’ı Anlamak ve Yaşamak08 Şubat 2015 Pazar 23:19
  • Bir Davranış Bozukluğu Olarak Tepkisellik07 Şubat 2015 Cumartesi 22:11
  • Eğitim Çalışmaları ve Eksikliklerimiz06 Şubat 2015 Cuma 23:00