Tevhid Hareketi

Tevhid Hareketi
Şeyh Said Şaban

- Tevhid Hareketinin tarihini anlatır mısınız?

- Tevhid Hareketi 82 yazında İsrail'in Lübnan'a saldırısından sonra kuruldu. Müslüman Filistinlilerin (Cihadı İslami) hareketlerini kurmalarıyla aynı dönemde. Lübnan'da İsrail'e karşı İslami gücün ortaya çıkması çok normal bir şeydir. İsrail'in Lübnan'da ve Filistin'deki yayılmacılığına benzeyen Lübnan'daki Hıristiyan yayılmacılığının karşısında İslami direniş oluştu. Tevhid Hareketi güçlü bir askeri kuvvet olarak başladı. Hareket önce şehrin içindeki Sünni Müslümanların yaşadığı Tebbane ile Alevilerin yaşadığı Muhsin Dağları arasındaki mıntıkadaki çatışmayı durdurmak istiyordu. Biz iç çatışma istemiyorduk. Biz çatışmaların Lübnan'ı istila edip Beyrut'a varan Yahudilerle olmasını itiyorduk. Fakat bu çabalarımız Aleviler dolayısıyla başarıya ulaşmadı, çünkü onlar sadece başkalarının emirlerini infaz ediyorlardı. Çatışmalar bazan durarak bazen de şiddetlenerek devam etti. Hareket böylece şekillendi, fakat onu vurmak isteyen bazı düşman güçler ortaya çıktı. Maruni Partisine ve Maruni ordusuna bağlı bazı gruplarla, Haşhaşçılar diye isimlendirilen Lübnan ordusu ikinci bürosuna bağlı topluluğa karşı çatışmalar sürdü. Onlar Müslümanlara "biz her La İlahe İllalah diyeni öldüreceğiz" diye meydan okuyorlardı. Müslümanların üzerlerine düşen de savaşmalarıydı. Onlarla savaşıp bir gecede işlerine son verdiler. Sonra Irak Baas Partisi silahlanmaya başladı Tevhid hareketine son vermek için. Bir çok silahlar getiriyordu. Biz şehrin içerisinde bir çatışma çıkmasın diye onlarla antlaşmak istedik. Fakat onlar gençlere saldırdılar ve iki genci öldürdüler. Kardeşler de onlara cevap verdiler, böylece Lübnan ordusu ikinci bürosuna bağlı 24 Tişrin (Araplar'da bir ay ismi) hareketi ve Irak Baas Partisi'ne son verildi. Sonra Komünist Partisi Tevhid Hareketine karşı çeşitli operasyonlara girdi. Hareket de nefsi müdafaa için karşılık verdi. İki çarpışmada onlara da son verildi,

Trablus şehri yaklaşık üç yıl küçük bir İslami şehir olarak yaşadı. Kumarhaneler kapatıldı, örtüye riayet olundu... Fakat Harekete çeşitli yabancı unsurlar girmeye başladı ve böylece içte bir takım değişiklikler oluyordu. Biz de çeşitli yabancı unsurların girmesine karşı, bazı fitnelerin olabilmesinden dolayı uyarıyorduk.

Suriye ile işbirliği yapan bazı Hareketler şehre girip çeşitli operasyonlar yapmaya başladılar. Suriyeliler de şehri muhasara altına aldılar. Biz yine çatışmalardan uzaklaşmaya çalıştık. Suriyelilerle antlaşmaya uğraştık, fakat ortada Araplar'ın zihinlerini meşgul eden bu Hareketin muhasarası için ortak bir Arap kararı var gibiydi. Bu karara göre bir taraftan Müslümanlar diğer taraftan Suriye Suriye'nin Lübnan hakimiyetini, Lübnan ordusunu düzenleme hakkını elde edeceği bir antlaşmaya varacaklar tabii ki en önemli olanı İslami hareketlere son vermenin gerçeklesin esiydi. Suriye Lübnan'da siyasi ve askeri hakimiyet şeklindeki rüyasını gerçekleştireceğini zannetti. Sadece Trablus'ta kullanılan her türlü ağır silah, 25 binden fazla askeriyle Suriye şiddetli bir çatışma başlattı. Şehre girmek istediler ve başaramadılar. Şehre karşı hiç bir ilerlemede bulunamadılar. Bu arada Suriye çatışmaların sonucunun şehrin zayıflaması ya da Hama gibi tam bir yok edilişle yok edilmesinden başka bir yol olmadığını gördük. Eğer çatışmalar sürseydi şehir Müslümanları hoşlanmazlardı, çünkü kazanan mağluptan propaganda olarak daha kuvvetli olandır da. Bir hareketin antlaşmasını da hesap ederek Suriye'nin şehre girmesini kabul ettik. Biz de şehrin ve Müslümanların değerlerini koruyor olarak kaldık. Bu şekilde antlaşma olmuş oldu. Şimdi şehrin emniyetini Suriyeliler sağlıyor. Antlaşmaya göre Suriyeliler şehir ehline karışmayacaklar, İslami ve siyasi faaliyetlere müsaade edecekler, şehrin emniyetini onlar üstlenecekti. İşte bu antlaşma Ehmeşk (Şam) Antlaşması olarak isimlendirildi.

- Hangi tarihte antlaşma oldu?

1986 da. Şu an Tevhid Hareketi davet, basın yayın ve siyasi alanlarda halen mevcut. Şu anda Trablus'ta güzel faaliyetlerimiz var. Günlük olarak yaklaşık 12 saat yayın yapan Radyo yayınımız var. Dersler, hutbeler, konuşmalar, siyasi raporlar ve çeşitli programlar yayınlanıyor. Şeyh Şarani, Şeyh Abdulhamit Kişk gibi alimlerin hutbeleri yayımlanıyor. Örneğin bu gezide olan konuşmalar kasete alınır, İran'da olup bitenler izlenir. Bunlar programlanıp Radyo arşivine konur ve tüm Müslümanlara periyodik olarak yayınlanır. Trablus'un çoğu Müslümanları yayınları dinlerler. Bunun dışında şehrin dışındaki İslami faaliyetler, Filistin direnişine ve Müslümanların vahdetine yardım amacıyla yapılanlar da yayınlanır.

Yine Müslümanların durumlarını yönlendirmek için "Yetiştirme Cemiyeti", yeni neslin Kur'an'ı Öğrenmesi için özel okul ve devlet okulları öğretmenlerinin tayini ile uğraşan "Kur'an öğretme Cemiyeti", fakirlerin, şehit ve gazi ailelerinin yardımına koşan İranlı Müslümanların idare ettiği "Şehitler Cemiyeti" var. Bu cemiyetin Lübnan'ın tüm şehirlerinde temsilciliği var. Spor faaliyetlerinde bulunan spor cemiyetimiz, küçükler ve gençler için çeşitli askeri faaliyetlerimiz var. Yine halkın sıhhi ihtiyaçlarına yardım amacıyla bazı sağlık ocakları var. Bu cemiyetleri ve askeri faaliyetlerimizi geliştirmeye ve ilerletmeye çalışıyoruz. Güneye yönelik bazı askeri faaliyetlerimizi Emel-Hizbullah çatışmalarından dolayı durdurduk. Biz kuvvetlerimizi güneye yollayıp, Hizbullah'ın yanında çarpışmalarını istiyoruz. Fakat bu fitnelerden dolayı elemanlarımızı durdurduk ki bir tarafı bırakıp diğer tarafta yer almış olarak çeşitli hassasiyetler oluşturmayalım. Çünkü biz Şii kardeşlerimizin bir kısmının yanında olup diğerinin de karşısında olarak onları ikiye bölmek istemiyoruz. Biz onların bir grup olarak kalmalarını istiyoruz ki onlar bir grup, biz bir grup olarak birbirimizle yar dinil aşalım. Bu yüzden belli bir müddet yardımımızı durdurduk.

Bizim bazen Lübnan'ın dışında da genel faaliyetlerimiz oluyor. Şöyle ki, bizi İslami hareketler açısından genişletecek her faaliyete katılıyoruz. Şimdilerde Lübnan'da durum hep daha iyiye doğru değişiyor. Daha önceleri Maruniler'e boyun eğilmesine rağmen on seneden beri Maruniler'in güçleri epey zayıfladı. Müslümanları devamlı olarak zayıflatmak isteyen Arap devletleri ve teşkilatları olmasaydı Maruniler'i düşürmüş ve son vermiş olurduk. Fakat Arap camiası Maruniler'e yardımla uğraşıyor.

- Maruniler'in düşürülmesi bütün Lübnan'da mı?

Biz Marunileri askeri kuvvet olarak düşürmek istiyoruz. Yoksa Hıristiyanları değil. Hıristiyanlar Trablus'ta ve bütün Lübnan'da bizlerle beraber yaşıyorlar. Fakat biz İsrail yolunda askeri kuvvet olarak batıyla yardımlaşan fırkacı Maruni topluluğunu bütün yerlerde zayıflatmak ya da düşürmek için uğraşıyoruz, ama o İsrail'le birlikte düşecektir. Çünkü onlar beraberce Orta Doğu'daki siyonist-haçlı ordularını oluşturuyorlar. Müslümanların merhale merhale de olsa onlara son vermeleri gerekir. Ne kadar Müslümanlar güçlendikçe, düşmanlıkları şüphesiz daha da katlanıyor. Eğer Arap devletleri ve teşkilatlarının komploları olmasaydı, Müslümanlar özellikle Arap bölgelerinde olmakla beraber tüm dünyada en güçlü kuvvet olurlardı. Nasıl Mısır'da, Irak'ta, Suriye'de petrol gelirleriyle ve Arap teşkilatlarının komplolarıyla Müslümanlara karşı harbe diliyorsa, Lübnan'da da aynı şekilde harb ediliyor. Nasıl İsrail ile Camp David antlaşmasını imzaladılarsa Maruniler'le de "Taif Antlaşması"nı imzaladılar. Biz Taif Antlaşmasını Camp David Antlaşması gibi sayıyoruz. Nasıl Camp David ile Filistin'deki İsrail liderliğinin gücüne güç katılıyorsa, Taif'te de Maruni liderliğinin gücüne güç katıldı. Bunun için biz kendi hareketimiz ve evrensel İslami hareketle gücümüzü daha fazlalaştırarak, cihadımızı yükselterek ister Maruni ister siyonist ister Arap olsun sömürgeciliği ve rumuzlarım düşürmek için gayret gösteriyoruz. Şüphesiz ki İslami uyanış atakta olduğu müddetçe günler devamlı olarak iyileşme içerisindedir.

İşte burada biz bütün Devrimci İslami hareketlerle ve özellikle de İslam Devrimi ile kaynaşmanın zaruretini te'kid ediyoruz. Ki İslam Devrimi Müslümanların hareket noktası ve onların toplanması için bir merkezdir. Orası Müslümanlar için bir güç, hareketlere yardım için imkanları olan bir yerdir. Biz Mısır'da, Sudan'da ve bazı Kuzey Afrika devletlerinde zaferler gerçekleştirmek istiyoruz ki, buralar da Müslümanlar için hareket noktası ve atlama taşları olsunlar. Bizler buralarda İslami fikrin yükseldiğini görüyoruz. Bir medeniyet onun yerine başka bir medeniyet hakim olmadıkça, bir kuvvet onun yerine başka bir kuvvet kaim olmadıkça düşmez. Arap devletlerindeki fikirlerin düşmesi elbet-teki Müslümanları güçlendirecektir.

Bazıları ne İslam'da siyasetin ne de siyasette İslam'ın olduğunu zannediyorlar. Yani siyaseti dinden ayırıyorlar. Bu komploların hepsi iflas etti. Müslümanlar her gün İslam'ın savaş ve mihrap dini olduğunu, dinin hayattan ayrı olamayacağını te'kid ediyorlar. İşte bu siyasi, İslami kültürel gelişme Müslümanların akidevi olarak kuvvetli, siyasi olarak uyanık, İslami bir kuvvet ve bunu takiben cihadi olarak kuvvetli olmalarını hazırlıyor, Çünkü cihad Allah'ın emirlerinden bir emirdir. Cihad da fikri, kültürel, basın yayın, askeri olarak bütün yönleriyledir. Bunun için biz bu tür konferanslara (8. İslami Fikir Konferansı) iştirak ediyoruz. Bu toplantılar kültürel yöndendir. Müslümanları çeşitli İslami fikirlerin tahlili ve onlarda derinleşmek üzere topluyor. Buraya gelen delegelerin yeni fikirler taşıması için güzel tesirler bırakıyor. Sizlerin de bunlardan faydalanmanızı istiyorum. Bazılarıyla gezip onların haberlerini dinleyince çok sevindik.

Fakat ne kadar çalışırsak çalışalım kendimizi görevlerini tam yapamayanlar ve bizden istenen şükrü gerçekleştiremeyenler olarak görüyoruz. Çalışmamız gerekir. Allah mükafat veya azap için hakettiğimizi yazacaktır. Hata ve kötülük yaptığımızda Allah'tan bizleri doğruya muvaffak kılmasını arzuluyoruz. İnşaallah günlerden bir gün bizim misafirliğimize buyurursunuz. Sizleri gereğince karşılayamayız. Çünkü biz halen bir hareketiz, devlet mesabesinde değiliz. Misafirliğimizde zayıfız (gülüşmeler), İslam inkılabı çok imkanlara sahip olmasından dolayı büyük faaliyetlerde bulunuyor. Biz ise halen istenen seviyeye ulaşamamış, halka dayalı İslami bir hareketiz. Allah ancak kişiyi kendi gücü dahilinde olandan sorumlu tutar.

Tevhid Hareketi'nde eskiden bazı kopmalardan bahsediliyor. Bu tür şeyler şu anda da var mı?

- Bu tür şeyler hareketimizin silahlı olduğu dönemlerde idi. O zamanlar bazı grup komutanları ihtilaf ediyor ve ayrılıyorlardı, fakat şu an hareket askeri bir güce sahip değil ki, ihtilaf olunsun. İhtilaf ve çekişme için bir sebep kalmadı. Bazen de elemanımız yoruluyor ve çıkabiliyor veya hareketin siyasi ve fikri yapısını bilmemesinden, hareketin kişiye dünyada bir şeref bina ettiğini zannedip geliyor, hareketin de dünya için bir şey bina etmediğini görüyor ve... Genel olarak çizip üzerinde yürüdüğümüz bir yolumuz var. Bazen yolun sonuna kavuşamayıp düşenler oluyor. Biz de Allah Teala'dan hak üzere sabit kalmayı diliyoruz. Tabii ki ameller sonlarına göredir.

Şu  anda iç ihtilaflar olmuyor mu?

Hayır, şimdi hayır. Savaştan sonra ihtilaf kalmadı, savaş birleştirdi.

Suriye'de sizin aleyhinizde bir kamuoyu oluşturmak için bazı gafiller Suriye'yle savaşınızdan sonra bir gücünüzün kalmadığını hatta sizi koruyan muhafızların bile Şia'dan olduğu gibi bazı şayialar yayıyorlar. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

(Oradaki muhafız gençleri işaret ederek) zannediyorum görüyorsunuz (gülüşmeler). Eğer bizim yanımızda Şii bir muhafız olsaydı onları kalbimize koyardık, ama bizde hiç bir Şii muhafız yok. Çünkü Trablus Sünni bir şehir, orada Şii kardeşlerimiz yok. Varlar ama, çok az. Şehir nüfusu 1.000.000. Bunun sadece 30.000'i Şii. Çeşitli köylerde oturuyorlar ama Trablus'ta olanlar da var. Herşeye rağmen bunlar bizim kardeşlerimiz. Onlardan mü'min olanlar kardeşlerimizdirler. Fakat bizde Şii muhafız yok ve bizimle faaliyet içerisinde olanların hepsi Sünni. Pratikte öyle olmamasına rağmen biz Müslümanları Sünniler ve Şiiler olarak itibar etmiyoruz. Ve biz diyoruz ki Müslümanlar tek bir isimdir, o da İSLAMdır.

- Ortada yine bazı şayialar var: "Şeyh Said Şaban İran'la ilişkiyi Suriye'ye mağlup olduktan sonra başlattı. Aslında böyle bir ilişkiye inanmıyordu" Peki Tevhid Hareketi ile İran arasındaki ilişkiler ne zaman başladı? Nasıl başladı?

- Biz İhvanı Müslimin ile beraberdik, halen de İhvan'ı seviyoruz. Onlar kardeşlerimiz. Ben 1953-1959 yılları arasında Mısır'da okuyordum. Bu dönemde Mısır'daydım.

- Ezher'de mi okuyordunuz?

Evet Ezher'de. İhvanı Müslimin hareketinin elemanları idik. Orada Şehid Abdulkadir Udeh, Muhammed Ferğali, Şehİd Seyyid Kutub (Allah hepsinden razı olsun) gibi kardeşlerle faaliyetlerimiz vardı. Mısır'da "İslam Devleti kurma" suçundan mahkeme olundum. İhvan'ın oranı Mısır'da fazla idi, fakat Abdunnasır'ın Devriminden sonra devletle Müslümanlar arasında sorunlar çıktı. Bu sorunlardan sonra merhum Abdulkadir Udeh idam edildi. Daha sonra biz Lübnan'da İbadurrahman Cemaati'ni kurduk. Ben bunların kurucularından biriyim. İbadurrahman cemiyetini 1953 yılında kurduk, daha sonra düşmanlık sebeplerinden değil de, bazı Fikri sebeplerden dolayı İslam Cemaati'ni kurduk. İbadurrahman cemiyeti bir spor hareketi haline dönüştü, siyasi bir hareket değil. Fakat biz düşmanlaşmadık, halen İbadurrahman'la olan bir takım kimselerle ilişkimiz var.

İslam Devrimi olduğunda onu desteklemek yapmamız gerekenlerdendi. Çünkü o gerçekleştirmek istediğimiz rüyadandı. Biz İslam Devrimi'nde Şehit Hasan el-Benna, Şehid Seyyid Kutub'un fikirlerinin gerçekleştiğini gördük. Tabii olarak karşılarında değil de onlarla beraber olduk. Bazı kardeşlerimiz Devrimi Farisi-Şii bir Devrim olarak kabul ettiklerinden Devrimle beraber olmadılar. Bu sözleri sömürgeciler söyledi. Çünkü sömürgeciler mevcut güçleri Arap, Acem, Farisi diye bölerek kendi rolünü oynuyor. Bunları İslam tanımıyor. Bazı kardeşler Devrim'in Şii Devrimi olduğunu kabul ettiler. Fakat biz bunu yalanladık ve İslam'la çağırdıkları müddetçe onlardan geri kalmamız şer'an caiz değil dedik, bilakis önünde sorumlu da olabiliriz.

İşte buradan hareketle Tevhid Hareketini kurduk. Çünkü Müslümanlar arasında Tevhid onların akideleridir. Suudi, Mısır, İslam'a zıt batı ve Siyonist kitle iletişim araçları ve bazı hareketlerin başında olan petrol ürünü Vahhabiliğin bizim karşımızda bazı propagandalar yapmaları çok tabii şeylerdir. Körfez Savaşını alevlendiren Saddam'a infak eden yine Vahhabilik hareketidir. Bazı İslami hareketlerdeki kardeşler Suudiden faydalanıyorlar. Bundan dolayı İran'ın yanında yer almaya güç yetiremiyorlar. Onları Suudi'ye çeken şey din değil dünyadır, Çünkü İslami manada, kafaları kesmekten başka Suudi de din yoktur. Allah'ın sözünü yüceltmek için Cihat ise iptal edilmiştir. Fakat Camp Davidi imzalayan Mısır ile ilişkileriyle İsrail'i tanıma, Saddam vasıtasıyla Lübnan Hıristiyanlarına ödenek, Misel Aun veya başkalarına olan yardımların hepsi körfezden yani Suudi'den. Bunların hepsi İslami hareketin karşısında Hıristiyanlara yardım için. Bundan dolayı tavrımız tabi olarak inandığımız şer'i tavırdı. Biz İslam Devrimi ile olan yakınlaşmadan bir gün dahi pişman olmadık.

Biz kardeşlerimize, merhum Şehit Hasan el-Benna ve Şehit Seyyid Kutup İslam devletini hedefliyorlardı. Siz de İsrailoğulları gibi olmayın diyoruz. İsrailoğulları Muhammed (s)'i müjdeliyorlardı. Ne zaman ki O gönderildi onlar da inkar ettiler. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de onları azarlıyor ve buyuruyor ki: "Ey İsrail oğulları size verdiğim nimeti hatırlayın ve bana verdiğiniz sözü tutun ki ben de size verdiğim sözü tutayım. Sadece benden korkun, sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum Kur'an'a inanın ve onu ilk inkar edenler olmayın." (Bakara, 40-41). Ve siz tasdik etmiş olduğunuz şeyleri inkar ediyorsunuz, işte bu İslam Devrimi siz onu Mısır'da umuyordunuz, ama Allah ise onun Mısır'da değil İran'da gerçekleşmesini istedi. Peki kabul etmemeniz caiz mi? Ne zaman ki bildikleri şey gelince kabul etmediler. Allah da bildiklerini kabul etmeyenleri lanetliyor.

Bundan dolayıdır ki İslami hareketlerdeki kardeşlerimiz azar azar İslam Devrimine yaklaşmaya gayret gösterdiklerini görüyoruz, ama onlar az önce söylediğimiz gibi kendilerine olan yardımların kesilmesinden korkuyorlar. Biz uluslararası İhvan teşkilatındaki bazı kardeşlerimizle çok konuştuk. Onların İslam Devrimine karşı tarihi ve şer'i sorumluluklarını taşımalarının gerekliliğini söyledik. Onların elbette bazı hataları var. İşte bu sebepler bizi kardeşlerimizle sıcak ilişkiler kurdurdu.

Trablus için yakın bir gelecekte devlet olma ihtimali var mı?

Trablus için bir devlet hayal etmiyoruz. Devletler şehirler alanında olmaz. Devletin sürekli imkanları olur. Bunun için biz evrensel İslam Devleti düşünüyoruz. Biz de onun bir parçası, ya da bir elamanı oluruz. Biz bölgesel devletlerden konuşmuyoruz, bilakis evrensel İslam devletinden konuşuyoruz. Bizim bir bütünün parçaları olarak Lübnan'da çalışmamız gerekir, yoksa bütünden kopmuş bir parça olarak değil. İşte bizim arzumuz bu.

- Türkiye'deki Hizbullahi Müslümanlar İran'a bakışta farklılaşıyorlar. Bazıları bizim (yani Ehl-i Sünnet) kaynaklara göre Şii bir imama biat edilmez, bundan dolayı İran'a da biat edilmez. Bazıları ise bunda hiç bir mahzurun olmadığını ve biat etmemiz gerektiğini söylüyorlar. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Bizim inancımıza göre halifede aranan şartlar Ahirete göçen İmam'da ve O'nun halefi Ali Hamaney'de gerçekleştirmiştir. İmam'da aranan şartlar: İslam, erkeklik, akıllı ve baliğ olma, adalet, cesaret ve ilimdir. Bizlerde Devrim liderlerine baktığımızda bütün şer'i şartların gerçekleştiğini görürüz. Aynı zamanda bugün onun dışında bir imam da yok, o halde Müslümanlara düşen O'na biat etmeleridir. Çünkü Şia tarih boyunca Sünni halifelere biat ediyor, her ne kadar fıkhi meselelerde onlarla ihtilaf ediyorlarsa da onları imamları olarak kabul ediyorlardı. Yani Şiiler Sünniler gibi biat ediyorlardı. Hasan ibn Ali (ra) Muaviye'ye Müslümanların kelimelerini birleştirmek için biat etti.

Müslümanların biat etmeleri gerekir, çünkü biat şer'i bir görevdir. Hadisi Şerifte; "kim biat etmediği halde ölürse cahiliye ölümü üzerine ölmüş olur" buyruluyor. Cahiliye üzere ölmek İslam olmayarak ölmek demektir. Allah Zülcelal Hazretleri Devrim yapan bir adamı hazırladı, böylece ona biat gerekli oldu. O'ndan daha layık olan da yok; bilakis O'ndan daha az veya daha çok layık olan değil, Müslümanlara hükmedecek hiç kimse yok. Eğer diğer İslam beldelerinde devrimler gerçekleşir, Ehl-i Sünnet'ten iyi adamlar da olursa bu kişilerin yapmaları gereken ortak bir halifeye biat etmeleridir. Mısır, Fars, Afrika gibi çeşitli eyaletlerin nizamı eskiden de vardı. Halifenin tüm bu eyaletlerde ona biat eden valileri vardı.

Şimdi Birleşik Amerika devletleri 50 eyalet, onların hepsinde yalnız bir adama, George Bush'a biat etmişlerdir... O'nu dinleyip itaat ediyorlar. İşte bu küfrün imamı. Müslümanların da Müslüman bir imama biatları daha önemli olma babındandır. Bütün hakimlerimiz(!) George Bush'a biat ediyorlar o da onların halifesi. İslami Arap teşkilatlarının hepsi siyasette Amerika'ya tabidirler. Peki George Bush kafir olduğu halde bizim beldelerin hakimleri ona biat edip, Müslüman olduğu halde Ali Hamaney'e biat etmemeleri caiz mi? Kafir bir halifeye biat etmekten daha büyük zulüm yoktur. Allah Teala; "Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin" buyruyor. Müslümanların veliyyül emiri George Bush mu? Yoksa Fakih Ali Hamaney mi olur? Velayetül Fakih ya da Velayetül Kafir hangi velayet daha üstündür? Yahudilerin ve Hıristiyanların velayeti mi yoksa Müslümanların velayeti mi? Biz buradan hareketle Müslümanların veliyul emrine biat gerekir diyoruz; yoksa Hıristiyanların ve kafirlerin veliyulemrine değil.

Hocam adalet imamda aranan şartlardandır, diyorsunuz. Ehl-i Sünnet kaynaklarında Ehl-i Şia'nın bidat ehli olduğu kabul edildiği söyleniyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz Ehl-i Sünnet'in yanında bid'at diye isimlendirilen şeylerin Ehl-i Şia yanında bid'at diye anılmadığını görüyoruz. Eğer onların yanında da bid'at kabul edilseydi terk ederlerdi. Ama onlar bu şeyleri bid'at olarak kabul etmiyorlar. Bid'ati insanlar sınırlandıramazlar, İslam sınırlandırır. Peki İslam nazarında bid'at nedir? Bid'at: İslam'ı iptal eden şeylerdir. İslam'ı iptal eden şeyler nelerdir, Şianın yanında? Anlıyor musunuz? Yoksa bid'at Rasulullah (s)'ın yapmadığı şeyleri icat etmek değildir. Onun yapmayıp bizim yaptığımız pek çok şey var. Biz arabaya biniyoruz, onlar ise merkebe biniyorlardı. Biz bu yaptığımızı bid'at sayabilir miyiz? O zaman elektriğin kullanıldığı evler yoktu, bizler elektrikli evlerde oturuyoruz. Nedir bu bid'atler? Kabirlerin ziyareti mi? Kabir ziyareti ibadet amacıyla mı yoksa teberrüken mi? Eğer ibadet amacıyla ise bu caiz değil, bilakis küfür ve şirk olur. Şia mukaddes eşikleri secde etmek için mi, yoksa dua ve istek amacıyla mı ziyaret ediyor?

Bu tür şeyleri onlar bid'at olarak kabul etmiyorlar. Bir şeyi bid'at olarak isimlendirmek için şer'i delillere ihtiyaç vardır. Ehl-i Sünnet'teki bid'at kavramı ile Şia'daki bid'at kavramı birbirinden ayrılıyor. Bundan dolayı biz onları Ehl-i Bid'at olarak kabul etmiyoruz. Bunu takiben onları Adiller olarak değerlendiriyoruz. Yine bunlar küfürle hükmeden Arap hakimlerinden daha adiller.

Küfürle hükmetmek bid'at mi yoksa sünnet mi? Küfürle hükmetmek caiz mi? Hangi Arap rejimi İslam'la hükmediyor? O Şia'ya biat etmiyoruz şeklinde konuşanların çoğunun Ebu Cehil gibi Arap liderlerine biat ettiklerini görüyorum. Onlar da küfürle hükmediyorlar. İslam'la hükmeden Sünni bir lider buldular mı ki, bid'atçıyı terkedip bid'ati terk edene yapışsınlar. İsrail'i itiraf eden Arap liderleri Sünnet üzereler mi? Küfre savaş açan bid'atçı, küfrü teyid eden sünnetçi diye mi değerlendiriliyor? Bu tehlikeli bir hata, Allah'a yalan, Müslümanları aldatmadır. Bunun için bu bid'at ifadelerini zayıfların ifadesi olarak buluyorum. Filistin'de İsrail'in varlığı bid'at mi, yoksa sünnet mi? Arap liderleri İsrail'i taramadılar mı? İsrail'i Mısır'ın destekleyicileri, Haçlı Eflaki Saddam rejiminin yardımcıları olarak bizzat Suudi liderleri tanımadılar mı?

- Türkiye'deki kardeşlerimiz Arap liderlerini ve Rabıta'yı kabul etmiyorlar zaten. Fakat Şia'da bulunan bazı bid'atlerin İslam Devriminden sonra da devam ettiği görüşündeler.

- Fakat bid'at dini bozmaz. Bid'atçı bir halife kafir bir halifeden daha hayırlıdır. Yani Müslüman halife yok, bid'atçı halife var, bunu doğru farz edelim müslümanlar bu durumda halifesiz kalır mı? Muaviye başkanlığı alarak bid'at işlemedi mi? Yezid'e kuvvet kullanarak biat aldı. Bu bid'at değil mi? Müslümanlar Muaviye'nin hilafetini kabullenmiyorlar mı? Yezid'in hilafetini kabullenmiyorlar mı ve bütün Ehl-i Sünnet Yezid'in içki içtiğini, vaktini fesatla öldürdüğünü biliyor. Yezid bid'atçı olmadı mı? O'na biat ettiler. Niçin? Çünkü onun dışında kimse halife olmadı. O halde eğer sadece falandan başka halife yoksa isterse o bid'atçı olsun Müslümanların tek bir saat halifesiz yaşamaları caiz değildir. Şimdi bu adamdan başka müslümanların halifesi de yok onu bid'atçı farzedelim. Fakat o Müslümanlara İslam'ı tatbik etsin, kendi nefsinde de bid'atçı olsun. O Müslümanlara İslam'ı tatbik etmeniz gerekir diyor. O'na itaat gerekmiyor mu? O'na Allah'a itaatında itaat ederiz, ama bid'atında itaat etmeyiz. Zaten o bizim de kendisi gibi bid'atçı(!) olmamamızı emrediyor. [Said Şaban'ın cevabının bütünü, asırlardır kurumlaşarak bugünlere gelen bir yanlışlar dizisinin etkisini yansıtıyor. Said Şaban'ın ne bidat, hilafet, itaat gibi kavramlara yüklediği anlamları; ne de Muaviye, Yezid gibi tarihsel olgulara yaklaşım yöntemini kabul etmek mümkün değil.  (DÜNYA ve İSLAM)]

Sizlerin İran'la ilişkilerinizin siyasi bir ilişki olduğu söyleniyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bunun manası bizim Şia'ya dönüşmediğimizdir. Siyasi ilişki şer'i bir ilişkidir. Biat mezhebi bir ilişki değil siyasi bir ilişkidir. Müslümanlar ister Şia ister Sünni olsun kendi mezhepleri üzere kalırlar. Biat mezhebi iptal etmez. Bu ilişki siyasi şer'i bir ilişkidir. Yoksa siyasi laik bir ilişki değil. Siyasi, şer'i ilişki, biz böyle söylüyoruz ki bizim Şiileşmediğimizi ifade edelim. Bizim biatimiz şer'i, siyasi bir biattir yoksa mezhebi bir biat değil. Anlaşılıyor mu?

İşte siyasi biattan veya siyasi ilişkiden amaç budur. Siyasi, İslami bir ilişki mezhebi değil.

Anayasa 'nın 12. maddesinde olan Caferi olma şartını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bu Mısır'da, Sudan'da, Türkiye'de olan bir şart değil, burada olan bir şart. Çünkü halkın çoğu burada Caferi mezhebinden. İşte burada yani İslam Devrimi olarak mezheb Caferi mezhebi. Osmanlı devletinin mezhebi Hanefi mezhebi değil miydi? Osmanlı devletinde sadece Hanefi fıkhı uygulanıyordu. Ama diğer mezheplerde olanlar kendi mezheplerine göre ibadetlerini yapıyorlardı. Şafii, Maliki, Hanbeli ya da Caferiye göre. Hükümet ise uygulamada Hanefi fıkhına dayanıyordu. Burada ise uygulamada Caferi fıkhına dayanıyor. Bir yerde herhangi bir fıkhın mutlaka uygulanması gerekir. Eğer nüfusun çoğunluğu Hanefiler'den ise Hanefi fıkhı, Caferiler'den ise Caferi fıkhı uygulanır. Tabii bunlar muamelatta yani şer'i mahkemelerde. İbadette ise her grup kendi mezhebine göre ibadet eder. Hanefî, Hanefi mezhebine göre; Şafii, Şafii mezhebine göre namaz kılar. Örneğin bizler Cuma günü Cuma mescidinde ellerimizi bağlayarak namaz kılarız. Hatip Caferi bizler Sünniyiz. Biz konferanslarda tasavvur ettiğimiz, inandığımız şekilde konuşuruz. Fakat hüküm meselesi önemli bir mesele. Her bir müçtehidin fıkhi meselelerde kendi görüşü var. Hanefiler ve Safiler arasında fıkhi meselelerde ihtilaf var. Bu bir şey değil. Eğer Devrimin cevherine taalluk etmezse önemli değil. Örneğin Osmanlı devletinde Şiilere de Hanefi fıkhı uygulanıyordu.

- İmam vasiyetinde ben Caferi mezhebinde olmakla iftihar ediyorum diyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

(Onlara göre) imamlar Rasul'ün varisleridirler. Onların kendi delilleri var. Onlar Ehl-i Beyt; imam Ali ve onun çocukları olarak tefsir ediyorlar, imam Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin ta silsilenin sonuncusu beklenen imam Mehdi (as). Onlar Rasul'den sonra dinin bunlardan silsile ile gelinerek alınmasına inanıyorlar. Onlar her Rasulün dinin taşınmasında vasiyyet ettiği bir vasi vardır. Ne zaman ki rasullerden sonra onları takiben gelen nesiller olunca, Rasulullah'tan sonra nebi gelmeyeceğine göre Allah Zülcelal'in, risalet yükünü temiz imamlara yüklediğine inanıyorlar. Bu onların inançları bu yüzden bu yolun doğru ve yanlış olabilme ihtimali olan içtihadın olmadığı, dinin korunması için safı yol olduğunu kabul ediyorlar. Onlar imamların dini anlamada hatadan masum olduğuna inanıyorlar. Bu onların hali. Eğer sizler imamlardan ve muhaddislerden varid olan hadisleri okuduğunuzda büyük bir fark bulamazsanız yaklaşık olarak ikisi de bir delil üzerine birleşiyorlar, işte Şia bu silsileden alıyor.

İmam da Caferi mezhebine uyan, Devrim destekleyicisi bir halka hitap ediyor. Hatta bu siyasi olmaktandır da, çünkü onlar imam ve Muntaziri'yi iki münafık ya da iki Vahhabi diye isimlendiriyorlardı. Mutaassıp Şiiler imam ve Muntazari'nin Ebu Bekir ve Ömer'e delalet ettiklerini söylüyorlardı. Taklit mercileri ne İmam'a ne de Imameyn'e biat ettiler. Şeriatmedari biat etmeden öldü, çünkü onlar İmam'ı Şiadan çıkmış olarak değerlendiriyorlar, imam "Ne Sünni ne Şii, sadece İslam Cumhuriyeti" dediğinde bunu Şiadan çıkış olarak değerlendirdiler. Doğru imam Humeyni, siyasette Şiadan çıktı, fakat geriye fıkhi mezhep meselesi kaldı. O siyasette Devrimin bir milyar Müslümanı ya da bütün Müslümanların Devrimi olduğuna karar verdi. O Şii Müslümanların dışındakilerini bazı Vahhabilerin Şiileri değerlendirdiği gibi mürtedler ya da kafirler olarak değerlendirmiyor. O Ehl-i Sünneti böyle değerlendirmiyor. Bunun için onun siyasi daveti bir milyar Müslüman içindi. Fakat o mezhepleri yıkmadı. Humeyni niçin mezhepleri yıksın ki? Anlaşılıyor mu? O, mezhebinin Caferi olduğu halde Ehl-i Sünnet mezheplerini de kabul ediyor, fakat o kendini tüm Müslümanların halifesi olarak değerlendiriyor. Bu da dini bozan bir şey değildir. Örneğin ben "Hanefi mezhebini taklit etmekle iftihar ediyorum" desem bir Şafinin benden darılması onun hakkı değil, çünkü ben bu mezhebe ikna oldum ya da bir Safi ben Muhammed b. İdris eş-Şafi'yi taklit etmeyi seçtim derse hiç kimsenin halkı beni tenkit etmesi değildir. Çünkü ben onu müçtehid seçtim ve onu taklit ediyorum. Onlar ise İmam Caferi taklit ediyorlar. O halde nedir mesele? Anlaşılıyor mu?

Biz Şiilere imam Caferi ve onun taklitini bırakın demiyoruz. Bilakis biz başkalarını tekfir etmeyi terkedin, bölünmeleri, Muaviye ve Ali arasındaki düşmanlıklardan konuşmayı bırakın diyoruz. Biz onlara siyasi ihtilaflardan bahsetmeyin diyoruz. Eğer mezhebi bir ayrılık varsa bu sorun değil, aynısı Safi ve Hanefiler arasında da var. Yani bir Caferi kendi fıkhına göre Hanefilere ters falan meseleyi öğretiyorsa bu sorun değil. Mesele içtihadi bir mesele olarak kalır.

Sen ister Hanefi ister Caferi ol, vazifen bütün Müslümanların imamı olman ve onlara adaletle bakmandır. Sen onlara istedikleri fikri seçme hakkını bırak ve ibadi meselelerine karışma. Sen sadece ümmetin vahdetini oluşturacak siyasi meselelerine karış. Anlaşılıyor mu? Senin İmamı ümmet olup mezhebinin Hanefi ya da Caferi olmasıyla senin onların ibadi meselelerine karışman arasındaki fark büyüktür. İşte bu senin hakkın da değil. Bu her şahsın özel seçimidir; "Her şahıs kendi yaptığıyla sorumludur." Fakat sen bütün Müslümanların imamı olduğunda sözlerine kulak verme ve itaat sanadır. İmam da bunu yaptı. "Bizim Devrimimiz bir milyar Müslümanın Devrimidir" dedi. Burada Caferi, Kürdistan'da Safi, Türkmenistan'da Hanefi. Hiç bir kimse onları mezheplerini terke zorlamamıştır.

- Türkiye'de "İmam veya imamın çevresindekiler biat istememişlerdir. O halde siz nasıl biattan bahsediyorsunuz?" şeklinde bir şayia var. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

İmamın insanlara bana biat edin demesi caiz değildir. Bilakis insanların imama biat etmeleri gerekir. Şeriatta emir sahibi tayin olunmaz. Ebu Bekir (ra) Sıddık insanlara bana biat edin demedi. Ömer (Ta) kalktı ve biat etti böylece insanlar da biat etti. Ebu Bekir kendi için biat istedi mi? Rasulullah kendisinden sonra biat edilecek birini bıraktı mı? Tabii Şia kendisinden sonra Hz. Ali'yi bıraktı diyorlar ama Müslümanlar bunu (çoğunluk olarak) kabul etmediler. Bunun için Rasulullah (s)'tan sonra Ebu Bekir (ra) insanlara bana biat edin demedi. Ancak Müslümanlar biat ettiler. O da halife oldu. Müslümanların görevi o istemeden biat etmeleridir. O istemedi. O'nun istemesi hakkı da değil, çünkü onun imam olduğuna dair bir delil yok. Bu ümmetin işidir, ümmet kendi halifesini kendi seçer, Allah değil, Allah nebileri seçer. (Hac-75) Allah nebileri seçer halifeleri seçmez. Anlaşılıyor mu? Sakife Gününde Müslümanların yaptıkları gibi halife seçmeleri kendi görevlerindendir. Ne İmam'ın, ne de Seyyid Ali Hamaney'in biat edin demeleri hakları değildir.

Rasulullah (s) "siz üç kişi olduğunda içinizden birini emir yapın" buyuruyor. İçinizden birisi size emir olsun demiyor. Siz emir yapın diyor, yani siz emir kılıyorsunuz, halifeyi seçiyorsunuz. Bunu söylemesi hakkı değildir. Müslümanlar Seyyid Ali Hamaney'e biat ettiğinde o ben biatinizi reddediyorum demedi, onlar biat da istememiştir. Onlar biat ettiler O da kabul etti. Fakat o kendisini aday da göstermemişti. O'na elçiler biat etmeye geldiklerinde kabul etti, bu onun şer'i görevidir eğer Müslümanların kendisini seçtiğini görürse görevi onu kabul etmektir. Eğer ey insanlar ben kendimi halife tayin ettim, bana biat edin deseydi; biz "hayır, emir sahibi tayin olunmaz biz sana biat etmiyoruz" derdik.

İmam insanlar biat ettiğinde insanların onu seçmesiyle olur. O'nu Şura Meclisi seçti veya rehberliğine aday gösterdi. Sonra topluluklar biata geldiler ve ona Müslümanların imamı ve işlerin idarecisi olması üzerine biat ettiler. Onun görevi de bunu kabul etmesidir. Çünkü ümmet biati onun yanma koydu ve emaneti ona yükledi. Onun emanete ihanet etmesi ya da emaneti reddetmesi caiz değildir. Ancak kendisini zayıf bulunca bunu benden başkasına çevirin ben bunun ehli değilim der. Fakat kendini buna güç yetirir ve uygun bulursa "Allah adil imamı kıyamet günü kendi gölgesinde gölgelendirir" (Hadis). Bu şer'i ve yükümlülüğü ağır bir meseledir. Hakkı kabul eden kimse kıyamet günü Allah'ın kendi gölgesinde gölgelendirdiği kimse olur.

- Rehber Ali Hamaney'in yanında biat isteyen kimseler var mı?

- İnsanların, ey insanlar Müslümanlar falanı halife seçtiler ona biat edin diye insanlara hatırlatmaları caizdir. Muaviye Yezid'e halifeliği kılıç zoruyla aldı, hem de sahabeden.

- Muaviye'nin yaptığı caiz mi?

Caiz değil. Fakat bir hakim zorla emir sahibi olursa Müslümanların sözlerinin vahdeti için itaatten çıkmaları caiz değildir, isterse zorbalıkla ve Müslümanlara karşı galip olarak almış olsun. Ona karşı çıkmak caiz değil. Ancak adil bir imamla değiştirmeye güç yetirebiliyorsak en iyisi olmuş olur.

Türkiye'de aktüalite ile meşgul olan kültürlü bir kardeşimiz var. İslami bir konferansta Fethi Yeken hakkında o Hafız Esat'ın müşaviridir. Her iki haftada bir gidip rapor verir dedi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bu sözün doğru olacağını zannetmiyorum. Ben kardeş Fethi'yi tanıyorum ve zannetmiyorum ki o bu konuda müsteşar olarak çalışıyor. Ben ve kardeş Fethi Yeken İmam'a biatta ve İslam İnkılabı ile yardımlaşmada ihtilaf edebiliriz, fakat o Müslüman bir kişidir. Böyle yapacağını tahmin etmiyorum. Evet o bazen Suriye'yi ziyaret ediyor ve Reis Hafız Esat'la oturup konuşuyor. O'nun Irak'ta, Kuveyt'te olan İhvan'ın Suriye'ye dönmeleri için görüşebileceğini tahmin ediyorum. Zahir olan Suriye'nin Saddam'ın yanında kalmalarını istememesi onlar o kimselerin Suriye'ye dönüşleri hususunda kardeş Fethi Yeken'i vasıta yapıyorlar. Sadece bu alanda olduğunu tahmin ediyorum. Fakat bu konuda dakik bir incelemede bulunmuş değilim. Fakat kardeş Fethi'nin dindar ve ahlak sahibi bir kişi olarak kaldığını ve bunu yapamayacağını zannediyorum.

Onunla Suudi Rabıtası arasında bir ilişki var mı?

- Tabii, orayla ilişkisi olduğunu zannediyorum. Biribirlerinden faydalanıyorlar. Fakat bizim Rabıta ile bir ilişkimiz yok.

Vahhabilere bakış açınız nedir?

- Her ne kadar bazıları bazılarını tekfir etse de Vahhabiler de, Caferilerin de içinde bulunduğu bütün İslami mezheplerde mü'min ve Müslüman mezheplerdir. Onların bazıları bazılarını tekfir ediyorlar. Fakat biz seri bir kaideyi ortaya koyuyoruz: "Kim kalbi muhlis olduğu halde La İlahe İllallah derse cennete girer." (Hadis) Ya da "Kalbinde İman'dan zerre miktarı olan cehennemde ebediyen kalmaz." Biz Vahhabilerin İslam'ı bid'atlerden temizlemek isteyen bir topluluk olduklarına inanıyoruz, fakat onlar da Müslümanlardan hoşlanmama, şiddetli olma, bid'atlerine düştüler. Davet; bid'atlerin terkine değil de, İslam'a olması gerekirken, bid'at onların yanında terkine çağırdıkları din haline geldi... (Yani İslam'a çağırmak gerekirken bid'atlerin terkine çağırdılar.) Rasullulah (s)'ın getirdiği davet Allah'ın yoluna davettir. Onlar Allah'ın yoluna değil, bid'atin terkine çağırıyorlar. Anlamadıkları bir noktada bid'ate düşmüş oluyorlar. Bu yüzden ben onlara bid'atın terkine değil de, İslam'a çağırın diyorum. Çünkü İslam'a davetle insanlar bid'at, küfür gibi her şeyi terkederler.

Biz Vahhabilerin Müslüman olduğunu ve arkalarında namazın caiz olduğunu te'kid etmek için arkalarında namaz kılıyoruz. Fakat biz Gulatı Sünne ve Gulatı Şia'nın beraberce Gulat Medresesi şeklinde isimlendirebileceğimiz bir Medrese tesis etmeleri gerekir, diyoruz (gülüşmeler). Onların tek bir medrese, mutedil olanlar ise başka bir medrese tesis etmeleri gerekir. Bunun için ben Vahhabilerle Gulatı Şiayı birbirinden ayırmıyorum ve onları şiddetlerin ekolü olarak değerlendiriyorum.

- Fakat İranlı Müslümanların Suudileri tekfir ettikleri söyleniyor.

- Suudileri halk olarak değil de, rejim olarak tekfir ediyorlar. Buna konferansta söylemiş olduğum İmam'ın Kabe ve Mescidi Nebi'nin İmamları arkasında namaz kılmayı İranlı hacılara tavsiyesi bir delildir. Bu mescitlerin İmamları ise Vahhabi. İmam İranlılar'ın namazlarını onların arkalarında kılmalarını gerekli görüyor. Eğer Vahhabilerin küfrüne inansaydı onların arkalarında namaza cevaz vermezdi, işte bu onların topluluk olarak tekfir olunmadıklarının delilidir. Ancak yalancılar olarak Vahhabi mezhebine değil, akide olarak Amerika mezhebine dayanıyorlar.

- İran'da İslam. İnkılabının zaferinden bir müddet sonra Dünya Müslümanlarının çoğu İnkılabı desteklemediler. Bunun sebeplerini açıklar mısınız'?

Bunun bir kaç sebebi var. Öncelikle Devrim zafere kavuşunca insanlar onu destekliyorlardı. Çünkü yeryüzündeki Müslümanların itibarlarını ümmete tekrar döndürecek, onların vahdetleri için hareket noktası olacak bir Devrimin olmasını bekliyorlardı. Sömürgeciler Devrimle ansızın karşılaşmışlardı. Şah'ın artık düştüğünü, Müslümanların Devrime hassasiyetlerinin doruk noktasında olduğunu gördüler ve meseleyi bütünlüğüyle kabullendiler. Sömürgeciler durumun şuuruna varmışlardı. Devrimin zaferinden sonra onlar ve onlarla ilişkide olan teşkilatlar uyanıklıklarına tekrar döndüler ve İslam tehlikesini başlattılar. Devrimin Şii bir Devrim olduğu noktasından karşı propagandaya başladılar, sekiz yıllık körfez savaşını başlattılar. Onlar Devrim yolunun yok edilmesinin en iyi metodunun Devrimi sünnilerin karşısına bir savaşa sokmak olduğunu buldular. Böylece "Şiiler sünnileri ya da sünni mıntıkaları istila etmek" istiyor şeklindeki propagandaya başladılar. Bu Devrim Sünniler karşısında Şii bir Devrimdir (dediler). Çoğu insan bunu tasdik etti ve bu karşı propaganda dolayısıyla Devrimi desteklemekten geri durdu.

Devrim de harple meşguldü. Başkalarına kardeşlik ilişkilerinin gerektirdiği bir şekilde cevaba güç yetiremedi. O daha fazla kendi varlığını korumaya yönelmişti. Yaklaşık olarak harp boyunca Müslümanlarla ilişkisi kesildi, iki cepheye karşı savaşmak gücü dahilinde değildi. Düşmanlar karşısındaki fiili cephe ve yine onun karşısındaki bir nevi Müslümanlarda görüş değişikliği oldu. Bu tabii bir şeydir. Çünkü Müslümanlar iç savaşlarında Müslüman savaşçılara karşı teyidlerini azaltır. Size bir örnek vereyim: Tufah bölgesinde olan Emel-Hizbullah çatışmalarında Şii halk hem Hizbullah'tan hem de Emel'den tiksinir oldu. Niçin? Çünkü öldürülenler Şiiler'den; ya Hizbullah'tan ya da Emel'den. Halk "siz Müslümanlar bela ve musibet oldunuz" dediler. Yani Müslümanlara bela oldular.

Bu tehlikeli ve dikkatli bir sömürgeci oyunudur. Müslümanların savaşan taraflardan hoşlanmadıklarından Müslümanların kendi aralarında savaş çıkartıyor. Bir Hadis-i Şerifte "iki Müslüman kılıçlarıyla karşılaşınca hem öldüren hem de öldürülen ateştedir" buyruluyor. Buradan olarak sömürgeciler Müslümanlar arasında fitne çıkarmanın ehemmiyetini anladılar. Lübnan'da Emel-Hizbullah, burada İran-Irak savaşını ortaya çıkardılar. Müslüman halkta her iki taraftan da ölenlerin Müslüman olduğundan hem İslam Devrimi'nden hem de Irak'tan hoşlanmadılar. O halde sömürgeciler Müslümanları Lübnan'da olduğu gibi Şii-Şii, Filistin'de olduğu gibi Sünni-Şii olarak nasıl vuracağını biliyor. Sömürgecilerin toplumların anlayışlarını bilmelerini hesap ederek alçak, aldatın üsluplanna dikkat etmemiz gerekir.

Ali ile Muaviye arasındaki savaş tüm Müslümanların güçlerine sert, katı bir savaştı. Bu Şii Sünni savaşı değildi. Ne Ali Şii, ne de Muaviye Sünni idi; onlar bu hikayeleri bilmiyorlardı. Ancak orada liderlik çekişmesi vardı. Muaviye Şam beldesinin komutanı olmak istiyordu, İmam Ali onun istenilen takvaya uygun birisi olmadığından onu men etti. Camel ve Sıffin savaşları Müslümanlara neyi terk etti? Bütün İslam ümmetine kötü eserler bıraktı. O halde sömürgeciler Devrimle Müslümanların bağlarını zayıflatmak istediler. Bundan dolayı insanlar İslam Devrimi Irak'la barış istesin, harbi durdurmayın, (şöyle ya da böyle yapın) gibi şeyler söyler oldular. Saddam'ın Allah düşmanı olmasından dolayı düşmesi de gerekiyordu, fakat Müslümanlar imam Ali'nin ashabı erkek deve ile dişi deveyi birbirinden ayıramadığı gibi İslam Devrimi ile Hıristiyan Devrim arasını ayıramaz oldular. Tarihçilerden birinin rivayet ettiğine göre "Muaviye imam Ali'ye gelir ve vallahi sana erkek deve ile dişi deveyi birbirinden ayırt edemeyen bir toplulukla geleceğim" der. Erkek deve, dişi deve yani erkekle dişiyi birbirinden ayırt edemeyen bir cemaat ile geleceğim diyor. Bugün Müslümanlar Müslümanla kafiri ayırt edemiyorlar. Bunun için Devrime Saddam'a hükmettikleri derecede hükmettiler. Devrimin desteği böylece azaldı. Müslümanların Devrime destekleri İslami kültürlerinin eksikliği ve bu yanlış değerlendirmelerinden dolayı azaldı. Eğer istenen noktada olsalardı onun düşmemesi için daha fazla desteklerlerdi. Çünkü o arzulanan tek hedeftir. Devrimin savaş esnasında Müslümanları ve İslami hareketleri desteklemedeki ihmali, düşman propagandalar, bunların hepsi Müslümanların Devrimle bağlarını zayıflattı aslında bize düşen de bunu insanlara açıklamaktır. Müslümanlar arasında iç savaşların olmamasını umuyoruz. Çünkü Müslümanlar az önce söylediğim gibi Müslümanla kafir arasını ayıramıyorlar.

- İslam Devriminin hataları noktasında görüşünüzü açıklar mısınız!

Biz bütün Adem oğullaının hatalı olduğunu söylüyoruz. Bir kimsenin masum olması mümkün değildir. Biz Şiaya imamların masumiyetinden dolayı karşı çıkıyoruz, biz de İmam'ın (Humeyni'nin) masumiyetini söylemiyoruz. Aynı imam "Ben masum değilim" diyor. Anlaşılıyor mu? Hatalar olur fakat kasıtlı yapılan hata ile kasıtsız yapılan hata farklıdır. Hata oldu fakat çalışan hata yapar çalışmayan hata yapmaz; yani oturan kişi hata yapmaz, hata yapan çalışan kimsedir. Bunun için uğraşıp hata yapanı kınamıyoruz, bilakis hata yapmamak için uğraşmayanı kınıyoruz. Devrimin bir çok doğruları var öncelikle sebat, doğu ve batının tehditlerine boyun eğmeme, ilişkileri kesme... İran evrensel güçlere karşı koymada sebatı kararlaştırdı. Kim bu devletin koyduğu tavırları koyabilir? O'na düşmanlık eden bütün dünya, bu doğrulardan olan bir şey değil mi? İşlemiş olduğu hatalar nelerdir? Savaşı terketmesi mi? imam Ali de savaşı terketti, mushafları mızraklara astılar.

İran savaşı niçin terketti? Bütün dünya onun karşısındaydı. Aynı zamanda İran ordusunda Amerika ile irtibatlı olanlar vardı. Orduyu Şah kurmuştu zaten. Ordunun içerisinde Amerika'nın gizli ilişkide bulunduğu grupları keşfettiler. Onlar çeşitli haberleri ve ordu içi sırlan Amerika'ya ulaştırıyordu. Bu durumda ordunun temizlenmesi gerekiyordu. Peki savaşın durdurulması hata mıdır? Bilakis eskinin temizlenip yeni ordunun tesisi için savaşın durdurulması gerekiyordu. Çarpışmalarda Devletler Hukukuna göre yasak olan kimyasal silahlar bile kullanılmıştı. Düşünün bir kere! Tahran'a atom bombası dahi atılabilirdi. İmam'ın kendisinin dediği gibi ateşkesi zehir içiyormuş gibi kabul etti imam. İmam, Devrimin düşmeyip bilakis devam etmesi için savaşı durdurdu. Bu yüzden biz hataların oranım doğruların, Müslümanların şiddetli bir şekilde gurur duyduğu tavırların oranına nisbetle az olarak değerlendiriyoruz.

Bu sıralarda İslami Şura Meclisinin kapitalistlerin ülkeyi tamirine ve ülkeden faydalanmalarına müsaade etmediğini görüyoruz. Biz yabancılardan hiç kimsenin ülkemizde bulunup faydalanmalarını ve ülkeyi sömürmelerini değil, bilakis İranlı çalışan eller istiyoruz diyorlar. Kendi gayret ve çalışmalarıyla ülkeyi yeniden bina etmeye karar vermeleri büyük başarılardandır.

İmam Körfez savaşından sonra en zor bir haldeyken evrensel küfre karşı savaş açarak mürted Salman Rüşdi hakkındaki fetvayı veriyor. Müslümaların maneviyatları bir kez daha yükseliyor. Müslümanlar Britanya'da yaşayan bir mürted hakkında İslam'ın hükmünü açıklamaya güç yetirebiliyorlar. İngilizler birilerinin Salman Rüşdi'yi öldürmemesi için onu yerin altında saklıyorlar. Bütün dünya bununla meşgul oluyor. Nedir bunun manası? Bunun manası Devrimin Müslümanların izzetli ve şerefli olmalarını, onların mukaddesatlarına ve Rasulullah'ın ehlini müdafaa ettiğini hissettirmesidir. Bunların hepsi Müslümanların yanında zikredilmez. Fakat hep hatalar zikredilir.

Kim hataları temize çıkarıyor? Dünyada hata etmeyen var mı? Fakat Allah adaletinden dolayı hem iyilikleri hem de kötülükleri teraziye kor. Sadece kötülükleri teraziye koymaz. Sizler de hem iyilikleri hem de kötülükleri teraziye koyun. Hangisinin daha fazla, iyilikler mi, yoksa kötülükler mi olduğuna bakın. Eğer iyilikler ağır olursa kişi Cennet'e girer "Kim ki Ateşin elinden kurtarılır da Cennete sokulursa işte o kurtuluşa ermiştir" (Al-i tmran, 185). Adalet terazisiyle bunu ölçün.

İslam Devriminin Suriye Müslümanları ile ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye ve İhvan arasında düşmanlık İslam Devriminden öncelere dayanıyor. Devrim olduğunda İhvan parça parça olduğundan Devrimi benimsemiyorlardı. Onlar kendi kendilerine bölünmüşlerdi, yine bazıları Saddam'ın yanında yer aldılar, yani İslam Devrimine düşman olan safta.

İhvan, Suriye de bazı hatalar işledi. Bunu kötü niyet olarak değil de kötü hesap olarak niteliyoruz. Yani İhvan Suriye rejimine karşı savaşa şer'i olmayan bir yolla başladı. Siyasetle alakası olmayan bazı ordu mensuplarını ve devlet adamlarını öldürüyorlardı. Alevi rejimin onlara müsaade etmemesi normal bir şeydi. Çünkü nefsi müdafaa hem Müslüman, hem de kafir için olan meşru bir haktır, İslam kafirlere de nefislerini koruma hakkı vermiştir. İslam hiç bir kavimle onlara haber vermeksizin savaşa izin vermiyor, ihvan, Suriye rejimine karşı savaşa başladı. Suriye rejiminin de onlarla savaşması kendi hakkıydı. Sonra şer'i olmayan üsluplar kullandılar. Sadece Alevi oldukları için suçsuz kimseleri öldürdüler. Bir insanın sadece Alevi olduğu için öldürülmesi caiz değildir. Eğer onun hükmü mürted hükmündeyse kişi ona ölüm cezasını kendi kendisine veremez, bilakis devlet hükmeder. Çünkü şer'i hükümler ancak devlette uygulanır, İhvan'ın şer'i tasarruflarda bulunmadığını gören İran'ın onların yanında yer almaması tabi bir şeydir.

Yine İran Lübnan yoluyla Filistin'e ulaşmak isteyen bir devlettir. Eğer ihvan'ın hatalarına dayanmak istiyorsa Lübnan'a kavuşması gerçekleşemezdi. Bu yüzden İran onların bazı tasarruflarını kınıyor oldu. Bizzat kardeş Fethi Yeken İhvan'ı hatalı tasarruflarından dolayı kınıyor.

Bir grup Abdulfettah Ebu Gudde, bir grup Adnan Saadeddin ile iki gruba bölündüklerinde bilmiyorum üçüncü bir grup da İsam el-Attar'la olabilir. İki ya da üç grup olduklarında birbirleriyle savaşır oldular. Bazıları bazılarına ihanet etmeye başladılar. Tevhid Hareketi de geçmişte böyle bir şey geçirmişti. Herhangi bir hareket parçalandığında susmaları gerekirken onlarda bir grup, diğer grubun karşısında oldu. Sen şer'i olmayan bir iş ya da operasyon için uzakta olan birilerinden destek bekleyebilir misin? Rejime karşı olan bir hareketi insanlar yakin olmaksızın desteklerler mi? Rejimi ele geçirmek isteyen, gerilla savaşıyla ele geçiremez. Gerilla savaşı ile Devrim gerçekleşmez. Ancak Müslümanların çoğunluğunun reddetmesi ile Devrim gerçekleşir, İran'da askeri bir Devrim olmadı. Bilakis toplumsal kıyam gerçekleşti. Toplum Şah'ı reddetti. Şah ise silahsız olarak devrildi, imam Şahın devrilmesi için hiç bir askeri güç kullanmadı. Şah'ı İran'daki Müslüman topluluk tahtından indirdi. Suriye'deki kardeşler on-onbeş Alevinin öldürülmesinin Devrim yapacağını zannediyorlar. Aslında bu siyasi bakış eksikliği ve kötü hesaptır. Bu kinleri ayıktırmak diye isimlendirilir. Yoksa İslam'ı yayma değil, İslam'ın insanlar arasında yayılması İslam'ın zaferini gerçekleştirir. Bundan dolayı Iran halka dayanmayan hiç bir askeri eylemi desteklemez. Yani vicdanların ta derinliklerinden doğan bir Devrim gerekir. Bunun için ben hiç bir ferdi ya da yarı-ferdi eylemi toplumun desteğini kaybetme pahasına desteklemem. Fakat İhvan Suriye'de ferdi eylemlerden dolayı halkın desteğini çokça kaybetti.

İran'ın Lübnan'a kavuşması zaruridir. Bundan dolayı İran Suriye ile olan ilişkilerini muhafaza ediyor. Biz de bu konuda böyle düşünüyoruz. Israrla Suriye ile ilişkisini kesmemesini istiyoruz. Lübnan'da bizlerden ve Hizbullah'tan yardım kesilirse Müslümanların sesleri kesinlikle çıkmaz. Şu an İran-Suriye ilişkileri gergin. Ben dün Dışişleri Bakanlığı'ndaydım. Onlara ilişkinin devam etmesi için petrol verin, ne istiyorlarsa verin dedim. İlişkileri kesmeyi bir-iki sene sonraya erteleyin. Biz demir surlar arkasında yaşayamayız, dedim. Eğer böyle olmasaydı biz İran'a gelmeye güç yetiremezdik. Müslümanların arasındaki yolun açık kalması güzeldir. İslami hedefleri gerçekleştirene kadar siyasi şartlar düşmanla iyi ilişkiler kurmayı gerektirebilir. Eğer gücüm dahilinde olsa Filistin'e varmak için Irak'la bile antlaşma yaparım. Bu hata değildir, ancak Irak'ın benden Devrimimi ya da İslam'ımı iptal etme isteğinin olmaması gerekir. Eğer ben İran hükümetini Filistin'e yol açılması şartıyla Saddam ile antlaşmaya ikna edebilirsem, ben bunu hata olarak değerlendirmiyorum. Bu siyasi ve meşru bir iştir. Bu yüzden biz ilişkilerin kalmasına önem veriyoruz. Her ne kadar petrol ilişkisi olsa da. Bu kalması bizi ilgilendiren bir durumdur. Fakat Suriye'deki kardeşlerin ilişkilerin ehemmiyetini bilmeleri gerekir. Çünkü bu vesileyle Suriye'deki Müslümanları da koruyabiliriz.

Ben Hafız Esat'la konuşuyorum. O'nunla görüşmelerimde "İhvan'ı hapishanelerden çıkarmanız gerekir" diyorum. Eğer benimle onun arasında ilişki olmasa O'nunla konuşamam. Bu ilişkiden dolayı "Sizinle, îhvan arasındaki ihtilafların bitmesi gerekir ve onları hapishanelerden çıkarıp hürriyetlerini kısıtlamamanız gerekir. İslam Suriye'nin şerefidir, Suriye onunla iftihar eder. Baas Partisi ise gidicidir diyebiliyoruz. Ona İslam mı yoksa Baas mı kalıcıdır diyoruz o da İslam diyor. Dımeşk İslam'la Müslümanların başkentiydi ve o zaman azizdi. Tekrar İslam'la azizliğine dönmesi gerekir. Eğer güzel siyaset olmasa insanlarla konuşamayız. İnşaallah alemlerin Rabbi bizleri iyileşmeye doğru götürür. Suriye'de Müslümanların durumu kuvvetli, genel hava İslami. Geçici düşmanlıklardan dolayı orayla ilişkiyi kesmek doğru olmaz. Partiler düşecek, baki kalacak olan ise İslam'dır. Biz buna yakın içerisindeyiz.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 4 - Güz 1990

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Hizbullah'ın Kökenleri25 Ağustos 2014 Pazartesi 23:36
  • Tevhid Hareketi23 Ağustos 2014 Cumartesi 23:53