Suudi Arabistan'da Şii Azınlık

Jacob Goldberg

Jacob Goldberg: Shiloah Orta Doğu Araştırmaları Merkezi ve Tel Aviv Üniversitesi Orta Doğu Tarihi Bölümü'nde daimi Öğretim üyesi. Şu anda George Washington Üniversitesi'nde misafir öğretim üyeliği görevinde bulunan yazarın Suudi Arabistan üzerine yapılmış bir çok akademik çalışması bulunmaktadır.

Suudi Arabistan'ın yerli nüfusu, ırk ve din bakımından diğer Arap devletlerine oranla daha homojen ve birleşiktir. Şii cemaati bu homojen tablonun tek büyük istisnası ve krallığın en çok anlaşmazlık yaratan öğesidir. Şiilerin sayısı ile ilgili olarak 200 binden başlayan 275 bine,1 300 bine,2 400 bine3 ve hatta 440 bine4 varan tahminler yapılmaktadır. Her ne kadar birçok belirti 350 binin gerçekçi bir tahmin olabileceğine işaret ediyor olsa da güvenilir bir nüfus sayımının yokluğunda kesin sayıya ulaşmak imkansızdır. Yerli nüfusun yaklaşık 6 milyon olduğu bilindiğine göre, tahminimiz doğrultusunda Şiilerin Suud halkının %6'sını oluşturdukları söylenebilir.

Rakamlar değişebilir olsa da, Şiilerin yaşadıkları bölge net olarak bellidir. Şiiler, 2,300,000 km karelik Suudi toprağının yalnızca bir bölgesinde yoğunlaşmışlardır; Hasa olarak da bilinen Doğu Eyaleti.5 Bu önemli eyalette yaşayanların üçte birinden fazlası Şii'dir. Katif şehri ve çevre nüfusunun %95'ini, Hufuf şehri halkının yarısını Şiiler oluştururlar.6 Bu, üç sebepten dolayı Şii azınlığın Krallık'ın stratejik olarak en can alıcı bölgesinde yerleşmiş oldukları anlamına gelir; 1) Şiiler tarafından yönetilen tek İslam ülkesi İran'a, özellikle de devrim sonrası İran'a olan coğrafi yakınlık. 2) Basra Körfezi kıyısı boyunca uzanması ve bunun bölgeye kazandırdığı stratejik önem. 3) Krallık'ın tüm petrol sahalarım ve rezervlerini içine alan bölge olması. Gavar ve Katif gibi dünyanın en geniş petrol sahalarının bazıları Şiiler'in çoğunlukta bulunduğu bölgelerde yer almaktadırlar.

1745 yılında Sünni kabile reisi Muhammed Ibn Suud ve keskin Sünni ıslahatçı Muhammed îbn Abdulvehab arasındaki ittifak ile modern Suudi tarihinin başlamasından bu yana, Hasa Eyaleti'nde yaşayan Şiiler, üç ayrı zaman diliminde Suudi yönetimi altına girdiler: 1792-1818,1830-72 (1837-43 arası hariç) ve 1913'ten günümüze. Bu yazı, Suudi Krallığı'nda yaşayan Şiiler'in konumunu dini, siyasi, toplumsal ve ekonomik açılardan incelemektedir. Suudi yetkililer ile ilişkilerinin gelişimini göstermekte, İran'daki İslam Devrimi öncesi ve Devrim sonrası dönemler arasında konumlarındaki değişiklikleri tahlil etmektedir. Ayrıca farklı Suud idarelerinin Şii azınlığa yönelik politikalarını ve tavırlarını ele almakta ve Suud Devleti'nin Şii sorununa yaklaşımındaki belirleyicileri ve ölçütleri tanımlamaktadır. Suudiler'in, Vehhabilik'in Şia'ya ilişkin yorumları ile izlenen günlük politikaların gerektirdiği pragmatik sınırlamaları uzlaştırmak zorunda olmaları konusuna özel önem verilecektir.

Şia'ya ilişkin Vehhabi yorumları, Vehhabilik'in dayandığı temel ilke olan "tevhid" akidesinin doğal uzantısıydı. İmamlara aşırı sevgi ve saygı gösterilmesine, kabir ziyaretlerine ve türbelere duyulan nefret Vehhabi mezhebinde merkezi bir yer aldı. Yaratıcı yerine yaratılana itaat olarak görülen bu hareketlerin, Allah ve insan arasındaki temel ayrımı yok ettiği ve bu yüzden "şirk" yani "bir kimse veya şeyin Allah ile eş tutulması" anlamına geldiği düşünüldü. Eski Vehhabi metinlerinden birinde "birçok ülkede bulunan türbe ve kabirlerin ziyaret edilmesinin müşriklerin koştukları en büyük şirk olduğu" açıkça belirtilmekteydi.7 Ayrıca, bazı günlerin kutlamaları da dahil bu hareketler puta tapmayı çağrıştırdıkları için Allah ile insan arasına şefaatçi konması şeklinde algılanmışlardı.

Böyle fundamentalist bir yaklaşıma sahip olan Vehhabiler Şiiler'i kolayca müşrik olarak sınıflandırdılar. Gerçekten, Şiiler ihanetin vücud bulmuş şekli olarak görülüyorlar ve müşrik bir cemaat olarak değerlendiriliyorlardı. Allah'ın inananlara (müminun) farz kıldığı "şirk koşanlara düşmanlık" Vehhabi akidesinin temel ilkelerinden biriydi. Ayrıca, "eğer din Allah'tan başka bir şeye tahsis edilmiş ise savaşmak farzdı."8 Şiiler kafir olarak değerlendirirdiler ve bu yüzden cihad dahil şiddetli uygulamalara maruz kaldılar.

18. yüzyılın sonlarında, ilk Suudi devletinin Hasa bölgesini ele geçirmesinin ardından Vehhabiler'in Şiiler'e ilişkin görüşleri uygulamaya kondu. Suudi-Vehhabi orduları tüm türbeleri, Şii ibadet ve haccına ilişkin tüm nesneleri tahrip ettiler. Vehhabi fatihi Büyük Suud, Vehhabi akidesi doğrultusunda bir alt yapı oluşturdu ve Şii halka Vehhabi düşünce sisteminin esaslarını öğretmeyi amaçlayan yaygın bir mücadele başlattı. Cami ve okullar inşa edildi, o zaman nüfusunun yarısının Şii olduğu tahmin edilen Hasa "ya Vehhabi vaizler ve din alimleri (ulema) yollandı. Bu hareketin esas amacı tevhid akidesini uygulamaya koymaktı.9 1801 yılının Nisan ayında büyük bir Suudi ordusu Vehhabiler'in lanetlediği ama Şiiler için kutsal olan Kerbela şehrine saldırdığında Şiiler'e yönelik Vehhabi tavrı daha da belirginleşti. Saldırıda, 5 bine yakın Şii kılıçtan geçirildi, Hz. Peygamber'in torunu Hüseyin'inki de dahil birçok türbe yıkıldı ve şehrin tümü yağmalandı.10 Kerbela katliamında ailesi öldürülen bir Şii'nin intikam amacıyla 1803 yılında Suudi Kralı Abdulaziz'e düzenlediği suikast de Vehhabi-Şii ilişkilerinin şekillenmesinde etkili olmuştu.11

Bununla birlikte, Hasa bölgesindeki Vehhabi yönetimi kısa sürdü. 1810 yılında Osmanlı Sultanı, Mısır Valisi Muhammed Ali'ye "Arabistan'daki Vehhabi isyanını bastırmasını" emretti. 1818 yılında Suudi devleti ortadan kaldırıldı ve Hasa bölgesinde yaşayan Şiiler üzerindeki Vehhabi idaresi sona erdi. Fakat çok geçmeden, 1830'larda, ikinci Suudi Devleti'nin kurucusu Türki ve oğlu Büyük Faysal Hasa'da yeniden Vehhabi yönetimini kurmayı başardı. Ne varki, Hasa Bölgesi'nin Suudiler tarafından ilk fethinin kısa sürmüş ' olması ve Şiiler'in Vehhabi akidesine yönelik büyük düşmanlıkları nedeniyle Vehhabilik orada yaşayan Şiiler arasında kök salamadı. Bu yüzden, Türki ve Faysal okul ve camileri yeniden açmak, Şiiler'i yeniden eğitmek için ulema ve öğretmenler atamak, Hasa Bölgesi'ndeki birçok kasabaya imam ve Sünni hakimler (kadılar) yollamak zorunda kaldılar.12

Görüleceği gibi ikinci devletin Şiiler'e yönelik tavrı ilkine göre daha müsamahakardı. Örneğin, bir Şii olan Muhammed el-Farisi, Hasa kadılığına getirildi. Fakat bu değişiklik Suudiler'in Şia'ya yaklaşımının temelini teşkil eden Vehhabi akidesinden herhangi bir şekilde uzaklaşıldığından dolayı meydana gelmemişti. Değişim daha çok, ikinci devletin tabiatında var olan güçsüzlüğü, onun Hasa Bölgesi halkı ile çatışmadan iktidarını sağlamlaştırma isteğini, Hasa üzerindeki sınırlı -zaman zaman sarsılan- hakimiyetini ve ilk devletin karakterini belirlemiş olan dini gayret ve dinamizmde farkedilir bir azalmayı yansıtmaktaydı.

Böylece, ilk iki Suudi devletin de Şii tebalarına yönelik tavırları Vehhabi düşünce yapısı üzerinde temellenmekteydi. Bu düşünceler ilk devlet tarafından tam anlamı ile uygulandığı halde güçsüzlüğü nedeniyle ikinci devlet oldukça az şiddet kullanarak bunu yapmaya çalışmıştır.

1913 yılında İbn Suud'un Hasa'yı ele geçirmesiyle Suud-Şii ilişkilerinde üçüncü dönem başlamıştı. Suudi yetkililer daha önceki fetihlerde yapılanları örnek alarak, Hasa'da Vehhabilik'i yeniden öğretmeye ve halka kabul ettirmeye çalıştılar.13 Fakat Suudiler arasında Şiiler'e yönelik olarak benimsenecek tavra ilişkin birbirinden çok farklı iki muhalif yaklaşım gelişti. Bir tarafla, yeni kurulan İhvan'ın temsilcileri vardı. Değişik kabilelerden gelerek birleşik topluluklar oluşturan Bedeviler'den kurulu ihvan 1912 yılında İbn Suud tarafından meydana getirilmişti. Sıkı Vehhabi eğitimi almaktaydılar ve Suudi ordusunun da çekirdeğini oluşturmuşlardı. Mısır'daki İhvan el Müslimin (Müslüman Kardeşler, 1928 yılında kuruldu) ile hiç bir bağlantısı olmayan bu topluluk, Suudi Devleti'ne büyük oranda birlik, beraberlik ve istikrar kazandırmıştı. İhvan, gerekirse güç kullanılarak Şiiler'e Vehhabi akidesinin kabul ettirilmesini, Şiilerin adetlerini terk etmeleri gerektiğini ve temelde davranış biçimlerini değiştirme­lerini savundu. Öte yanda Ibn Suud ve yeğeni Ibn Ciluvi -Ibn Suud tarafından Hasa'ya ilk vali olarak atanmıştı- değişik bir politika izlemek istiyorlardı. Esas itibariyle onlar Şiilerin toplum içindeki davranışları ile evlerindeki hareketlerini birbirinden ayırmaya çalıştılar. Uygulamaya çalıştıkları formül, toplum içinde dini farklılıklarını belli etmemek şartı ile Şiiler'in evlerinde dini adetlerini yerine getirebilmelerine imkan veriyordu.

Gerçekte, Hasa bölgesinde yaşayan Şiilere yönelik tavır İbn Suud ve İhvan arasında devam eden -siyasi ve ideolojik- mücadeleyi yansıtır şekilde bu iki konum arasında değişti durdu. Hemen hemen on yıl boyunca, 1922 yılına kadar İhvan Hasa bölgesinde söz sahibiydi. Şiiler dini ibadetlerini yerine getirmekten ve toplantılar düzenlemekten men edildiler. Hüseyniyelerinde toplanmaya devam edenler öldürüldü.14 Hatta kendi evlerinde dahi sigara içmeleri yasaklandı. İhvan yönetimi ele aldı ve tüm günahkarları cezalandırdı. Böylece dini adetlerini yerine getirirken yakalanan Şiiler ve uygunsuz şekilde giyinen kadınlar İhvan tarafından öldürüldüler.15 Ne var ki 1922 yılından sonra İbn Suud İhvan'ın hareketleri üzerinde daha fazla hakimiyet kazanmış gibi idi. Bunu, Şiiler'e yönelik baskının oldukça hafiflediği Hasa bölgesinde görmek mümkündü. Şimdi, toplum içindeki hareketleri Vehhabi ilke ve prensipleri ile uyum içinde olduğu müddetçe evlerinde istedikleri şekilde ibadet etmelerine bunun yanında sigara içmelerine müsaade ediliyordu. Ayrıca ekonomik durumları oldukça iyileşmişti ve Hasa Bölgesinde genel bir sükunet hüküm sürmeye başladı. Şüphesiz ki bu değişiklikler Şiiler'e sürekli olarak kendi isteklerini kabul ettirmeye çalışan ihvan tarafından hoşnutsuzlukla karşılandı. Bu yüzden Vali Ibn Ciluvi İhvan'ı kontrol altında tutmak ve Şiiler'i onların saldırılarından korumak zorunda kaldı.16

İbn Suud ve İhvan'ın Şiiler'e yönelik tavırlarındaki farklılığın temelinde Suudi Devleti'nin doğası ve yönelişi üzerindeki derin görüş ayrılığı yatmaktaydı. İhvan, herhangi bir olayı yalnızca akidelerine uygunluk açısından değerlendirip onaylayan veya reddeden geleneksel Vehhabilik'in 20. yüzyıldaki devamını temsil etmekteydi. Bu yüzden onlar daha önceki iki Suud Devleti gibi Vehhabi akidesi doğrultusunda Şii sorununa yaklaşmaya çalıştılar. Fakat İbn Suud, kurtarıcılığa soyunan Vehhabi akidesinden çok hanedana ait pragmatik hedefler doğrultusunda harekete geçmiş yeni bir tip Suudi-Vehhabi yöneticisini temsil etmekteydi. Böyle bir değişim onun Şiiler'e yönelik politika oluşturma çabasına da yansımış ve Vehhabi akidesine dayanmak bir yana onunla tümüyle uygunluk arz etmeyen bir biçimde sonuçlanmasına yol açmıştı.

20. yüzyılın ilk çeyreği boyunca kendini belli etmeyen bu iki akım arasındaki esaslı farklılıklar 1925 yılının sonlarında Suudi Devleti'nin varlığını ve birliğini tehdit eder yoğunlukta gündeme geldi. Tartışmanın merkezini, İbn Suud'un dış ve iç politikada izlediği tutumlarla Vehhabi ideolojisinden saptığı yolundaki İhvan suçlaması oluşturmaktaydı. Dışişlerde o, Vehhabi inancını yaymak ve benimsetmek için ülkeyi genişletme görevini yerine getirmeyi ve Müslümanlar'ı tekrar doğru yola ulaştırmayı reddetmişti. İçerde ise, İslam'da "bidat" olarak değerlendirilen Batı icatlarını (telefon, telgraf ve araba gibi) ülkeye sokmakla suçlandı. Bu çerçevede Ibn Suud'un Şiiler'e yönelik politikasına da karşı çıktılar.

1926 yılında İhvan Artaviyah'da bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda İbn Suud'u sert bir şekilde eleştirip, şikayet ve suçlamalarını içeren bir liste beyan ettiler. Listede en göze çarpan suçlama onun, tüm müminlere (yani Vehhabilere), farz olan, müşriklere, yani (Şiilere), karşı cihad etme vazifesini tamamiyle terk ettiğiydi. Listenin yedinci maddesi İbn Suud'un Irak ve Hasa Bölgesinde yaşayan Şiiler'e tevhid akidesini kabul ettirememesi ile ilgiliydi. İhvan, İbn Suud'un onları Vehhabilik'i kabul etmeye zorlamasını, itaat etmedikleri taktirde de öldürmesini istiyordu.17

İhvan'ın meydan okumasına karşılık olarak İbn Suud 1927 yılının Ocak ayı başlarında Riyad'da birçok kabile lideri ve alimin katıldığı büyük bir toplantı düzenledi. İhvan ile ilişkilerini daha fazla gerginleştirmek istemeyen İbn Suud onları yatıştırmak zorunda olduğunu düşünüyordu ve bu yüzden de uzlaşmaya hazırdı. Bu doğrultuda hazırlanmış olan ve konferans sonunda yayınlanan fetva Şiiler'den şu taleplerde bulunuyordu; 1) Vehhabilik'i kabul edeceklerdi. 2) İmanlarını dil ile ikrar edeceklerdi. 3) Evlerinde ve toplum içinde dinlerindeki tüm bidatları terk edeceklerdi. 4) Günde beş vakit namaz kılacaklardı. 5) Ehli Beyt yakarmaya son vereceklerdi. 6) Dini törenlerini yapmak için inşa ettikleri tüm yapılar yıkılacaktı. 7) Vehhabilik'in ilkelerini öğreneceklerdi. 8) Vehhabi eğitiminin verildiği sınıflara devam edeceklerdi. Bu isteklere itaat etmeyi reddeden Şiiler sürüleceklerdi.18

Fakat, Fetva uygulanmak bir yana tecrübe dahi edilmedi. İhvan ve İbn Suud arasındaki ilişki ise İhvan'ın İbn Suud iktidarına açıkça karşı çıkmasına ve İhvan isyanı olarak bilinen hareketi başlatmasına neden olacak derecede bozuldu. 1929 yılında İhvan'ın tümüyle yenilmesi yüzünden İbn Suud Şiiler'le ilgili, ilk anda uzlaşma uğruna kabul ettiği, Fetva'nın artık kendisini bağlamadığına karar verdi ve onu hiç bir zaman uygulamadı. Böylece, geleneksel Vehhabilik'in temsilcisi İhvan ile 20. yüzyıl Suudi Devleti'nin kurucusu İbn Suud arasındaki tarihsel çatışmadan İbn Suud galip olarak çıktı.

İbn Suud'un Şiiler'e yönelik tutum ve politikasının ideolojik temelleri nelerdi? Bu soruya İbn Suud'un Lübnanlı yazar Emin el-Rihani'ye verdiğinden daha iyi bir cevap bulunamazdı:

“Suudi lider, tevhid akidesini benimseyene dek müşriklere karşı savaşmayı dini bir vazife olarak görüp görmediğini sorduğumuzda şu cevabı verdi; "Hayır, hayır! Hasa Bölgesi'ni ele alalım. Orada barış ve güvenlik içinde yaşayan 30 bin Şii var. Onları hiç kimse rahatsız etmez. Onlardan tüm istediğimiz, dinlerinde özel yeri olan günlerde toplum içinde kendilerini çok fazla belli etmemeleridir. Düzen sağlanmıştır... Bizler bazı İnsanların zannettiği gibi değiliz." Ardından soru başka bir şekilde ifade edildi ve İbn Suud'a, dindar olana dek müşrikler ile savaşmayı siyasi bir görev olarak görüp görmediği soruldu. Cevabı şöyleydi: "Din ve siyaset aynı şey değildir. Fakat Necd balkı dinin tasvip etmediği hiçbir şeyi istemez. Bu yüzden eğer isteğimiz dine uygunsa şeriata uygun bir şekilde gerçekleşmesi için siyasi yollara başvururuz. Siyaset başarılı almazsa savaşırız. Ve savaşta her şey mubahtır." “

Bu sözler genelde, din ve siyasete ilişkin Vehhabi yaklaşımda özelde ise Şiiler'e yönelik tavırda meydana gelen köklü değişimi göstermekteydi. Yeni tavrın kalkış noktası Vehhabi düşüncesi değildi; ne Vehhabi akidesinde mevcud terimlerle tanımlanmıştı ne de Şiiler'i cihad edilmesi gereken müşrikler olarak değerlendiren yaklaşıma dayanmaktaydı. Ayrıca, Şiiler'le savaşmayı ve onlara Vehhabi akidesini kabul ettirmeyi dini bir vazife olarak almıyordu. Hedef bu değildi. Bu tavrın, Şiilerin Suudi Devleti'ne sadakat ve bağlılıklarını güvence altına almak şeklinde beliren, esas itibari ile siyasi bir amacı vardı. Gerçekten, İbn Suud'un ortaya koyduğu bu yaklaşım 1930 yılından bu yana Suud iktidarının Şiiler'e yönelik tavrını belirlemektedir. Evleriyle sınırladıkları müddetçe, Vehhabilik'in küfür kabul ettikleri de dahil tüm dini adetlerini yerine getirmeye devam edebilmektedirler. Toplum içinde ise kendilerine hakim olmalı ve dini farklılıklarını belirgin biçimde ortaya koymaktan kaçınmalıdırlar.

İbn Suud'un İhvan'a karşı zafer kazanmasıyla Şiiler Suudi toplumuna ve ekonomisine entegre olmaya başladılar. 1930’lu yıllarda Hasa Eyaleti'nde zengin petrol yataklarının bulunması bu yönde önemli bir dönüm noktasıydı. Şiiler'in büyük bir kısmı Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO) tarafından işe alınmıştı ve 1970'li yıllarda Petrol sahalarında çalışan işçilerin %75'inin Şii olduğu sanılıyordu. ARAMCO örneği, ustalık gerektiren veya diğer ağır işleri yüklenmekte Şiiler'in Bedevi kökenli Sünniler’e oranla daha istekli olduklarını göstermişti. Endüstri ve liman şehri Cübeyl'i hedef alan uzun vadeli gelişim projesinin uygulanmaya konması da Şiiler'in entegrasyonu için yeni bir alan yaratmıştı; gerçekten 1976 yılında bir Şii, projenin başına atandı. Ayrıca Hufuf şehrinde yaşayan Şiiler'in bir çoğu kuyumculuk ve deri işçiliğiyle uğraşıyordu.20 Katif şehrindekiler ise Hasa Eyaleti'nin müteahhid ve gıda satıcıları olarak bilinmekteydiler.21

Ne var ki, petrol sahalarında ve Cübeyl projesinde çalışan Şiiler'in büyük bir kısmı yalnızca ağır işlerde çalışmaktaydılar ve çok azı idari düzeyde görev almayı başarmıştı. Dahası bir bütün olarak Şiiler en düşük rütbeler hariç silahlı kuvvetlerde -ordu ve Milli Muhafız Alayı- ve en alt kademe memuriyetler hariç büyüyen hükümet bürokrasisinde ve kamu hizmetlerinde görev alamıyorlardı. 1984 yılına gelindiğinde yalnızca bir Şii bakanlık düzeyinde çalışmaya başlamıştı. Bili gibi bazı araştırmacılar "Suudi Arabistan'da yaşayan Şiiler'in petrol endüstrisinin her kademesinde çok önemli görevlere sahip olduklarını"22 iddia etmişlerse de tüm kanıtlar ağır işler ötesinde hiç de önemli olmadıklarını göstermekteydi. Dahası zengin Şii ailelerin devletin ekonomik ve mali sisteminde önemli rol oynadığı diğer Körfez ülkelerinin aksine Suudi Arabistan'da Şiiler ekonominin marjinal aktörleriydiler. Onlar Sünnilere oranla kesinlikle daha az varlıklıydılar ve ilerlemek için de pek fırsata sahip değildiler. Hasa eyaletindeki petrol endüstrisinin oluşturduğu hizmetlerden ve inşa hamlesinden gerektiği şekilde fayda sağlayamadıklarını düşünüyorlardı. Dammam, Cübeyl ve Kubar gibi petrol üretiminden yararlanıp zenginleşen şehirlerin aksine Hufuf ve Katif gibi Şiiler'in yoğun olduğu kasaba ve köylerin ihmal edildiği, gelişmemiş olarak kaldığı şeklindeki görüş Şiiler arasında yayılıyordu. Ayrıca bütçeden ayrılan ödeneğin ve uzun vadeli yatırımların yetersizliği nedeniyle yaşadıkları bölgelere altyapı ve temel kamu hizmetlerinin -okul, hastane, klinik, asfalt yollar vb.- ulaşmamasından da şikayet ediyorlardı. En önemli şikayetlerinden bazıları eğitim ve kültür alanındaydı. Şii edebiyatı ve tarihi yerel okullarda ve üniversitelerde okutulmuyordu ve Şii kadınların öğretmenlik yapması -Suudi kadınının çalışabildiği bir kaç meslekten biriydi - Suudi yetkililer tarafından yasaklanmıştı. Böylece kendilerini eşit toplumsal ve ekonomik haklardan mahrum bırakılmış ikinci sınıf vatandaşlar olarak gören Şiiler arasında ayrıma tabi tutulduklarına dair genel bir düşünce gelişti.23

Hükümdarlığının son beş yılında Kral Faysal'ın Hasa eyaletini hiç ziyaret etmemiş olması ilişkilerin durumunu açıkça göstermektedir. Şiiler, yalnızca tabi tutuldukları ayrımın ortadan kaldırılması konusunda hiçbir şey yapılmadığını değil ayrıca topluma entegrasyonlarının sağlanması için de hiçbir çaba harcanmadığını düşünüyorlardı. Bir Şii'nin söylediği gibi "Suudilerin gözünde Sünniler ilk sıradadır; onlardan sonra Hristiyanlar gelir ve Hristiyanlar'ın altında da yahudiler vardır. Bizler onların gözünde Yahudilerden bile aşağıdayız."24 Yine de Hasa eyaletinin yoğun Şii nüfusa sahip bölgelerinde toplumsal ve ekonomik hoşnutsuzluk büyük ölçüde gizli kalırken, 1929-1979 yılları arası sükunet ve barış içinde geçti. Suudi Arabistan'da hakim geleneklere karşı yabancılaşmış olan Şiiler, rehberlik için Körfez ötesinde İran ve kuzeyde Irak'taki ayetullahlara yöneldiler.

Fakat, amaçlarını gerçekleştirmek için herhangi bir dış gücün desteğinden yoksun olan Hasa bölgesi Şiileri, Suudi yönetimi tarafından sindirildiler ve oldukça ihtiyatlı bir şekilde işlerini idare ettiler. Gerçekten, Hasa Eyaleti'nde yaşayan Şiileri içine alan sadece birkaç olay oldu. Bunlardan biri 1966 yılının sonlarında meydana geldi ve çoğu Şii olan yüzlerce kişi BAAS partisi ile ilişkide oldukları iddiasıyla tutuklandı.25 Bununla beraber, görünen o ki bu hareket şüphelilerin mezhebi bağlılıklarının sorgulanmasından çok emniyeti sağlama ve yıkıcı faaliyetleri önleme amacı taşıyordu.

1979 yılı başlarındaki İran Devrimi Hasa bölgesinde yaşayan Şiiler arasında yeni bir bilinç oluşmasına neden oldu ve gelecekteki hareketlerine örneklik etti. İran Devrimi onlara, Suudi yönetimine baş kaldırma ve taleplerde bulunma gibi geçmişte hiçbir zaman yapmaya cüret edemedikleri eylemler için cesaret verdi. Devrimci İran 1979 yılı boyunca Hasa eyaletindeki gerilimin artmasında önemli bir rol oynadı. Şiileri kraliyet ailesi ile işbirliği yapmamaya çağıran bildiriler kasaba ve köylerde elden ele dolaşmaya başladı, içeriği, Tahran Radyosu'nun Körfez ülkelerine yönelik Arapça programlarında yapılan propagandayı yansıtan bildirilerin esin kaynağı şüphesiz ki İran'dı. Ayrıca, Ayetullah Humeyni'nin güçlü siyasal mesajlar içeren konuşmalarının kayıtlı olduğu kasetler de 1979 yılı boyunca Hasa'da elden ele dolaştı, İran'ın önde gelen ruhanilerinden bazıları, özellikle Ayetullah Halhali ve Ayetullah Ruhani, Hasa ve Bahreyn'de yaşayan "Şii kardeşlerinin" zulüm görmekte olduğunu söyleyerek onlara yardım edilmesi gerektiğini savundular.26

Hasa eyaletindeki karışıklık, 1979 yılının yazında Şii liderlerin Aşura Günü törenlerini açık havada düzenleyeceklerini açıklamaları ile ilk belirtisini gösterdi. İmam Hüseyin'in savaşta şehit oluşunun anıldığı Aşura Günü, dini yönden büyük öneme sahip bir zaman dilimi olan Muharrem ayında heyecanın doruğa çıktığı ve Şiilerin en kutsal saydıkları gündü. Şii geleneklerin uygulanmasına ilişkin olarak koydukları alenen yapılabilenler-yapılması yasak olanlar ayırımı doğrultusunda Suudi idareciler her zaman Aşura Günü törenlerini yasaklamışlardı. Yine de, Aşura Günü arifesinde, 29 Kasım 1979'da Şiiler geleneksel matem yürüyüşünü yaptılar. Bu, binlerce Şii'nin eyaletin değişik kısımlarında gösteriler düzenlemesine yol açtı. Gösteriler kısa zamanda bölgeye yerleştirilmiş güvenlik güçleri ile yapılan şiddetli çarpışmalara dönüştü. Arabalar yakıldı ve dükkanlar yağma edildi. Sanki, yıllardır gizli kalmış olan öfke en sonunda açık şekilde ifade bulmuştu.

Göstericilerin, Suudi Hükümeti'ne, Birleşik Devletler'e petrol satışını durdurma ve İran'daki İslam Devrimini destekleme çağrısında bulundukları söyleniyordu. Krallık içinde daha adil bir servet dağılımı sağlanmasını ve Sünni çoğunluğun Şiiler'i tabi tuttukları ayrımın sona erdirilmesini istiyorlardı. Suudi Kralliyet Ailesi aleyhtarı sloganlar atıyorlardı. Gösteri ve karışıklıklar birkaç saat içinde Hasa Eyaleti'nin her yerine yayıldı. Rafineri şehri Ra's Tanura, petrol çıkarılan Abakik, Hafçi, Seyhat şehirleri yanında Katif ve Sefva gibi büyük şehirleri de içine aldı. Dahran'daki büyük Amerikan topluluğuna yönelik her hangi bir şiddet eylemi yapılmadığı fakat Katif’deki bir İngiliz-Suudi bankasına saldırıldığı ve camlarının kırıldığı bildirildi. Petrol bölgesinin idare merkezi olan Dahran'ın kuzeyindeki bazı kasabalarda gösteriler kontrolden çıkma noktasına gelince, Suudi yetkililer göstericiler üzerine 20 bin asker gönderdiler. Birçok kişi -bir kaynağa göre 17 kişi- öldürüldü ve aralarında kadınların da bulunduğu onlarcası yaralandı. Olayların daha da büyümesini önlemek için Suudi askerleri, eyalette Şiiler'in en yoğun olduğu bölge olan Katif çevresi başta olmak üzere Hasa'daki önemli şehirlere girdiler. Katif’i ziyaret eden kişilerin bildirdiklerine göre Şehrin duvarları hükümet aleyhtarı sloganlar ve çarpışmalarda "şehit olanları" hatırlatıcı yazılar ile doluydu.

Suudiler başlangıçta " hamdolsun Allah'a, Krallık'ımızın köyleri, kasabaları, şehirleri barış ve istikrar içindedir" şeklinde beyanatlar vererek bu haberleri yalanladılar. Fakat üç gün sonra İçişleri Bakanı bir Suudi gazetesine Doğu Eyaleti'nde meydana gelen olayların "birkaç grubun yaptığı sınırlı gösterilerden ibaret olduğunu" söyledi.27

1980 yılı Şubat ayı başlarında Şiiler tekrar sokağa döküldüler. Humeyni'nin iktidara gelişinin birinci yıldönümü olan 1 Şubat'ta, Katif’in merkez camisinde verilen hutbe Şiiler'i harekete geçildi ve pazar yerinde gösteri yapmalarına neden oldu. Krallık'ın en büyük bankasına (Milli Ticaret Bankası) ve en ünlü kambiyo işlemcisine (Raci Para ve Kambiyo A.Ş.) saldırıda bulunuldu ve binalar taşlandı. Yerel elektrik idaresi dahil elli kadar araba ve otobüs ateşe verildi, dört kişi öldürüldü. Ayetullah Humeyni'nin resimlerini taşıyan göstericiler Aralık ayındaki çatışmalarda tutuklananların serbest bırakılmasını istediler.28

Şiddet olayları, dini sebeplere dayanan hoşnutsuzluğun bir ifadesi olmaktan çok Şiiler arasında büyüyen toplumsal ve ekonomik rahatsızlığı yansıtmaktaydı. Onları en çok rahatsız eden Aşura Günü geleneksel matem merasimlerini yerine getirememeleri değil, kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeleriydi. Eğer, hiçbir toplumsal ve ekonomik ayrıma tabi tutulmamış olsalardı, olayların yalnızca dini sebeplere dayanan hoşnutsuzluğu (Aşura Gününe ilişkin yasaklama ) yansıttığı söylenebilirdi. Bu durumda, büyük ihtimalle Şiiler koşullara ayak uydururlardı. Şöyle ki, Şiiler devletin Vehhabi karakterini göz önüne alarak Vehhabi akidesine göre küfür olan dini merasimlerini alenen yapmalarına Suudi yöneticilerin göz yummayacağını bilir ve bundan vazgeçebilirlerdi. Fakat buna rıza göstermeleri ille de toplumsal ve ekonomik ayrıma yol açmamalıydı. Şiiler, Suud'un zenginlik kaynaklarının yaşadıkları yerin tam ortasında olduğunu fakat bunlardan Sünni çoğunluk ile eşit miktarda yararlanamadıklarını anlayınca, ikinci sınıf vatandaş durumunda olmaları daha çarpıcı ve rahatsız edici bir hal aldı.

Şiilerin, Suudi yönetimine yabancılaşmaya isteksiz olmalarından dolayı toplumsal ve ekonomik hoşnutsuzluk 1979 yılma kadar kendini pek belli etmedi. Fakat İran'daki devrim, Hasa bölgesinde yaşayan Şiiler'e daha önce sahip olmadıkları türden bir güç hissi ve kendine güven kazandırdı. Devrim, kendilerini özdeşleştirebilecekleri ve ikinci sınıf vatandaş olarak değil eşit olarak görülecekleri yeni ve başarılı bir yapıya yakınlık duymalarına imkan verdi. Humeyni'nin zaferi ve devrimin başarısı Şiiler'e başlarındaki Suudi yöneticilere karşı kıyam etme, rahatsızlıklarını ve taleplerini açıkça ifade etme cesareti verdi. Böylece, hoşnutsuzluklar Suudi yönetimine karşı düşmanlık ve husumet yaratırken, Devrim şimdiye kadar örtük kalmış bu düşmanlığın ifade bulmasını sağladı ve şiddete dönüştürdü. Bu yüzden, olayların patlak vermesi Suudi Arabistan'da yaşayan huzursuz Şiiler'in İran'daki başarılı Şii Devrimi'ne gösterdikleri, doğal bir tepkiydi. İran Devrimi etkisinde Hasa Bölgesinde meydana gelen karışıklıklar, zaman zaman yönetime karşı dini sebeplere dayanan protesto hareketleri şeklinde beliren ama genelde saklı kalan toplumsal ve ekonomik rahatsızlıkları yansıtmaktaydı. Protesto hareketlerindeki belirgin öğe olan Şiilik ayrım ve hoşnutsuzluğun sembolüydü. Şiiler'i bir arada tutarken, onlarda cemaate bağlılık ve grup dayanışması hisleri uyandırmaktaydı. Bunun yanında bazı örgütsel gelişmelerin de huzursuzluğun şiddet eylemlerine dönüşmesinde etkisi olduğu sanılıyordu. Şiiler ülke piyasasına işçi olarak katılınca galiba daha örgütlü hale gelmişlerdi. Dini veya laik olabilen bu teşkilatların, insanların Suudi Yönetimi'nden duydukları rahatsızlığı ifade etmelerinde harekete geçirici bir rol üstlenmeleri gerekiyordu. Suudiler'e göre Hasa Eyaleti'ndeki karışıklıklar, 1902'de şimdiki Krallık'ın kurulmasından beri Şii topluluk tarafından yönetime karşı gösterilen ilk siyasi tepkileri oluşturuyorlardı ve Suudi Arabistan'daki bilinen ilk Şii isyanlarıydı. İran'la yakınlıkları şüphesiz ki önemli idi. Şii toplumunun birçok üyesinin protestolarının, yönetim için, 20 Kasım 1979'da Mekke'deki Mescid-i Haram'ı işgal eden ve Kasım ayı sonunda Hasa'da olaylar patlak verdiğinde hala Beytullah'ı elinde tutan parçalara ayrılmış isyancılardan daha vahim anlamları vardı. Birçok yerdeki karışıklıklar Şiiler'i tehlikeli ve sabırsız bir unsur olarak tanımlayan Suudi yetkilileri tehlikeye karşı uyardı.

Her şeyden önce, Doğu Eyaleti ekonominin tamamının dayandığı petrol bölgesiydi. özellikle ARAMCO'nun Suudi işçilerinin 7 bini (yerel iş gücünün %35'i) Şii iken, petrol sahalarına sabotaj ihtimali göz ardı edilemezdi. Gösteriler ve ayaklanmalar, muhtemelen komşu ülkelerdeki Şiiler'den yardım ve cesaret alan huzursuz Şiiler'in hassas petrol tesislerine saldırarak, Krallık'ın can damarını tahrip etme hayalini tehlikeli bir şekilde canlandırdı. Yabancı unsurların Şiiler'in şikayetlerine sebep olan durumu kendi çıkarları için kullanma ve Krallık'taki istikran tehlikeye sokmaya çalışma ihtimali de kaygı vericiydi. Hepsinin ötesinde Şii toplumu radikal düşüncelerin yeşermesi için verimli bir ortam hazırlayabilirdi. Ve Hasa eyaletinde yaşayan Şiiler'in devrimci İran yönetimi elinde gittikçe güçlenen bir araç olabileceği korkusu sürekli vardı. Hasalı Şiiler'in İran kaynaklı bir propaganda kampanyasının sadece ilk hedefi olduğu ve bu hedefin zamanla güç toplayarak, Bahreyn ve Kuveyt'tekiler başta olmak üzere, Körfez'deki diğer Şii toplulukları içine alacağı ve böylece Körfez Bölgesi'ndeki istikrarın tamamen bozulacağı anlayışı hakimdi.

Bu tehlike, İran'ın Suudi aleyhtarı yayınlarının şiddetini arttırdığı zamana denk gelen Şubat 1980 ayaklanmalarından sonra tümüyle daha belirgin hale geldi. Humeyni'nin İslam ve monarşinin birbirine zıt olduğu şeklindeki görüşünü tekrarlayarak Kraliyet Ailesi'nin yönetimini eleştiren ve meşruiyetine karşı çıkan İranlılar, Hasalı Şiiler'i Suudi efendilerine karşı ayaklanmaya çağırdılar. Aşağıdaki paragraf İran radyosunun bir yayınından alınmıştır:

“Suudi Arabistan'daki mevcud iktidar İslam elbisesi giyiyor, ama gerçekte lüks, uçan ve hayasız bir yaşam tarzını temsil ediyorlar. Onlar, insanların ellerinden mallarını alıyor, onları sömürüyor, kumar ve içki partileriyle, sefahatle zenginlikleri çarçur ediyorlar. Eğer insanlar devrim yolunu izliyorlarsa, şiddete başvuruyorlarsa, ellerinden alınan haklarını ve kaynaklarım yeniden kazanmak için mücadelelerini sürdürüyorlarsa bu şaşırtıcı mıdır?

Devrimci halklar, Katif’in kahraman halkı... Ne eğitimin, ne bilincin, ne de kültürün olmadığı çöllerden iktidara karşı kıyam edin... Zalim düşmanlarınıza şu yollarla karşı koyun (1) Duvarlara, araçlara ve özellikle idari binalara iktidar ve koruyucularını hedef alan sloganlar yazın (2) Devrimci bildiriler dağıtın ve... Halkı dirençli ve metin olmaları için cesaretlendirin; (3) İktidar güçlerine doğrudan saldırılarla başkaldırın. Silahlar nerede?.. Nerede çocuk ve kadınların hazırladığı molotof kokteylleri? Nerede demir çubuklar, sopalar ve taşlar?”

Böylece Suudiler Hasa Şiiler'ini yönetime karşı kışkırtmayı amaçlayan propaganda faaliyetleri yüzünden Humeyni'nin sürekli bir tehdid oluşturacağını anladılar. İran'ın etkisi onları bir an önce sonuç almaya zorluyordu. Eğer kararlı ve hızlı bir şekilde hareket etmezlerse başka tehlikelerle de yüzyüze gelmeleri kaçınılmazdı. Bu yüzden, ayaklanmaların bastırılmasından sonra Suudi yöneticiler Şii sorununu tüm yönleriyle ele almaya karar verdiler. Şii toplumuna yaklaşırken, duruma göre sert veya yumuşak tavırlar takındılar. Geniş çaplı soruşturma ve tutuklamalar oldu; çok sayıda dini lider ve 600 yüz kişi hapsedildi. Yönetimin, başka gösteri ve şiddet olaylarının meydana gelmesini engellemek için Şiiler arasında korku ve terör havası estirdiği söyleniyordu.30

Diğer taraftan, olayların, toplumsal ve ekonomik ayrıma tabii tutulmalarından dolayı Şiiler'de oluşan kökleşmiş rahatsızlığı yansıttığının farkına varan yönetim soruna uzun vadeli bir çözüm bulmaya çalıştı. Gerçekten, Şubat 1980'deki şiddet olaylarının bastırılmasından hemen sonra yönetim yumuşak bir politika izlemeye başladı. Hasa'da düzen ve istikrarı yeniden sağlamak ve Şii sorunu için kapsamlı bir strateji tasarlamakla görevli İçişleri Bakan Vekili Prens Ahmed İbn Abdulaziz ayaklanmaların meydana geldiği yerleri ziyaret etti ve bölge halkı ile görüşmeler yaptı. Şiiler'in ihmal edildiğini ve Hasa'da yaşayan diğer insanlar kadar iyi durumda olmadıklarını kabul etti. İlk kez Kraliyet Ailesi'nin kıdemli bir üyesi, Şiiler'e kötü davranılmış olduğunu kabul ediyordu. Prens Ahmed işbirliği yapmaları şartıyla reformlar yapılacağına ve durumlarının iyileştirileceğine dair Şiiler'e söz verdi.

Prens Ahmed'in yönetiminde Şiiler'in yaşam standartlarını iyileştirmeyi amaçlayan kapsamlı bir plan uygulamaya konuldu. Plan bir hastane ve elektrik projesi yanında, yeni kız ve erkek okulları kurulması, geniş bataklık alanların kurutulması, yolların yeniden asfaltlanması, caddelerin ışıklandırılması, kanalizasyon ve iletişim için de yeni projeler içeriyordu. En önemlisi, devlet Emlak Gelişim Fonu aracılığıyla kasaba sakinlerine kendilerine yeni evler yapabilmeleri için kredi sağlamaya karar verdi. Tüm bu faaliyetler devlet kontrolündeki Suudi Basın Ajansı'nda ve basında geniş yer aldı. 1980 yılının Kasım ayında, Aşura Tatili'nden bir hafta önce hükümet Katif için yeni bir kalkınma projesi hazırlandığını açıkladı. Aynı gece Suudi televizyonunda Katif ve gelişimini gösteren belgesel bir film yayınlandı. Geçen sene içinde Şiiler için ne kadar çok şey yapıldığını etkili bir şekilde hatırlatması nedeniyle bu iki olayın da zamanlaması özellikle önemliydi. Aşura’dan bir kaç gün önce veliaht Prens Fahd'ın yaptığı jest de dikkat çekiciydi. Fahd, Katif şehrinde Kasım 1979 ve Şubat 1980 isyanları sırasında tutuklanan yüzden fazla Şii'nin serbest bırakılmasını emretti. 1980 Aşurası olaysız geçti.31

Hükümetin Şiiler'e yönelik ilgisinin bir başka kanıtı ve Şiiler arasında hakim olan sükunetin belirtisi olarak, Kral Halid İbn Abdulaziz en önemli Şii Bölgesi Katif’i de içine alan bir gezi için Hasa'ya gitti. Aşura'dan beş gün önce başlayan ziyareti süresince Katif’li yaşlılar kendisine her yerde refakat ettiler. Yönetimin bu yeni tutumu, eğitim (yeni okullar, hatta uzak köylerde kız ve erkek okulları), gençlik yardımı, halk sağlığı (klinikler ve hastaneler), elektrik, telefon, kanalizasyon, su ve bunun gibi sahaları içeren pek çok proje halinde üçüncü beş yıllık plana da yansıdı. Ayrıca bölge için geniş bir bava alanı da planlandı. 1981 yılında başkanlığını Veliaht Prens Fahd'ın yaptığı, Doğu Eyaleti ile ilgili yeni kalkınma projeleri için ayrılan 1,000,000,000 riyallik ödeneği kontrol edecek özel bir komite kuruldu.32

İlişkileri düzeltme isteği karşılıklı gibi görüyordu. Bir tarafta devlet Şiiler'e yönelik politikasını yeniden belirleme ihtiyacı hissederken diğer yanda Şiiler Suudiler'in bu yeni tavrı ve İran'daki gelişmeler ışığında yeni bir durum değerlendirmesi yapmak zorunda olduklarını düşündüler, ilkin. Suudiler gösterileri hızlı bir şekilde bastırdığından, Şiiler gelecekte toplu eylemler düzenlemek ve böylece Suudiler'in sert tepkilerini üzerlerine çekmek istemiyorlardı. İkincisi, Suudiler'in Şiiler'e yönelik yaklaşımında önemli bir değişiklik olduğuna işaret eden yeni kalkınma planlan Şiiler'i ekonomik ve toplumsal durumlarının iyileşeceğine inandırdı. Şiilerin Suudilerle işbirliği yerine çatışmacı bir tavır takınarak yönetime yabancılaşmaları bir fayda sağlamayacaktı. Şiiler, İran'ı sarsmaya devam eden kargaşa ve süre gelen İran-Irak Savaşı nedeniyle gittikçe daha fazla hayal kırıklığına uğruyorlardı. Ayetullah Humeyni ateşli hutbeler verse de son tahlilde yaşamlarını kontrol altında tutan ve yaşam standartlarını iyileştirecek olanın Suudi yönetimi olduğunun farkına vardılar. Sonuç olarak Hasa Eyaleti'ndeki karışıklık, yönetimin politikasında bir değişim olduğunu gösteren ilgi ve devamlı para akışı ile giderildi.

Şii azınlığa yönelik Suudi tavrının kapsamlı şekilde değerlendirilmesi yirminci yüzyılda ve özellikle 1930'dan beri açık bir değişime uğradığım göstermektedir, önceleri Suudi politikası Vehhabi düşüncesine dayanıyorken yeni tavır Suudiler'in politik çıkarları ve prensipleri üzerinde temellenmekteydi. Eskiden dini farklılıklar en belirleyici konumda iken şimdi ise bu dini farklılıkların politik, toplumsal ve ekonomik yansımaları belirleyici oldu. Suudiler Şiiler'in dini bir muhalefet oluşturmaları konusunda endişe duymadıkları gibi onların dini kimlikleri ile de fazla ilgilenmiyorlardı. Sıkıntılarının asıl nedeni dini kimliklerinin siyasal anlamı ve Şiiler'in Devrimci İran'a yakınlığıydı.

Bir kısmının dini özgürlük sorunu ile meşgul oldukları söylenebilirse de Şiiler'in asıl ilgilerinin içinde bulundukları ekonomik ve toplumsal koşullar olduğu açıktır. İran Devrimi, önceleri hareketsiz ve sindirilmiş olan Şii azınlığın uyanmasına ve açık toplumsal taleplerde bulunmasına imkan verdi. Fakat şu da açıkça görülmekteydi ki, Şiiler önemli ekonomik kazanımlar elde ettiklerinde Suudi yönetimine başkaldırmalarına yol açan temel etken ortadan kalktı. Bu şartlar altında, Şubat 1980'den bu yana Hasa Bölgesinde yaşayan Şiiler arasında her hangi bir şiddet eylemi veya protesto olmaması ve tüm bölgenin sessiz ve hareketsiz olması şaşırtıcı değildi. Bu dönem boyunca İran yönetiminin radyodan özel Arapça programlar yayınlamaya, Hasa bölgesinde yaşayan Şiileri Kraliyet Ailesi'ne karşı kıyama çağıran bildiriler basmaya ve dağıtmaya devam ettiği göz önüne alındığında Hasa eyaletindeki hareketsizlik daha dikkat çekici hale gelmekteydi. Bu, Şii hoşnutsuzluğun temelinde yatan sebepler ile Şiiler'in içinde yaşadıkları toplumsal ve ekonomik koşullar arasında ilişki olduğunun kanıtı idi. Bu sorunlar ile uğraşılmaya başlanınca, Şiiler tatmin oldular ve Suudi yönetimine başkaldırma veya yönetimle çatışma düşüncesinden tamamıyla vazgeçtiler. Ne var ki, gelecekte ülke dışında (İran'da veya Körfez ülkelerindeki diğer Şii topluluklarda) ve içinde (Suudi politikalarında) meydana gelebilecek değişikliklerin veya bu ikisinin bir birleşiminin, Şii muhalefeti tekrar harekete geçirebileceği de unutulmamalıdır.

Çev: Mehmet UZUN

 

Dipnotlar:

1- David Holden ve Richard Johns, The House Of Saud (New York: Holt, Rinehart & Winston, 1981), 528.

2- William Quandt, Saudi Arabia in the 1980S ( Washington, D.C.: Brookings Institution, 1981). Quandt iki sayı veriyor: 200 bin s. 39; 200-300 bin arası s. 96.

3- James Buchan, "Suudi Arabistan'da Laik ve Dinî Muhalefet', Tim Niblock'un derlediği State, Society and Economy in Saudi Arabia adlı kitabın içinde (Londra: Croom Helm, 1982).

4- James A. Bill, "Körfez'de İslam, Siyaset ve Şiilik", Middle East Insight 3 (1980): 6.

5- Bu makale Krallık'ın güneydoğusunda, Yemen sınırına yakın bir eyalet olan Asir'deki, Şii Zeydiler'le ilgili değildir.

6- Bill, "İslam," 6.

7- Christine M. Helms, The Cohesion of Saudi Arabia (Londra: Croom Helm, 1981), s. 82, 99.

8- A, g. e., s. 100.

9- John B. Philby, Saudi Arabia (London: Benn, 1955), s. 82, ve Gcorge Rentz, "Vehhabilik ve Suudi Arabistan" Derck Hopwood'un derlediği The Arabian Peninsula adlı kitabın içinde (Londra: Ailen & Unwin, 1972), s. 58-59.

10- Philby, Saudi Arabia, s. 93, ve John Gordon Lomımer, Gazetteer ot the Persian Gulf, Oman and Central Arabia (Caieutta, 1908-1915), 1:1060.

11- Philby, Saudi Arabia.

12-  A. g. e., s. 162-63 ve R. Bayly Winder, Saudi Arabia in Ihı: NıneLeentn Century (Londra: Macmillan, 1965), s. 77.

13- Philby, Saudi Arabia, 269.

14- Lawrence Goldrup, "Saudi Arabia, 1902-19:12: The Developmenl of a Vahhabi Society" (Doktora tezi, University of California, Los Angeles, 1972), s. 416. Hüseyniye, Şiiler'in Muharrem ayı boyunca İmam Hüseyin'in Şehadetini anmak için toplandıkları matem yendir.

15- Hafız Vehbi, Ceziretul-Arab fil-garnl’l-İşrîn (Kahire: Mektebetun an Nahdah el-Misriyye, 1961), s. 310; ve John Habib, tim Saud's Warriors of İslam: The Ikhıvan Movement of Najd (Leiden: Brill, 1978), s. 38.

16- H. R. P. Diekson, Kuwait and Us Neighbours (Londra: Ailen & Unvan, 1956), s. 155, 281.

17- Helms, The Cohesian, s. 253; ve Habib, lbn Sami'n, s. 122.

18- Habib, lbn Saud's, s. 123-129; ve Buchan, "Secular", s. 118.

19- Emin Rihani, lbn Sa'oud ofArabia (Londra: Constable, 1928), s. 234-235; vg Helms, The Cohesion, s. 114-115.

20- Buchan, "Secular", s. 119.

21- Bili, "İslam", s. 7.

22- A. g. e. Bili, "Körfez ülkelerinin ekonomilerinde, Şii tüccar ve bankerler çarşı (suq)lara ve geleneksel pazar yerine hakimdirler", "her Körlez ülkesinde, üyeleri iktidar aileleriyle sıkı ilişki içinde olan, ekonomik ve mali sistemler üzerinde önemli etkiye sahip bir grup zengin Şii tüccar ailesi vardır" şeklinde geniş ve genel kapsamlı ifadeler kullanmaktadır. Bunların yanında "Körfezdeki Şii nüfus olağan üstü kaynaklara sahiptir" ve " Şiiler Körfez ülkelerinin ekonomilerini idare eden merkezi güçlerdir" gibi genel sonuçlar çıkarmıştır. Fakat bu ifadeler Suudi Arabistan söz konusu olduğunda tamamiyle ilgisiz kalmaktadır.

23- Jacob Goldberg, "The Saudi Arabian Kingdom" LSuudi Arabistan Krallığıı, Middle East Contemporary Survey 4 (1979-80), s. 688-890.

24- Röportaj, New York Times , 3 Ocak, 1980.

25- Holden, The Bouse, s. 280.

26- The Financial Times (Londra), 12 Mart 1980.

27- Haber kaynağı New York Times, The Financial Times, Guardian (Londra), 4 Aralık 1979; al-Saflr (Beyrut), 3 Aralık 1979; Christan Science Monitör, 20 Şubat 1980; The Financial Times, 12 Mail 1980; Radio Riyad, 3 Aralık; BBC, 5 Aralık 1979; el-Cezire (Riyad), fi Aralık 1979.

28- Haber kaynağı Wall Street Journal, 5 Şubat 1980; al-Ahram (Kahire), 21 Şubat, 1980; The Financial Times, 12 Mart 1980.

29- Radio Tehran (Arapça) 8 ve 14 Mart; BBC, 10 ve 16 Mart 1980

30- New York Times, 3 Ocak 1980; el-safir, 22 Aralık 1979.

31- Wall Street Journal, 5 Şubat 1980; The Financial Times, 5 Mayıs 1981.

32- el-Madina, 22 Temmuz 1980; ayrıca bkz.: Quandt, Saudi Arabia, s. 97.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 7 - Yaz 1991

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları