Tarihi Anlamak

Hamza Türkmen

İnsan toplumsal bir çevre içinde hayata gözlerini açmakta, hayatla ilgili ilk değer yargılarına bu çevrede sahip olmaktadır. Kişinin sosyal yaşamdaki tavır ve tutumlarını yönlendirici olan da bu değer yargılarıdır. Dolayısıyla sahip olunan bu değer yargıları -doğru veya yanlış- geçmişten devralınmıştır ve geleceğe aktarılacaktır. Ancak insan soyut düşünce gücüne ulaştığında da sormaktadır: Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Veya içinde bulunulan sosyal yapının olumsuzlukları araştırıldığında, hastalık nedenlerini bulmak için dikkatler tarihi sürece yönelmektedir.

Görüldüğü gibi gerek güncel pratiğimiz, gerek hayatın amacını kavrama istidatımız bizi geçmişsiz bir geleceğe ulaştıramaz. Geçmişten bahsedildiğinde, kullandığımız uygun kelime ise 'Tarih'tir. Tarih, yaşadığımız anın hemen öncesinden başlar. Tarih, şu an ile insanın ilk yaradılış anı arasında bir zaman dilimidir. Tarih, tüketilen zaman dilimi içinde insan ve toplum hayatıyla ilgili edinebildiğimiz veya edinemediğimiz tüm bilgilerin toplamıdır.

Geçmiş dönemlerde tarih değerlendirmeleri konusundaki eğilim, genellikle bilgi aktarımcılığı ve belge toplayıcılığı şeklinde tezahür etmiştir. Tarih, statik bir bilgi dalı olarak algılandığında, sadece belge araştırıcılarının ilgi alanına hapsedilmiş olacaktır. Böyle bir tarih disiplininin en işlevsel özelliği, tarihi bilgilerin güvenilirliği konusunda yapılan tartışmalar çevresinde kalır. Zaten arkeoloji, antropoloji ve arşiv bulguları, sözlü nakil ve folklorik miras dışında, tarihi gerçekliğin önemli bölümü bilgi sınırlarımızın dışındadır. Geçmişi bir kere daha yaşamak ve gözlemlemek şansımız da yoktur. Var olan tarihi verilerin de, güvenilirlik açısından irdelenmeleri ve tartışılmaları gerekmektedir.

Klasik tarih anlayışı içinde, tarihi bilginin güvenilirliğini tartışmak, sorgulayıcı bir zihniyete katkıda bulunabilir; ancak bu katkı tarihi gerçekliğin günümüze ulaşan bağını kavrama noktasında yeterli değildir.

Sosyal yaşamın karmaşasına aydınlık ve ölçü getiren ve öneren Rabbani bilgi (vahiy), tarihi olayları evrendeki ayetler olarak göstermiştir. Vahiy, bu ayetler üzerinde de düşünüp ibret almamızı önerirken; bize tarihi olayların nedenleri ve toplumsal dönüşümün şartları hakkında çok önemli bilgiler ulaştırır.

Vahyi bildirime kulaklarını tıkamış olmakla birlikte, toplumsal yaşamın tesadüfi bir oluşum olmadığı gerçeği üzerinde duran son dönem düşünürleri, tarihi gerçekliğin günümüze ulaşan dinamikleri bulunduğunu ve toplumsal yasaların tarihin içinde saklı olduğunu kavrama noktasına ulaşmışlardır. Artık yaygın olarak tarih; geçmişle ilgili bir bilgi yığını olarak değil, yaşanmış olanın günümüz toplumsal yapıları ve ilişkileri için ne ifade ettiğinin araştırıldığı dinamik bir disiplin olarak algılanmaya başlanmıştır.

Tarihin sağlıklı yorumu, sağlıklı bilgi üzerine inşa edilebilir. Lakin yaşadığımız andan ilk yaradılış anına doğru uzandıkça tarihin bilinemeyen olayları çoğalmaya başlar. Ancak Kur'an'ın Allah'tan geldiğini ve korunmuşluğunu aklederek tasdik edenler, gaybın mutlak bilgisine sahip olan Rabbimizin Kur'an'da bildirdiği tarih kesitleri hakkında kesin olan bilgilere ulaşmış ve onları gereğince kavramış olabilirler. Bu noktada tarihi kavramanın yolu, vahyin, eşyanın tabiatı ve vakıasıyla mutlak mutabakat içinde olduğunun akledilmesi ve kabulünden geçer. Vahye inananlar için; tarihi yorumlamak ve ondan günümüz şartlarına ve geleceğe dönük dersler çıkarmak bakımından, iki temel sahada önemli kolaylıklar söz konusudur. Birincisi; tarihi yasalar ve toplumsal olaylar hakkında, gaybın mutlak bilgisine sahip olan Rabbimizin bildirmiş olduğu vahyi önermelerin mevcudiyeti. İkincisi; tarih yorumlarına ışık tutacak olan olayların yine vahiy ile kesinleşen bilgisi.

Vahyi bilginin sağladığı imkanlara rağmen, tarihi, bu iki sahada da vahyi bilginin kesinliğini dışlayarak anlamlandırmaya çalışan tarih felsefecilerinin veya sosyal tarihçilerin çabaları, hep bilinmezler üzerine varsayımlar oluşturan bir zannilik taşır. Her ne kadar bu düşünürler tarihi gelişimin dinamikleri hakkında vakıasız düşünce üretmediklerini iddia etseler bile, iddiaları sınırlı ve yakın zamanlı olgularla ve zanni bilgilerle beslenmektedir. Fakat iddia ettikleri tezler; bütün tarih dilimini kuşatan, bilinemeyen olguları kapsayacak genellemelere kalkışan ve geleceğin yönünü belirleyen bir hayalciliğe dayanmaktadır. Bu hayalciliğin sosyal yaşamdaki karmaşaya getireceği bütüncül ve sürekli bir ufuk yoktur. Ancak dar ve sığ biçimlerde yakalanan gerçekliklerin sağlayacağı belki olumlu, ama sınırlı imkanlardan söz edilebilir.

Bu arada, tarih disiplinini, vesika toplayıcılığı ile sınırlandıran dar zihniyetli veya mevcut konjonktürü tarihin sonu olarak değerlendiren statükocu tarihçilerin laf kalabalıkları ilgi alanımızın dışında tutulmalıdır. Zira, günümüzü yönlendiren yaşamakta olduğumuz bir süreklilik vardır ve bu sürekliliğin beslediği modern paradigma da sanıldığı gibi alternatifsiz değildir. Egemen sistemin en belirgin alternatifi İslam'dır, islam; canlı, kuşatıcı, adil ve haklı alternatif bir yaşam biçimi geliştirebilmek için bağlılarınca her za­man keşfedilmeye açık bir evrenselliktedir.

Beşeri bilgi gücünün zaafları­nı gündeme getiren bazı tarih düşünürlerinin varlığı da söz konusudur. Bunlar mevcut imkanlarla tarihi yasaların yeterince bilinemeyeceğine dikkat çekiyorlar. Fakat aynı kişiler, konuyu tekrar beşeri ölçüler içinde değerlendirme tavrında ısrar etmekte ve sözünü ettikleri sınırlılığı aşabilmek için sadece ilgi alanlarını daraltmaktadırlar. Görülen o ki, bu tavır yaratıcımız ve yaratıcımızın bilgisi karşısında, benliğini aşamayan bir tutsaklığın aczini ifade etmektedir.

Oysa bizi yaratıp başıboş bırakmayan Rabbimiz, tarihle ve tarihi yasalarla olan ilişkilerimizi vahyi bildirimiyle aydınlatmaktadır. Vahyi bilgiden müstağni çabalar ise, parça bilgiler ve hipotezler kaosunda bocalamaktadır.

Vahiyden kopukluk karanlığı yoğunlaştırıyor. Tarihin yorumlanmasıyla ilgili bahşedilen vahyi bilgi karşısında, kalp ve akıl perdelerinin kapatılması, benlikleri karartıyor, toplumsal değişimin yönünü bulandırıyor ve yanlış veya mevzi dinamiklerin sınırlı gücüne körü körüne mahkum olunuyor.

Bu noktada Rabbimize, onun Peygamberlerine, Kitaplarına, Meleklerine ve Ahiret Gününe inanmış olmak veya olmamak; toplumsal veya tarihsel konularda da insanları iki kutba ayrıştırıyor: Bilenler-bilmeyenler, inananlar-inkarcılar, Müslümanlar-müşrikler... İlk tarihten bu yana mevzi nedenlerden dolayı değişik sos­yal ilişkiler, sosyal gruplaşmalar ve çatışmalar olabiliyor; ama tevhid-şirk kutbu, insanlık tarihinden bu yana hep asıl mücadele eksenini oluşturuyor.

Tarih, eğer yaratılmış olanlarla irtibatlı ise - ki öyledir-, evrenin yaradılışı ve sonu (kıyamet) arasında sonlu, bir vakıadır. Zaten önemli olan da, bu zaman aralığının nasıl anlamlandırıldığıdır.

Tarih, sürekli ve zorunlu bir amaca doğru mu akmaktadır? Yoksa tarih -kendisine çizilmiş büyük bir zaman dilimi içinde-, toplumsal yapıların iradi tercihleriyle mi çeşitlenip oluşmaktadır? iki halde de nedensellik söz konusudur. Ancak birinci soruda, tarih ilerleyen bir çizgidir. İkinci soruda ise tarih, yeni oluşumların veya tekrarlanışın, yükselişin veya çöküşün döngüsüdür. Birinci soru olumlandığında determinizm, ikinci soru olumlandığında özgürlük vurgusu belirginleşmektedir. Bu iki yaklaşım dışında, olgu olarak kahramanların, doğal faktörlerin veya tesadüflerin, tarihin yönlendiriciliği konusunda genellemeye müsait olmadıklarını ifade etmeliyiz.

Bu değerlendirmelerimizi yönlendiren tarih veya sosyoloji disiplinlerinin verilerinden çok, Kur'an'ın kazandırdığı perspektiftir. Zira, mevcut tarih ve sosyoloji disiplinleri, tarih sorununun taşıyıcıları ve tartışıcıları iken; Kur'an ise beşeri bilginin sınırlarını aşan çözüm yolunu aydınlatmaktadır.

Tarihin ilk objesi insandır. Kur'an iyi ile kötüyü belirlediği gibi, iyi ile kötü arasında tercih yapabilme gücüne ve yetkisine sahip olduğunu bildirdiği insanı da, iradeli ve dinamik bir varlık olarak tanımlar. Ayrıca Kur'an, insanın sosyal ve nihai geleceğini, doğrular ile yanlışlar arasında yapacağı tercihleriyle irtibatlandırmaktadır.

İnsanın ve fıtratının yaratılışı (*) ile insanlar arası ilişkilerin oluşum seyri (**)hakkındaki gözlem dışı olayların ilk bilgisini, vahiy aracılığıyla edinmekteyiz. Tarihi olayların nedenselliğini aydınlatan da, yine gaybın mutlak haberini bizlere ulaştıran vahiydir.

İlk önce tek ümmet olan insanlık, aralarındaki ihtilafları çözmek üzere elçiler vasıtasıyla gönderilen Kitabın hükümleri doğrultusunda uyumlu bir bütünlüğü oluşturuyordu. Ama insanlar Kitaplarını ihmal etmeye, istidatlarını ölçüsüz bir özgürlük anlayışı ile kullanmaya başladıklarında, nefislerin tanrılaşması ve nefisler arası kıskançlık tabloları çoğalmaya yüz tuttu (2/213). Tek ilaha bağlılık, yerini beşeri eğilimlerin ürettiği türedi ilahlara bağlılıklara bıraktı. Bu bir bozulma haliydi. Bu tabloya baktığımızda belki tarihin ilerlemesinden değil, gerilemesinden bahsedilebilinirdi. Ancak toplumsal olayların seyri tek yönlü değildi. Tevhid ve şirk ekseni çevresinde oluşan farklı kollektif bilinçler vardı. Böylece insanın doğru ile yanlış arasındaki imtihanı, tevhidi çizgide sebat edenlerle, müfsidler arasındaki mücadele yelpazesine taşındı. Menfaat, kabile, sembol, ruhban, lider, ırk, felsefi doktrin, sınıf gibi şekillerde çeşitlenen türedi ilahlar etrafında kollektif bir bilinçle kümelenen yeni sosyal oluşumlar, islam karşısında şirk kutbunu oluşturmakla beraber, kendi aralarında da çatışma halindeydiler (59/14).

Toplumsal ilişkiler planında dün olanlarla bugünkü durum arasında farklılaşan genel bir konum veya herhangi bir eksen kayması yoktur. Tarih, toplumların farklı biçimlerde tezahür eden iradelerinin çekişme ve çalışmalarıyla devam etmektedir, insan fıtratındaki iyiye ve kötüye meyletme istidatları, hayatın sonuna kadar bu çatışmanın süreceğine dair en önemli delili oluşturmaktadır.

Bireysel tercihlerde olduğu gibi, toplumsal tercihlerde de sosyal ve nihai bir akibet sorunu vardır. Kur'an, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından çok daha güçlü nice toplumların günahları yüzünden nasıl çöktüklerine dikkatleri yöneltmektedir (40/21). Tercihlerini kötüden yana kullanan toplumların, kendilerine verilen mühleti doğru değerlendirmeleri beklenir; yoksa onların da sosyal ve nihai gelecekleri azapla kuşatılacaktır (8/38). Bu akibet, Rabbimizin bildirdiği kaçınılmaz bir yasadır (50/36). Günümüzde de şirk üzerinde bina edilmiş sos­yal sistemleri -verilen mühlet dışında-, öncekilerin yasasından başkası beklememektedir (35/43). Ancak bu azap yaratıcımızın bir zulmü değildir. Herkes kendi tercihiyle zulmü veya kurtuluşu seçmektedir (11/101).

Rabbimiz evreni; bir ölçü ile yaratmıştır (2/2). İnsanların biyolojik yapıları da bu ölçüye tabidir. Ancak insana akletme gücünü, topluma kollektif iradeyi lütfeden Rabbimiz, hayatın amacını ve ilkelerini de elçileri aracılığıyla bildirdikten sonra, onları kendi tercihlerinde serbest bırakmıştır. Fiziki ve biyolojik yapının yaratılış yasalarına bağımlılığını, iradi yapının ise özgürlüğünü gözetecek olursak; hayat sahnesinde ve tarihte, insan ve toplum iradesinin mecbur olduğu bir determinizmden bahsedilemez.

Tarih, toplumsal yapıların iradi tercihleriyle oluşmaktadır. Dünyevi üstünlük ise toplumlar arasında çevrilip durmaktadır. Ancak Allah'ın muradı, inananları ortaya çıkartmak ve onları galip getirmek noktasındadır. Zira Allah zalimleri sevmez (3/140). Ancak üstünlük kendiliğinden de gelmez. Toplumsal diriliş ve bütünleniş şartlarını oluşturabilen bütün toplumsal çabalar bu tarihi misyona ulaşabilir. Zaten Rabbimiz, toplumsal değişimin ve başarının şartını toplumun kollektif iradesine bağlamıştır (13/11). Daha hayırlı sosyal oluşumların diğer toplulukların yerini alması yolu ise açık tutulmuştur (70/41). Toplumsal çöküşü oluşturan da, yine toplumsal iradenin tutumu ile alakalıdır (8/53).

Kur'an'a göre tarih, toplumsal değişimlerin, çöküşlerin ve yeni oluşumların çevrimi içindedir. Bu döngüde belirleyici olan; toplumsal yapıların dünyevi gücü ele geçirip yükselişleri değil, güçlü iken veya güçsüz iken barışın, adaletin ve esenliğin kaynağını oluşturan yaratılış amacımıza uygun bir hal üzerinde olup olmadıklarıdır. Tarihin asıl döngüsü de bu eksen çevresinde oluşmaktadır.

 

* Bkz.: insanın Değeri ve Vahiy, Hak Söz, Sayı: 10, Ocak- 1992; Aklın Gücü ve Sorumluluğu, Hak Söz, Sayı: 12, Mart-1992

** Bkz.: Toplumsal Yapı ve Vahiy, Hak Söz, Sayı: 16, Temmuz-1992

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 18 - Eylül 92

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları