Nesh Tartışması Akidevi Bir Konudur -1

Fatma Candan Günaydın

a. Giriş

Müslümanların öncelikli görevi Kur'ani doğruları hayatta pratize edebilmeleridir; ama Kur'an'ın gereğince okunmadığı, buna bağlı olarak da yeterince anlaşılamadığı bir toplumda yaşıyoruz. Bunun sebepleri de çeşitli olmakla ve uzun bir tarih sürecine dayanmakla birlikte, bugün artık Kur'an'a bakış açıları olumlu anlamda yavaş yavaş değişmektedir. Bu değişimi hızlandırmak içinse, müslümanların her şeyden çok Kur'an okumaları ve O'na şekilsel ta'zim göstererek sorumluluktan kurtulamayacaklarını anlamaları gerekmektedir. Kur'an'ı hayata geçirmek için O'nu iyi tanımakla, iyi tanımak da O'na doğru ve önyargısız yaklaşmakla gerçekleşebilir.

Kafamızdaki bir takım bilgilere Kur'an'dan delil aramak yerine, Kur'an'ı kalkış noktası edinerek bilgilenmek ve böylelikle bir bakış açısı kazanmak zorundayız. Çünkü; «Gerçekten bu Kur'an (insanı) en doğru yola iletir.» (17/9); «İşte o kitap; kendisinde şüphe olmayan, müttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır.» (2/2)

Bu yaklaşım tarzıyla Kur'an'ı incelemeye başladığımızda ise bize 'mutlak doğru' diye aktarılan pek çok anlayışın Kur'an doğrularıyla örtüşmediğini görürüz, işte bu konulardan biri de Kur'an bünyesinde "nesh" olup olmaması meselesidir.

Bütün bir İslam tarihi boyunca alimler (yazıda geçen "alim" kavramını, geleneksel ifadesiyle "araştırmacı, uzman" anlamında kullanıyoruz)  arasında -bir ittifak sağlanamasa da- tartışılmış bulunan nesh konusunun bugün genç beyinlerin kafasına takılması ve sorgulanmaya başlanması, yukarıda vurgulamak istediğimiz Kur'an'a bakış açılarının değiştiğinin bir ispatı olsa gerek. Çünkü nesh, Kur'an'ı hükümlerin hayata geçirilme çabası ile -aynı zamanda akide ile- ilgili bir meseledir. Ve Kur'an'ın hükümlerini yaşama azmi taşıyan herkesin bu konu ile yüz yüze gelmesi kaçınıl­mazdır.

Genelde; Kur'an'da bir ayetin hükmünü diğer bir ayetin iptal etmesi şeklinde yaygın kabul gören "nesh" anlayışının gerek tanımında, gerekse kapsamı hususunda alimlerin ittifak sağlayamamış olmaları ve yine konunun Kur'an'ın "ebediyete kadar hükmü geçerli" olma özelliği ile çelişiyor olması meselenin önemini ve doğru tahlilini zorunlu kılmaktadır.

Nesh; lügatta bir şeyi iptal etmek ve onun yerine başka bir şeyi ikame etmek, yer değiştirmek, nakletmek, gidermek (izale etmek), yazdırmak manalarına gelir. (1) Hac, 22; Casiye, 28-29 ve Nahl, 101. ayetlerdeki kullanımları bu şekildedir.

Istılahta ise nesh; şer'i bir hükmün yürürlüğe konmasından sonra, gelen diğer bir şer'i hükümle kaldırılması, iptal edilmesi demektir. (2) Hükmü kaldıran ayete "nasih", hükmü kaldırılan ayete de "mensuh" denir. Mensuh ayet ile amel edilemez.

Klasik görüşte nesh genel olarak bu şekilde anlaşılmakla birlikte, bazı alimler, bu kavramı başka anlamlarda kullanmışlardır. Mesela; İbn Mesud'a göre müteşabih ayetler mensuh, muhkem ayetler nasih olarak isimlendirilmiştir. Zerkeşi ise Kur'an'ın Levh-i Mahfuz'dan indirilişini nesh olarak tanımlamıştır.(3) Ibn Hazm ise beyan ve istisnanın nesh olduğu konusunda ısrar etmiştir. Tercümanü'l-Kur'an diye adlandırılan ve "Kur'an'da bilmediğim hiçbir ayet yoktur" diyen İbn Abbas muhkem ve müteşabihi nesh saydığı gibi bazı rivayetlerde istisnayı bile nesh saymıştır. Hz. Aişe ve Abdullah b. Zübeyr'in nesh anlayışları da bunun gibidir. (4)Bunları iktibas etmemizin sebebi, nesh kavramı üzerinde bile tam bir ittifakın olmadığını vurgulamaktır. Ama "Kur'an'ın çelişkisizliği" açısından akidevi bir boyut taşı­makta ve şer'i hükümlerin sürekliliği bakımından hayati öneme haiz bulunmaktadır.

Nesh konusunda Somali'deki hükümetin 1970'lerdeki uygulaması ibret vericidir. Somali'deki mevcut tağuti iktidar, geleneksel tefsir usulünün yargılarından kalkarak Kur'an'ın bazı ayetlerinin nesh edildiğini iddia etmiş ve geleneksel ulemanın bu iddiasına dayanak Kur'an'ın bazı muhkem ayetleriyle çelişen kanunlar çıkartmıştır. Bu iddialara karşı çıkan bazı Müslümanlar ise idam edilmiştir. Bu olay karşısında Ezher Üniversitesi'ne bağlı "İslami Araştırmalar Akademisi" Şubat 1975'te bir toplantı düzenleyip idamları kınamış ve konuyu tartışmıştır. (5)

b. Nesh Konusuyla İlgili Ayetlerin Değerlendirilmesi

Şimdi Kur'an bünyesinde neshin varlığını savunanların delil olarak getirdikleri ayetleri inceleyelim:

1) "Biz bir ayeti başka bir ayetin yerine getirdiğimizde -ki Allah neyi indirdiğini gayet iyi bilmektedir- 'Sen yalnızca uyduruyorsun,' dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.»(16/101)

Bu ayet hakkında ilk dikkate alınacak husus, ayetin Mekkî oluşudur. Emir ve nehiy bildiren ayetler ise genellikle medenidir. Dolayısıyla bunların yer değiştirmesi söz konusu olamaz. Nesh meselesini Kur'an'a dayandırmak isteyenlerin bu ayeti delil getirmeleri bu yüzden geçerli değildir. Nitekim bu ayetler, İslam'dan önce gönderilen şeriatların neshinden ve İslam'ın onların yerine gelmesinden bahsetmektedir. Ayetin indiği sıralarda Yahudi ve Hıristiyanlar kendi dönemlerinin ve büyük oranda tahrif edilmiş bulunan dinlerinin son bulmasını kabullenemedikleri için Hz. Peygamber'e karşı çıkıyorlar ve çeşitli ithamlarda bulunuyorlardı. Yine bütün bunlarla ilgili olarak da Hz. Muhammed (s)'in işte böyle bir ortamda Allah (c) «Biz bir ayeti başka bir ayetin yerine getirdiğimizde...» buyurarak onların şeriatlerinin yerine artık Hz. Muhammed'in şeriatinin geldiğini ve O'nun geçerli olduğunu bildirmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da "ayet" kelimesinin kullanılmasıdır. Ayet kelimesi Kur'an'da tekil sigayla kullanıldığında "delalet, hüccet, mucize, işaret ve geçmiş risaletler" anlamı kastedilir. (6) Yukarıdaki ayette de bu kelime geçmiş risaletler anlamında kullanılmıştır. Nitekim İbn Abbas'ın talebesi Mücahid buradaki ayetin "şeriat" anlamında olduğunu söyler. (7) Buradan da ayetteki değiştirmenin önceki risaletlere işaret ettiğini rahatlıkla anlayabiliriz. Kısacası, söz konusu ayet Kur'an'daki ayetlerin birbirini iptal etmesi anlamında Nesh'e delil olamaz.

Konuyla ilgili olarak gündeme getirilen bir başka ayet de şudur: «Biz daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe bir ayeti neshetmez veya unutturmayız.» (2/106)

Burada nesh, 'daha iyisini veya benzerini getirme' şartına bağlanıyor. Daha iyisi veya benzeri getirilince zaten o ayetin iptali söz konusu olmaz, aksine sağlamlaştırılması söz konusu olur. Dolayısıyla buradaki nesh bizim anladığımız şekilde -ıstılahi manadaki- nesh değildir. O halde burada neyin neshi anlatılıyor? Ayeti siyak ve sibakıyla ele alır, nüzul ortamını da göz önünde bulundurursak buradaki neshin de daha önceki ayette olduğu gibi geçmiş risaletlerin iptali anlamında olduğunu kolaylıkla anlarız. Şöyle ki ayet, yine Yahudiler'in durumlarının anlatıldığı bir ortamda geçiyor. Kendi şeriatlerinin geçerliliğinin kaldırılmasına, Peygamberin kendi soylarından gelmemesini bir türlü hazmedemeyen Yahudiler, çeşitli şekilde itham ve itirazlarda bulunuyorlardı. "Allah yaptığını bozar mı? indirdiğini iptal eder mi? Öğretilerinin unutulması mümkün mü?" şeklinde karşı çıkıyorlardı. Kıblenin değiştirilmesi olayını da ağızlarına dolamışlar, "Muhammed ashabına bir şey emrediyor, yarın ondan vaz geçiyor" diyorlardı. Rabbimiz bu ayetle onların şeriatlerinin son bulduğunu, onun yerine gönderdiği Hz. Muhammed'in şeriatine uymaları gerektiğini emir buyurmuştur, İslam'dan önceki şeriatin sembolü olan Kudüs'ün kıbleliğinin neshedilmesi, değiştirilmesi de bunun bir işaretidir. Ayrıca bir önceki ayette »Kitap ehlinden olan kafirler ise, Rabbinizden hiç bir hayır indiril­mesini arzu etmezler. Allah ise dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük fazl sahibidir.» Duyuruluyor. Er-Razi buradaki 'rahmet' kelimesinden vahiy olduğunu söylüyor ve "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?" (Zuhruf, 32) ayetini de buna delil getiriyor. (8) Yani Yahudiler kendi soylarından olmayan birine "rahmet'in indirilmesini kıskanıyorlar, Allah ise rahmetini dilediğine tahsis edeceğini haber veriyor. Zaten ayetin siyak ve sibakı da bunları tamamlayıcı bir seyir çiziyor. Kısacası bu ayette de Kur'an bünyesindeki nesh değil, geçmiş şeriatlerin neshi ve unutturulması anlatılmaktadır. Nitekim En'am Suresi'nin 146. ayetinde Yahudilere tırnaklı her hayvanın, sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç iç yağlarının haram kılınmasından bahsedilir. Bu hükümler Hz. Muhammed'in risaletiyle neshedilmiştir ve bu yiyecekler Müslümanlara helal kılınmıştır. Ayetin Medine dönemi başlarında, yani neshe konu olacak ayetlerin henüz inmediği bir ortamda, inzal edilmesi de bu görüşü kesinleştirmektedir.

Kur'an'da klasik anlamda neshin olduğunu ileri sürenlerin delillerinden(!) biri de; «Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ümmü'l-Kitap onun katındadır." (13/39) ayetidir. Bu ayete geçmeden, bir önceki ayeti de okumamız yerinde olur: «Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (hüküm, son) vardır. » Burada yine Allah-u Teala tespit edilmiş bir sürenin sonundan haber veriyor. Yani yine Kur'an'ın vahyedilmesine itiraz eden Ehl-i Kitab'a dönemlerinin son bulduğu ve Allah'ın dilediğini silip, dilediğini bırakacağı haber veriliyor. Ayetin Mekki oluşu da üzerinde durduğumuz neshe delil olamayacağı konusunu belirlemektedir.

c. Nesh Konusunda İcma Delili

Neshi savunanların diğer delilleri de bu konuda icmanın oluşudur. Halbuki neshin tanımı konusunda ve hatta icmanın tanımı konusunda bile icma yoktur. Mesela İbn Hatim'e göre 'indirilmeyen' demek olan nesh; Ibn Abbas'a göre 'müteşabih' anlamındadır. İşte asıl önemli olan konu bu şekilde tarih boyunca alimlerin ıstilahi anlamda neshi farklı anlamaları, ona göre varlığını veya yokluğunu dile getirmeleridir. Yani bir alim nesh vardır derken, bizim yukarıda verdiğimiz "bir ayetin bir ayeti iptal etmesi" anlamını kasdetmemiştir. Dehlevi de nesh konusunun tefsirinde zorlanma nedeni olarak selef ve sonraki alimlerin neshe fıkhi istilahi anlamlar vermesini göstermiştir. İbn Kayyum "Selefin çoğu nasih-mensuh derken âmmın tahsisi, mutlakın takyidi, zahir bir emrin tefsirini kasdederler. Hatta istisna şart ve sıfatını nesh sayarlar." demiştir.

Nesh konusunda icmanın olmadığı diğer bir husus, mensuh ayetlerin sayısı konusudur. Bazı alimler Kur'an'da ikiyüz ayetin nesh olundu ğunu söylerken, Suyuti el-İtkan'da bunun yirmi tane olduğunu söylemiş ve mensuh ayetlerin sayısının çoğaltılmasını uygun görmemiştir. Dehlevi ise bu ayetleri beşe kadar indirmiştir. (9) isfehani ise bu anlamdaki neshi sistemli olarak reddetmiştir. Şüphesiz ki Allah (c) kitabının hangi ayetinin geçerli, hangisinin geçersiz olduğunu kullarının içtihadına bırakmamıştır. O'nun kitabının tümü, «Ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır." (11/1-2). O'nun kitabı içinde hiç bir eğrilik (18/1), şüphe (2/2) olmayan ve içine batılın karışmadığı (41/42), eşsiz (41/41) bir kitaptır.

Şurası açıktır ki alimlerin ayet üzerinde tartışmaları, ihtilaf etmeleri, hükmü kalkmış kalkmamış gibi görüş bildirmeleri Kur'an-ı Kerim ayetleri üzerinde herhangi bir değiştirme ve tesir gücüne sahip değildir. Tüm İslam alimleri bir ayete mensuh deseler, onu Kur'an'dan çıkarma yetkisine sahip olamazlar. Bu hükmün böyle olduğu konusunda Hanefi, Şafii, Hanbeli, Maliki, Caferi, Zeydi, Eş'ari, Maturudi, Mutezili, Şii tüm mezhepler ittifak halindedir. (10) Elbette Kur'an'da herhangi bir ayetin çıkarılması söz konusu bile olamaz. Ancak "bu ayetin hükmü kaldırılmış, fakat gözlere şifa olması için Kur'an'da vardır" demenin de hiç bir anlamı yoktur. Kaldı ki Kur'an'da herhangi bir ayetin hükmünü kaldırma yetkisi Hz. Peygamber'e bile verilmemiştir. Rasulullahtan bize ulaşan haberlerde "şu ayet şunu neshetmiştir" şeklinde tek bir Hadis-i Şerif nakledilmemiştir. Bunun aksine Rasulullah, bir ayet hakkında tartışan bir cemaatin yanına gelmiş ve "Size ne oluyor? Sizden evvelki milletler böyle davranmakla ve peygamberlerine muhalefet etmekle ve kitabın bir kısmını bir kısmıyla çarpıştırmakla helak oldu. Muhakkak ki Kur'an bir kısmı bir kısmını yalanlar olarak inmedi. Aksine birbirini doğrular olarak indi. Ondan anladığınızla amel edin ve bilmediğinizi bilene havale edin." buyurmuştur. (11) Bu konuda Hz. Peygamber, ashabının bir ayet hakkında hasıl olan anlaşmazlığı diğer bir ayet-i kerime ile gidermiş olduğunu kasdetmiştir. (12)

d. Kur'an'da Nesh İddiasına Örnekler

Bu açıklamalardan sonra nesh edildiği söylenen ayetler üzerinde durmak gerekecektir. Tabii bunlar bu yazıya sığmayacak kadar çoktur. Ancak hemen ilk akla gelen ayetleri kısaca özetleyebiliriz, içki ayetleri bunun en açık örneklerindendir.

Bildiğimiz gibi içkinin yasaklanması dört safhada olmuştur. Bu konuda ilk inen (16/67) «Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerinden hem sarhoşluk veren içki, hem de güzel rızık elde edersiniz.»; ikinci inen (2/129) «Sana içkiden ve kumardan soruyorlar. De ki: 'O ikisinde de büyük günah vardır, insanlara bazı fay­daları varsa da günahları faydalarından büyüktür.» ayetleridir. Üçüncü inen ayet (4/43) «Ey inananlar! Sarhoşken namaza yaklaşmayın. Yaklaşmayın ki, ne dediğinizi bilesiniz.» Ve son olarak da (5/90-91) «Ey inananlar! İçki, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytan işi pisliklerdir. Öyle ise bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Gerçekten şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan alı koymak ister. Artık vaz geçtiniz değil mi?» ayetidir. Burada içkinin yasaklanması konusunda uygulanan tedrici metod, çok açık bir şekilde görülmektedir, ilk ayette Allah Teala içkiyi diğer güzel rızıklardan ayırarak, onun güzel rızık olmadığı noktasına dikkat çekiyor, ikinci inen ayette zararının faydasından daha büyük olduğunu bildirerek inananların içkiden uzaklaşmaları konusunda ikinci adım atılıyor. Daha sonra Allah, kullarının içkili olarak namaza durmalarını, ne dediklerini bilmeleri gerektiğini emrediyor. Allah'a ibadetten men edilme olayının insanların psikolojileri üzerindeki etkisi, içkiye bakış açılarının değişmesi yönündeki etkisi elbette büyüktür. Ve bundan sonra Allah Teala bedenen ve ruhen içkiyi terketmeye hazırlanmış kullarına içkiyi yasaklıyor. «Artık bundan vaz geçtiniz değil mi?» ayetiyle bu kademeli yasaklamanın son bulduğunu anlıyoruz. Elbette ilk ayet indiği sırada da içki Allah katında necis ve haramdı. Ancak kullarının içki gibi bağımlılık yapan bir maddeyi bir çırpıda bırakamayacaklarını bilen merhamet sahibi Allah bu tedricilikle onların içkiyi terk etmelerini sağladı. Çünkü «Allah hiç kimseye güç yetireceğin-den başkasını yüklemez.» (2/286). Özet olarak İslam'ın tedrice riayet etmesi, gayesini gerçekleştirmede kullandığı bir yöntemdir, İslam "o günün toplumunu, bir sosyal vakıa olarak olduğu gibi kabullenmesi" manasında gerçekçi, "aynı toplumdan ideal bir ümmet oluşturma amacı" güden gayeci bir dindir. (13) Bu mükemmelliğini, şirk bataklığındaki Arap toplumunu tüm insanlığa örnek teşkil edecek bir toplum yapmadaki başarısıyla ispatlamıştır. Bu meto­dun başarısı herkes tarafından kabul edilmektedir. Fakat üzerinde durul­ması gereken nokta nesh taraftarla­rının son inen ayet ile ilk ayetlerin yürürlülüğünün tamamen kalkmış olduğunu iddia etmeleridir. Yani aynı metodun bundan sonra uygulana mayacağını savunmalarıdır. Şöyle ki İslam'ın ilk indiği yıllarda insanlara kademeli olarak içki terkettiriliyor, fakat sonraki nesillerde müslüman olan topluluklardan onu bir çırpıda terketmeleri bekleniyor. Bu adeta İslam'ın tedricilik ve gayeciliğine uymaz. Aynı metod her zaman uygu­lanabilir ve mutlak başarı sağlanabil­mesi için uygulanmalıdır da. Ancak bundan ilk inen ayetler yürürlükteyse -ki o ayetlerde içki haram kılınma­mıştı- "o halde içki içilebilir" gibi bir sonuç kesinlikle çıkartılamaz. Bu olayı örtmek olur. Kur'an içki içenlere içmeye devam edin dememiş, bila­kis içki bağımlısı bir topluluğun bu illetten nasıl kurtulacaklarının yolunu göstermiştir. Sonuç olarak bu metodu oluşturan ayetlerin hükmü ebediyyen kaldırılmamıştır. Aynı şartlar oluştuğunda bu metod dev­reye girer ve uygulanır. Bu, bütün zamanlar ve nesiller için geçerlidir. Bu konuya örnek verilebilecek diğer bir ayet ise Tevbe Suresi'nin 5. ayetidir. "Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın, muha­sara edin ve her gözetleme yerinde onları bekleyin.» Neshi savunan­lar, bu ayetle pek çok ayetin neshe-dildiğini iddia ederler. "Şimdi sen ne ile emrolunuyorsun. Onu apaçık bildir, müşriklere aldırış etme.» (Hicr, 94); "Allah'ın elçisi üzerine tebliğden başka (vazife) yoktur.» (Maide, 99); »Kendinden başka hiç bir ilah bulunmayan rabbinden sana vahyedilene uy. Ondan başka ilah yoktur. Ve müşriklerden de yüz çevir.» (En'am, 106;. «Sizin dininiz size, benim dinim bana­dır.» (Kafirun, 6) gibi ayetlerin ve buna benzer (tebliğ etme, onlara iyi davranma, Allah yoluna hikmetle çağırma, eziyetlerine sabretme anlamlarında olan) pek çok ayetin Tevbe Suresi'nin 5. ayetiyle neshedildiğini iddia ederler. (14) Hatta bu ayette neshedilen ayetlerin sayısını 114'e çıkaranlar dahi vardır.

Kur'an'ın tebliğ ve mücadele metodundaki tedriciliğin bütüncül olarak iyi kavranamamasından doğan hatalarla bu sayıyı daha da artıranlar vardır. Ancak bildiğimiz gibi Kur'an 22 yıl boyunca indirildi. Rasulullah vahyin inişinden itibaren bu ayetlerin kendisine çizdiği yol doğrultusunda müşriklerle çeşitli ilişkilerde bulundu, ilk vahiyle birlikte onlara tebliğe baş­lamış, onların alay ve eziyetlerine sabretmiş ve onlarla savaşmıştı. Müslümanlar artıp kafirlerle savaş başlayınca onlarla savaşmış, anlaş­malar yapmıştı. Devlet olduktan sonra da farklı uygulamalarla ilişkiler sürdürülmüştü. Ayetler de bu olayla­rın seyri boyunca inmiş, onlara nasıl davranmaları gerektiği konusunda yol göstermişti. Son takınılan tavrın, ilk zamankilerin aynısı olmaması, ilk hareketin artık tamamen uygulana­mayacağı ve iptali anlamına gelmez. Çünkü Kur'an kıyamete kadar geçerli hükümleri uygulanacak bir kitaptır. Rasulullah'ın ilk zamanlardaki tavrı, bugün de aynı ortam oluştuğunda takınılması gereken tavırdır. Bu yüz­den müşriklerle olan ilişkileri düzen­leyen bu metodun bir kısmının iptal edildiğini, amel edilemeyeceğini söy­lemek gerçekçi ve Kur'ani bir yakla­şım değildir. Çünkü İslam, her hal ve durumda ortama itibar etmiş, ger­çekçi bir yaklaşımla hüküm vaazında bulunmuş bir dindir. (15)

Ayrıca "müşrikleri öldürün» ayetiyle diğer tebliğ ayetlerinin neshedildiğini iddia edenlere, bugün niçin ellerine geçen müşrikleri öldür­medikleri sorulabilir. Yaşayan hayat bile bunun aksini söylemektedir. Eğer gerçekten önceki ayetler neshedildi ise, bugün tüm müslümanların ellerinde silah, müşrik öldürmekle meşgul olmaları gerekirdi. Bunu yap­mak, -örneğin, bizim ortamımızda ve mücadele safhasında- nasıl İslami değilse, kafirlerle savaş haline girildi­ğinde de onları güzel bir öğütle dine davet etmek, onları hoş görmek o derece gayri İslamidir. Mesele zaman ve zemin meselesidir. Tebliğ ortamında olanların durumu, nasıl savaş ile ilgili ayetleri belli bir süre yaşanmaz kılıyorsa; savaş ortamı da tebliğ ile ilgili ayetleri bir süre yaşan­maz kılar. Ancak bu süre belirli ve geçicidir. Ebediyete kadar aynı şekilde sürecek değildir. Savaş ve barış durumlarının ebediyete kadar sürmediği gibi...

Kısacası bu ayetle­rin neshedildiğini söylemek, Kur'an'i bir yaklaşım değildir. Neshedildiği söylenen ayetler Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde incelendiğinde her birinin geçerliliği ortaya çıkacaktır. Mesela Celaleddin es-Suyuti neshedildiği söylenen ayetleri belli bir tetkike tabi tutmuş ve sayılarını 20'ye indirmiş­tir. (16)Daha sonra gelen Hindistanlı alim Şah Veliyyullah Dehlevi, Suyuti'nin mensuh saydığı ayetleri incelemiş ve sayılarını 5'e indirmiştir. (17)

 

Notlar:

1. İbn Munzır, Lisanu'l-Arab, cilt 3, Kum-1363.

2. Ragıp el-İsfehani, el-Müfredat, s. 509, Mısır-1324.

3. M. Said Şimşek, Kur'an'ın Anlaşılmasında iki Mesele, s. 94, İstanbul-1991.

4. Mehmet Yolcu, "Kur'an'da Nesh", s. 120, Selçuk Üniv. İlahiyat Fak. Bitirme Tezi, 1983.

5. Ezher Dergisi, 48/3, s. 265-268, Mısır-1975.

6. Şimşek, a. g. e., s. 103.

7. Yolcu, a. g. e., s. 122.

8. Fahreddin Razi, Tefsirdi-Kebir, c. III, s. 295, İstanbul-1988.

9. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 127, Ankara-1989.

10. Yolcu,, a. g. e., s. 119.

11. Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 11/181, Mısır-1313.

12. Ö. Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, s. LXXXVII, İstanbul-1980.

13. Mehmed Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi, s. 149, İstanbul-1991.

14. Ahmed Gürkan, Kur'an'ın Nasih ve Mensuh Ayetleri, Ankara-1980.

15. Erdoğan, a. g. e., s. 153.

16. Celaleddin es-Suyuti, el-İtkan fi Ulumi'l-Kur'an. s. 60-62, İstanbul-1987.

17. Şah Veliyullah Dehlevi, el-Fevzu'l-Kebir Fi Usulit-Tefsir, s. 35, İstanbul-1980.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 13 - Nisan 92

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları