Seyyid Kutub ve İslami Hareket

Haksöz

Türkiyeli müslüman çevrelerin Seyyid Kutub'la tanışmaları ilk olarak 1960'lı yıllara rastlamaktadır. Bu süreç içerisinde Türkiye'deki İslami hareketin Seyyid Kutub'tan nasıl ve ne derece etkilendiği, S.Kutub'un mesajının ne olduğu ve ne kadar doğru anlaşıldığı konularına açıklık getirmek amacıyla 26 Ağustos Cumartesi akşamı İDKAM tarafından Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde bir panel düzenlendi. Paneli Vahdettin Işık yönetirken, Burhan Kavuncu, Süleyman Arslantaş ve Hamza Türkmen konuşmacı olarak katıldılar.

Katılımın oldukça yoğun olduğu panelin açılış konuşmasını yapan Vahdettin Işık, Seyyid Kutub düşüncesinde tevhidin merkezi bir kavram olduğunu ve sosyal zeminde değerlendirildiğini, Kutub'a göre ümmet bilincini yerleştirmenin tek yolunun fikri netliğe ulaşmakla mümkün olduğunu belirtti. Vahdettin Işık bu genel değerlendirmeden sonra sözü ilk konuşmacı Burhan Kavuncu'ya verdi.

Burhan Kavuncu, S.Kutub'a yönelik övgü dolu sözlerden sonra bu övgülerin hiç de hamasi duygularla yapılmadığını, Kur'an nesli olma iddiasındaki Türkiyeli müslümanların bugün ulaştıkları zihinsel netliği, Kur'ani kimliği büyük oranda Şehid Seyyid Kutub'a borçlu olduğunu söyledi.

Kavuncu özet olarak şunları söyledi: S.Kutub'un İslam düşüncesine katkıları deyince hepimizin aklına öncelikli olarak gelen tevhidi çizgidir. "S. Kutub'u okudun mu" sorusu, "tevhidi anladın mı" sorusuna denktir. S.Kutub sadece vicdanla alakalı olduğu zannedilen uluhiyyet ve ubudiyyet kavramlarını yeniden sosyalleştirmiş ve Kur'an'i eksene oturtmuştur. S. Kutub'un en çok üzerinde durduğu meselelerden biri de cahiliyeden ayrılma meselesidir. Uluhiyet ve ubudiyet kavramlarını Kur'ani bir anlayışla bünyesine oturtmuş insanların cahiliyeden kendilerini ayırmaları gerektiğini S. Kutub bize anlatmıştır. S. Kutub'un anlattığı bu kopuş merhaleci bir kopuş anlayışıdır. İlk anda zihinsel bir kopuş, daha sonra fikri bir başkaldırı söz konusudur. Cahiliyeden böylesine kesin bir kopuş çok zor bir iş olduğu için Seyyid Kutub'un tavizden uzak hareket metodu, pragmatizm bataklığına saplanmış zavallılar tarafından ütopik bir metod olarak değerlendirilmiştir.

Seyyid Kutub'un en önemli düşüncelerinden biri de, akidenin metodu belirlediği, ikisinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği görüşüdür. Seyyid Kutub'un, bu düşüncesiyle yaşanılan coğrafya, siyasi yapıyı ve kültürü göz ardı ettiği, her durum ve şart altında motomot bir metod belirlediğini düşünmemeliyiz. O. bu düşüncesiyle pragmatizme karşı çıkmakta, metod farklılığı adı altında hakikatin üzerinin örtülmesini eleştirmektedir. İslami bir hedefe varmak için İslam'ın ölçülerini aşan bir yola başvurulamayacağını, İslami olana ancak İslami olanla ulaşılabileceğini söylemektedir.

Kutub şöyle bir görüşü savunur; "Cahili sistemin ürettiği sorunlara müslümanların İslami çözümler getirmek mecburiyetleri yoktur". Bu görüş de müslümanlar tarafından yanlış anlaşılmış, bunu sorunlar karşısında umursamaz tavır takınmak olarak algılamışlar, bu da müslümanları tembelliğe sürüklemiştir.

Yine S.Kutub'un önemli ayırdedici özelliklerinden biri de C. Afgani'nin mesajıyla örtüşen, asıl kaynağa yani vahye dönüş fikridir.

İkinci konuşmacı olarak söz alan Süleyman Arslantaş ise, Seyyid Kutub'un fikirlerinin bir yansıması olan karakterinden söz açarak hayatının en zor dönemlerinde dahi sergilediği onurlu ve net tavrı ortaya koyduktan sonra S.Kutub'un en önemli özelliklerinden biri olan inkılapçılığını ele aldı.

S.Arslantaş, S.Kutub'un Türkiye İslami hareketine etkisi konusuna değinirken ise Türkiye için, "İslami hareket" deyimini abartılı bulduğunu söyledi. Bunun yerine İslami şuurlanma gibi deyimlerin daha uygun olacağını düşündüğünü söyledi. Türkiye müslümanlarının İslam'a girdiğinden beri İslamla tanışmadığını, 1950'lerden sonra S.Kutub, Mevdudi, Malik bin Nebi gibilerin okunmasıyla bütüncül İslam'ın yakalandığını belirtti. Katedilen bu merhaleden sonra müslümanların karşısına demokratik düzlemde bir parti olgusunu çıkardılar. Milli Nizam hareketi döneminde de İslami düşünüş ilerledi. Ancak 1973'teki koalisyon döneminde S.Kutub çizgisindeki müslümanların sayısı çok azalmıştı. Ve bundan sonra İran devrimine kadar yok olmaya yüz tutmuş bir şekilde gelmiş olan İslami hareket, devrimle beraber yeni bir ivme kazandı. Ancak Türkiyeli müslümanlar devrimi doğru zemine oturtamadılar. Özümsemeden, hiçbir bedel ödemeden, hiçbir zorluk çekmeden devrimin heyecanını duydular ve maalesef burayı İran zannettiler ve bu hadise fikrin özgül ağırlığını düşürürken, heyecanın özgül ağırlığını arttırdı. Şu günlerde ise tam tersi bir süreç işlemektedir dedi.

Üçüncü konuşmacı olarak söz alan Hamza Türkmen ise S.Kutub'un şekilsel bazı formlar dışında enkaz haline gelen İslam ümmetini diriltmek için kalp intifadasını öngördüğünü ve bunun nasıl olacağını şehadetiyle gösterdiğini söyledi.

Türkmen özet olarak şu görüşlerini belirtti: Seyyid Kutub'un İslami hareketlere önemli katkılarından biri, müslümanları durum değerlendirmesine sevk etmesi noktasında olmuştur. Bu değerlendirme gerek kendimize dönük, din anlayışımızı netleştirme noktasında, gerekse toplumla aramızdaki ilişkilerin İslam açısından değerinin ne olduğunu aydınlatma açısından değer ifade etmektedir. O İslam'ı bir bütün olarak algılarken, bütün hayatı boyunca bu bütünü yaşamlaştırabilme çabası içinde olmuştur. Ve karşılaştığı sorunları Kur'an merkezli bir anlayışla aşmaya çalışmıştır. Bu anlayışın gelişmesi de müslümanların düşünmesine yol açan bir kapıydı. S.Kutub'un açtığı bu kapı, müslümanlara, biz müslüman mıyız sorusunu sorduruyordu. S.Kutub'un, içinde yaşadığımız toplumun iktisadi, siyasi, kültürel bütün ünitelerinin örgütlenme biçiminin vahye mi dayandığı, yoksa vahiy dışı bir takım ilkelerle mi belirlendiği sorusu bağımsız müslüman kimliğimizi kazanmamız açısından çok etkileyicidir. Türkiye'de biz ilk defa S.Kutub sayesinde bu toplumda bize öğretilen değerleri sorgulama ve bağımsız müslüman kimliğimizi kazanma süreci içine girdik. S.Kutub'un bu konudaki temel vurgusu tarihten devraldığımız düşünsel birikimimizin Kur'an süzgecinden geçirilerek arındırılması ve bundan sonra ilk önce birey bazında netleşip, daha sonra cemaatleşme sürecine girilmesidir. Bu sürecin nasıl gerçekleştirileceği konusunda, yani metod konusunda Seyyid Kutub metodun yabancı ideolojilerden alınarak ya da nefsimizden ortaya konularak değil, bizatihi dinin kaynağından, akideden çıkan ilkelerle belirlenmesi gerektiğini vurguluyordu. Bu vurgu doğru olmasına rağmen, bu vurguyu pratiğe indirgediğimiz boyut, içtihadi bir sorundu. Seyyid Kutub'un bu içtihadı boyutu mutlakmış gibi sunan bir üslubu vardı" diyen Hamza Türkmen bunu S.Kutub'un bir eksikliği olarak değerlendirdi.

Hamza Türkmen'in konuşmasından sonra söz alan panelin yöneticisi Vahdettin Işık ikinci turun konusunu Seyyid Kutub'u mezhepsiz, hümanist, sosyalist ve hayattan kopuk olarak niteleyen görüşlerin değerlendirilmesi olarak belirledikten sonra sözü Burhan Kavuncu ya verdi. Kavuncu, cahili bir sistem içinde yaşadığımızı, cahiliyeye göre çok zayıf olduğumuzu, ama buna rağmen direniş ve bağımsız bir kimlik oluşturma bilincimizin olduğunu, bunu da büyük Ölçüde S.Kutub'a borçlu olduğumuzu söyledi.

"Hayattaki çelişkiler uzlaşan ve çatışan çelişkiler olarak ikiye ayrılır. Cahiliye ile bizim aramızdaki çelişki uzlaşılması mümkün olmayan, ancak çatışarak çözüme ulaşacak bir çelişkidir. Seyyid Kutub'un çelişkileri ise aynı düzlemde olduğumuz için uzlaşılabilecek, aşılabilecek çelişkilerdir, düşünce zenginliğimizdir" dedi.

İkinci konuşmacı olarak söz atan Süleyman Arslantaş ise S.Kutub'la; onu mezhepsiz, hümanist, sosyalist olarak suçlayanlar arasındaki farkın S.Kutub'un şirk koşmadan İman etmesi, onu eleştirenlerin ise Allah'a ortak koşarak iman etmeleri olduğunu söyledi. "Allah, ben hakimlerin hakimiyim derken Allah'ın kullarını da hakim olarak kabul eden zihniyetin S.Kutub'u bu şekilde karalaması doğaldır. Buna şaşmamak gerekir" diyen Arsiantaş, S.Kutub düşüncesinin yanlış anlaşılması ve reddedil meşindeki en önemli amillerden birinin de, Türkiyeli müslümanların S.Kutub'la aynı dönemde tanımaya başladığı, Hizbuttahririn örgütü olduğunu, Hizbuttahrir'in tekfirci tutumuyla S.Kutub'un mesajının bulandırıldığını, bunun da insanları S.Kutub düşüncesinden soğuttuğunu ileri sürdü.

Son konuşmacı olarak söz alan Hamza Türkmen ise, Seyyid Kutub'un dünkü ve bugünkü muarızları arasında temel iki benzerliğin olduğunu söyledi.

Türkmen, "o günkü sistemle bugünkü sistem aynıdır. Ve bu sistemin amacı, İslami düşünceyi tasfiye edip, yerine Batılı değerler üzerine kurulmuş bir toplum ikame etmektir. Böyle bir rejimden gelen tepkiler doğaldır. Asıl rahatsız edici olan S.Kutub'un düşüncelerinin ulaşmış olduğu İslami kesimlerden gelen tepkilerdir. 1960'lı yıllarda bu tepkiyi ilk gösteren çevrelerle bugünkü S.Kutub karşıtları arasında yine varolan bir benzerlik Kur'an'a bakışlardadır. 60'lardaki Kur'an ve din anlayışı kaynaktan kopuk, sosyal hayattaki şirke karşı direnmekten aciz, sadece ahiretini kurtarmaya çalışan bir anlayış idi. Günümüzde S.Kutub'a eleştiri getirenlere bakacak olursak, bu sefer de karşımıza Kur'ani mesajı yaşamlaştırma konusunda önemli örneklikler göstermemiş ve bu çözümsüzlüğünün bahanesini arayan kişiler çıkmaktadır. 70'lerde S.Kutub'un düşüncesini kavrarken tevhidi bilinç düzeyimizin yetersiz olması sebebiyle bazı aksaklıklar yaşandı. Bu aksaklıkların yaşanması kişilere S.Kutub'un netleştirici söylemini yerme hakkını vermemelidir" dedi.

Bu konuşmadan sonra sorular bölümüne geçildi ve konuşmacılar dinleyenlerin sorularını yanıtlamaya çalıştılar. Sürenin kısıtlı olması sebebiyle hızlı bir biçimde geçilen bu bölümden sonra Vahdettin Işık, Yoldaki İşaretler'den kısa bir alıntı yaparak oturumu kapattı.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 54 - Eylül 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları