Müslümanlar ve Yeni Dünya Düzeni

Müslümanlar ve Yeni Dünya Düzeni
Kelim Sıddıkî

Bir yıl önce, merhum İmam Ruhullah el-Musavi el-Humeyni'yi anmak için düzenlenen ilk konferansta, İmam'ın etkisi ve öncülüğünde günyüzüne çıkan siyasi tartışma ve diyalogların yeni diline dikkat çekmiştim. İslam'ın evrensel siyasal cemaati, ümmeti harekete geçiren İslam'ın siyasal kültürü İran İslam Devrimiyle daha da canlılık kazandı. The Müslim Institue olarak bizler, dünya müslüman topluluklarının siyasi bilincindeki büyük dönüşüme katkıda bulunmak için var gücümüzle çalıştık. Son bir kaç haftadır, kaynama noktasına yaklaşan Cezayir'i takip ettik. Şimdilik, Şeyh Abbas Medeni, İslam'ın uzaklardan gelen devrimci rüzgarlarının dalga dalga yayılmasını kontrol altına almaya çalışan düzenin demokrasi frenlerini kullanmasına müsaade etmiş gibi görünüyor. Cezayir'deki hareket yüzyılımızdaki diğer hareketlerin muzdarip olduğu aynı hastalığa yakalanmış halde. Bu illet siyasi partilerin yapısından kaynaklanmaktadır; halbuki bir İslam devrimi mevcut düzeni bütünüyle ortadan kaldırmaya azimli açık bir hareketi gerektirir. Silahlı kuvvetlerin etkisiz kılınması, sömürge mirasının ve ulus devletin yok edilmesi bir İslam devletinin ortaya çıkması için olmazsa olmaz ön şarttır, İslam Devriminin cerrahi operasyonu, ikinci bir illet ihtimalini bertaraf etmek için bütün mikroplu dokuları kesip atmalıdır.

Geçen yıl bir kez daha Batı'nın İslam'a ve müslümanlara açık düşmanlığına şahit olduk. "Körfez Savaşı" haçlı seferlerinin küçük bir örneğiydi. Batı'nın muzaffer propagandaları ve "yeni dünya düzeni" oluşturma iddiaların oldukça saçmadır ya da başka bir deyişle hayali bir düşüncedir. Bildiklerimizi pekiştiren Körfez Savaşı şöyle özetlenebilir:

1- Müslüman ve Arap ulus devletlerinin tümü, Batı'nın bölgesel ve uluslararası çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu kural istisnasız, savaştan Önce de böyleydi, şimdi de böyle.

2- Batı kendi yayılımcı çıkarları uğruna bir çok müslümanı ve yine Asya, Afrika ve Latin Amerika'da yaşayan insanları öldürmekten çekinmemektedir.

3- Sovyetler Birliği, İslam'a ve müslümanlara karşı üzerine düşen görevi (her zaman) yerine getiren, Batı ittifakının sadık bir üyesidir.

4- Ve Birleşmiş Milletler, her zaman Batı'nın elinde bir oyuncak olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

Bununla birlikte Körfez Savaşı, zaptedilemez Batı'nın belini ağrıtan eski fakat önemli bir meseleyi de açığa vurdu. Savaştan önce Amerika Cumhurbaşkanı'nın dilinden düşmeyen bir deyim vardı: "Pars Körfezi'ndeki savaş, diğer bir Vietnam olmayacak." Şüphesiz, çünkü Vietnam körfezden oldukça uzak. Bush ne demek istedi? Tabii ki ABD'nin Saddam Hüseyin'in Irak'ına yenilmeyeceğini söylemek istemiyordu. Zaten böyle bir ihtimal de yoktu.

Birleşik Devletler ve Batılı dostları, Saddam Hüseyin'in İslami İran'la yaptığı sekiz yıl süren savaşı tertiplemeden, ihtiyaçlarını temin edip desteklemeden önce onun savaş kabiliyetini biliyorlardı. Çekinilecek bir tarafı yoktu. Yani Fars Körfezi'nde bir Vietnam daha yaşanması ihtimal dışıydı. George Bush açıkça İran'ı ima ediyordu. Bir Vietnam daha olmayacağını söylediğinde Birleşik Devletler ve Batılı dostları İran'ı savaş için tahkim etmeyecekti. 750,000 asker ve hemen kullanıma hazır en büyük kara, hava ve deniz gücünü bölgeye yığmalarına rağmen batılı liderler, yanlışlıkla da olsa kendilerine ait hiç bir uçağın İran hava sahasını ihlal etmediğini söylediler. İran'a kaçan Irak uçaklarını, Batılı hava kuvvetleri takip etmedi. Belki de Saddam Hüseyin uçakları için İran'ı barınak seçerken Batılı güçlerin İran'ı bombalamasına zemin hazırlamayı düşünmekteydi. Bununla birlikte tahriklere kapılmadı. Batı neden korktu? İran'ın hava kuvvetlerinden ya da uçak savarlarından korkmadığı kesindi, İran'ın bu açıdan gücü sınırlıydı. Batı, bugün İran'ın sahip olduğu İslam gücünden korktu, İran'a girmeye kalksalardı, bu onların Vietnamı olacaktı, imam Humeyni, Irak'la yapılan savaşı sekiz yıl sürdürerek, Batı'ya ve diğer muhtemel istilacılara bir mesaj verdi. Eğer hala İslam Cumhuriyeti'ne saldırmayı düşünecek kadar alık kimseler varsa, İran onlara mezar olacaktı. Şimdi Batı zayıf düşmanlara karşı kısa, keskin teknolojik savaşları tercih ediyor, İran'ın müslüman askerleri ile yapılacak her çarpışma uzun süreli ve göğüs göğüse olacaktı. Bu tür bir savaşta tabii ki Kur'an sayfalarına sıkı sıkıya sarılan ve şehadeti arzulayan İslam askerleriyle, kız arkadaşlarının çıplak resimlerini sıkıca tutan Amerikan askerleri bir olmayacaktı.

İmam Humeyni, Irak'la savaşı sürdürdüğü için kimi hayranları da dahil olmak üzere lüzumsuzca eleştirildi. Ateşkesi daha önce kabul etmesi gerekirdi diyorlar. İmam şayet 1983'te ateşkesi kabul etseydi; İran'ın ve İslam'ın gelecekteki muhtemel düşmanları caydırılmamış olacaktı. Her zaman saldırabilir ve işler kötü gittiğinde ateşkese çağırırlardı. Batı'yı 1990-1991'de İslam Devletine hücumdan vazgeçiren, bunun uzun ve kanlı bir savaşa dönüşeceğini anlamalarındandı. Birleşik Devletler'in ve Batı'nın Vietnam ve Kore'de kaybettiklerinden daha fazlasını İran'da kaybedeceklerdi. Bu, İmam Humeyni'nin Irak ile yapılan savaşı sekiz yıl sürdürerek meydana getirdiği emniyet ve caydırıcılıktır, işte kendisini anmak için burada bulunduğumuz İmam, böylesine ileri görüşlü ve zeki bir insandır, İslam müdafaası için verilen ahd, İran İslam Devleti'ni günümüz İslam dünyasında, tek daimi gerçekliği kıldı. Batı'nın hükümran olduğu dünyada "yeni düzen kurma" iddiaları, Hitlervari garip bir planın örtmece tarzdaki ifadesidir, imam Humeyni'nin önderlik tarzı Batı'nın "alt edilemez" olduğu balonunu zaten patlatmıştır. "Yeni dünya düzeni" gibi sloganlar Batı'nın gördüğü hasarı onarmak için tasarlanmıştır.

Ölümünden 6 ay önce, 1989'da İmam Humeyni, laik medeniyetin ilerlemesine darbe vuran başka bir açıklama yaptı. İmam, komünizmin iflası hakkındaki tahminlerini, Sovyet lideri Gorbaçov'a iletti. Bir yıl içinde en büyük komünist imparatorluk bir dizi kartın yıkılışı gibi çöktü, imam, Gorbaçov'u tek alternatif olarak İslam'ı araştırmaya davet etti. Hatta, Sovyet bilginlerini Kum'a davet etti. Bu şimdiye kadar yaşamış en büyük Hüccetü'l İslam'ın hüccetliğinin en mükemmel noktasıydı. İmam'ın komünizm, sosyal demokrasi ve kapitalizme getirdiği eleştiriler eşit ağırlıktaydı. Komünizm çöktü, çünkü kapitalist bir rol oynayan ve kapitalizmin son şekli olan bir devletti. Sosyal demokrasi maskeli Korporatif kapitalizm, komünizmin Sovyetler Birliği, Doğu Bloku ve Çin'de gerçekleştirdiği gibi oldukça verimsiz, müsrif ve ahlaki bir çöküşü yaşamaktadır. Sovyetler Birliği'ne oranla İngiltere, Fransa ve Almanya gibi demokratik hükümetler, gerçekten ekonomilerinde daha devasa devlet sektörü oluşturmuşlardır. Komünizmin çöküşünü hazırlayan etmenler, kapitalist/demokratik diye anılan düzenler içinde geçerlidir. Batı'nın askeri istikbarı, kısmen özündeki boşluğu gizlemek için tasarlanır. Komünizm putu devrildiğinde kesinlikle kapitalizm putu da devrilecektir. Batı, bunu biliyor. Batı'nın tarihi şuurunun derinliklerinde yatan bir anlayış da eninde sonunda Batı'nın hakim medeniyetinin yerini İslam medeniyetinin alacağıdır. Bu anlayış Batı’yı İslam dünyasına ve dünya müslümanlarına mümkün olduğu kadar zarar vermeğe zorlamaktadır. Bununla İslam'ın ellerinden görecekleri kaçınılmaz yenilgi ve aşağılanmayı hiç olmazsa geciktirmeyi hedeflemektedirler. Batı aydın geleneğinin, İslam çağrısını boğup yok etmek için büyük yatırımlar yapmasının sebebi de budur. Batı "da her gün, her yerde İslam ve müslümanlar hakkında bu kadar çok şeyin yazılması ve konuşulmasının nedeni de budur.

Şeytan Ayetleri'nin yazarına ölüm cezası verilmesi hakkında İmam'ın yargısı kusursuzdu. A. N. Wilson, İsa (a)'nın çok edepsizce kaleme alınmış bir biyografisini yayınladı. İmam'a göre Şeytan Ayetleri kitabı, aynı şekilde İslam peygamberi ve İslam'a açıkça bir saldın niteliğindeydi. Selman Rüşdi'ye zamanında müdahale edilmeseydi, şu anda İslam peygamberinin hayat hikayesini anlatan benzer bir kitap daha yazılıyor olabilirdi. Yakın zamanlarda İngiltere hükümet başkanı Şeytan Ayetleri gibi kitapların bir daha yazılamayacağını tasdik etti. Rüştü'nün durumunu unutmamaları kendileri için çok iyi olacaktır.

Bununla birlikte, İmam'ın fetvası daha fazlasını yaptı. Batı'nın ruhunda yuva yapmış olan İslam düşmanlığını gün yüzüne çıkardı. Fetva, Batı'nın İslam düşmanlığını alevlendirdi. Bizi gaddar diye nitelendirdiler, ama kendi hayal kırıklıklarının baskısı ve şiddeti altında, Batı hükümetleri, seçkinleri, aydınları, kitle haberleşme araçları ve edebiyatçıları, kendi zalim geçmişlerini günümüzde ve gelecekteki emellerini açıkça ortaya koydular. Bu manzarayı görebilme açısından İngiltere'de yaşayan müslümanlar daha talihlidir. Kahramanlardan, habis kimselerden, masum kurbanlardan ve seyircilerden oluşan oyuncularıyla biz müslümanların oynadığı bir piyestir bu. İmam Humeyni'nin en büyük başarısı İslam'ın asli devrimci azim ve hedefini yeniden inşa etmesidir. Sömürgeciliğin, milliyetçiliğin ve Batı'nın siyasi kültürünün zayıflatıcı etkisi, en azından İran'dan sürgün edildi. Ayrıca Şii ve Sünni mekteplerin siyasi düşüncede yakınlaşmalarında etkili oldu. (Bu bir yıl önceki anma konferansının konusuydu.) İslam Devrimleri'nin sarsıcı programları tüm İslam dünyasını Batı'nın kötü tesirinden kurtaracaktır. Şu anda tarihin yönlendiricisi olan İslam, değişim için zorlamaktadır. Batı, yağmacılığın sömürgeci, yayılımcı mirasını koruma ve savunma çabasındadır. Bu miras, dünya çapındaki kapitalist (sermayeci) düzeni pekiştirmekte ve "sosyal demokrasi", Fukuyama'nın "Tarihin Sonu mu?" ve "yeni dünya düzeni" gibi süslü laflarla meşru kılınmaktadır. Yükselen İslam medeniyeti ile İnişe geçen Batı medeniyeti arasındaki mücadele, yirmi birinci yüzyılın tarih sahnesinde büyük bir yer işgal edecektir.

Bunun için, müslümanların Batı hakkında daha sağlıklı bir anlayış geliştirmeleri gerekir. Batı medeniyetinin en yüksek değeri, Batı insanının yaşam düzeyidir. Ayrıca Batı medeniyeti, yeni silahların dehşet verici gücü, uzay teknolojisi ve bilim alanında büyük ilerlemelerin sağlandığı karmaşık bir medeniyettir. Batı, çağdaş ulus devletlerde karmaşık insan teşkilatları kurdu ve Birleşmiş Milletleri etkili ve dirayetli bir hale getirdi. Batı medeniyeti herkesi 'eşit' yaparken eşitsizliği sürekli kılıyordu. Ulus devletlerin, hükümranlık eşitliği dedikleri buna bir örnektir. Fakir ülkelere yardım yapmanın amacı zenginlerin daha yüksek fiyatlarla ihracat yapabilmesini sağlamaktır. Nihayetinde zenginler daha zengin, fakirler daha fakir edilecektir. Demokratik oligarşi, rekabet halindeki partiler oluşturan belli kişilerin ellerindeki kaynakların işletilmesi ve gücün sınırlanması için meydana getirilir. Eğitim, ferdi güvensiz kılarak bencil hedefleri peşinde koşmaya teşvik eder. Neticede ticari anlayışa özgürlük ve rekabet değerleri kazandırılır. Bu durum, yüksek toplu tüketime yönlendiren müesseseleşmiş aç gözlü kültürünü meydana getirmiştir. Kazancı azamileştirme, iktisadi nazariye tarafından kayda değer görülmüştür. Aynı zamanda maaşları artırmak (azamileştirmek) gayri ahlakidir. Şirketler fiyatları yükseltmek için stoklar ayarlayabilirler, fakat işçileri işi terk etmemelidirler. Aksi takdirde iç karışıklık çıkar. Kadın evde, caddelerde, eğlence dünyasında, işte cinsel bir nesne olmalıdır. Doğum kontrol hapı almayı unutmamalıdırlar, çünkü "istenmeyen çocuk" dünyaya getirmeleri onları sorumsuz kişiler yapar. Şimdi Batı'nın cinsel arzu medeniyetinin ihtiyaçlarını karşılamak için çocuk düşürme sanayi var. Bu medeniyet, getirdiği hizmetleri ve ürünlerini bir çok insan tarafından paylaşmak istemiyor. Bu konuda bir çok darb-ı meselden bir kaçı şunlardır: "Fakir, çok çocuğu olduğundan fakirdir.", "Bir çok fakır vardır, çünkü fareler gibi üreyip duruyorlar."

Batı yalnızca kendisine hizmet eden değişime inanır. Bir yandan teknolojik ve idari üstünlükleri dolayısıyla Batı kendini sürekli olarak kasarken, dünyanın geri kalanına Batı'yı sıkıca takip etmesi söylenir. Bizzat Bir çok Batılı tarafından anlaşılmaya başlanan Batı'nın asıl saikı, fakiri fakir tutmak, hatta daha da fakirleştirmektir. Sol ve üçüncü dünya siyasi kulisleri, istismar, yeni-sömürgecilik ve yayılımcılık konularında bol miktarda edebi eseri ortaya koydular. Bununla birlikte 'sol' ve 'liberal kesim' ve Oxfam, 'Yoksullukla Savaş', 'Hıristiyan Yardımseverliği' gibi süslü uğraşların failleri oldukça etkisiz kaldılar ve yalnızca Batı'nın kurbanlarının haklarını koruduğuna ilişkin yanlış bir imajın oluşmasına neden oldular, İslam, Batı medeniyetinin durumunu gerçekten bir musibet ve bir veba salgını olarak kabul eder. O bir medeniyet değil, illet. Cahiliye, Arabistan'da ve dünyanın diğer bölümlerinde Hz. Muhammed (s)'e karşı koyan ilkel zalimlik ve cahilliktir. Bugünkü Batı, değer olarak Cahiliye'den farklı değildir. Kendisini medeniyet olarak gören Cahiliye'nin de değerleri, bilgi merkezleri ve çocuklara verdiği bir eğitimi vardı. Zengin bir kültürü, güçlü ticari ilişkileri vardı. Mekke halkı, misafirperverliği, şiiri ve muhtelif yerlerde doğan sanat ürünleriyle ün kazandı. Bu cahiliyenin tanrıları da vardı.

Bu koşullarda İslam, toplumsal dönüşümü hedefleyen bir değişim aracı olarak geldi, İslam, Peygamber'i bir manastır inzivası için vahyedilmedi. İlahi vahy şekilleri; İslam'ın yalnızca bir bölümüdür ve Kur’an'ın hakiki kelimelerinden ibarettir. İslam'ın geri kalan kısmı, İslami hareketin rehberliğini yapan peygamberin değişim için kullandığı yöntemdir. Bu, peygamberin sireti olarak bilinir. Sünnet de peygamberin dediği, yaptığı, yapılmasına taraftar olduğu, izin verdiği ve yapılmasını emrettiği Şeylerdir. İslami hareket peygamber rehberliğindeki İslam'ı kabul edenlerin tümünü ihtiva ediyordu. Mekke'de bir kaç kişi, ardından Medine'de binlercesi ve Arap yarımadasının tümü. Kur'an İslami hareket mücadelesinde, imkanlarının tümünü kullanan müslümanların tüm taahhüd ve katılımlarını Hizbullah diye tanımlıyordu. Kurulu düzenin çöküşüne sebep olmak, İslam'ın tabiatında vardır. Bu, İslam'ın temel hedefidir, İslam, var olan tüm münasebetleri yenisiyle değiştirir. Fakat farklı ve üstünkörü bir toplumsal değişimi tercih eden ideolojiler, değişimi yalnızca değişim için, bir sınıfın ya da yayılımcı gücün menfaati için istemektedir. İslam'ın değişmeyen değerleri vardır. Bütün değişimleri, iyi tanımlanmış ve genellikle bilinen sürekli (değişmeyen) değerler kuşatır. Bu değişmeyen değerler bütünü, İslam'ın inanç kuralıdır. Bu inançlar yapılan değişimin şartlarını sınırlayan parametrelerdir. İslam'ın değişmeyen değerleri, değişimin hedefine, yöntemine ve tarzına rehberlik eder ve düzenler, İslam'ın kurduğu yeni toplumsal ilişkiler kendi içerisinde etkili, esnek ve verili parametreler içerisinde bilgi ve tecrübe yoluyla insan kişiliğini geliştirebilecek niteliktedir. Değişim için gösterilen çabanın sonucu İslam devletinin kurulmasıdır. Bu tesadüfen değildir ve kurucu olarak en iyi örnek Allah'ın peygamber Hz. Muhammed (s)'dir.

Anlaşılması gereken bir noktada İslam devleti ile İslami hareketin bir bütünün parçaları olduğudur. İslam, İslam devleti yoksa eksiktir. İslami hareketin mücadele anlayışında peygamberi sünnete uygun bir İslam devleti kurmak, İslami harekete iştirak eden her müslümana farzdır. Yani Kur'an ve Peygamber (s)'in sünneti değişmeyen değerlerdir. İslam devleti ve İslami hareket faal, büyüyen, gelişen ve yenilenen değişkenlerdir. Bu eşsiz değişmeyen değerlerin etkin amillerle birleşimi, İslam'ı en etkili ve esnek değişim aracı yapar.

Etkililiğinin yanında İslami hareket geri çekilme, hayal kırıklığına uğrama ve hatta bozguna uğrama ihtimalini de kabul eder. Bu durum, Hz. Muhammed'in hayatında geçen bazı hadiselerde görülebilir. Bu yüzden İslam devletinin, düşman tarafından yenilmesi ve bölünmesi mümkündür. Ayrıca İslam devletinin, İslam kurallarından sapması da mümkündür. O zaman bozgunu tersine çevirecek ve sapmanın dahili güçlerinin üstesinden gelmek, İslami hareketin görevidir. İslam devletini kaybetmek mümkündür, ama İslami hareketi asla. Çünkü bozgun ya da sapma ne kadar büyük olursa olsun, İslam devletini yeniden kurmaya çalışacak müslümanlar her zaman var olacaktır. Medine'deki ilk İslam devletinden şu anda içinde bulunduğumuz ulus devletlere kadar geçen süre içinde ilerleyen sapmanın koşullan bütün bir İslam tarihi içinde toplanabilir. Bu ulus devletlerin İslam devletiyle hiç bir benzerliği yoktur. Ulus devletlerin yöneticileri bize benzeyen, ama bizden olmayan kimselerdir. Bunlar, tarihin bize düşman bir medeniyet tarafından yönetildiğimiz bölümünde ortaya çıkmıştır.

İslami hareket tüm insanlığın mutluluğu ve refahı için iyiliği emir, kötülüğü nehy için bir araç olan İslam devletini kurmak, sürdürmek, savunmak, yaymak ya da yeniden kurmak için müslümanların verdiği mücadele olarak tanımlanabilir.

İslami harekette yer alan üç fiili öğe vardır. İlki Allah, ikincisi İslam Peygamberi ve üçüncüsü tüm İslam ümmetidir. Ümmette olduğu kadar müslüman fertte de, Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğu bilinci, tüm müslümanların güçlülüğüne ve bağlılığına canlı bir katkıdır. İslami hareketin bir tehlikeyle karşılaşması halinde Allah, fiili ve doğrudan doğruya müdahalede bulunur. Fil Suresi'nde bize bunu hatırlatır. Elçisinin doğum yılındaki bir olayı zikreder. Filleriyle bir ordu Kabe'yi yok etmek amacıyla Mekke'ye yaklaşmıştı. Bu orduyu Mekke'den Allah uzaklaştırdı. 1980 Mayıs'ında hayal kırıklığına uğramış olan Amerikan Cumhurbaşkanı, halkına bir televizyon konuşması yaptı. Konuşmasında Amerikalı rehineleri kurtarma işinin hezimetle sonuçlandığını söyledi. Dünya müslümanları bir süper gücün böyle küçük düşmesini, genç İran İslam Devleti'ni korumak için Allah'ın doğrudan müdahalesi olarak gördüler. Helikopterlerin başarısız uçuşları, kumandanların sinir krizleri geçirmesi, uçaklarının yere çakılması başka şekilde açıklanamaz. Amerika aya adam götürüp getirebilir. Batı teknolojisi uzayda mekik dokuyabilir. Mükemmel ve muazzam makina ve silahlar yapabilirler. Fakat iman ve Allah'a bağlılık olmadan bunlar faydasızdır. İslami hareketin hedefleri, süper güçlerin zayıflığının defalarca kanıtlandığı sahada yatar. Büyük tehlikelerden koruyan Allah'ın fiili müdahalesi, akılcı kafalarda korku yaratabilir. Bu, müslümanların mantıksız olduğu anlamına gelmez. Gerçekte imanımız, mantığımızın önemli bir bölümüdür. Allah'ın fiili müdahalesiyle İslami hareket, eşsiz bir nitelik ve fizikötesi boyut kazanır; bununla birlikte bu fizik ötesi boyut, sun'i bir ruhanilik peşinde olmak değildir. Bizzat fiziki dünyaya, gerçek sorunlara ve fiziki dünyadaki hedeflerin başarılmasına dairdir.

Öte yandan Hz. Muhammed (s)'in sünneti bir değişmez değerdir, İslami hareket; Hz. Muhammed (s)'İn başardığı ve takip ettiği hedeflerin izinden gitmelidir. Fert ve toplum olarak Peygamberin yöntemleri ve ondan çıkartılan usuller ile (onun dönemindeki) İslam ümmetinin tatbikatlarına uyulmalıdır. Bu yolda, peygamber ve ashabının oluşturduğu İslami hareketteki ferdi ve cemaatsel davranışlar ve katılım ölçü alınmalıdır. Bu hataya ya da başarısızlığa karşı bir teminat değildir, yalnızca hatanın daha kısa bir sürede görülmesini garantiler ve böylece başarısızlık, hedeflerden vazgeçirtecek kadar bir hayal kırıklığına uğratmaz. Bugün karşılaştığımız hiç bir sorun yoktur ki o zamanda vuku bulmamış olsun. Elbetteki şekil ve ölçü değişti. Açık bir örnek olarak, kabilecilik, milliyetçilik şeklinde evrenselleşmiştir. Kölelik, kapitalizme ve dönemi sona eren komünizmde işçi sınıfı üzerinde kurumlaşmıştır. Liberalizm, hümanizm, akılcılık, ferdin hürriyeti, laik eğitim, bilimcilik ve demokrasi felsefelerinde ahlaksızlık saygı değer oldu. Ama sorun, yine aynıdır. Günümüzdeki İslami hareket peygamberi usulleri tatbik ederse, ondört asır evvel elde edilen basan yinelenecektir. Bununla birlikte iyi sonuçlar, uzun süre öncesinin büyük çabalarından beslenir. Büyük hedeflerin bir-sıra gelen kısmi başarıları ve başarısızlıkları vardır. Çağdaş hareket, medeniyet değişimine bu çerçevede yaklaşmak zorundadır.

Sömürgecilik dönemi İslam'ın ve müslümanların tarihi koşullarını temelden değiştirdi. Bu dönemden önce de İslam medeniyeti, bir sapma ve çöküş içerisindeydi. Fakat bu sırada bile İslam'ın aslına dönüş mümkündü. En sapkın ve bozuk dönemlerinde bile müslümanlar toplumsal, iktisadi ve siyasi kurumlarını kendi kimliklerini kaybetmemek için korudular. İslam tarihinin ilk dönemlerinden ilham almamış ta olsa durum budur. Sömürgeci dönem bu kurumlan yok ettiği kadar, insanlara miras bırakılan geleneği de ortadan kaldırdı. Yeni kurumlar oluşturuldu, yeni batılılaştırılmış liderler yetiştirildi. Sömürülen ülkelerdeki kurumlar ve yöneticiler İslam tarihinin bir parçası olamazlar. Yeni ulus devletlerin kurumlan ve yöneticileri başka bir tarihin baskın eğilimine sahiptir. Bu akımlar, Batı medeniyetinin kültüründen, ölçü ve değerlerinden kaynaklanır. Yayılmacılığın susuz ve kurak görüntüsünü yalnızca İran'daki İslami hareket kesip atmayı başardı. Bundan amaç, müslüman kitleleri bir araya getirmek ve ulus devlet kurumlarına ve yayılımcı yöneticilerine, diğer sömürü düzenleriyle beraber son vermekti.

Umum bir hastalığa dikkat edilmelidir. İnananların tümüyle İslami harekete katılımı büyük ölçüde azaldı. Ümmetin bir bölümü olan bağlılık, dayanışma ve belli bir hedef için bir araya gelme işlerini başaran İran'daki İslami hareket yenilmezliğini açıkça gösterdi. Bir çok müslüman artık peygamberi yöntemin çağdaş süper güçlere ve teknolojilerine karşı başarılı olamayacaklarına inanmaya başladığı bir zamanda İslami hareketin yenilmezliğinin açık bir göstergesi olması açısından İran İslam Devrimi önemlidir. Süper güçlerin umacıları ve teknolojileri yere serildi. Müslüman ulus devletlerin sömürge sonrası dönem yöneticilerinin iktidarlarını korumak için hala süper güçlerden medet bekliyor oluşları, yalnızca bu yönetimlerin emperyalizmin kuklaları olduğunu ve İslam toplumunda bir yerlerinin olmaması gerektiğini teyid etmektedir. Mevcut realite'yi sürekli kabul etme ve ulus devlet sınırlan içinde demokrasi çerçevesinde İslami çözümler üretme arayışı kendini hissettirmektedir. Bu eğilim çağdaş cahiliye ile çatışmayı ve onu yenilgiye uğratmayı gündeminden çıkartmaktadır. İslami hareketi yönetme iddiasında bulunan kimseler isteksizce olsa da bir defa sömürgecilik sonrası dönem kabusunun gerçeklik olduğunu kabul ettiler mi, onlar için artık önemli olan siyasi partiler kurmak, mitingler düzenlemek, seçimlere girmek, koalisyonlara katılmak, uzlaşma aramak ya da generalleri, albayları ve hükümdarları "İslam devleti"ni kurmak için iknaya çalışmaktır. "Şeriat Yasası' bu hilelerden biridir ve şimdilerde Pakistan'da moda oldu. Bu eğilim çok tehlikeli; çünkü müslüman kitleleri hareket geçirme gereğini yok sayıyor. İslami siyaset bir sonraki aşamada, açık ve bilinen ulusal sınırlara indirgenebilir. İslami hareketin dünya çapındaki rolü dar ulusal ölçülere sokulabilir. Bir İslam devleti kurma hedefi böylelerince yalnızca bir ulusal devlette bir ulusal meclis tarafından, bir İslami anayasa hazırlanması hedefine indirgenmektedir. İşleyen ve işlemeye devam eden sömürgecilik döneminde ortaya çıkan İslami partiler ne yazık ki bu çerçeve içerisinde bulunmaktadır. Büyük başarısızlıklarından ders almayı reddediyorlar. Bu temel fikir beklendiği gibi "ulusal İslami hareket”lere öncülük etti. Bu çerçevede İslami partiler, demokrasi adına ümmeti bölme rolünü üstleniyorlar. Bugünlerde tamamen sınırlı hedefleri olan ulusal İslami siyasi partiler gerçekten çok yaygın. Ulusal parametrelerde bir İslami 'parti' aynı zamanda seçkinci (elitist) bir faaliyet olarak da kalmak durumundadır. Elitler, aynı susuz, kurak, kirli toplumsal sınıfta, İslami partinin siyasi platformunu oluştururlar. Bu toplumsal sınır, İslami geçmişimizi ve bilincimizi yok etmeye çalışan sömürgeci patronlar ve müstemlekeci düzenlerden oluşur. Daha da kötüsü, Batı'nın toplumsal felsefesinin ve siyasi nazariyesinin toptan alınıp İslam'ın siyasi nazariyesi olarak nakledilmesidir. Bağlılık, birlik ve beraberlik gerekliliğini sağlamak için bizi ayıran sınırların kalkması şarttır. İslam'ın dünya görüşünün zorunlu kıldığı evrensel ümmete ait olma bilinci, müslümanlar arasında en az öncekiler kadar kuvvetlidir. O kadar ki, laik, sömürge ulus devletleri bile ağız ucuyla da olsa ümmete ait olma fikrini söylemeyi gerekli bulmuştur. Bu amaçla uluslararası İslami teşkilatlar kurmuşlar, İslam ülkeleri Dışişleri Bakanları ve İslam zirve konferansları düzenlemişlerdir. İslami dayanışmayı geliştirmeye çalışırlar, fakat ulus devletler arasında bir dayanışmadır bu, halklar arasında değil.

Şimdi İslami harekette, İslam devletinin rolünü incelemeliyiz. İslami hareketin varmak istediği noktanın İslam devleti olduğu aşikardır. Bir defa İslam devleti kurulduğunda, İslami hareketin bir parçası olduğu şeklinde tanımlanabilir. İslami hareketin diğer bir bölümü ümmetin diğer bir coğrafi bölgesini bir İslam devletine dönüştürmeyi başarırsa, İslami hareket buna paralel olarak gelişecektir. Sonra evrensel İslami harekette iki tane İslam devleti olacaktır ve sonra kaç olursa üç, dört, beş... Bununla birlikte İslam devletlerinin sayısı kesinlikle müslüman ulus devletlerden az olacaktır. Bu İslam devletleri yalnızca uyumlu değil, bunun yanında geniş ve aynı hedefleri güdecek devletler olacaktır, İslam devletleri, tüm ümmete hizmet edecek olan işlevsel kurumlarını yerleştirirken çalışmalarını evrensel İslami hareket çerçevesinde yapacaktır. Bu kurumlar ileride tek bir rehber, emirel müminin altında vahdet oluşturacak olan İslam devletlerinin temellerini kuracaklardır. Bunlar bir kaç nesil hatta belki de asırlar sürecek olan büyüme ve gelişmenin safhalarıdır. Ümmetin sapması, kötüye gitmesi ve bölünmesi uzun zaman almıştır, dönüş de kısa sürede olmayacaktır.

Çoğu müslüman ulus devlet kendi halkını ve dünyayı aldatmak amacıyla cephe teşkilatlar kurdular. Fakat biz tüm dünyada alt düzeyde gayri resmi İslami faaliyet gösteren bu kurumlan dışlamamaya gayret göstermeliyiz. Hatta Rabıtatu'l-Alem gibi merkezlerden finans edilenleri dahi. Bunlardan bazıları şimdi dalkavuklar, mevkiperestler, şarlatanlar ve ahmaklar tarafından yönetilip, işletilmektedir. Bu cemiyet ve öğrenci temelli teşkilatlar süreç içinde gerici düzenler ve casuslarının etkisinden Çıkarak İslami hareketin son derece faydalı destekçileri olacaktır. Dalkavuklar, mevkiperestler, şarlatanlar, İslamizasyon ile uğraşanlar milliyetçiler ve demokratlar, genci yaşlısıyla asıl çoğunluğu oluşturan İslam davasının hakiki bağlılarından ayrı ele alınmalıdırlar.

Günümüz koşullarında yeni olan İslami hareketin ufak fakat önemli bir parçası İran İslam devletidir. Devlet ve hareket arasındaki ilişki özenle geliştirilmelidir. Bazı açık tuzaklara, düşmemek için kolayca teşhis konulabilir. Mesela İslamî İran, dünya çapındaki İslami tebliğciler, imamlar, profesyonel vaizler, camiiler, dernekler, gençlik gruptan ve diğer teşkilatlar ağını maddi yardımlarıyla yöneten İslami hareketin "Suudi Arabistan"ı gibi olmamalıdır, İslam devletinin sınırları dışındaki İslami hareket kendi kaynaklarını İran dışında oluşturmalıdır. Bu basit tedbir İslam devleti ve İslami hareketin sağlığı ve selameti için gereklidir. Doğrusu bir kaç açıdan dışarıdaki hareketin İslam devletine yardımda bulunması gerekir. Şu anda 1 milyarlık ümmetin sadece 45 milyonunun İslam devletinde yaşadığım unutmayalım. Aynı zamanda şu bir gerçektir ki İslam devleti, devletsiz bölgelere göre daha büyük bir birleştirici kaynaktır. İslami harekette her kaynak kendi rolünü oynamak zorundadır. İslami hareketin devleti ile devletsiz bölgeleri yakın ilişki ve işbirliği içerisinde olması gerekir. Bu ilişkilerin gözetilmesi için kurumlar zincirinin geliştirilmesi gerekir.

İslam devletinin içinde ve dışındaki çağdaş İslami hareket çok az bir deneyimin ürünüdür, İslam devriminin ve İran İslam devle tinin, tecrübeleri toplanmalı, işlenmeli ve İslami hareketçe içselleştirilmelidir. İhtiyaç olan insan gücü ve ihtisası içten karşılanmalıdır. İslami hareket bir kitle hareketi olmak zorundadır, aksi takdirde İslami olmayacaktır. İslami harekette rehberlik rolünü oynayanlar rehberlikten bihaberdirler. Rehberlik rolünü incelemiyorlar. İslami harekette rehberlik, zenginliğin, gücün ya da bir sınıf kökeninin görevi değildir, insanlar rehberlik peşinde koşmazlar. Rehberlik onları keşfeder. İslami hareket en önemli icra sahasında inananlardan en mütevazisini arayıp bulur. İslam devletinin ve İslami hareketin rehberlik rolünü üstlenen kişilerin dayandığı bir tacirler, feodal beyler, işçiler ya da bir aydınlar grubu yoktur. Yükselişlerini, ödül veya himaye isteyen bir topluluğa borçlu değildirler. Bunlar Batı siyasal düzeninin yaygın siyasi yöntemidir. Hatta çağdaş milli İslami partiler bile bu yöntemi kullanmıştır. Bu İslami partiler müslüman gençleri ve öğrencileri tekrar harekete geçirmek için teşebbüste bulunmamışlardır. Böyle partiler kişisel kazanım için mevki peşinde koşmaya ve profesyonelliğe büyük değer vermişlerdir. Böyle İslami parti ve hareketlerin kıdemli azaları bugün Suudi Arabistan ve Fars Körfezi'ndeki bağımlı şeyhliklere, dolgun maaşlarla hizmet vermektedirler. Bu bölgede sıcak yaz mevsimi hakimken, İslam'ın bu değerli(!) evlatları Avrupa'da ve Amerika'da tatilde, tam ücretle İslam'a hizmet ederken görülebilir. İslam ve İslami hareket, ferdî harcama yapılmadan sürdürebilmek için sadece tatil faaliyetlerine indirgenmiştir. Bazı profesyoneller, mevkilerine katkıda bulunacak küçük İslami çalışmalar oluştururlar. Bir çok müslüman milyoner İslam aşkıyla(!) yaptıkları çalışmalar sayesinde büyük ün kazanmıştır.

Bu konferansta İmam Humeyni'nin anısını şereflendirmek, teşebbüsüyle ümmetin karşı karşıya kaldığı meydan okuma ve buna karşı çözümlerin ana hatları çizilmiştir. "Yem dünya düzeni" Batı'nın yenilmez olduğuna inandırmak için türetilmiş bir slogandır. 1979'da İmam Humeyni'nin rehberliğindeki teçhizatsız müslümanlar, büyük bir zafer kazandılar. Bu senaryo her yerde tekrar tekrar sergilenebilir ve her yerde tekrarlanmalıdır da. Yalnızca İslam tüm dünya mazlumlarına bağımsızlık ve özgürlük getirebilecek dünya görüşü ve tarihi tecrübeye sahiptir.

Çev.: Murat Kayacan

Kaynak: Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 8 - Güz 1991

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Körfez Krizi ve Konumumuz25 Ağustos 2014 Pazartesi 23:19
  • Körfez Krizi Karşısında Türkiye Müslümanları23 Ağustos 2014 Cumartesi 21:36