Müşriklerin Vahy'e ve Rasullere Karşı Aldığı Tavırlar

Cengiz Duman

Kur'an'ı Kerim'de rasüllerin kıssaları incelediğimizde müşriklerin vahye karşı aldıkları şiddetli tavrın ön plana çıktığını açıkça görmekteyiz. Bu yazımızda kıssalarda müşriklerin peygamberlere karşı sergiledikleri tavırları inceleyeceğiz.

Allah yeryüzü üzerindeki herhangi bir toplumu imtihana aldığı zaman önce onlara içlerinden birini resul tayin eder.

"Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikir gelmesine şaştınız mı? " (7/69)

"İçlerinden bir adama: "İnsanları uyar ve inananlara, Rabbleri katında kendileri için bir doğruluk kademesi olduğunu müjdele!" diye vahyetmemiz, insanlara tuhaf mı geldi?" (10/2)

Allah'ın o kavim içerisinden onlarca çok iyi bilinen birini resul seçmesi müşriklerin peygamber hakkındaki kimlik itirazlarını önler. Ayetlerde resullerin kim olduğu nereden geldikleri hakkında müşriklerce ileri sürülen itirazlara rastlanmaz. Eğer bu elçi dışarıdan gelen biri olsaydı müşriklerin itirazlarının daha da çeşitleneceği aşikâr olurdu.

Her şeyden önce dışarıdan gelen bu elçinin kendini topluma tanıtması onların güvenini kazanması gerekirdi. Daha sonra vahyi anlatabilirdi. "Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. " (7/68)

"Ey Salih, sen bundan önce bizim aramızda ümit beslenen bir kişi idin."(11/62) Ayetlerde işaret edildiği gibi resuller bulundukları toplum içerisinde kendilerini kabul ettirmiş emin kişilerdi.

Fakat Allah'ın onları resul seçip vahyini indirmeye başlamasıyla birlikte, bu emin kişilerin toplumdan tecrit edilip ağır hareketlere maruz kaldıklarını görmekteyiz.

"Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz." (26/185)

"Hayır, o yalancı şımarığın biridir." (54/25)

"Biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz." (6/66)

Sapık toplumların işlerine gelmediği anda tertemiz resulleri karalamaya çalışmaları Vahye karşı aldıkları şiddetli tavırlardandır,

Müşrikler bu iftiralarına toplumu inandırabilmek için vahiyden önce, doğru sözlü ve güvenilir olan rasüllerin "kâhin, sihirbaz ve şair"ler gibi cinlere karışıp mecnunlaştığı ileri sürmüşlerdir.

"Bir kâhinin sözü de değildir." (69/42)

"Kâfirler: "Bu apaçık büyücüdür." dediler." (10/2)

"Cinlenmiş bir şair..." (37/ 36)

Bu saldırılarla müşrikler Resul'ün toplumdaki insanlarla muhatap olup, onları vahyi doğrultuda değiştirmesini önlemek istemişlerdi. Böylece zalim beşeri sistemlerinin oluşturduğu sosyal düzenleri muhafaza edip, statükolarını koruyabileceklerdi.

Müşriklerin bu benzetmelerine Allah şiddetle karşı koyar. "Rabb'inin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin ne de mecnun."(52/29)

"Biz ona şiir öğretmedik, ona yakışmaz da." (36/ 69)

"O gün cehennem ateşine kakılırlar: "İşte yalanlayıp durduğunuz cehennem budur!" "Bu mu büyü yoksa siz mi görmüyorsunuz?" (52/13–14–15)

Müşrikler, toplumu vahiyden uzak tutabilmek için değişik metodlar da denemişlerdir. Örneğin gelen vahiyle birlikte toplumun atalarının sapıklıkla itham edildiği kendilerinin sadece atalarının yolundan gittiğini gündeme getirerek rasullere karşı toplumda tepki oluşturmuşlardır.

"Biz ilk atalarımızdan böyle bir şey işitmedik. "(23/ 24)

"...Şimdi atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun?" (11/62)

"Bu sizi babalarımızın taptığından çevirmek isteyen bir adamdan başka bir şey değildir..." (34/43)

Böylece oluşacak tepkiyle kabilecilik güçlendirilip toplumdaki insanların atalarından gelenle, yani kendilerinin de üzerlerinde bulundukları hal ile devam etmeleri sağlanacak ve vahiy ile toplum arasına bir duvar örebileceklerdi. Kitabullah bu tuzağa, karşı örnek olarak aşağıda bazısını vereceğimiz ayetlerle insanları uyarmıştır.

"Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız size aittir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız." (2/134)

"Babaları hiçbir şey bilmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?" (5/104)

"Ey kavmim! dedi. Bakın ya ben Rabbimden bir delil üzerinde isem ve o bana kendinden rahmet vermişse?..."(11/63)

Allah müşriklere körü körüne itaatin doğru bir yol olmayacağını doğru yolun kendi akıllarına hitabeden vahy'i düşünerek ona itaat ile bulunabileceğini bildirir. Neticede herkes kendi yaptıklarından sorumlu olacaktır. O halde boş bir yol olan "atacılık/ırkçılık" vahy'e karşı geçerli bir savunma olmaz.

Resullere yapılan iftiralardan biri de resullerin insan olması gibi doğal bir olgudan ileri gelir. Bu da bize gösteriyor ki vahy'in karşısında acz içerisinde kalan müşrikler ne olursa olsun karşılarındaki resulü halk nazarında küçültmek için her olguyu kullanmaya çalışıyorlardı.

"Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin." (26/185)

"Aramızda bir beşere mi uyacağız." (54/24)

"Seni de ancak kendimiz gibi bir insan görüyoruz." (11/27)

Evet, Resul'ün insan olmak gibi bir Sünnetullahı peygamberin aleyhinde kullanıyorlardı. Amaçları onu getirdiği vahy'in içeriğinden ayrı tutarak tartışmayı olağanüstü isteklere sıçratmak ve böylece mucize istekleri ile peygamberi aciz göstermekti.

"Eğer doğru sözlülerden isen göğün bir parçasını üzerimize düşür, dediler." (26/187)

"Eğer doğrulardansan bize bir mucize getir." (26/154)

"Niçin ona Rabbinden bir ayet indirilmiyor?" (29/50)

Bu hususta Allah peygamberlerin ağzından şöyle cevap verir.

"Ayetler (mucize) Allah karındadır. (29/50)

Eğer Allah mucize verir ise bu seferde mucizeyi inkâr etmeye çalışırlardı. Amaçları iman etmek değil peygamberi zorda bırakarak onu halk nazarında gözden düşürmekti. Müşriklerin mucize istekleri karşısında peygamberin durumunu Allah şöyle beyan eder.

"Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince yeri delmeye ya da göğe merdiven dayamaya güç yetirebilseydin onlara bir ayet getirirdin." (6/35)

Buraya kadar tevhid inancını getiren peygamberlere ve onun şahsında vahy'e iftiralarda bulunan müşriklerin iftira ve taarruzları üzerinde durduk. Şimdi bu iftira ve taarruzlarda bulunan müşrikleri tahlil etmeye çalışalım.

Peygamberler elçilikle görevlendirildikleri andan itibaren, aldıkları vahy'i topluma iletmeye başlarlar. Karşılarında vahy'i iletmeleri gereken bütün bir toplum vardır. Çünkü içinde yaşadıkları toplumda yanlış bir din inancı vardır ve bu inanca vahy gelene kadar resullerde dahil herkes itibar etmektedir.

"Ne zaman ki resul elçilikle müşerref olur o zaman karşısında tüm toplumu bulur. Vahy'i onlara ilettiğinde bu insanlardan bazıları iman edecek ve elçilerin yanında bulunacaklardı. Ancak bunlar olana kadar resul inancında yalnız, karşısında da tüm toplum bulunmaktadır.

Vahy'in gelişiyle beraber resul topluma tevhid inancını anlatmaya ve yaymaya başlar. Toplumda ki bazı insanlar hemen onun yanında yer alır ve onun inancını paylaşmaya başlar. Ancak bunlar çok cüz'i bir azınlıktır. İnkâr edenler ise çok büyük bir çoğunluktur. Toplum artık resule inananlar ve karşı gelenler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu olguyu Allah şöyle belirtiyor.

"Semud kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler." (27/45)

Artık iki kutuba ayrılan bu toplumda vahy'i görüşü temsil eden resul ve ona itibar eden bir avuç taraftarı ile onun getirdiği vahy'i reddeden büyük bir çoğunluk vardır.

Şimdi resullere karşı çıkan ve onların getirdiği vahy'i reddeden kutbu müşrikleri incelemeye devam edelim.

Müşriklerin bulunduğu inkarcı gurubun içerisinde de onları yöneten önder bir gurubun bulunduğunu görmekteyiz. Bu önder gurub inkârcılar içerisinde çok küçük bir azınlık olarak ortaya çıkmaktadır.

"O şehirde dokuz kişi vardı ki bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar. İyilik tarafına yanaşmıyorlardı." (27/48)

Salih'in (a) kavminin inkârcıları içerisindeki önder gurubuna dahil insanların sayısını bildiren bu ayetteki verilen sayı ilgi çekicidir. Kavmin nüfusu belli değildir. Ancak binleri on binleri bulacağını tahmin edebileceğimiz bir toplumda müşriklerin başını çeken, onları resullere karşı inkâra azmettiren çok az sayıdaki bir guruptur. Bu olgu bütün resullerin kıssalarında aynı gözükmektedir.

Sosyolojik olarak bu olgu genel geçer bir kaidedir. Toplumlar her zaman küçük bir azınlık tarafından yönetilmiş ve yönlendirilmişlerdir. Toplum yöneticileri mal olarak önde giden zenginler, kuvvet olarak önde olan askerler ve bunların dediklerini yapan idareci takımından oluşur.

Bu zümre öylesine birbirine kaynaşmıştır ki hem zenginlik hem askeri kuvvet bir kişide olabileceği gibi bütün bu toplumu yönetme erki veren maddeler ayrı ayrı şahıslarda da bulunabilmektedir.

Dolayısıyla siyasi, askeri ve maddi gücü elinde bulunduran bu zümre toplumun peygambere karşı tutumlarını belirleme çabası içindedir.

Kur'an-ı Kerim'de bu gurup "mele" "mutref"" müstekbir" olarak isimlendirilmektedir.

Kavminden büyüklük taslayan "mele" ileri gelenler içlerinden zayıf görülen inananlara: Siz, dediler Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" "onlarda doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!" dediler."(7/75)

"Kavminden "mele" ileri gelen inkârcı gurup dedi ki: "Biz seni bizim gibi bir insan görüyoruz..." (11/27)

"Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdikse mutlaka oranın "mütrefuha" varlıkla şımarmış kimseleri: Biz sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz." dediler." (34/ 34)

"Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun "MUTREFIHA" varlıklılarına emrederiz orada fısk yaparlar. (17/16)

"İnsanların hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar. Zayıf bırakılanlar "Müstekbirlere" büyüklük taslayanlara: "Biz size tabi idik. Şimdi siz, bizden Allah'ın azabından bir şey savabilir misiniz?" (14/21)

Ayetlerde de görüldüğü gibi müşrikleri yöneten ve onları resullere karşı inkâra azmettiren azınlık küçük bir gurup vardır. Resullere yapılan tüm iftira ve saldırı kampanyalarını bu azınlık gurup tezgâhlar ve böylece halkın vahye yönelmesini önlemeye çalışırlardı. Çoğunluk olan halk ise, bunların ürettiği sloganlar çerçevesini aşamayan rızıklarını kazanmak derdine düşmüş, fikri gayret göstermeyen bir kitledir.

"Mele" "Mütref" ve "Müstekbir"ler maddeten ve fikren zayıf düşürdükleri halk adına peygamberlerle savaşırlar. Çünkü onların malı mülkü ve askeri güçleri vardır ama bütün bu kazançlarını sağlamak ve devam ettirebilmek içinde halk onlara lazımdır. Onların sömürülerine karşı çıkan vahy'e tabi olan bir toplum ise sömürü hortumlarını tıkayacak ve ellerindeki egemenliklerini kaybettirecektir. Dolayısıyla halk onlara lazımdır ve resullere karşı verilen mücadelede aslolan peygamberleri toplumun ilgi odağından düşürmektir. İşte halkı kazanmak için resullere karşı yaptıkları şiddetli mücadele esnasında resulleri halk nazarında gözden düşürmek için yer ve zamana dayalı olarak iftira ve saldırı kampanyaları düzenlerler.

Kur'an-ı Kerim'de anlatılan kıssalarda peygamberlerle en şiddetli biçimde mücadele edenlerin "mele" "mütref" "müstekbir" olarak nitelenen yönetici, varlıklı ve kuvvetli sınıfın bireylerinin yaptığını görüyoruz. Bunun en bariz sebebi resullerin getirdiği tek Allah inancına dayalı vahy'e halkın itibar etmesi halinde halkı sömürerek "müstez'af" düşürerek zulüm ve talanla elde ettikleri mal mülk ve egemenliklerini kaybetmek korkusudur.

Aslında onlarda Allah'ın resulüne ve ayetlerinin Allah'tan geldiğine kanaat getirirler. Ancak zulümle elde ettikleri mal, mülk ve mevkileri onların Allah'ın ayetlerine karşı gelmelerine sebep olur. Bu dünyalıkları Allah'ın ayetlerine tercih ederek inkârda direnirler.

"Vicdanları onların doğruluğuna kanaat getirdiği halde sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkâr ettiler. " (27/14)

Halkın ise kaybedecek bir şeyleri yoktur. Aksine ellerinden zulümle alınanlar tekrar iade edilecektir. İşte bu olguyu fark eden yönetici sınıf "egemenler" müşriklerin resul hakkında Kur'an'da belirtilen tüm iftira ve saldırılarının müsebbibidirler.

Resullere karşı en şiddetli tavırları sergileyen "egemen" sınıfın (mele, mütref, müstekbirler) sömürdükleri halk "müstez'af"ları peygamberlere karşı nasıl inkara sürüklediklerini ahiret manzaralarını yansıtan şu ayetlerden daha güzel anlıyoruz.

"Kâfirler: Bu Kur'an'a ve ondan öncekilere inanmayacağız dediler. Sen bu zalimleri rablerinin huzurunda dikilmiş oldukları zaman suçu birbirinin üzerine atıp dururken görsen: Müstez'af'lar müstekbirlere" size doğruluk rehberi geldikten sonra ondan sizi mi alıkoyduk? Hayır, suçlu kimselerdiniz derler. Müstez'aflar müstekbirlere" Hayır gece gündüz hile kuruyor ve bize Allah'ı inkâr etmemizi ona ortaklar koşmamızı emrediyordunuz;" derler." (34/31–32–33)

"Cehennemin içinde birbirleriyle tartışırlarken müstez'aflar müstekbirlere, doğrusu sizlere uymuştuk. Şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?" derler." (40/47)

Bu ayetler aynı zamanda egemenlere inanıp körü körüne resule karşı çıkan halkı da uyarmaktadır. Egemenlerin propagandalarına kanıp resullere karşı çıkan müstez'aflarında sonunun egemenler gibi ateş olacağı bizlere bildirilmektedir. Bizi onlar kandırdı gibi mazeretlerin geçersiz olacağı dünyada iken müstez'aflara bildirilmektedir.

O halde resul seçilip, vahy nazil olduktan sonra toplumda başlayan, karşı tepki ile beraber oluşan iki grup arasındaki mücadelenin resul ve toplumu yöneten egemen bir avuç kişi arasında şiddetli bir biçimde geçtiğini tesbit etmekteyiz. Her iki zümrenin taraftarlarının yaptıkları propaganda faaliyeti diğerime galebe çalarsa galip olanlar onlar olmaktadır.

Doğrular ortaya konmuştur ancak müşrikler bu doğruları kapatmak için karşı propagandaya geçmişler ve her türlü hile ve saldırıyı denemektedirler. Toplum bu iki propaganda arasında kalmıştır ancak toplumun düşünce yetisi ortadan kaldırılmış olduğundan sloganlara teslim olmakta ve bir taraftan da atacılık gibi hissi olguları ileri süren egemenlerin tuzağına düşerek resullere karşı gelmektedirler.

Burada çok güçlü bir propaganda yapan egemen sınıfın toplumdaki propaganda malzemelerine bakmak gerekmektedir.

İnkârcı ileri gelenler o toplumda toplumun itibar ettiği kurumlar oluşturmuşlar veya oluşmuş olan bu kurumlara hakim olmuşlardır. Bunlar Musa kıssasında görüleceği gibi sihirbazlar. Diğer kıssaları anlatılan toplumlarda görülen astrologlar, kâhinler, şairler gibi müesseseler olmaktadır.

Toplumdaki her katmanın şu veya bu vesileyle dertlerine çözüm amacıyla başvurdukları ve olağanüstü vasıflarla mücehhez ettikleri bu kurumlar "ileri gelen"lerce para veya güç sayesinde elde edilmişlerdi ve ileri gelenlerin topluma lanse etmek istediklerini bunlar vasıtasıyla kabul ettirmekteydiler.

Resullerin yanında ise bu kurumlardan hiçbiri yoktur. Yalnız ve yalnız kendinin ve yanındaki inananların kişisel gayretleri vardır.

Hal böyle olunca müstekbirlerin zayıf olan inançlarını kuvvetli olarak sundukları güçlü propaganda odakları sayesinde halkı bu propaganda mekanizmaları ile oyalayabilecek sloganlara dayalı iftiraları toplumda büyük yer etmekte, böylece toplum düşünemez hale getirilmekteydi.

Hiç bir zaman peygamber ve ona tabi olan insanlar karşılarında gözüken toplumun tümünün hep birden taarruzu ile boğazlarından sıkılı bir vaziyette olmamışlardı. Ancak o toplumun yöneticilerinin halkı, resullere karşı devamlı olarak inkâra teşvikleri ve baskıları vardı.

Resule en şiddetli tavırlar ileri gelenlerden gelmekte halk ise bunlara seyirci kalmakta, karşılarındaki güçlere boyun eğerek düşünce boşluklarından ve caydırıcı güçlerinin olmamasından dolayı rızık ve can endişesiyle beraber inkârcıların safında yer almaktaydılar.

Çünkü "ileri gelenler" peygamberlere karşı saldın ve iftiralarına rağmen inanmaya niyet edenleri sürülmek ve öldürülmekle tehdit etmekteydiler. Toplum kaba kuvvet ile de sindirmekteydiler.

"Ey Nuh, bu işe bir son vermezsen taşlananlardan olacaksın." (26/116)

"Allah'a and içerek birbirlerine şöyle dediler: gece ona (Salih'e (a)) ve ailesine baskın yapalım, sonrada velisine "biz ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik inanın doğru söylüyoruz" diyelim. Onlar öyle bir tuzak kurdular." (27/48–50)

"(Şuayb'ın) kavminden "ileri gelen" inkârcılar dediler ki: "Eğer Şuayb'a uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrayanlardan olursunuz." (7/90)

"(Fir'avn): "Ben size izin vermeden ona inandınız ha? O size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse bende sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım..."(20/71)

Görülüyor ki resullere karşı yapılan menfi propagandanın yanında: kaba kuvvet, sürülme ve öldürülme gibi çeşitli tazyiklerle de hem müslümanlar ve hem de halk kitleleri sindirilmekteydi.

"İleri gelenlerin" resuller aleyhinde aldıkları bütün bu şiddetli tavır ve karşı koyuşlara rağmen resuller neler yapıyorlardı? Şimdi de bunları görelim.

"Rabbim! doğrusu ben kavmimi gece gündüz çağırdım" (71/15)

"Rabbim! beni yalanlamalarına karşı bana yardım et" (23/25)

"Rabbimiz! bizimle kavmimiz arasında hak ile sen hüküm ver, sen hükmedenlerin en hayırlısısın." (7/89)

"Ey kavmim! andolsun ki Rabbimin sözlerini size bildirdim, öğüt verdim; Kâfir bir millet için niye üzüleyim" (7/93)

"İşte ben Allah'ı şahid tutuyorum. Sizde şahid olun ki, ben sizin Allah'ı bırakıp O'na şerik koştuğunuz şeylerden uzağım." (11/54)

"Siz yüz çevirirseniz, ben size gönderilmiş olduğum vazifemi tebliğ ettim." (11/57)

"Ey kavmim! olduğunuz yerde (yaptığınızı) yapın ben de yapıyorum. Yakında kime azabın gelip kendisini rezil edeceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz." (11/93)

Ayetlerden anlaşıldığı üzere resuller, müşriklerin karşı koyuşlarına rağmen gece gündüz Allah'ın vahy'ini onlara tebliğ etmekten yüz çevirmiyorlardı, "İleri gelenlerin" tuzak kurmalarına karşı Allah'a sığınıyorlar ve tüm tebliğin gidişatını Allah'a havale ederek sonuna kadar hakkın şahidliğinden vazgeçmiyorlardı.

Kıssalarda anlatılan resullerin tebliğ mücadeleleri esnasında yaşadıkları, müşriklerin karşı tavırlarını incelediğimiz bu yazımızın sonunda, bize tarihi bir olay olarak değil ibret alınması gereken bir örnek olarak anlatılan kıssalardan günümüze aktarımlarda bulunacağız.

Her şeyden önce belirleyeceğimiz ilk kaide kıssalarda yaşanılanların Allah'ın sünnetullah'ı olduğudur. Kavimlerine elçi olarak yollanan bütün resullere aynı tavırlar konmuş ve aynı benzer mücadeleler yaşanmıştır.

Günümüzde de resul olmamasına karşın onun getirdiği vahy'e ve taraftarları müslümanlara karşı aynı tavırlar değişik versiyonlarla tekrar edilegelmektedir.

Bugün de "İleri gelenlerin" koordine ettikleri karşı propagandalarla, vahy ve onun temsilcileri, halk nazarında mahkûm edilmeye çalışılmaktadır.

Vahy'e ve onun taraftarları olanlara "ileri gelenlerin" sahipliğini yaptıkları; kıssalarda anlatılan resullere karşı tavırlarda müşriklerin en önde gelen müesseseleri olan sihirbaz, kâhin şairin günümüz versiyonları olan kurumlarla beraber topyekün taarruzlarda bulunmaktadır.

Bu kurumlar; medya denilen yazılı basın, radyo ve televizyon gibi iletişim vasıtaları, bilim kurumları bilim adamı, sanatçı gibi oluşumlardır.

Halk nazarında itibar gören bu müesseseleri yanına alan "ileri gelenlerin" düzenleri vahy ve onun temsilcileri olan müslümanları karalamak için hiçbir fırsatı kaçırmamakta propaganda bombardımanına tutmaktadır.

Bu saldırılar sonucu vahy ve müslümanlar yobaz gerici, çağdışı, terörist, radikal, gibi çok çeşitli tanımlamalara uğratılmakta daha sonra ilgili müesseseler bu iftiraların teorik ve pratiğini geliştirerek toplum nazarında mahkûm etmeye çalışmaktadır.

Global olarak, tüm dünyanın jandarması rolündeki müşriklerin başı Amerika ve onun yandaşı sanayileşmiş birkaç ülke "ileri gelenleri" temsil etmektedir. Onların oluşturduğu birleşmiş milletler, uluslararası medya ve devletçiklerle beraber müslümanları dünya kamuoyunda mahkûm etmeye çalışmaktadırlar.

Rüşdi, Nesrin gibi müşrikleri ileri sürerek tezgâhladıkları oyunlarla bunları gerçekleştirmektedirler.

Pratik olarak da Cezayir, Filistin, Keşmir vb. gibi İslami hareketlenmenin yoğun olduğu beldelerde propagandayı da aşıp kan içmektedirler.

Yazımızı bitirmeden önce bizler bu kıssaların anlatımı ışığında neler yapmaktayız buna da değinmek istiyoruz.

Sovyet bloğunun çöküp dünyada tek egemen güç olarak Amerika ve çevresindeki Batılı birkaç ülkeden oluşan bir gurubun kalmasıyla birlikte; bu egemen güç grubunca oluşturulmaya çalışılan Yeni Dünya Düzeni kendisi için potansiyel tehdit olarak yalnızca bilinçli müslümanları görmektedir. İşte bu nedenle biraz önce yukarıda sıraladığımız müstekbirlerin saldırıları, Yeni Dünya Düzeni ile birlikte şiddetini gittikçe arttırarak sürüp gitmektedir. Peki, Sünnetullah'ın bir gereği olarak tağut ve İslam arasında sürüp giden bu mücadelede müslümanlar ne yapmaktadırlar.

Evet, müslümanlar Cezayir, Bosna, Filistin, Çeçenistan vb. İslam coğrafyasının birçok yerinde Yeni Dünya Düzeni'ne karşı başlattığı direnişle, artan saldırılara boyun eğmeyeceğini göstermiştir. Fakat Yeni Dünya Düzeni'ne karşı iyice alevlenen bu direnişin saman alevi gibi parlayıp sönmemesi için müslümanların hala alması gereken çok yol olduğunu da gözden kaçırmamalıyız.

Her şeyden önce müstekbirlere ve İslam coğrafyasındaki yerli işbirlikçilerine karşı yürüttüğümüz bu mücadelemizde rehber olarak Kitabullah'ı almalıyız. Müstekbirlerle yürüttüğümüz bu mücadelenin başladığı noktanın ise hatalı dini anlayışımızı Kur'ani doğrularla değiştirmekten geçtiğini kesinlikle hiç bir zaman unutmamalıyız. Böylece müslümanlar kendi aralarındaki anlaşmazlıkları Kitabullah'ın hakemliğinde çözerken, edinecekleri Kur'ani doğrularla mücadele bayrağını yükseltebileceklerdir. Ve gene sadece bu sayede Allah'ın rızasına nail olacaklardır.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 46/47 - Ocak-Şubat 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları