Seyyid Kutub Soruşturması

Seyyid Kutub Soruşturması
Atasoy Müftüoğlu - Hüseyin Okçu - Ahmet Ağırakça - İbrahim Sarmış - Kürşat Atalar - Mehmet Alagaş - Beşir Eryarsoy - Dücane Cündioğlu - İsmail Kara - Burhan Kavuncu

ATASOY MÜFTÜOĞLU

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

İslam, evrensel temellere sahip bir inanç, düşünce ve dünya görüşüdür. Yaşadığımız toplumda, İslami cemaatler, akımlar ve hizipler, kendilerini İslami olmayan kavramlarla tanımlamaya çalışıyor. Bugün, özellikle Türkiye'de etkili olan cemaatler hiç bir akidevi temel çerçeveye sahip değildirler. Bu cemaatler laik politik güçlere bağımlı bulunmaktadır. Bu cemaatler "ulusçulukla, "ulus devletle, "laik kurumlarla uzlaşmışlardır. Din, devlete tamamen bağımlı bir gerçeklik haline getirilmiştir. Cemaatler, devletin hizmetinde olmayı dinin hizmetinde bulunmaktan daha önemli saymaktadır. Bu cemaatler, akımlar, laik unsurlarla uzlaşmayı meşrulaştırmışlardır. İslami olmayan iradeye boyun eğmek, onunla uzlaşmak, yardımlaşmak, dayanışmak büyük bir "şirk" olduğu halde; müslümanların kafirlere, mülhidlere, mürtedlere, zalimlere yönelmesi kesinlikle yasaklandığı halde; tuğyana karşı kıyam etmesi gereken cemaatler ve akımlar, tuğyanı bilinçli olarak kurumsallaştıranlarla birlikte hareket ediyorlar. Bugün Türkiye'de müslüman kitlelere yönelik olarak, kitleler üzerinde hipnotik bir etki yapan; hamasi, ütopyacı ve popülist bir dil ve söylem yürürlüktedir. Bu dil kitleler üzerinde narkoz etkisi yapmaktadır. Kitleler bu söylem aracılığıyla etkisiz kılınmaktadır. Bu dil sezgisel yol ve yöntemlere dayalıdır. Bu dil ve söylem, siyasal bir tavır, siyasal bir amaç, siyasal bir duyarlılık, siyasal kavram ve kurumlar içermiyor. Bu dil ve söylem bir tür "muhafazakarlığı" din haline getiriyor. İslam toplumlarında içtihad kurumunun ortadan kaldırılmasıyla birlikte, katı bir muhafazakarlık, uyulması zorunlu bir gelenek haline getirilmiştir. Şehid Seyyid Kutub, anlamlı mücadelesiyle İslam düşünce ve kültürümüzü, içerisine girmiş bulunduğu kısır döngüden kurtarabilmek ve İslami bilinci bağımsızlaştırabilmek için çok önemli bir başlangıç yapmıştır. Şehid Seyyid Kutub'un İslam toplumları ile ilgili olarak yaptığı tanımlamalar, İslam'ın ruhunu yansıtmaktadır. Bu tanımlamalar bugün için de geçerlidir. Gerek Türkiye'de ve gerekse diğer İslam toplumlarında İslami mücadeleyi İslami yöntemlerle inşa etmek yerine, İslami mücadele Batı düşüncesinin kavram ve kurumları içerisine sokulmaya çalışılmakta, İslam Batılı siyasal ve ideolojik tanımlarla savunulmaktadır.

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslam, kardeşliğe dayalı evrensel bir topluluk (ümmet) kurmak istiyor. İslam, Allah'ın (c.c) iradesini bütün dünyada egemen kılmak istiyor. Milliyet ve kan akrabalığı temelinde yapılan bütün tanımlar, insanı insandan ayırıyor. Milliyet ve kan akrabalığına dayalı ortaklıklar ilkel ortaklıklar olarak somutlaşıyor. Bütün bir varoluşun, dünyanın ve hayatın dili ve tevhidi bütünlüğün ifadesi olan İslam düşüncesi, kültürü, siyaseti, geçmişi, şimdiyi, geleceği ve bütün bir insanlığı içeriyor, Modern sosyolojinin vatan, millet, toprak gibi yaptığı tanımlar İçeriği olmayan "sloganlardır. Bugün Türkiye'de genel olarak "din" yerel, ulusal gerçekliklere göre şekillenmiştir. Bu gerçekliklere dayalı olarak resmi bir din dili inşa edilmektedir. Sistem kendisine özgü bir "din" geliştirmiştir. Bu din, daha çok ruhani/ manevi akımlar halinde somutlaşmaktadır. Sistem bu dinin ruhbanlarını da, genel kamuoyunun kutsalları olarak meşrulaştırmıştır. Sistemin rengine bürünen, statükoya tutunan bütün akımlar, sistem tarafından gerçek İslami gelişmeleri durdurabilmek için ustalıkla kullanılmaktadır. İslam, dünya ölçeğinde geçerli evrensel tanımlar getirmiştir. Şehid Seyyid Kutub, dünyaya bu tanımlar açısından bakan, kendi inançlarının bilincinde olan bir öncü idi. Seyyid Kutub, içerisinde yaşadığımız çağda önemli bir dönüm noktasıdır. Özgür siyasetler, özgür düşüncelerle geliştirilebilir. Düşünsel özgürlüklerini kazanamayan bireylerden bağımsız yorumlar, değerlendirmeler beklenemez. İslami yapılarla modern yapıları barıştırarak İslami süreçlere hiç bir katkıda bulunulamaz. Çünkü bütün modern yapılar laik temeller üzerine kurulmuştur. İslami anlamları, değerleri, kavram ve kurumları gereği gibi temsil edebilme yeteneği kazanmamış, ya da İslami anlamlara olan inancı sarsılmış dini cemaatler ve entellektüel çevreler, dünyayı ve hayatı çürüten ve hayatta asla karşılıkları bulunmayan modern, laik, liberal anlayışlara iltica etmeye başlamışlardır. Bu dini cemaatler ve entellektüel çevreler İslam nazarında sadece birer "karikatürdür. Modern kurum ve kavramların diktatörlüğü, bu kurum ve kavramlar adına işlenen insanlık suçları, bu kurum ve kavramları ideolojik bir bağnazlıkla dayatan modern siyasetler; bu kurum ve kavramları maddi ve manevi sömürü için kullanan modern dünya karşısında dini cemaatlerin ve entellektüel çevrelerin içerisine girdiği tavır ancak düşünsel ve ahlaki bir "zillet" ile açıklanabilir. Seyyid Kutub'un İslam toplumlarına ilişkin yaklaşımları yorum ve değerlendirmeleri halen canlılığını, gerçekliğini ve hayatiyetini bütünüyle korumaktadır. Gelenekçiliğin, görenekçiliğin, muhafazakarlığın, sağcılığın, vatancılığın, ulusçuluğun, devletçiliğin, tarihçiliğin, coğrafyacılığın, maneviyatçılığın bir din haline getirildiği toplumlarda Şehid Seyyid Kutub'un düşünceleriyle birlikte olmak İslami bir onurdur. İslami tanımlar, gerçekler, söylencelere dayalı bir kültüre emanet edilemez. Varoluşumuzu, inançlarımızı belirleyen, inançlarımızla belirlenen anlamların yurdu, yurdumuzdur. Ülkemiz bütün bir yeryüzüdür.

HÜSEYİN OKÇU

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Büyük İslam şehidi Seyyid Kutub'un soruşturmanızın ilk sorusunda formülleştirmeye çalıştığınız bir konum tespiti yaptığını ve çözüm önerisi sunduğunu zannetmiyorum. Onun eserlerinden anladığım kadarıyla; sorunuzda eksik ve tekdüze bir tespit yapılmış olduğunu görüyorum. Son dönem müslüman düşünürler içerisinde müstesna bir yeri olduğuna inandığım üstad Seyyid'in hadiseyi çok daha geniş bir biçimde değerlendirdiğini ve derinlikli analizlerle bir çıkış kapısı aralamaya çalıştığını hissediyorum. Seyyid Kutub, eserleri ve düşünceleri üzerinde akademik çalışmalar yapmış biri olmadığıma göre yanılabilirim elbette. Ancak yanılıyor olsam bile sırf Seyyid Kutub bu tespitte bulundu diye, bu şekilde bir söylemin ümmete yeni açılımlar getirmeyeceğini görmek zorundayım. Aynı şekilde ümmetin içine düştüğü tıkanma noktalarını bir bir açmaya çalışan gayretli müslümanların, bu söylemin ortaya koyması muhtemel engellerini aşmada güçlük çekecekleri kaygısını taşıyorum. Şu bir gerçektir ki içinde yaşanılan toplumlara kesinlikli isimler vermenin çok da gerekli olmadığını, bilakis isimlendirmelerin çoğu kez kişiyi zor durumlara düşürdüğünü, yanlış yargılara yönelttiğini pratiklerimizden kolayca görebiliyoruz. Bir zamanlar söylem olarak revaç bulan ve bugün yer yer acı örneklerini gördüğümüz "tekfircilik" eğiliminin varlık sebebini burada aramalıyız. Bence İslam coğrafyası üzerinde yaşayan Ve büyük bir kimlik bunalımı ile karşı karşıya bulunan toplumları keskin ayrımlarla kategorilere ayırmanın imkanı hemen hemen kalmamıştır. Bugün rahatlıkla "şu toplum İslam toplumudur" da diyemiyoruz. "İslam toplumu" dememizi gerektiren toplumlarda münafıkların, hainlerin, saf değiştirenlerin, İslami ilkelerden vazgeçenlerin ve karşı güçlerin bulunduğunu göz ardı edip sadece dış görünüşe bakmakla bir yere varamayız. Biz yirmibin kişilik şehirlerde yaşamıyoruz artık. Vize alamadığı için şeytanın, kötülüğün, münkerin ve ifsadın geçemediği sınırlarımız da yok. Muallim-i Sani'den sonra Medine-i Fazıla'dan sözedeni de pek bilmiyorum. Gözümü açıp etrafıma baktığımda korkunç bir hızla gelişme gösteren ve tabiatı tahrip eden teknolojiyi, uzay çağını, bilgisayarları, medyayı görüyorum. Köylerde bile dev çanak antenler var. Bizi rahatsız eden, bizi adeta çaresiz bırakan bu gerçekleri görmeden veya görmezlikten gelerek nereye varabiliriz?

Aynı şekilde cahiliye toplumu denilen toplulukların içerisinde yaşayan ve çoğunluğu samimi duygularla İslam'a yaklaşımda bulunan kalabalıklara cahiliye toplumunun tebaları demek ne derece isabetli olur? Olayı cahiliye toplumu olarak isimlendirmek, uyuyan veya dine uzak düşürülen koca bir ümmeti sahiplenip uyandırmaya çalışmak yerine daha baştan mahkum etmeyi gerektirir ki bunun sonucu bizi marjinal bırakmaktan başka bir işe yaramaz. Şeriati'nin ve benzeri düşünürlerin "öze dönüş" olarak formüle etmeye çalıştıkları hadiseyi dillendirmek bana daha sağlıklı geliyor.

Bu noktada ben son dönem müslüman düşünürler arasında ayrımcılığa gitmeden, yapmacıklıktan uzak, adilane bir beslenme hamlesinin faydalı olacağını düşünüyorum. Seyyid Kutub'un fikirlerinin yanına İkbal'i, Mevdudi'yi, Afgani'yi, Malik bin Nebi'yi, Şeriati'yi, İmam Humeyni'yi, Bediüzzaman'ı, Nebhani'yi, İzzetbegoviç'i, Hamidullah'ı ve benzeri yıldız şahsiyetleri koyar, bunların eserlerinden, tecrübelerinden ve ümmet için çektikleri çileden yola çıkarsak, Konumuzla ilgili daha sağlıklı ve gerçekçi sonuçlara ulaşacağımızı zannediyorum.

İslam ümmeti ve onun bir parçası olan içinde yaşadığımız toplum için soruşturmada öne çıkarılan proje yerine, yepyeni bir proje geliştirmemiz gerekir. Bunu başarabilecek bir zihni ve itikadi altyapıya sahip olduğumuz kanaatindeyim.

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

"Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" gibi sloganları söyleyen yığınların, sözlerinin ne anlama geldiğini bildikleri kanaatinde değilim. Bu ifadeler faşizmi hakim kılmaya çalışanların masum gibi gözüken yaldızlı sözleridir. Kitleler bu yaldızlı sözlere kanmaktan başka bir şey yapmıyor. Bölünmez bütünlük denen şeyin altında "yamalı bohça" olan dini cemaat veya entellektüel çevreleri kendi uğraşlarıyla baş başa bırakıp kendimize baktığımızda manzara nedir? Onlara tepkide bulunalım derken başka bir yanlışa düşüyoruz gibime geliyor. Bizler, Osmanlı'nın bakiyesi olan topraklar üzerinde yaşadığımızı görmüyor muyuz? Bölünen, parçalanan, gaspedilen ve en sonunda irili ufaklı milli devletler olarak bize kabul ettirilen bir coğrafya yerine "büyük uyum" diye İsimlendirebileceğimiz bir uyumun özlemini duymayacak mıyız? Emperyalizmin yüreğine korku salan, ister yeşil kuşak densin, isterse yeşil hilal densin o yeşil buluşma ya; Kafkasları, Balkanları, Orta Asya'yı, Kuzey Afrika'yı ve tüm Ortadoğu'yu İçine alan bir büyük buluşmaya şu an hayal bile olsa bigane kalabilir miyiz? Elbette ki hayır. O halde bu sürece yapılacak katkılar ister müslümanların elinden olsun, ister müslüman olmayanların, her durumda bizim ilgimizi çekmelidir. Örneğin Sovyet Rusya'nın çökmesinde müslümanların rolü belki çok azdır ama bu çöküşü değerlendirebilecek ve kendi lehimize çevirebilecek en kuvvetli aday İslam ümmeti olmalıdır.

İslam milletini var kılmanın, toprak, tarih ve kan bağını aşarak sadece akaid bağını öne çıkaran bir ideali gerçekleştirmenin içini doldurmak gerekiyor. Elbette ki akaid bağı her şeyin önündedir. Ancak toprağı ve tarihi önemsemeden hareket etmenin gerçekçiliğini anlamakta güçlük çekiyorum. Bu noktada bütün verilerin inceden inceye hesaba katılması gereği ortadadır. Toprak, tarih ve kan bağını kutsamak veya ideolojileştirmek ile toprağın ve tarihin farkına varmayı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Hele Seyyid Kutub'dan yola çıkılarak bu sonuca varılmamalıdır. İdealler ve gerçekler bağlamında bakıldığı zaman bazen tuhaf paradokslar bile meydana gelebiliyor. Örneğin bizler ne kadar Amerika'ya veya BM'ye karşı olsak da onların Bosna'da Sırp katillerin üzerine bomba yağdırmasından rahatsızlık duymayız, belki hoşnut oluruz. İstemediğimiz bir durum olsa dahi bu bizim gerçeğimizdir. İdealimize ulaşmak için gerçeğimizi çok iyi görmeliyiz.

AHMET AĞIRAKÇA

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tevhid inancı Allah'ın tüm hüküm ve emirlerinin parçalanamaz bir bütün olduğunu kabul edip bunun toplum hayatında pratize edilmesine iman etmek demektir.

Yönetim, Allah'ın hükümlerinin yeryüzünde eksiksiz ve eklektik bir anlayışa başvurmadan uygulanmasını kabullenmek, bunu bir iman meselesi olarak görmek ile Allah'a iman, uluhiyetini kabul etmek tamamen birbirinin tamamlayıcısı hususlardır. Günümüzde İslam ve İslam karşıtı düşüncelerin çarpıştığı ve karşılıklı olarak mücadele verdiği bir husus vardır ki o da; yönetime Allah'ın indirdiği ilahi emirler ve bu emirlerin doğrultusunda çıkan hidayet ve toplum anlayışı mı hakim olmalı, yoksa bütün bunlar insanın kendi arzularına İslam ahkamının aslına uygun olmayan, dünyevi çıkarlara ve zamanla insanların alışkanlıkları olarak ortaya çıkan ve "halk İslamı" diye nitelenen örf ve adetlere göre mi olmalıdır? Yani ilahi hükümler mi yoksa insani hükümler mi toplumda geçerli olmalı? Seyyid Kutub'un ifadesiyle "İnsan hayatında uluhiyet ve rububiyet Allah'a mı ait olmalı, yoksa bunların hepsi veya bir kısmı insanlar için Allah'ın izin vermediği yasalar koyan kurum veya yaratıklardan birine mi verilmeli? Kendisinden başka ilah olmayan Cenab-ı Allah'ın insanlar için koyduğu vazgeçilmez hüküm ve kaziyeler; zatının uluhiyetini, insanların da ubudiyetini ge­rektirdiği gibi bu hükümlere uymayı ve İslam'ın toplum içinde hakim kılınarak bunun dışında herhangi bir sistem ve anlayışa asla iltifat etmeden uygulamayı gerektirir.

Olayı böyle değerlendirmek iman ve küfür meselesidir veya İslam ve Cahiliye'dir. Diğer bir ifadeyle "İslam şeriatı veya insanın heva ve hevesleri", levhid veya şirk", "İslami ahkam veya dünyevi ikbal" arasında bir tercih meselesidir. Allah'ın hükümleriyle hükmetmenin dışında bir husus veya yönetim ne olursa olsun, herhangi bir tarihi dönemden ibaret olmaksızın "cahiliye"den ibarettir. Cahiliye; insanın insana hükmetmesidir. Allah'ı bırakıp heva ve heveslerin, dünyevi emellerin ve insanların uluhiyetinin kabullenilmesidir.

Seyyid Kutub toplumları "cahiliye" ve "İslam" diye ikiye ayırınca, bu ayırım laikleri ve onların gölgesinde yaşayanları veya laikliği küstürmeden, laikleri kızdırmadan yumuşak ve ılımlı bir İslam ortaya koyanları kızdırmaktadır. 1970'li yıllarda Seyyid Kutub'a düşmanlık edenler belli bir anlayışa sahip olan belli bir kitle ve cemaat idi. O yıllarda İslam toplum anlayışını ortaya koyarak İslami bir yönetimden söz edenlerden bu söz konusu grup ve cemaatler tarafından sırf karalamak maksadıyla "Vehhabiler" diye söz ediliyordu. İslam devletinden yana olanlar "İbn Teymiyyeci" idiler. Mutasavvıf bir toplum olan bugünkü toplumda İslam'dan yana olanlar anarşist -hatta bazıları tarafından Trockist- diye nitelenirken o günlerde bu düşünceyi Türkiye'de savunun insanlar bugüne kadar "Tevhid" inancını zedelememek için tüm beşeri toplum anlayışlarını red ederek mücadelesini sürdürdü. Bugün ise aynı çizgide buluşan eskilerle yeniler vardır. Tevhid'e dayalı "İslam Toplumu"ndan yana bir anlayışı "elitist İslam" olarak değerlendirmek İbn Teymiyye gibi bir muvahhidin karşısına eşyayı Allah'ın zatı ile bir tutan ve bu tutumu ile batının ve batıcıların hoşuna giden bir İslami anlayış sergileyen "İbnu'l-Arabi"yi getirip koymak isteyenlere tevhid anlayışlarını gözden geçirmeleri gerektiğini söylüyor ve onları Allah rızası için uyarıyoruz.

Seyyid Kutub'un anlayışın ve çizgisini koruyacak ve buna karşı çıkacak olanları rahatlıkla bertaraf edecek bir nesil yetişmiştir. Kimse boşuna uğraşmasın.

İkinci sorunuza gelince: Cenab-ı Allah "Sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve ben de sizin Rabbinizim" buyururken, Hz. Peygamberin Veda Haccı'nda "hiçbir Arap'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap'a üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır... Bütün bu cahiliye geleneklerini ayaklarımın altına aldım" şeklinde, dünya ayakta durduğu müddetçe varolacak bir mesajını ulus devlet ve ulusçuluk inancıyla değiştirmeye kalkışmak İslam'a ihanettir. Biz müslüman olarak "ülkenin bölünmez bütünlüğünü", "bütün yeryüzü" olarak değerlendiriyoruz. En azından müslümanların var olduğu bölgeleri, yani bugün Kazablanka ile Cakarta arasındaki bütün İslam dünyasını bir olarak değerlendirip bütün bu muazzam coğrafyayı bir bütün olarak görmek gerekir. İslam'ın toplum ve hakimiyet anlayışı budur. Bugün üzerinde yaşadığımız topraklar bizimdir. Ulus devlet anlayışı ile hareket edenler tarihi sadece "bin yıl"dan ibaret görenler, coğrafyayı Adriyatik ile Çin şeddi arasından ibaret kabul edenler "milliyetçi" ve hatta "ırkçı" anlayışlarını yenememiş olanlardır. Hatta İslam'ın asıl bakış noktası dünyanın neresinde olursa olsun İslam'ın ve tevhid inancınım uygulandığı coğrafyalar müslümanların toprağıdır. Bugün Kızılderililer arasında İslam'ın yaşanması ve tevhide dayalı bir yönetimin ortaya çıkması halinde Kuzey Amerika bizim ana vatanımız olur. Ümmet anlayışı toprağa, sadece bir ırkın tarihine ve insanlar arasındaki kan bağına bağlı olmamalıdır ve olamaz.

Netice olarak bugün Türkiye'de bazı grup, cemaat ve tek başına bir ferd olarak yaşayan bazı entellektüel çevre ve kişilerin gerek eklektik -demokrasi, sivil toplum ve laiklik ile karışık- bir İslam, vahdet-i vücud'a inanan, Hz. Ali'nin uluhiyetine veya masumiyetine iman eden, laik bir ortamda İslam'ın eksiksiz olarak yaşanabileceğini ileri sürüp takiye yaparak aynı anda takiyenin küfür olduğunu söyleyenler, İslami yönetim ve İslam'a dayalı bir toplumdan söz edenler İbn Teymiyyeci olarak nitelendirenler ile demokrat olduğunu söyleyen ve kendilerini hala müslüman olarak kabul edenler ne yapmak istiyorlar.

Bunlar otuz yıldır İslami yönetime doğru fevkalade yol almış bulunan, Tevhid"i "yönetim"den ayırdetmeyen müslümanların geldiği noktadan geriye çekilmesi için çizgide olduklarını bilmelidirler. "Kur'an İslam'ı" karşısında İbnu'l-Arabi anlayışı ile tekrar "sufi söylemleri" gündeme süren; toplum içinde bir sürü bid'at ve hurafelerle yaşayan Telli Babacı, çaput bağlayıcı mutasavvıf "Halk İslamı"nı getirmek isteyenler ve bunu gündemi zorlayarak anlatmak isteyenler için meydan bu kadar boş değildir.

Seyyid Kutub'un ortaya koyduğu çizgi Rasulullah'tan başlayarak dört halife ile Ömer ibn Abdulaziz, Ebu Hanife, İmam Zeyd, İmam Şafii, Ahmed ibn Hanbel, İbn Teymiyye, İmam Zehebi'lerle devam eden muvahhidler çizgisidir. Bu da insan aklı ile ortaya çıkan halk İslam'ı değil, güzel ahlakı, hikmeti, samimiyet ve kardeşliği, takva ve nafilelere bağlılığı, haramlardan kaçınmayı, zalim yöneticilerle uzlaşmamayı kapsayan, sünnete bağlılığı öne çıkaran "Kur'an İslamı"dır.

İBRAHİM SARMIŞ

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seyyid Kutub, soruda da belirtildiği gibi hayatının ölçüleri, değer ve hükümleri İslam olmayan toplumları cahiliyye toplumu olarak nitelemektedir. Bireyler olarak kişiler müslüman olabilirler, ama Allah'ın dinine göre şekillenmemiş ve O'nun hükümleriyle hükmetmeyen yönetim ve devletlerin cahiliyye yönetimleri veya devletleri olduğunu söylemektedir. Aslında bu adlandırmayı yüce Allah yapmakta, kendisi Kur'an'ın kavramını kullanmaktadır. Bilindiği gibi Kur'an'ın amacı insanlara Yüce Allah'ı layık olduğu şekilde tanıtmak ve O'nun gösterdiği şekilde yaşamalarını sağlamaktır. Bunun için düzenli bir İslami kişiliği oluşturma, bu kişilerden düzenli bir İslam toplumu oluşturma ve bu topluma cahiliyyeye karşı mücadelesinde rehberlik yapma görevi üstlenmektedir. Bu konuda Seyyid Kutub şöyle demektedir:

"Bu Kur'an bir ümmet oluşturmak, bir devlet kurmak, bir toplumu düzenlemek, vicdanları, akılları ve ahlakı eğitmek, toplumun kendi içinde ilişkilerini düzenlemek, bu devletin başka devletlerle ilişkilerini belirlemek üzere Rasulullah'a inmiştir. Bütün bunları muayyen bir akide, belirli bir anlayış ve yeni bir yapıya göre gerçekleştirecekti.

Ashab, Kur'an'ın bu temel hedefini kavramış, görevini anlamışlardır. Onun için en güzel biçimde özümsemiş ve gerçekleştirmişlerdir.

Ashab sadece bilgilenme yahut kültürünü artırmak için değil, öğrenmek ve yaşamak için Kur'an'ı okur ve öğrenirlerdi. Bireysel ve toplumsal yaşayışı, ilişkileri ve hareket tarzını belirlemek üzere okur ve Öğrenirlerdi. Kısaca, yaşamak ve uygulamak için öğrenirlerdi. Kur'an'ın Hz. Peygamberin ve ashabın hayatında aşamalı olarak gerçekleşip şekillenmesi bu şekildedir.

Seyyid Kutub bunun için her dönemde İslam'ı bu şekilde canlandıran fertlerin, uygulayıp somutlaştıran toplum ve yönetimin bulunması gerektiğini söyler. Bu dinamik ve eylemci toplum olmadıkça İslam'ın öngördüğü hedefe ulaşması mümkün değildir.

Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuz zaman Seyyid Kutub'un gerek felsefe olarak, gerekse yöntem olarak İslam'ın tabiatını ve metodunu ne kadar doğru kavradığını anlayabiliriz. Hz. Peygamber'in ve onunla beraber ashabın hayatında gizli ve dar çerçeveli davetten açık ve bütün topluma hitap eden davete, işkence ve hicretten müşriklere karşı savaş ve devlete kadar uzanan çizgide İslam'ın seyir çizgisine baktığımız zaman Kutub'un canlı bir müminler topluluğu ve eylemci aktif hareket metodu üzerinde ısrar etmesinin haklılığını daha iyi görebiliriz. Fi Zilali'l-Kur'an'da izlediği metoda 'el-menhacu'l hareki' adını vermektedir.

Şüphesiz ilk İslam toplumu ve devleti Kur'an'ın bu metodu ile gerçekleşti. Bu süreç yirmi üç yıllık bir zaman içinde aşamalı olarak tamamlandı. Kitap, Kur'an-ı Kerim ve öğretmeni Hz. Muhammed oldu. Bu okulun öğrencileri olarak ashab da aldıkları dersleri günü gününe yaptılar ve yirmi üç yıl sonra hem örnek nesil oldular, hem de devletlerini kurdular. Aşamalı metod budur. Tarihin herhangi bir döneminde müslümanlar aynı hedefi gerçekleştirmek isterlerse, izlemeleri gereken ve cahiliyye yöntem ve yönetimlerine alternatif yol budur. Bunun için Kur'an'ın eğitim ve hareket metodunu, Hz. Peygamberin yolunu çok iyi bilen insanların olması gerekir. Kutub, bunun dışındaki eğitim şekil ve yöntemlerinin özellikle cahiliyye ile uzlaşmacı girişim ve tutumlardan başka bir şey olmadığını söylemektedir.

Bu bakımdan İslam açısından insanların, toprakların, milletlerin, devletlerin, yönetimlerin Allah'ın yanında değerli olup olmaması da buradan ileri gelmektedir. Bu konuda Seyyid Kutub'a eleştiri yöneltenlerin ya İslam anlayışlarında bir Çarpıklık vardır yahut emperyalizmin yoğun kültürel ve siyasal bombardımanı altında İslami şahsiyetleri hezimete uğramış uzlaşmacı kişilerdir.

İslam inancına göre müminler kardeştir. Birbirlerinin velisidir ve tek ümmettir. Bunun dışındakiler de küfür ümmetidir ve birbirlerinin velisidir. Savunulacak veya red edilecek değerler de buna göre belirlenmektedir. Soruda sayılan değerler veya konular da bu kritere göre değerlidir veya değersizdir. Birtakım insanlar yukarıda söylediklerimizi iyi kavramışlarsa bu değerlere veya konulara karşı tavırlarını da ona göre belirleyebilirler. İslam'a hizmet adına İslam'ı saptırma veya cahiliyye ile uzlaştırma anlayış ve tutumlarından uzak dururlar.

Hz. Peygamber'in ve ashabının İslam anlayışını ve yöntemini az çok biliyoruz. İnançları uğrunda cahiliyye yönetiminden görmedikleri eziyet ve işkenceler kalmadı. Her türlü maddi yoksulluğa mahkum oldular. Sonunda evlerinden ve yurtlarından da olarak hicret ettiler.

Demek ki mümin için değeli tek şey inancıdır. Seyyid Kutub'un deyimiyle, müminin milliyeti akidesidir. Fertler, milletler bu inanca sahip ise değerli olur. Vatanlar bu inancın egemen olduğu yerler ise değerlidir.

Kısaca İslam nazarında her şey buna göre değerli veya değersizdir. Bu inanç olmadan fert, toprak, soy, servet, sembol, yönetim gibi şeyler maddi birer değer olarak değerli olabilir, ama Allah'ın yanında değerli olmayıp müminlerin etrafında odaklaştığı ölçüler olamazlar. Bu ölçüye göre değerli olan şeylerin tümü için savaşılır ve mücadele edilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Size ne oluyor ki 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden kurtar, katından bize bir sahip çıkan ve bir yardımcı gönder' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" (Nisa, 75)

Bunun böyle olduğunu görmek için bütün peygamberlerin (Mesela Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Şuayb) ve özellikle Hz. Peygamberin ve ashabının uygulamalarına bakmak yeterlidir. İnançları için akrabalarından ayrıldılar. Evlerini, arazilerini, şehirlerini bıraktılar. Hiçbiri benim yurdum, benim evim, benim bayrağım, benim milletim, benim tarihim demediler. Cahiliyye toplumunda hayatını sürdürmek için müşrik toplumla uzlaşmaya gitmediler. Hiçbiri İslam'da milliyetçilik, sağcılık, solculuk, ilericilik, gericilik ve isim olarak çağımızda ortaya çıkan ama uygulama ve anlayış olarak o gün de. mevcut olan şeylerin hiçbirinin İslam'da olduğunu söylemedi. Aksine "sizin dininiz sizin, benim dinim benim" dedi. Hiçbiri cahiliyye yönetimlerinin lehine ve İslam'ın hesabına İslam'dan tavizler vererek, cahiliyye yönetimlerine veya yöneticilerine dalkavukluk ederek hayatını veya davetini sürdürme yoluna gitmedi. Himayesine sığındıkları Habeşistan yönetimine bile İslam'ın esaslarını söyleyerek Necaşi'nin karşısında Hristiyanlığın can damarı inançları red eden Kur'an ayetlerini haykırarak yaşamak istediler.

Bütün bunlar izlenecek yöntem konusunda ümmete örnektir. Asırlardır ümmet buna inanmaktadır. Rasulullah'ın ve ashabının, yani müminlerin yolundan başka yol izleyenler tutumlarını bir daha değerlendirmelidirler. "Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Rasulullah'a muhalefet edip müminlerin yolundan başkasına uyan kimseyi döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme atarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir." (Nisa, 115)

KÜRŞAT ATALAR

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seyyid Kutub (Allah rahmet eylesin) müslümanların dünya gündeminde her açıdan en son sırada yer aldığı, akletmeyi terk ettikleri ve bu yüzden de zillet içinde yaşadıkları bir dönemde, dinin özünü yakalayan ve onun gereğini yerine getirmeye çalışan alimlerden/aydınlardan biriydi. Kutub, yaşadığı dönemin müslüman toplumları için "cahiliye toplumu" tanımlamasını yaparken, iki açıdan haklıydı. İlki, gerçekten müslüman toplumlar, Allah'ın dinini terk etmişler ve bu dinin cahili olmuşlardı; onu gereğince bilmiyorlar ve doğal olarak onun gereklerini de yerine getirmiyorlardı. Asıl bu cehaletlerinin sonucu olarak da zillet içinde bir yaşam sürdürüyorlardı. Yani hakimiyet, küfrün/şirkin elindeydi. Her iki açıdan da müslüman toplumlar, "cahiliye toplumu" olarak nitelendirilmeyi hak ediyorlardı. Ama bu toplumların bir biçimde uyarılması da gerekiyordu; "bir kavim kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez" ayeti gereğince de uyarıcıların işe tabandan /halktan başlamaları lazımdı. Kutub'un yaşadığı dönemde, müslümanlar, geçmişte kendilerine izzet veren İslam'ı terk etmişler ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak da tarih sahnesinden silinmişlerdi. O halde "yeniden İslam'a dönüş hareketi" başlatılmalıydı. İşte Seyyid Kutub, Afgani ve Abduh'la başlayan bu sürecin önemli bir halkasıydı. İslam'ın gerçek anlamda iktidarı, tepeden inmeci yöntemlerle değil, halkın kazanılmasıyla gerçekleşebilirdi. Bu yöntem, Rasulullah'ın yöntemiydi ve sonuca götürücü, sahih yöntem bundan başkası da değildi. Elbette bu yolda cihadın "uygun ve mümkün olan" her türü denenmeliydi. Her şeyden önce mücadele sadece ve sadece "La ilahe illallah" temeline dayanmalıydı. Mü'minler "akide" temeline dayalı ayrı bir ümmettiler ve ümmetin de ayrı organizasyonları olmalıydı. İşte bu strateji, müslüman toplumların kukla idarecilerini endişelendirdi. Derhal bu yeni hareketi bastırmalı ya da en azından kontrol/ kuşatma altına almalıydılar. S. Kutub, işte bu gerekçeyle "susturulması gerekenler" arasında yer aldı ve ilminin zekatını canıyla ödedi. Onu "500 bin kişinin katili" olmakla suçlayan Suud mentaliteli tutucular olduğu gibi, "İslam devletini savunduğu için "bir çeşit ulus-devlet taraftarı" olarak suçlayan antellektüeller de oldu. Halbuki o, İslam'ın ancak ve ancak Kur'an'ı rehber edinmiş bir İslami hareketle iktidar olabileceğine inanıyordu ve bu iktidarı önemsiyordu. İslami hareket bu amaca doğru yol alırken bir takım merhalelerden geçecekti ve her merhalenin "fıkhı" kendiliğinden oluşacaktı. Yani İslami hareket, "mücadele süreci içinde pratik, gerçek ve somut bir hüviyet" kazanacaktı. İşte Kutub'un bu teşhisi, temelde doğrudur. Bugün Türkiye toplumu için de "benzer" şeyler söylenebilir, Türk toplumu da halen "cahiliyye toplumu" özelliklerini göstermektedir ve bu durum, tabandan başlayarak değiştirilmelidir. Bunun yolu ise, öncelikle tevhidi, açık, tavizsiz, ilkeli, kitlesel ve örgütlü bir İslami hareketin oluşturulmasıdır. Yani, Seyyid Kutub'un da dediği gibi, "La ilahe illallah" davasını tek düstur kabul eden müminlerin oluşturduğu bir İslami hareket, ilk şarttır. Bu hareket, zaman içinde çeşitli aşamalardan geçecektir ve Allah'ın da yardımıyla İslam'ın hakimiyeti tesis olunacaktır.

— Bir İslam ümmetinden bahsetmek için, bu ümmete rengini, boyasını, kimliğini veren akaidin/ideolojinin temelde yer alması kadar tabii bir şey olamaz. Yani bir "İslam Milleti" olacaksa, Kur'an bunun belirleyicisi olacaktır. Bu demektir ki toprak, tarih ve kan bağı asla bu bağın önüne geçemeyecektir. Kur'an'ın hükümlerinin belirleyici olmadığı bir devletin adı nasıl İslam devleti olabilir? Ama bugün bazı çevreler, özellikle de mevcut rejimin her türlü desteğini yanlarına alarak dörtnala koşuya geçmiş olan bazı cemaatler, İslam'ı toprak, millet ve vatan üçlüsüyle şekillenmiş bir tür milliyetçiliğin meşrulaştırıcı /kutsayıcı unsuru olarak gösteriyorlar. Bugün İslam, her geçen gün gücüne güç kattığı için, zorba yöntemlerle değil, sinsi taktiklerle, İslamizasyon politikalarıyla yıpratılmak/yok edilmek isteniyor. Kimi gruplar, toprak, tarih ve kan bağının ördüğü milliyetçilikle piyasaya sürülürken, kimileri de "yeşili biraz daha fazla ama demokrat" kimliklerle boy gösteriyor, kitleleri arkalarından sürüklüyorlar. "Ilımlı İslam", "radikal/gerçek İslama karşı kalkan olarak kullanılıyor. Böylece İslam, "içerden" vurulmaya çalışılıyor. Bu çevreler, kendilerine birkaç okul daha açma izni verildiğinde, orduya namaz kılan 3-5 genç soktuklarında, İmam- Hatip okullarının sayısı biraz daha arttırıldığında, belediyeler ellerine teslim edildiğinde... başka bir şey talep etmekten vazgeçiyorlar ve talep edenlere de "bunların da elimizden alınmasını mı istiyorsunuz? Oturun oturduğunuz yerde" diyorlar. "Birlikte yaşama teraneleri söyleyenler ise, Sivas'ta başörtülü olduğu için "konuşma hakkın yok" denilerek zorla kürsüden indirilen hemşire adaylarına bu hareketi yapabilenlerin İslam'a duydukları kini görmelerine rağmen, ses çıkarmıyorlar. Bilmiyorlar mı ki, İslam ümmeti bir akide temeline dayandığı gibi, laik-demokratlar da bir akide temelinde düşünüyor ve mücadele ediyorlar. Bu iki zıt/düşman akidenin "bir arada yaşamanın imkansızlığının" bu son olay da azıcık olsun kanıtı değilse, başka hangi kanıtı önünüze getirip koymalıyız? Laik-demokratik ilkelerin üzerine bina olduğu temel, hümanizm, rasyonalizm, sekülarizm değil midir? Ve bunlar İslam dışı ideolojiler değil midir? İslam'ın bunları meşru görüp, onların müdafileri ile savaşmaması mümkün müdür? Yine, laik-demokratların da, nevalarına dayalı düzenlerini yıkmaya azmetmiş müslümanlarla "bir arada yaşaması" mümkün müdür? Hakkın batılla bir arada yaşaması mümkün müdür? Mümkünse, "zail olmasını" beklediğiniz şey nedir? "Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaş" ayeti kime seslenecektir o zaman? "Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et" ayetinin gereğini "bir arada yaşama"yı önerenler nasıl gerçekleştirebileceklerdir? İşte bunları mümkün görmeyen Mevdudi, Humeyni ve Kutub gibi alimler/aydınlar, İslam'ın –Hakkın- iktidarının tesis edileceği bir "İslam devleti"nin kurulmasını gerekli buldular ve her biri kendi içtihadınca bir strateji uyguladı. Elbette her birinden olduğu gibi, Kutub'un stratejisinin de, bugünün ihtiyaçlarına cevap vermeyen yanları, hataları vardır; ancak temel hedeflerde ve "yöntem"de hata yoktur. Eğer bir konuda Hakk sadece bir tane ise ve İslam, bu hakkı temsil eden tek dinse, Hakk niçin haklılığından ödün versin de, batılla uzlaşsın? Ama post-modern/gelenekçi/relativist kafa yapısına sahip entelektüeller için, Hakk yoktur. Ancak "Kur'an"ın farklı okuma biçimleri" olabilir; "total gerçeklik" olmaz. Peki Allah meramını tam anlatamamış mı –haşa- ki herkesin farklı "söylemine" meşruluk kazandırabiliyorsunuz? Hayır, hayır; Allah'ın ayetleri açıktır; Kur'an mübindir; kalplerinde eğrilik olanlardan başkası, ayetlerin anlamını çarpıtmaz. İşte İslam milleti Kur'an'ın bu değişmez esasları üzerinde bina olur ve bu esasları tüm insanlığa tebliğ eder. Kendisi için iyi, güzel gördüğünün tüm insanlarca da bilinmesini, benimsenmesini ister. Zira bunu her şeyden ve herkesten önce Allah istemektedir. O halde müslümanlara düşen görev, sahih bir İslami hareket çerçevesinde bütünleşip, sabır ve namazla cihad etmek ve tevizsiz bir şekilde iktidarı hedeflemektedir. Sonuç Allah tarafından tayin olunacaktır. Mü'min ise her imkanını kullanarak, Rabbinin rızasını kazanmaya çalışacaktır. Mü'min bu mücadele içerisinde, "hikmet"i de kullanacak ve neyi, nerede, nasıl yapacağını da bilecektir. Hayatı tanıyacak ve gereğince hareket edecektir. İdeallerini gerçekleştirme yolundan, tavizden uzak durup, sabırla ve hikmetle cihad edecektir. İşte o zaman Allah, "yollarını açacak" ve "hesaplamadığımız yerden" göndereceği yardımlarla vaadini gerçekleştirecektir. İş, doğru yol üzerinde sabretmekle ve Allah'tan ümidini kesmemeli başarılır. Bunu Allah kendi kitabında böyle beyan buyurmaktadır.

MEHMET ALAGAŞ

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Rahmetli Seyyid Kutub, bütün dünya müslümanlarına olduğu gibi, yaşadığımız coğrafyadaki müslümanlara da önemli katkılarda bulunan müstesna bir insandır. Bu önemli katkıların ne olduğuna ilişkin cevabı ise, Seyyid Kutub'un eserlerinden verebileceğimiz gibi, bu eserleri okuyan müslümanların halinden de verebiliriz. Meseleyi yaşadığımız coğrafyadaki müslümanların haline göre değerlendirirsek, Seyyid Kutub'un eserlerinden faydalanan müslümanlarda iki ayrı özelliğin belirginleştiğini görürüz. Bana göre birisi muhkem diğeri tartışılabilir olan bu iki özellik, tevhid ve tekfirdir.

Seyyid Kutub'un eserlerini okuyan ve anlayan müslümanlarda karşılaştığımız ilk vasıf, bütün müslümanların sahip olmaları gereken tevhid vasfıdır. Rahmetli Seyyid Kutub'un eserlerinde tevhid gerçeği o kadar yoğunlaşmıştır ki, günümüz müslümanları birbirlerine "Seyyid Kutub'u okudunuz mu?" sorusuyla, tevhidi ve tevhidi gerçekleri biliyor musunuz demektedirler. Yirminci yüzyılda yaşayan müslümanların en büyük ve en elzem ihtiyaçları olan tevhid bilincini böylesi bir genişlikte ve yoğunlukta vermeyi başaran Seyyid Kutub, bu mümtaz başarısı ile günümüz müslümanlarının kalbî dua ve selamlarına layık bir şahsiyettir.

Seyyid Kutub'un eserlerinden faydalanarak lekesiz ve berrak bir tevhid itikadına sahip olan müslümanların, bu itikadlarını pratiğe geçirirken aynı berraklıklarını koruyabildiklerini söyleyemeyiz. Bu iki düzlemi, iki ayrı daire şeklinde ele alırsak, bu iki dairenin birbiriyle kesiştiği, örtüştüğü ortak düzlem, yaşadığımız coğrafyadaki birçok müslümanın on-on beş yıldır mücadele verdikleri bir düzlemdir. Ne ferdi düzlemde, ne de toplumsal düzlemde özgün ve yeterli bir mücadele veremeyen bu müslümanlar, iki düzlemin kesiştiği ortak düzlemde kısmi bir mücadeleye başlamışlar ve bu mücadeleyi genellikle tekfirle noktalamışlardır.

Karşılaştıkları tevhidi gerçeklere göre nefislerinde olanı değiştirmeyen, kendi nefislerinde tevhidi ikame edemeyen birçok müslüman, pratikteki bu eksikliklerinin acısını çevreden çıkarmaya çalışmışlar ve Efendimiz (s)'in pak sünnetini dikkate alarak nefislerine karşı muttaki, çevreye karşı müsamahakar davranmaları gerekirken, kendi nefislerine karşı müsamahakâr, çevreye karşı keskin birer muttaki gibi yaklaşmaya başlamışlardır.

Peki, bu müslümanlarda tevhid ve tekfir özelliklerinin tezahür etmesiyle, rahmetli Kutub'un eserleri arasında bir İlgi var mıdır?

Vardır veya yoktur şeklinde kesin bir cevap vermek yerine, bu sorunun düşünülmesi, itidalli bir yaklaşımla cevaplandırılması gerektiğine inanıyorum. Benim bu konudaki kişisel kanaatim, teori ile pratik arasında bazı boşluklar, bazı handikaplar var ise böyle bir durum sadece okuyucuyu ve okuyucunun anlayışını suçlamanın doğru olmayacağı noktasındadır. Dolayısıyla meseleye bu boyutundan da bakılması, teorik düzlemde doğru ve yeterli görünen yaklaşımların, pratik düzlemde de doğru ve yeterli olup-olmadığının araştırılması gerekir. Söz konusu teorik yaklaşımlar bazı ilahi hükümlerden de kaynaklansa, bizleri bu ciddi araştırmadan vareste bırakmamalıdır. Çünkü zamana, mekana ve müslümanların içinde bulundukları duruma göre vazedilen ilahi hükümler, her zamanda ve her mekanda pratik geçerliliği olan hükümler değildir.

Sorunuzda Seyyid Kutub'un İslam toplumunun oluşumuyla ilgili olarak "Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürdüğünü" ifade ediyorsunuz. Bu ifadeyi ve yaklaşımı elbette ki Kur'ani buluyor ve yaşadığımız coğrafyada da geçerli olması gereken bir yöntem olarak görüyorum. Ancak konuyla ilgili olarak şunu da ifade etmek isterim ki, yaşadığımız coğrafyada kendilerini Seyyid Kutub'un eserlerine nisbet eden birçok kardeşimizin topluma yaklaşımı, söz konusu ifadede zikredilen merhaleci yöntemi dikkate alan hikmetli bir yaklaşım değildir. Mesela bu kardeşlerimiz, İslam devletinde yaşayan kimseleri muhatap alan tekfir ayetlerinden hareket ederek, cahiliyye toplumlarında yaşayan kimseleri tekfir edebilmektedirler. Makul gözüken bu yaklaşımdaki temel yanılgı, İslam toplumu ile kendilerini İslam'a nisbet eden cahiliyye toplumlarının birbirinden farklı toplumlar olmasına rağmen, bu iki ayrı toplumla beraber, bu iki ayrı toplumda yaşayan kimselerin de aynı ilahi hükümlerle yargılanmasıdır. Nitekim bu mecrada gelişen düşünce, müslümanları ister istemez iki ayrı çıkmaza götürmektedir. Birinci çıkmaz, haksız tekfir ile birçok ilişkilerin düğümlenmesi, ikinci çıkmaz ise müslüman olma keyfiyetinin erişilmesi zor bir hedef durumuna getirilmesidir.

Seyyid Kutub'un eserlerine ve pratik tezahürlerine yönelik bu kısmi eleştirim, hiç kuşkusuz ki bu rahmetli müslümanın apaçık gerçeklerle dolu çalışmalarını gölgeleyici ve töhmet altında bırakıcı bir eleştiri değildir. Seyyid Kutub gibi samimi ve sahasında yetkin bir şekilde geride bıraktığı eserlerin­den faydalanan biz müslümanlara düşen görev, elbette ki bu müslümanı hayırlarla yadederek nankörlükten sakınmak ve bu müslümanın eserlerinde bazı kısmi yanılgılar varsa bu kısmi yanılgıları tesbit ederek düzeltmeye çalışmaktır. Çünkü bilinçli müslümanlara yakışan tavır bu olduğu gibi, çok değerli şehidimizi razı ve hoşnut edecek yaklaşım da budur.

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz Türkiye'sinde sık sık karşılaştığımız "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" ifadesi, biz müslümanların ülke ve millet kavramlarını birbirinden ayırarak değerlendirmesi gereken bir ifadedir. İslam milletine bağlı olan ve bağlı olmaları gereken tüm müslümanlar rahmetli Seyyid Kutub'un ifade ettiği gibi toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip, akaid bağını ön plana çıkaran müslümanlardır. Dünya müslümanlarının İslam milleti içerisindeki birlik ve kardeşlikleri, aynı dine, aynı akaide sahip olmalarından kaynaklanan bir bütünlük, bir kardeşliktir.

İslam milleti bütünlüğünde bir araya gelen dünya müslümanlarının ülke bütünlüğü ise İslam milletinin varlığı için kesin bir şart olmamakla beraber, dünya müslümanlarının gerçekleştirmeyi arzuladıkları hedeflerden bir tanesidir. Çünkü müslümanların ülke bütünlüğü, bu müslümanların içinde oldukları İslam milleti için değil, bu müslümanların arzuladıkları İslam devleti için gerekli olan bir bütünlüktür. Dolayısıyla herhangi bir ülkede yaşayan müslümanların, bu ülkeyi bölmek gibi küçültücü bir hedefleri değil, birçok ülkeyi birleştirmek ve sınırları kaldırmak gibi büyütücü ve bütünleştirici bir hedefleri vardır.

BEŞİR ERYARSOY

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Seyyid Kutub'un ele aldığı ve vurguladığı konuların Türkiye coğrafyasında yaşayan müslümanlar için önemi, yalnızca Kur'an ve Sünnet ya da kendisinin deyimiyle "Lailahe illallah'ın anlamı, Allah'tan başkasının hüküm koymaması, Muhammedu'r-Rasulullah da Hz. Muhammed'in hayat düzeni olarak ele alınması gereğini" vurgulamasından ve bunun üzerinde özel bir ısrarla durmasından ibaret değildir. Seyyid Kutub'un önemi, merhumun şehadeti yıllarında -özellikle de henüz hayatta olduğu yıllarda- bu muhteva ile İslam'ın ve Tevhid'in anlaşılmasının hiç bir şekilde söz konusu olmadığı, bu anlayışa tam anlamıyla uzak bulunulan bir dönemde müslümanların gerçek anlamıyla Tevhid'i, dolayısıyla da İslam'ı keşfetmelerine yardımcı olması, hatta sağlamasından ileri gelmektedir.

İslami anlayışı en net ya da en doğruya yaklaşmış bulunan kesimlerde -eğer var idiyse- bile İslam'ın bir hayat düzeni önerdiğini, bu hayat düzenini İslam akidesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünmek ender rastlanan bir şeydi. Hatta düzene karşı olarak nitelendirilmek ya da öyle gösterilmek özellikleriyle temayüz eden ve İslam adına o tarihlerde meydanda bulunan, bu konuda diğer cemaatlere kıyasla belki en ileride kabul edilen cemaatin söylemi, "şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınmak" ile "İslam'ın siyasete müteallik ahkamı ancak yüzde beştir, dolayısıyla yüzde doksan beş dururken, yüzde beşle uğraşmak akıl ve mantık işi değildir" gibi sözlerle ifadelendirilmeye çalışılıyordu. Daha sonraki dönemlerde bu gibi söylemlerin bu cemaatin çok büyük bir kitle halinde Adalet Partisi saflarında ve dolayısıyla da düzenin bir payandası olarak yer almasının, günümüzde de aynı cemaatin devamı olarak görülen ve gösterilenlerin, İslam'ın barışçı söylemini ön planda tutan temsilcileri olarak lanse edilmek istenenlerin, Türkiye'deki İslam karşıtı politikanın paralelinde olmakla, Yeni Dünya Düzeninin İslamizasyon politikasıyla çakışan tezler ve politikalar üretmesinin baş müsebbibi bu yanlış anlayışta aranmalıdır.

İşte Türkiye coğrafyasında en ileri seviyede görülebilecek bir İslam anlayışının o günlerdeki belirgin bir özelliği bu idi. Yani iman ve akide denilirken, bütün olarak İslam'ı kabul etmek olarak değil de, boyut ve hedefleri göz önünde bulundurulmaktan, kapsam ve mahiyeti açıkça ortaya konulmaktan son derece uzak bir iman ve akide anlayışı sergilenmekte idi. Böyle bir anlayışın seviyesi ancak bu iken- diğer cemaat ve kesimlerin İslam anlayışlarının seviyesi de buna kıyasen anlaşılabilir- Seyyid Kutub, İslam'ı bir bütün olarak algılamanın gereğinden, bir bütün olarak uygulanmadıkça, bir bütün olarak kabul edilmedikçe, İslam'ın muradına uygun şekilde ele alınıp uygulanmış olmayacağını her vesileyle vurguluyor ve özellikle menfaat ve politikaları, İslam'a karşı olduklarını açıklamalarını gerektirmeyen aslıyla kafir, saf müslüman halka karşı da müslüman gözükmeyi ihmal etmemeye çalışan münafık kişi, yönetici ve yönetimlere karşı da: "İslam'ı ya bütünüyle alıp kabul ediniz, ya da büsbütün bırakınız" diye haykırıyordu.

İşte özellikle bu çerçevede, yani İslam, akide ve şeriatiyle bir bütündür, böylece ele alınıp kabul edilmelidir, İslam akide ve şeriatinin uygun gördüğü şekilde eşya ve olaylar nitelendirilip değerlendirilmelidir, mevcut egemen cahili sistemlere karşı İslam'ın egemen kılınması mücadelesi de Peygamber(a)'in tatbikatı esasa alınarak cahili sistemlere karşı mücadele verilmelidir, şeklinde özetlenebilecek ana temasıyla yazdığı Tefsiri ile bunun bir çeşit hülasası ya da formülü mahiyetindeki "Yoldaki İşaretler" ile ondan önem itibariyle hiç de geri kalmayan "İslam Düşüncesi, Özellikleri ve Esasları" adlı eseri, müslümanlardan önce ve daha ileri derecede başta Amerika olmak üzere bütün küfür odaklarının dikkatlerini çekmiştir. Bunların ortaya koydukları böyle bir anlayış "onun idam fermanının Mısır'dan önce ABD ve İsrail'de çıkmasının" (ifade, kardeşi Muhammed Kutub'undur) en önemli ve baş sebebidir.

Seyyid Kutub'un İslam'ın egemen kılınması süreci ile ilgili açıklama ve yaklaşımları, bildiğimiz kadarıyla sahasında ilktir, başlangıçtır. Bu doğrultuda daha sonra da yapılmış açıklamalar da aynı yöntem ve yolu izlemiştir. Yapılan bu açıklamaların her yerde harfiyyen geçerliliği belki söz konusu olmayabilir. Ancak temel yaklaşım ve tezleri itibariyle İslami olan bu proje, yine Seyyid Kutub'un ifadeleriyle dile getirilecek olursa, "bu yol uzun görülebilir, fakat başarısı ilahi teminat altındaki biricik yol ve yöntem budur." "Başarı" ise, hiçbir zaman dünyevi anlamda sonuçlar elde etmek olarak algılanmamalıdır. Özellikle müslümanın amelinin en baş gayesi olan Allah tarafından kabul edilebilecek evsafta olması anlaşılmalıdır.

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğrusunu söylemek ya da hatırlatmak gerekirse, İslam, ülke ve milletin bölünmek istenmesinden değil, fiilen ülke ve milletin bölük pörçük edilmişliğinden şikayet etmektedir. İslam, bölülmüş olan ümmetin bir araya gelmesini, Allah'ın dini etrafında kenetlenmesini istemektedir. Paramparça edilmiş ve müslümanların hayatından büsbütün uzaklaştırılmış bir İslam'ın bütünüyle ümmetin hayatına avdet ettirilmesini istemektedir. İslam toprakları, İslam-dışı sistemlerin ve emperyalistlerin, Haçlı ve Siyonistlerin amaçları, istekleri doğrultusunda talan edilmekte iken, bölük pörçük edilmiş iken, her yerde müslüman kanı dökülmekte, müslümanların her türlü hakları gasp edilip çiğnenmekte iken, İslam ve müslümanlar, bu bölünmüşlükten, bu dağınıklıktan, bu ezilmişlikten kurtarılarak ancak İslam'ın İstediği ruh, yapı ve formasyona bürünmek suretiyle kurtulmanın mümkün olabileceğini söylemektedir. Böyle bir söylemi ülke ve milletin bütünlüğüne aykırı bulmak müslümanların sergileyebilecekleri bir tutum, ya da ortaya koyabilecekleri bir tavır olarak görülemez...

DÜCANE CÜNDİOĞLU

İslam Davası... Bu tabirin, İslam'ı sadece 'zihinsel bir etkinlik' yoluyla 'incelemiş' olanların anlamakta güçlük çekecekleri bir kavramı gösterdiğinde kuşku yoktur.

Niçin? Çünkü bu tabirde yer alan 'dava' kavramı, evvelemirde İslam'ın bir davası, bir iddiası olduğunu işaretler de ondan! Kendilerini nisbet ettikleri dinin (İslam'ın), hayatları boyunca kendileri için bir dava değeri taşı(ya)mamış olduğu insanlar da işte bu yüzden 'İslam davası' denildiğinde bu kavramı anlamakta güçlük çekerler. İslam Davası tabiri, esas itibariyle bir tepkinin ifadesidir, İslam teriminin özünde bulunan ve fakat bastırılmaya çalışılan, çokluk unutulmak istenen, ihmal edilen bir 'iddia'nın yeniden ve tekrar tekrar vurgulanmasıdır; o bir haykırıştır!

İslam, bidayette Allah'ın Rasulü Hz. Muhammed'in (s) lisanıyla zuhur ettiğinde, hal-i hazır düşünüş biçimini, mevcut hayat tarzını reddetmiş, bir 'meydan okuma' şeklinde tezahür etmişti; bir iddia taşıyordu. İslam Davası, İslam'ın özünde bulunan fakat çeşitli nedenlerle görmezden gelinen işbu iddiayı açığa çıkaran bir terimdir.

Bilhassa son iki yüzyıl, müslümanların umumiyetle İslam'ın iddialarını seslendirdikleri yıllar olmadı; aksine bu yıllar, İslam'a yönelik meydan okumaların savuşturulmaya çalışıldığı, İslam'ın savunulmak durumunda kaldığı yıllardı. İslam'ın akidesine, ahkamına, ahlakına, kısaca ortaya koyduğu dünya görüşüne ve bu dünya görüşünün levazımına son iki yüzyıldır saldırılıp durdu. İslamcı ulema ve aydınların çoğu, mesailerini bu saldırılara cevap vermeye, İslam'ın 'denildiği gibi' olmadığını açıklamaya hasrettiler, bu yüzden de her savunmacı yaklaşımın kolayca içine düşebileceği 'Özür dileyici' bir tavrın temsilciliğini yapmak durumunda kaldılar.

Ne var ki iki dünya savaşı patlamış, koca imparatorluklar tarihe gömülürken bu esnada Batı'nın büyüsü de bozulmuştu. Batılı bilim ve teknolojinin yol açtığı sorunlar ortadaydı... Birer birer ulus-devletler kuruluyor, Batı düşüncesinin iki çocuğu, sosyalizm ve kapitalizm birbirleriyle kapışırken, müslümanlara kurdurulan o ulus-devletlere, bu iki sistemden birini ithal etmeleri telkininde bulunuluyordu. İslam coğrafyasının tam da ortasında dikilen ve arkasını Hristiyan batı'ya dayayan İsrail devleti dahi bu meş'um pakta dahil oluyor ve müslümanlara karşı elinden geleni ardına koymuyordu.

Seyyid Kutub, işte bu sorunların sivrildiği bir dönemde yazmaya başladı. O, yazılarında İslam'ın basit bir savunmasını yapmakla yetinmedi. Batı dünyası karşısında özür dileyici bir tavır takınmayı asla ve kafa düşünmedi. O, İslam'ın, gerçek İslam'ın bir iddiası, bir davası olduğunu biliyordu. O, ed-Din'in özünde, küllense de bir 'meydan okuma' ateşinin için için yandığını görenlerdendi. Bu nedenle de tüm mesaisini, üzeri küllenen bu ateşi körüklemeye sarfetti. Müslümanlara eğer gerçekten mü'min iseler, izzetin kendilerinde olduğunu, aşağılık duyguları içerisinde kıvranıp duracaklarına izzet sahibi mü'minler olarak bu zillete baş kaldırmaları gerektiğini hatırlattı. (Seyyid Kutub, "Amerikancı İslam" tabirini daha 1952'de kullanmıştı.)

Seyyid Kutub'a göre, bir başkaldırının, bir dava'nın, bir iddia'nın adıydı İslam... Binaenaleyh müslümanlar da bu dinin kendilerine bahşettiği izzetin hakkını vermeli, aşağılık duygusundan bir an evvel sıyrılıp İslam Davası'nın haysiyet ve izzetini yitirmemiş üyeleri olarak kendilerini savunmakla vakit geçirmemeli, bilakis yeryüzünün kokuşmuş değerlerine açıkça ve cepheden saldırmalıydılar. Ona göre, İslam'ın müslümanlardan beklediği bundan başka bir şey değildi.

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seyyid Kutub'un, Tevhidi ilkelerin esasını teşkil etmediği her toplumu 'cahiliyye toplumu' olarak nitelediğini, İslam toplumu'nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreç içerisinde oluşturulması gerektiğini söylediğini aktarıyor ve bu değerlendirmeye, bu projeye nasıl yaklaştığımı soruyorsunuz.

Aktarımlarınıza aynıyla katılıyor ve bunun her müslümanın zaten katılması gerektiği bir tesbit olduğunu söylemekle yetiniyorum. Çünkü Tevhidi (İslami) ilkelerin merkezinde yer almadığı herhangi bir topluma 'İslam toplumu' demlemeyeceği meselesi bedihidir. Bedahetin olduğu yerde ise nakle ihtiyaç yok demektir.

İslam toplumunun Kur'an öğretisine uygun bir biçimde ve merhaleci bir yöntemle (tedricen?) oluşturulmasına gelince; bir tesbit, hatta bir temenni olmak kabilinden bu aktarım da doğrudur. Ancak her halükarda bunun netameli bir mevzu olduğu unutulmamalıdır; içinin doldurulması gerekir. (Bilindiği üzere Seyyid Kutub'un yazıları da bu konuda detaylı teklifler içermez.) Seyyid Kutub'un yazdıklarından itham alanların "Rabbani Yöntem", "İlahi Metod", "Nebevi Strateji Metodu", vb. yöntemler, metodlar üzerinde ciltler dolusu kitaplar yazdıkları halde, ciddiye alınabilecek hiçbir şey ortaya koyamadıklarını tahkiken söyleyebiliriz. Sözün özü, "Rabbani Yöntem", "İlahi Yöntem", "Nebevi Strateji Metodu" adı altında yazılanların en çok bu işten para kazanan pazarlamacıların (hatta 'yayıncıların') işine yaradıkları, bu pazarlamacıların en nihayet ucuz birer politikacı olarak siyaset sahnesine 'atıldıkları' (!) -en azından Mısır ve Türkiye tecrübeleri dikkate alınacak olursa-mübalağalı bir yorum addedilmemelidir. Seyyid Kutub'un Said Havva ve Muhammed Kutub gibi taklitçilerine sıra gelince, hiç kuşkum yok ki bu konuda merhum şehidin (S. Kutub'un) kemikleri sızlamıştır.

İçi nasıl doldurulursa doldurulsun, bu yönetim nasıl temellendirilirse temellendirilsin, Seyyid Kutub ortaya bir proje atmamıştır. Proje kelimesi, her nedense bana tiksinti vermektedir ve şahsen ben bu terimi, Seyyid Kutub gibi bir davası olan mütefekkirlerin düşünceleri hakkında kullanılmasını doğru bulmamaktayım. Seyyid Kutub'un eserleri nasıl birer 'rapor' olarak nitelenmezse, nitelenemezse, fikirleri de 'proje' teriminin içine sıkıştırılamaz, sıkıştırılmamalıdır da. Bırakalım bu terimi, sistem'e çözüm üretmeyi beyhude bir uğraş olmakla nitelemiş olan merhum Kutub'u defterden silip hassaten 'sisteme çözüm üretme'ye talip olan, bu nedenle de sistem'e habire proje sunan kimseler kullansınlar. Seyyid Kutub'un bizlere öğrettiği en önemli ilke; parçacı, eklektik, özür dileyici tavırlardan uzak durmak, ucuz popülizmin tuzağına yakalanmadan ilkelerimizi muhafaza etmektir; ilkelerden taviz vermek, düşmanlarımıza ya da halka şirin gözükmek maksadıyla onları değiştirmek değil.

Seyyid Kutub, mevcut sisteme İslami çözüm üretmeyi doğru bulmadı. Çünkü ona göre bu sorunların İslam'dan kaynaklanmadığı aşikardı. Sistem, temeli itibariyle İslam'a, İslam'ın ilkelerine dayandığı takdirde, bir müslüman bu sorunları çözmeye yönelebilirdi. Seyyid Kutub'un bu konudaki görüşleri, şimdilerde kendisine pek taraftar bulmamakta, hatta aslında onun böyle bir tavır ortaya koymakla sorunlardan kaçtığı iddia edilmektedir. Peki böyle diyenler yani sisteme çözüm üretenler ne yapmaktadırlar? Bir hiç, hem de koskocaman bir hiç! Çünkü gerek icra'nın Başı'nın emriyle, gerekse bağımsız(!) bir surette İslam'ın ilkelerini İslam adı altında ehlileştirmektedirler.

İslam'ın ilahi buyruklar karşısında kayıtsız kalan toplumları, başlarına gelecek ilahi azab ile uyardığı, Allah'ın emirlerine dönmedikleri takdirde korkunç bir akibetin kendilerini beklediğinin haber verildiği bilinmektedir. Nitekim Kur'an-ı Kerim, Allah'a isyan eden toplulukları, ilahi azab ile uyandıran, bu konuda kendilerine tarihten misal veren ayetlerle doludur. Muhataplarına, böyle davranmaya devam ettikleri takdirde bu ilahi azabı beklemeleri gerektiğini hatırlatan alimlerimiz, aydınlarımız kaldı mı? Birlikte yaşabilmenin formüllerini arayanların, birlikte yaşayabilmek için hangi ilkelerden tavizler verdikleri hiç düşünülüyor mu? Allah'a isyan eden bir toplumun Allah'a isyan ettiği halde müslümanlardan tasvib görmesi mümkün mü? 'Birlikte yaşanan hayat' projesinde, 'hicret' kavramı ve levazımı iptal edilmiş olmaz mı? Hicret etmeyi, cihad etmeyi göze alamayanların, hicretin ve cihadın yer almadığı bir din tasavvurunu pazarlamaları, sisteme çözüm üretmeyi de bu yüzden marifet saymaları tabiidir. Seyyid Kutub'un İslam anlayışına tahammül edilememesinin nedenleri kanaatimizce burada, bu tasavvur farklılığında aranmalıdır.

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

2. İkinci sualinizde "İslam milletinin varlığı için 'toprak', 'tarih' ve 'kan' bağını önemsemeyip sadece 'akaid' bağını öne çıkarmak" şeklindeki bir tavır alışı Seyyid Kutub'a izafe ediyor ve bu yaklaşımın 'idealler' ve 'gerçekler' bağlamında nasıl değerlendirilebileceğini soruyorsunuz.

Burada tavzih edilmesi gereken hususlar vardır.

Birincisi- Seyyid Kutub İslam milletinin varoluşunun sadece akaid bağı ile gerçekleşeceğini söylemiyor; bu varoluşun temelinin akidevi ilkeler olduğunu söylüyor, başka bir deyişle İslam milletinin varoluşunun temeline akideyi koyuyor ki doğrusu da budur.

İkincisi, Seyyid Kutub'un bakış açısına göre İslam, ne müslüman toplumun yegane birleştiricisi, ne de toplumu kuran öğelerden (herhangi) bir tanesidir; o, toplumun en asli ve en önemli bağıdır, toplumun varoluşunu anlamlı kılan, diğer toplum biçimlerinden onu ayıran usul esas'tır.

Üçüncüsü, Seyyid Kutub'un İslam anlayışı, XX. yüzyılın kavmiyetçilik ideolojisiyle sulandırılmış ve toplumun kurucu öğelerinden birine indirgenmiş haliyle vaz'edilen bir İslam tasavvurunu kabul etmez. O, kavmiyetçiliğe ve kavmiyetçiliğin teorik enstrümanlarının tamamına karşıydı. XX. yüzyılın illeti olarak baş gösteren kavmiyetçiliğin üretmiş olduğu ve ulus-devletin sınırları bağlamındaki 'tarih', Vatan' ve 'devlet' kavramlarını reddediyordu. O, müslümanların üzerinde yaşadıkları toprakların kudsiyetlerini, müslümanların sahip oldukları dinin kudsiyetinden aldığına inananlardandı. Bu, 'tarih' ve 'hükümet' kavramları üzerindeki tahlilleri için de geçerlidir. Seyyid Kutub'un 'ben mutaassıbım' adıyla yazdığı bir dizi yazı, Urvetu'l Vusqa'daki taassub çağrılarıyla karşılaştırıldığında bu nokta sarahat kazanacaktır. (Cemaleddin Afgani'nin Batı hegomanyasına karşı müslüman kavimlere yönelik çağrılarında güttüğü politikayı (taassub çağrılarını) anlayamayanlar, tabiatıyla Seyyid Kutub'u da anlayamamışlardır.}

Dördüncüsü, müslümanların, bilhassa zihinlerinde bir 'öteki' bulunduracak derecede siyasi bir şuura sahip olan müslümanların, zaman zaman ayaklarını yerden kestikleri bir hakikattir ve bu, esasen yanlış da değildir. Çünkü müslüman, zihninde varolan dünya ile içinde yaşadığı gerçek dünya arasında gidip gelen insandır. Zihninde, kalbinde ideal bir dünya barındırmaktadır müslüman... Ne ki bir de karşısında savaşmak, mücadele etmek zorunda olduğu gerçek dünya vardır. Müslüman, idealindeki dünyadan vazgeçmeyen, vazgeçtikçe teslimiyetini kaybeden bir yapıya sahiptir; bu yüzden ve tam da bu anlamıyla müslümanı 'idealist' olarak tanımlamak mümkündür. Ancak bu, onun hayatın gerçeklerini ihmal ettiği, aklı havada, ütopist, gerçeklerden kaçan bir 'tip' olduğu, olması gerektiği anlamına alınmamalıdır. Demem o ki müslüman olmak, yeri geldiğinde gerçeklere dahi karşı çıkabilmek, zaruretlere teslim olmamak haysiyetini gösterebilmek demektir. Yanlış anlaşılmayacağımı ümid ederek söylüyorum, müslüman olmak aynı zamanda Donkişot olmakla suçlanmaya göğüs gerebilmektir de.

Hasılı, Seyyid Kutub İslam hakkında sadece konuşup yazmakla yetinmedi, bu uğurda canını da verdi. Kendisinin dediği gibi, kelimeler mumdan oyuncaklar gibidir, onları yazanlar onların uğrunda canlarını vermeyi göze alabildikleri takdirde o kelimelere adeta can gelir ve kelimeler hareket etmeye, etkilemeye başlarlar. Seyyid Kutub, bundan on-beş sene önce yazılarıyla tanıştığım bir mütefekkirdir. Tüm düşünce dünyam -benim neslimin çoğu için geçerli olduğu gibi- onun eserleriyle istikamet kazandı. Onun şahsında, gerçeklere (!) teslim olmadan da, zaruretlere (!) boyun eğmeden de müslüman olarak yaşanabileceğini gördüm. Allah ve Rasulü'ne iman etmiş olmanın, izzet ve haysiyet sahibi demek olduğunu, çokluk ben onun yazılarından öğrendim. (Okuduğunuz eserlerin birçoğu belki sizi bilgi sahibi yapabilirler, fakat size izzet ve haysiyet sahibi olmayı öğretmezler, öğretemezler.)

O "Ben Kur'an'la aranızda bir köprüyüm, Kur'an'a ulaştıktan sonra beni bir kenara atabilirsiniz" diyecek kadar Kur'an sevdalısı bir müslümandı. O, ideallerin adamıydı, çünkü o bir dava adamıydı. Onun bir davası, bir iddiası vardı. Onun 'başı yukarıda" idi; hem onurlu olmak, başı dik olmak, hem de gözünü semalara dikmek anlamında... Bir idealistti o, istediğinde gerçeklere yüzünü çevirecek kadar idealist, istediğinde Sosyal Adalet'i, İslam-Kapitalizm Çatışması'nı yazacak kadar realist...

Günümüze gelince, şimdi müslümanlar tamamen 'gerçekçi' oldular ve 'idealist' oldukları yıllardan utanıyorlar... Geçmişi unuttular, geleceği tasavvur edemiyorlar ve şimdiyi kurtarmaya bakıyorlar. Şimdi daha akıllılar.. Mu'cizelere inanmıyorlar ve bu yüzden risk de almıyorlar. Zengin de oldular... Şöhretleri de var.. Neredeyse hiçbir dertleri kalmadı... Sadece adam yerine konulmayı istiyorlar... Dava adamı değiller...

İşte onlar Seyyid Kutub'u bu nedenlerden dolayı anlayamıyorlar...

İSMAİL KARA

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cahiliye toplumu" ve "İslam toplumu" kavramsallaştırmalarına ilk nazarda sıcak bakmaktan başka elimizden bir şey gelmeyebilir. Fakat mesele bundan sonra başlıyor. Alternatif bir İslam toplumu "Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte merhaleci yöntemle" nasıl oluşacak? Nerelere yaslanacak, hangi kaynaklardan güç devşirecek? Daha da önemlisi müslüman toplumlarda nasıl bir karşılık bulacak, bulabilecek mi? İş bu sorulara ve bunların cevaplarına geldiği zaman merhum Seyyid Kutub'un da, bizim de işimiz zorlaşıyor.

Öncelikle şunu bilmemiz lazım: Mısır'da Seyyid Kutub'un, Pakistan'da Mevdudi'nin, İran'da Şeriati'nin, Türkiye'de de birçok insanın uğraştığı meselelerin bir iki asır geriye giden bir geçmişi var. Bu meselelerin merkezinde de İslam dünyasının batılılaşma ve modernleşme problemini, bu problemle gelen "bulaşıklıkları, eklentileri, sapmaları, akıl yürütmeleri... nasıl, hangi usullerle anlayacakları, çözecekleri sorusu yatıyor. Burada da "gelenek", "tarihi İslam", "İslam tarihi tecrübesi" gibi kelime ve terkiplerle adlandırdığımız büyük hadise karşımıza dikiliyor. Seyyid Kutub merhumun da içinde yer aldığı "kaynaklara dönüş hareketi"nde bu büyük hadisenin yeterince farkına varılmadığı veya acil çözümler/pratik teklifler öne alındığı için "siyaseten" veya "kasden" atlandığını görüyoruz. Böyle bir zeminde, böyle bir haleti ruhiye içinde üretilen projelerin ne kadar yerli, ne kadar İslami, ne kadar mütekabiliyeti olan projeler olduğu her zaman münakaşa konusudur. Seyyid kutub'un ve birçok benzer çağdaş müslüman aydının bir inancı, bir şuuru diri ve canlı tutmak, bunun yanında müslümanların kendilerine güvenlerini artırmak konusunda yaptıklarını çok önemsiyorum ama modernleşme dönemi İslam dünyasının temel meselelerini kavramada, çözüm tekliflerinde ve bunlar için kullandıkları mantık ve usul konusunda aynı öneme sahip olduklarını düşünmüyorum. Bu sebeple de projelerinin ciddi tenkitlere, yer yer redde muhtaç oldukları kanaatini taşıyorum.

Kemalist söylemden ve milliyetçilik ideolojisinden bağımsız olarak "ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğümü önemsiyorum. Toprağı ve Anadolu insanını da. Eğer yakın veya uzak gelecekte bir İslam milleti yeniden oluşacaksa -ki müslüman halklar düzeyinde bu kaybolmuş bir şey de değil- bunun bir merkezinin ve bu merkezin de bir hakim (hikmet ve hükümet sahibi) tabakasının olması lazım. Türkiye gerek tarihi birikimi gerekse insan potansiyeli olarak İslam dünyasında özel bir yerde duruyor. Türkiye'deki İslami temayüllerin güç kazanmasına paralel olarak sistemin İslam'ı ve müslümanları daha fazla içine çekme ve etkisiz hale getirme çabalarına şaşmamak lazım. Şaşılacak şey bir dönemde sistemden bağımsız veya sisteme karşı olan müslüman kişi ve çevrelerin bir müddet sonra bilerek/bilmeyerek sistemin payandası durumuna düşüyor olmalarıdır. 12 Eylül'den sonra bu menfi süreç daha da hızlanmıştır. Bu durum Mısır'da Müslüman Kardeşler için, Pakistan'da Cemaat-i İslami için, İran'da da devrimi yapanlar için geçerli gibi gözüküyor.

Buradan sizin idealler ve gerçekler dediğiniz şeye gelebiliriz. İdeallerle gerçekler arasında her zaman bir boşluk ve gerilim olagelmiştir. Seyyid Kutub ve İhvan'ın birçok temsilcisi bunu hayatlarında yaşamışlardır. Kutub'un bazı temel konularda fikir değiştirmesinin temel sebebi de bu olsa gerektir: Fakat burada da en azından usul olarak sağlam bir nokta bulunabilir. O da şu olabilir: Meseleleri algılama düzeyinde ideallere bağlı ve radikal çözümlerden yana tavır konur ve bu hiçbir şart ve zeminde farklılaştırılmaz. Fakat aktüel/pratik çözümler, çıkış yolları, stratejiler bulma ve uygulamada realist ve uyumlu olunabilir. Bu, ince bir ip üzerinde yürümek gibi bir şeydir. Bunu başarmak sanıldığından çok daha zor bir iştir. İslam tarihinin yakın dönem tecrübelerinde sıkça gördüğümüz yaygın davranış tarzı şu olmuştur: Ya insanlar ince bir ip üzerinde seyretmekte olduklarını unutarak öldürücü girdaba düşüyorlar veya aktüel/pratik çözümleri, ideal çözümler olarak görmeye başlıyorlar.

BURHAN KAVUNCU

Seyyid Kutub, yönetiminde ve yapısal ilişkilerinde tevhidi ilkelerin hakim olmadığı tüm toplumları "cahiliyye toplumu" olmakla vasfediyor. Alternatif olarak da "İslam toplumu"nun Kur'ani eğitim ve pratikle şekillenen bir süreçte, merhaleci yöntemle oluşturulması gerekliliğini öne sürüyor. Yaşadığımız toplumda bu değerlendirmeye ve projeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Günümüz Türkiye'sinde "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü" vurgusu, çoğu dini cemaat ve entellektüel çevreler nezdinde, algılanan "İslam" ile birlikte mevcut devleti, toprağı ve Anadolu insanının değerini birbirine yakınlaştıran bir eğilimle destekleniyor. Bu konuda "İslam milleti"nin varlığı için toprak, tarih ve kan bağını önemsemeyip sadece akaid bağını öne çıkaran Seyyid Kutub'un yaklaşımım "idealler" ve "gerçekler" bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şehid Seyyid Kutub'un ortaya koymuş olduğu çizgi, Kur'an-ı Kerim'in sapasağlam çizgisinin, hatt-ı müstakim'in günümüz şartlarında apaçık bir şekilde beyan edilmesidir.

Kavimler ve kültürler arası meselelerin, medeniyet problemlerinin, ideolojik tartışmaların öne çıktığı bir çağda, cahili bir hayat karşısında ubudiyet ve uluhiyet kavramlarının doğru olarak idrak edilmesi, bizim için her zaman en önemli bir esastır. Çünkü insanın Allah'a kulluktan yüz çevirerek şeytanın adımlarına tabi olması, tüm sorunların anasıdır. Çağımızda müslüman etiketli topluluklar, kendilerini dinin müntesibi saydıkları halde, dinin hakikatini unutarak, bilgisizlik sebebiyle Allah'tan uzaklaşmış, yaratıcıyı gereği gibi kavrayıp idrak edememişlerdir. İşte Seyyid Kutub, daha en başta çözümlenmesi gereken bu noktada cahiliye ve bilgi/iman tanımları yaparak mü'minlerin yolunu aydınlatmıştır. Afgani'nin bir aksiyon olarak neşretmeye başladığı tevhidi hakikati, Seyyid Kutub daha da geliştirerek net bir şekilde ortaya koymuştur. Bu müslümanlar yazar, mütefekkir ve hareket adamı olarak, bir bakıma İslam aydınlanması diyebileceğimiz bir dönemin öncüsü olmuşlardır.

Seyyid Kutub'u ve tavrını, günümüz piyasa aydınlarından ayıran başlıca özelliklerinden birisi gösterdiği ihlastır. Bütün bunlar, bir bütün olarak müslüman şahsiyetinin tezahürleridir. O'nun bilgi ve eylemi birleştiren çizgisini, yüce Allah şehadetle mükafatlandırmıştır. Şehid Seyyid Kutub, geleceğe ilişkin projeler yerine, bugünün dosdoğru bir şekilde yaşanması gerektiğini savundu. Kur'an'ın belirleyici olduğu bir eğitim süreci, bilgi ve amel olarak meyvesini veriyorsa, bu, tüm safhaları kuşatan bir çaba olacaktır. Kutub'un "Hakk ile batılın ayrışması ile cahiliyeden hem zihnen, hem pratik olarak kopuş" konularındaki ısrarı, başlangıç noktasında mutlaka gerekli olan bir olumluluktur. Bu tavır, bütün safhalarda muhafaza edilmekle beraber, bunun, toplumsal sorunlardan uzak kalınması anlamında yorumlanması, özellikle günümüz İslami hareketleri için ciddi bir handikap oluşturmaktadır. Burada birbiri ile zıtmış gibi görünen iki sapma söz konusudur: Birincisi, herhangi bir toplumsal soruna ilgi duyarak haksızlığa karşı çıkılırken, cahili yapının bir tarafı haline gelinmesi. Günümüzde en fazla, "cahiliye içerisinde dahi hakkı savunmak" adına cahiliye içerisinde kalmanın meşrulaştırılması söz konusu olmaktadır. Mesela bir 'Kürt meselesinde' TC'nin zulüm politikalarına karşı çıkarken Kürt milliyetçiliği çizgisine düşmek veya PKK cinayetlerine karşı TC'nin 'devlet gemisine binmek', ABD emperyalizmine karşı çıkarken Türk milliyetçiliğine sapmak, laik rejime karşı İslami değerleri ve halkı korumak adına siyasi parti vasıtasıyla mücadele verirken sistemin güdümüne girmek, "gelenek, tarih, toprak, halkımız ve ülkemiz" edebiyatıyla yeni bir milliyetçilik teorisi üretmek, bütün bunlar halen yaşanmakta olan cahiliyeye sapma örnekleridir. Hele son zamanlarda moda olan, insan hakları çizgisinde laik ve müşriklerle beraber, barış içerisinde bir arada sivil bir toplum oluşturma safsataları, çağdaş cehaletin yeni misalleri olmuştur. Seyyid Kutub'un en fazla hassasiyet gösterdiği husus, bu, yani cahiliyeden kesin bir ayrılış konusudur.

İkinci husus, belki Seyyid Kutub'un da eleştirilebileceği bir nokta, "cahiliyeden ve onun sebep olduğu sorunlardan ayrılış" adına, mevcut zulüm ve haksızlıklar karşısında tavırsız kalınmasıdır. Burada Kutub'un toplumsal sorunlar karşısında tavırsız kalınması biçiminde bir tezi olmamakla beraber, belirli bir tavrın önerilmemiş olması, belki bir noksanlık olarak kabul edilebilir.

Ancak, Kutub'u eleştirmeden önce, onun akide konusundaki hassasiyetinin hiç terk edilmemesi gereken bir tavır olduğunu hatırda tutmamız gerekir. Hatta, yukarıda zikredilen davranış biçimlerinin ne kadar yaygın ve tahrip edici olduğunu düşünürsek, Kutub'un önce ve sonra, mutlaka akidenin netliği ve cahiliyeden ayrışması tutumunu anlayışla karşılayabiliriz.

İkinci hususta öncelikli olarak şunu söyleyelim ki, rahmetli Şehid'in ifadesiyle, insanların hayvanlar gibi birbirlerinden çitlerle, sınırlarla ayrılarak her bir çitin arkasında bir vatan, bir ulus teşkil etmeleri, yakışıksız ve geçici bir durumdur. İnsanlığın bu halini, İslam inancı ile bağdaştıramayız. Dünya müslümanları, bir tek millettir. Bu, Kur'an toplumu, Allah'ın, bütün insanlığı yükselmeye çağırdığı örnek bir millettir.

Elbette müslümanlar arasındaki en gerçek bağ, insanı Allah'a da bağlayan ve cennette de sürecek olan akide bağıdır. Müslümanlar bu bağ ile birbirlerine bağlanır ve birbirlerinin velisi olurlar.

"Sizin veliniz sadece Allah, rasulü ve namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve (Allah'ın ) huzurunda eğilen mü'minlerdir. Kim Allah'ı, rasulünü ve mü'minleri veli edinirse, (İyi bilin ki) şüphesiz Hizbullah galip gelecektir".

Bunun dışında akrabalık, hemşehrilik veya kültürel (dil, gelenek vs.) yakınlık gibi bağlar da, elbette Allah tarafından var edilmiş gerçekliklerdir. Bunların terk edilmesi düşünülmemelidir. Ancak, toplumsal ilişkilerde esas olan yegane bağlılık, akide beraberliğidir.

Birinci sorunun cevabında müzakere etmeye çalıştığımız mesele, benzer biçimde burada da önümüze çıkıyor: Tarih, gelenek, toprak ve halk'ın oluşturduğu ülke beraberliği ne anlam ifade ediyor?

Bir kere açık ve kesin olarak belirtelim ki, akide bağının yanında bütün bunlar, Kutub'un ifadesiyle bir ağıl beraberliği mesabesindedir. Dünyanın diğer beldelerinde yaşayan müslümanlarla olan bağlarımız ve beraberliğimiz, yaratıcımız tarafından anlamlı kılınmıştır. Biz, geçmişte ve günümüzde, halen yaşadığımız şartlarda dahi, dünyanın her köşesindeki muvahhidlerle bir ve beraberiz. Biz, yeryüzü müslümanlarıyla aynı mücadeleyi paylaşan bir tek ümmetiz.

"Muhakkak ki sizin ümmetiniz bir tek ümmettir".

Bununla beraber, tanışmaya vesile olması bakımından aynı ağılda yaşadığımız aynı cins ve türdeki vatandaşlarla, ortak bir dil, tarih ve coğrafyayı paylaşmamızın da mutlaka bir önemi vardır. Hatta biz bu önemi vurgulamak için, Yeryüzü'nün yayın politikasında "Daha Türkiyeli" gibi bir tercihi en başa almıştık. Dinimiz biz insanları yeryüzünde mükellef kıldığı için, dünya gerçekliklerinin (bireysel, toplumsal, biyolojik, coğrafi vs.) her birisini yaratılışın bir zarureti olarak görmeliyiz. Bu gerçeklikleri yok saymak, ülkenin halkıyla ortak bir coğrafyanın ve tarihin getirdiği kültürel beraberlikleri görmemek, halkın en hayati maddi sorunlarını önemsememek, elbette tanışma'nın önündeki engellerdir. Seyyid Kutub'un, ülkelerin ve halkların sorunlarını öne çıkarmaması, hatta önemsemez gibi görünen bir tavrının olması, bence bu sorunları reddeden veya gündeme almak istemeyen bir tercihin sonucu değildir. Bu, tüm bu sorunların ideoloji haline getirildiği (sosyalizm, nasyonalizm gibi) ve akide bağının unutulduğu bir dönemde, doğru bir hassasiyetin neticesi olarak böyle konulmuştur. Akide bağının önemi, yeni bir Kur'an nesli tarafından kavranabildikten sonradır ki, İslami bir inkılabı gerçekleştirebilmiştir, imam Humeyni, Seyyid Kutub çizgisinin en başarılı yorumcusu ve takipçisi olarak asrımıza damgasını vurmuştur. Ülkenin sorunlarına çözümler getiren, halkın geleneğine ve kültürüne yabancı olmayan bir İslami hareket anlayışı, İran İslam devriminin en önemli katkılarından birisi olmuştur.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 53 - Ağustos 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • İhanetin Varisi: Kral Hüseyin -103 Şubat 2015 Salı 21:09
  • Seyyid Kutub'un Düşüncesinin Gelişimi31 Ocak 2015 Cumartesi 00:59
  • Hasan El-Benna’nın Siyasi Düşüncesi -229 Ocak 2015 Perşembe 23:43
  • Hasan el-Benna’nın Siyasi Düşüncesi -128 Ocak 2015 Çarşamba 22:59
  • Hasan El-Benna25 Ocak 2015 Pazar 00:56
  • Mevlana Ebu'l Kelam Azad23 Ocak 2015 Cuma 19:59
  • M. Reşid Rıza -Dopdolu Bir Yaşamın Tarihi-22 Ocak 2015 Perşembe 16:56
  • Abbas (Hz. Peygamberin Amcası)22 Ocak 2015 Perşembe 15:11
  • Abbâd b. Süleyman Es-Saymeri22 Ocak 2015 Perşembe 14:26
  • Muhammed Abduh -322 Ocak 2015 Perşembe 09:03